Yusuf Selman İnanç

Yusuf Selman İnanç

Çevirmen
7.6/10
65 Kişi
·
159
Okunma
·
2
Beğeni
·
121
Gösterim
Adı:
Yusuf Selman İnanç
Unvan:
Gazeteci, Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Yunus Özdemir
Yunus Özdemir Son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa Anlatıyor Osmanlı Arabistan’ı Nasıl Kaybetti?'i inceledi.
336 syf.
·187 günde
Ali Haydar Paşa’nın Hatıratlarıyla: Arap İsyanı

Osmanlı yönetimi, Arabistan yönetimini ellerinde tutmak için ve Arap İsyanını başlatan Şerif Hüseyin’e karşı, Şerif Ali Haydar Paşa’yı 1916'da tayin etmişlerdir. Böylece Şerif Ali Haydar Paşa, son Osmanlı Mekke Emir’i olarak karşımıza çıkar. Ancak İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin’e karşı Şerif Ali Haydar Paşa başarılı olamadı. 1866 ile 1935 yılları arasında 69 yıllık bir ömründe yaşadıklarını bir günlük tarzında yazarak ortaya çıkartmıştır. Türkçe olan bu günlüğü ikinci eşi İngiliz asıllı Sultan Fatma Haydar, İngilizceye tercüme ederek, aile dostları George Stitt’e gönderilerek gerekli eklemeler yapılarak neşrettirilmiştir. Alanında çok farklı bir yere sahip olan bu eseri çevirmen Yusuf Selman İnanç tarafından Türkçe’ye çevrilerek Kronik kitap tarafından yayınlandı.
Şerif Ali Haydar, Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’un Nişantaşı’nda tarihi bir konakta dünyaya geldi. O dönemde dedesi Şerif Abdülmuttalip, Mekke Emiri olarak tayin edilmesini bekliyordu. Babası Şerif Ali Cabir, annesi de dokuz yaşındayken ölen güzel bir Çerkez hanımmış. Ali Haydar'ın ilk hanımı, Sabiha Hanım’dır. Bu hanımından Şerif Abdülmecid, Şerif Muhiddin Targan, Şerife Nimet, Şerif Muhammed Emin Bey ve Şerif Faysal Targan isimli çocukları olmuştur. Müslüman olan ikinci hanımı Fatma Hanımdan da Şerife Süfeyne ve Şerife Misbah adında iki kız çocuğu olmuştur. Ayrıca Şerif ailesinin hemen hepsi sanatla ilgilenirlerdi.
Şerif Ali Haydar Paşa, adını pek fazla duymamışızdır. Bunun bir çok sebebi vardır. Özellikle kurulan Yeni Türkiye devleti ile beraber var olanı ortadan kaldırma/değiştirme faaliyetleriyle bir inkılap dönemi yaşandı. Yeni devletin, alt temellerini oluşturacak iki önemli alan var: Tarih ve Dil alanları. Kurulan Türk Tarih Kurumuyla, var olan tarih birikimi yeniden yazıldı. Halka; eğitim ve öğretim seferberliğiyle farklı/yeni bir bilgi, anlayış, bakış açısı verilmeye çalışıldı. Sancılı biçimde bir süreliğine, bu durum devam etti. Bu konuda Osmanlı Tarihi ret edilmedi, eğitimde Osmanlı Tarihi öğrenilme seviyesi, ihtiyacı azaltıldı. Tamda bu konuda Şerif Ali Haydar Paşa ve bu padişaha benzer şahsiyetler; gündelik hayattan ve devletin müfredatında az anlatılma ihtiyacı gerek duyuldu. Bu ismin bilinmesi için Ortadoğu yada Arap İsyanı konularında okumaların yapılıp, eğitimin alınması gerekli oldu.

