Yonca Anzerlioğlu

Yonca Anzerlioğlu

Yazar
8.0/10
1 Kişi
·
4
Okunma
·
1
Beğeni
·
100
Gösterim
Adı:
Yonca Anzerlioğlu
Tam adı:
Yonca İldeş Anzerlioğlu
Unvan:
Siyasi Tarih Profesörü
Osmanlı İmparatorluğu, bünyesinde farklı din ve milletten insanları barındırmış bir imparatorluk olmuştur. Bugünkü millet kavramının içeriğinden tamamen farklı bir içeriğe sahip olan ve sadece din esasına göre, İslam hukukundaki zımmet kurumuna bağlı olarak oluşturulan Millet sistemi sayesinde Ermeni, Rum ve Yahudi gibi gayri Müslim topluluklar temel kültürel ve dini özelliklerini kaybetmeden yaşama imkanı bulabilmişlerdir.
Osmanlı Devleti'nin gerek kuruluş aşamasında gerekse sonraki dönemlerinde ele geçirilen yerlerdeki Hıristiyan nüfusa yönelik din değiştirme konusunda herhangi bir zorlamanın
olmadığı, eski Bizans ve yeni Osmanlı tebası Hıristiyan halktan kendi istekleriyle Müslümanlığa geçenlerin varolması yanında, kendi inancının gereklerini yerine getirebilen farklı dinlerden insanların olduğu bilinen bir gerçektir. Bu konuda Osmanlı İmparatorluğu'nun
son gününe kadar yaşamlarını devam ettiren gayri Müslim nüfusun varlığı dahi tek başına bir delil olarak gösterilebilir. Yukarıda sözü geçen millet sistemi dahilinde kendi varlıklarını
sürdürebilen Ortodokslar, heterojen bir yapıya sahip olup, Anadolu' daki Ortodoks nüfus dışında Balkanlar' da yaşamakta olan Gagauz Türkleri, Sırp, Bulgar, Romen, Arnavut ve ayrıca Araplar olmak üzere farklı birçok Ortodoks nüfusu bünyesinde barındırmaktaydı.
Ancak, Ortodoks milleti içerisinde gerek günlük yaşamda, gerekse ibadet dili olarak Yunanca yerine Türkçeyi kullanan, genelde öz Türkçe isimler taşıyan ve Rumlardan farklı bir isimle anılan bu Ortodoks topluluğun kimler olduğu konusuna geçmeden önce Ortodoks kilisesinin İstanbul'un fethiyle nasıl yeniden şekillendirildiğine değinmek gerekmektedir.
Yukarıda Bizans ordusunda görev yapmış olan ve Türkopol olarak adlandırılan birçok Selçuk Türk'ü hakkında bilgi verilmiştir. Bundan sonra kısa bir şekilde bu insanların Bizans hizmetine giriş aşamasında nasıl bir uygulamaya tabi olduklarına
kısaca değinilecektir. Her şeyden önce Bizans İmparatorluğu'nun uzun yıllar boyunca
Hıristiyanlığı esas alan siyaseti gereği Bizans hizmetine giren ve bir Hıristiyan bayanla evlenmek isteyen kişilerin öncelikle vaftiz olup bu dini benimsediğini göstermek zorundaydılar. Bu durum da bahsedilen binlerce Uz, Kuman, Peçenek ve Selçuklu Türk'ünün Bizans hizmetine girmenin ilk aşaması olarak bu dini benimseyip vaftiz olmuş olmaları konusunda ortada bir şüphe bırakmamaktadır. Ancak, bu din değiştirmenin ölçüsü, ya da ne dereceye kadar benimsendiği tam olarak açık değildir. Hizmete giriş aşamasında askeri veya idari görevler, hediyeler ve ödüller alan Türklerin, Müslümanlığı bırakarak vaftiz
olmayı kabul etmeleri de oldukça ilginçtir. Ayrıca birçoğunun Hıristiyanlık dinini kalben benimseyip Aya Sofya idaresinde görev alan Tzignoglou ve manastır kuran Kutlumuş ile hayatının son yıllarında manastırda bir keşiş olarak yaşamış olan Aleksios Aksukhos gibi kişilerin varlığı da dikkat çekicidir.