Şerif Ali Haydar’ın günlüklerine baktığımızda ilk çocukluk yıllarından, dedesi Şerif Abdülmuttalip’in üçüncü kez Mekke Emiri tayin edilmesiyle Mekke’ye yolculuğu, okul günleri ile başlayıp gençlik, evliliği ikinci bölümden devam eder. Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Harbi ne kadar oradan da Şerif Hüseyin’e karşı mücadelesi ve ömrünün son yıllarına kadar devam eder.

Stıtt, bu kitabın anladım konusunda günlüklerde anlatılan konuları öncesinden açıklık getirir. Yer yer günlüklerin aralarına girerek bütünlük sağlamaya çalışır. Böylece anlatım gücünü arttırarak, sade bir üslup kazandırır. Bütün bunlar, bir Şerif ve Osmanlı padişahın gözünden padişahlardan Abdülmecid, Abdülaziz, II. Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdeddin dönemlerini öğrenme Balkan, Birinci Dünya Savaşı ile Arap İsyanlarını anlama konusunda birinci derece bir kaynak haline gelir. Bütün bu olaylardan sonra 1935’e kadar ortaya çıkan yeni devletleri kavramamız konusunda yardımcı olacaktır.

Şerif Ali Haydar Paşa’nın ömrünün son dönemlerine baktığımızda, çok zorluklar içinde geçtiğini görmekteyiz. Bir hanedan içinde bir çoğu İngilizlerin sömürge topraklarına yönetici oluyorlarken, Ali Haydar Paşa’nın düşmanla olmadığı için Barut’ta fakirlik içinde son yıllarını yaşamıştır. Öyle ki fakirlikten satacak bir şeyi kalmadığında üstündeki rozetleri mücevher zannedip, satmak istediğinde renkli cam parçaları olmasından başka bir şey değildir.

Çözülen Ortadoğu’da yükselen ve yıkılan Portreler: bu konuya dair portre analizi yapmak, çok meşakkatli bir iştir. Bu zor işe yeltenmek, cesaretle başlayıp bir ömre sığacak sabırlı bir yolda ince ince yürümek gibi bir şeydir. Ancak biz elimizde ki Şerif Ali Haydar Paşa’nın hatıratını/günlüğünü baz alarak portre kısmını incelemeye çalıştığımızda Ali Haydar Paşa, Fahrettin, Cemal ve Muhiddin Paşalara karşı, Serif Huseyin ile İngiliz ajan T. E. Lawrence başta olmakla Edmund Allenby, I. Faysal ve Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah ile mücadele ettiler. Şerif Ali Haydar Paşa, Osmanlıya sadık bir insandı. Kendi ailesinden bazıları böyle sadık iken bazıları ise Osmanlıya ihanet ederek İngilizlere bağlı, Ortadoğu’da krallık kurmuş ve günümüzde de bir çok krallıkların devam etmesine sebep olmuştur.

Mekke Emirliği, kavramına değinmek istediğimizde kendine has belli özellikler taşımaktadır. En başta Mekke’nin yönetim, güvenlik, asayiş gibi görevlerle en iyi biçimde bir yönetim birimidir. Bu özelliklerin yanında başka bir özellik ise Sevgili Peygamberimizin (sav)’in mübarek soyuna kadar gitmektedir. Bir anlayış/gelenek/kanun olarak tarih boyunca merkez Mekke, sonra Medine ve Hicaz Bölgesini Sevgili Peygamberimizin(sav); soyundan gelenlere verilir ve o kişilerin hakkıdır. Mübarek soyu, torunu Hz. Hasan'dan gelenlere Şerif, Hz. Hüseyin’den gelenlere ise Seyyid denilmektedir. Osmanlı'nın Hicaz bölgesinin yönetimi I. Selim’in Memluklerden bu toprakları almasıyla başlar. Osmanlı I. Dünya Harbi ne kadar Hicaz topraklarını koruyup, yönettiler.

Arap Hayali yada İngiliz Oyunu: Büyük Arap Devleti

Osmanlı Devleti, güçsüzleştiği ve denge politikası izlediği bir dönemde kendi sınırlarını ve varlığını korumaya çalışmıştır. Bu denge politikası ile çok uzun süre varlığını devam ettirmeyi başarmıştır. Ancak dünya siyasetinde yaşanan olaylar bazı devletleri birbirine yaklaştırırken, bazı devletleri de birbirine yaklaştırılmıştır. Ali Haydar Paşa’nın hatıratında da siyasi olaylar çok güzel bahseder. Reval görüşmesine baktığımızda İngilizler, Rusların Osmanlı üzerindeki hakimiyet ve çıkarlarına izin verme kararı almışlardır. Bu karar, Osmanlı’nın denge politikasını da çok önemli değişimlere sebebiyet vermiştir. Elbette bu değişim durup dururken ortaya çıkmamıştır. İngilizlerin çıkarlarını tehlikeye koyacak yeni ve güçlü bir devlet ortaya çıkmıştı, o da Almanya’ydı. Birinci Dünya Harbine kadar, Osmanlı ile Almanya yakınlaşması gerçekleşecekti. Reval görüşmesinden 6 yıl geçtikten sonra Birinci Dünya Harbi’ne Osmanlı Almanya’nın yanında savaşa katılır.

Birinci Dünya Harbi’ne büyük/temel sebebiyet olan İngiliz ve Alman sömürge mücadelesinde, Osmanlı da büyük bir zarar görmüştü. Dahası Osmanlı'nın yıkılmasına sebebiyet verdi. İslam coğrafyaların Osmanlı Halifeliği etrafında toplanma amacıyla ne kadar mücadele edildiyse de Arap İhaneti/İngiliz Oyunlarıyla bu gerçekleşemedi. İngiliz ve Alman sömürge mücadelesi, jeopolitik öneme sahip Ortadoğu’ya kayınca bu mücadele İslam Coğrafya üzerinde devam etti. “Büyük Arap Devleti" İngiliz yalanıyla/kandırmacasıyla, Osmanlı’ya ihanet/coğrafyanın parçalanmasına sebep oldu. Keza bu parçalanma düzen üzerinde kurulup; sükuneti, huzuru getirecek bir parçalanma değildi. Huzursuzluğu ve yıkımları getirdi. Büyük ihanetlerin acısı, durmayacak bir pişmanlığın başlangıcı da olmuştu. “İngiliz Oyunu"n kuklası olan Şerif Hüseyin, Kıbrıs da son günlerinde vicdanın sesiyle, pişmanlık ve azap için de olduğunu dile getirir. Çünkü İngilizler sözünde durmayarak, vaat ettikleri “Büyük Arap Devleti” değil de Fransa ile paylaştığı bir çok bölünmüş sömürge krallıklarını oluşturdular, üstüne de bir İsrail devletini kurdular.

Yakın Dönem Ortadoğu Tarihi, günümüze kadar gelen ve devam eden cereyanların sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi yapılarının içinde bulunduğu durumlarının oluşturmasıyla; geleceği de etkileme gücüne sahiptir. Biz Ali Haydar Paşa’nın bu hatıratı ile o dönemin önemli kişilerin hatırat, günlük tarzlarda yaşanmış tarihi belgelerin ışığında, karanlık Ortadoğu Tarihi’nin aydınlata biliriz. Alanında nadir bir eser olan bu kitap, analiz çalışmaları konusunda ağırlığı olan bir hatırattır. Böyle sadık, haklı bir duruşa sahip ve bu duruşun bedellerini ödeyen Ali Haydar Paşa’nın emin olmamamla beraber günümüze gelen tek eseri olabilir.

Şerif Ali Haydar Paşa, Son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa Anlatıyor, Çev. Yusuf Selman İnanç, Kronik Kitap, Haziran 2018.