Müslümanların kiliseyi ziyareti ile ilgili ilginç bir bilgiyi de yine Sulucaovalı
Melpomeni Haciliadou aktarmaktadır: "Türkler evimize gelirlerdi,
biz onlara giderdik. Sonradan bozuldu ortalık ... Bayramda gelirlerdi
ya. Bazısı bişti yapardı bizim Triskiyamıza(?) bi dene de garı vardı
ihtiyar garı gözleri ağrıyordu " şeklinde devam ederek bu kadının
köydeki papaz tarafından iyileştirildiğini vurgulamaktadır.
12.yy.'ın son yarısına kadar İslam’ı bırakarak Hıristiyan olanlar hakkında Sinod tutanaklarında, vaftizle ilgili kilise kanunlarında bilgiler bulunduğu da Vryonis tarafından belirtilmektedir.
Dinden dönüş için düzenlenen törende İslamiyet’i bırakan kişi bunu resmen bıraktığını ve İslam'ın Allah'ını reddettiğini söylemek zorunda bırakılmıştır. Ancak, bu inkar Müslüman
Türklere oldukça ağır geldiğinden imparator Manuel okunan yemin metninde Allah için atfedilen olumsuz sıfatın kaldırılmasını sağladıysa da, Kutsal Sinod buna şiddetle karşı
çıkmış ve imparatorun ölümünü takiben de bu düzenleme kaldırılarak ilk şekliyle uygulanmaya devam edilmiştir.Vaftiz, üst düzeyde görevler ve hediyelerden sonra Bizans
toplumuna kabul edilen Türklerden genç olanları belli bir eğitime tabi tutulmuşlardır. Bizans kültürüne tam anlamıyla dahil edilebilmeleri için 1. Aleksios döneminde kurulan bir okulda
eğitim alan Rus, Latin, Peçenek, Kuman ve Selçuk Türkü birer Romalı (Bizanslı) olarak yetişmekteydiler. Ancak, her ne kadar birer Romalı gibi yetiştirildikleri söylense de, sonuçta Bizans idari birimlerince Türk, Peçenek, Kuman ve Uz oldukları hiçbir zaman unutulmamıştır. Aleksios Aksukhos'un tahta varis olabileceği bir konumda bulunmasına rağmen bir Türk olduğunun vurgulanması ve sonuçta bir manastıra kapatılması sanırız buna
en açık delildir.
"Savaş şartları altında yaşanan tüm bu olayların bugün hala o günleri yaşayanların hafızalarında canlılığını koruduğunu ve insanların o günleri anlatırken yeniden yaşadıklarını, duygu­landıkları ve ağladıklarını da burada vurgulamak gerekmekte­dir. Anastasia Hacıteodoridou'nun üzerinde durduğu ve va­purda birçok insanının hastalandığı gerçeği diğer mübadil Ka­ramanlılar tarafından da vurgulanmıştır. Hatta vapurlarda ölen insanların denize atıldığı birçok mübadil tarafından da dile geti­rilmektedir. Örneğin, Niğde Sulucaovalı Melpomeni Haciliadou böyle bir olayı anlatırken: "Günde bi dene adam öldü. Mercan ... Mercanıdı adı ... öldü. Demiri bağladılar denizin içine attılar" demek­teydi.Vapurlarda yaşanan bu ve benzeri olay örnekleri bir tarafa bırakılacak olursa, zor bir deniz yolculuğunun ardından Yunanistan topraklarına ayak basan ve Türk Ortodoksların da dahil olduğu tüm mübadilleri yeni, ancak zorlu bir gelecek bek­lemekteydi. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye' de bıraktıkları mal­larına denk bir varlığa kavuşabilecekler miydi ve yıllardır yaşa­dıkları köyleri ve Müslüman komşuları gibi şimdi aralarında bulundukları dindaşları Yunanlılarla muhabbetli ve bir ev gibi bir arada yaşayabilecekler ve sahip oldukları kültürlerini yeni top­raklarında devam ettirebilecekler miydi? İşte bu soruların ce­vaplarını, birinci el kaynak olarak nitelendirilebilecek ve bizzat olayların içinde yaşamış mübadillerin kendi ifadelerinde bul­mak mümkündür
Yakın tarihlere kadar Anadolu' da ve Suriye' de birçok Peçenek
adını taşıyan köyün bulunduğu bilinmektedir 1927 yılında
Dahiliye Vekaleti tarafından hazırlanan Köylerimizin Adları isimli
eserde Ankara'ya bağlı bulunan Becenek, Bala Bccenek, Zir
Beccnek, Peçenek isimlerinde köyler bulunmaktadır. Şebinkarahisar'
da da Peçene isminde bir köy mevcuttur
Papa Eftim'in yukarıda değinildiği gibi yakın çevresinden de olmak üzere zamanla cemaatten koparak Fener Patrikhanesi safına geçenler olmuştur. Bu durum da ister istemez cemaat sayısında bir azalmayı gündeme getirmiştir. Cemaat sayısının azalması benzer şekilde II. Patrik Turgut Erenerol döneminde de devam etmiştir. II. Patrik Turgut Erenerol'un 8 Mayıs 1991'de vefat etmesi sonrası yine aile bireylerinden Papa Eftim'in ikinci oğlu Selçuk Erenerol III. Türk Ortodoks Patriği olarak Patrikha­nenin başına geçmiştir.
Bilindiği gibi bu konuda yaşanan problemler de ancak, 10 Haziran 1930 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşmasıyla çö­zümlenmiştir. 10 Kasım 1923 tarihinden itibaren Türkiye ile Yunanistan topraklarında yaşamakta olan Ortodoks ve Müslüman halkın kendi dindaşlarının yaşadığı ülkeye transferi başladığı günlerde Anadolu' da ve İstanbul' da yaşayan Ortodoks nüfusun durumunun ne olduğu mübadele ile ilgili ne düşündükleri ko­nusu oldukça önemlidir. Son dönemlerde mübadeleye yönelik ilginin arttığı ve bu bağlamda da çalışmaların yapıldığını bura­da belirtmek gerekir. Ancak, yine de konu ile ilgili daha fazla detaylı çalışmalara ihtiyaç olduğu da bir gerçektir
Maniakes'in Urfa'yı ele geçirmesi ile ilgili olarak
Muralt, şehrin Urfa Emiri Nasr Eddaullah Mervan safında yer
alan Türk Süleyman ismindeki bir kişinin Araplara ihanet etmesi
sonucu Maniakes' in Urfa' da birçok yeri ele geçirdiğini
belirtmektedir
432 syf.
Evvela belirtmeliyim ki dünya üzerindeki Türk halklarının tamamını bildiğimi hepsi hakkında az çok bilgi sahibi olduğumu düşünürdüm fakat Urumlar konusunda ilk kez bu kitapta doyurucu bazı bilgiler bulabildim. Karamanlıca okuyabiliyorum bu yüzden bu eser çok dikkatimi çekmişti ve başlangıç için güzel oldu. Urumca, Karamanlika, Karayca, Kırımçakça bunlar unutulmaya yüz tutmuş kayıt altına alınması gereken konuşan kişilerin her geçen biraz daha azaldığı talihsiz diller. Anzerlioglu çok kıymetli bir eser hazırlamış inşallah başlı başına Urumlardan Karaylar ve Kırımçaklardan oluşan eserleri de görürüz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yonca Anzerlioğlu
Tam adı:
Yonca İldeş Anzerlioğlu
Unvan:
Siyasi Tarih Profesörü

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 4 okur okudu.
  • 9 okur okuyacak.