Yunus Özdemir.
352 syf.
·10/10
Tek kelime ile muhteşemdi. Hem çok eğlendim, hem çok şaşırdım. Günlük tutarken, 21. Yüzyılda herkes tarafından okunacağını tahmin edemediği için bazı söylemleri sert gelebilir. Ayrıca kitapta bazı gizli kodlar var, kim çözer bilmem
294 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Çok ilginçtir ki kitap ta İbn Haldun döneminde(1348ler) olan veba dan bahsederken, bire bir şuan ki Corona ile bir çok şeyin aynı olduğu gözüküyor. İbn Haldun un kendi verdiği fikri ise daha ilginç. Şehirlerin kalabalık olmaması gerektiğini söylüyor. Bunuda şu şekilde düşünüyorum. Türkiye de genellikle şehir yaşamı var ve binalar çok yüksek. Almanya da ise binalar ortalama 3-4 kat ve köyler de yaşayan lar Türkiye ye göre daha fazla. Bu tür hastalık lara karşı gelebilmemiz için öncelikle şehir ve köy yapılanması çok önemli. Şehirlerin etrafı köyler le dolmalı ve insanlar işten çıktıktan sonra kaldığı köyüne kolayca gidebilmeli. Ya da şehir de yaşıyorsa bina da yaşayan aile sayısı çok fazla olmamalı.
688 syf.
Çok kalın ancak bir o kadar da akıcı olan bu kitap, olayları, oluş sırasını ve kişileri, neden-sonuç ilişkileriyle birlikte (bir batılı bakış açısıyla da olsa) gerçeğe yakın anlatmış. Kitap hakkında yazılacak çok şey var. En iyisi okumak ve İslam devletleri olarak bize anlatılan ve mükemmel şahsiyetler olarak bilinen birçok kişi hakkında bilgi sahibi olursunuz. Kafanıza takılan hususlar ile ilgili diğer kaynaklara da bakarak daha sağlıklı bir kanaate sahip olursunuz.
Ali Baba ve Kırk Haramiler,Alaaddin'in sihirli lambası, Sinbad .. Masallarına sıra gelsin diye heyecanla okuyorum 32. gecedeyim 4 ciltlik bir seri, Alfa yayınlarından benim aldığım kitabın sayfaları okumakta zorluyor sayfalar kalın olduğundan olsa gerek kitabın iç kısımlarına doğru ne yazıyor diye iyice gözlerime yaklaştırmaktan gözlerim bir süre sonunda puslu görmeye başlıyor bu nedenle acele etmeden her gün uyumadan önce birkaç masal okuyarak devam etmeye karar verdim , sürükleyici , eğlendirici ,ibretlik masallarlarla dolu .Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabının, Umberto Eco’nun Baudolino romanının Binbir gece masalların etkisini taşıdığını,Voltaire kendi öykülerini yazmaya başlamadan önce bu masalları defalarca okuduğu, Borges 'in ilham kaynağı olduğunu öğrendim ayrıca 4 cildi bitiren ölür diye Efsane varmış hiiççç acele etmeyim o halde :)
376 syf.
·14 günde·7/10
Neredeyse tüm akademik kariyerini, özellikle 19. yüzyıl siyasi tarihine adamış ve haliyle Sultan 2. Abdülhamid Han dönemini de pek çok kez ele almış bir yazar. Sultan'a yönelik olumlu ve olumsuz tüm eleştirileri; o dönemin gerektirdiği şartlar ve imkanlar doğrultusunda değerlendirip, - olabildiğince - doğru bir analizi konu edinmiş eserde. Saltanatının ilk 20 yılındaki, dış politikaya yönelik tüm gelişmeleri eserde bulmanız mümkün...
3000 syf.
·217 günde·3/10
Binbir Gece Masalları hepimizin bir şekilde duyduğu, belki başlayıp sonunu getiremediği bir eser. ben de bir iki defa başlamama rağmen bitirememiştim. bu sefer burada oluşturduğum okuma listesi dolayısıyla (#49158376) inat ettim ve bitirdim. bitirince daha önce neden yarıda bıraktığımı da anladım çünkü gerçekten sıkıcı ve çağdışı bir kitap.

aslında buna bildiğimiz anlamda bir kitap diyemeyiz. BGM farsi ve islam coğrafyasında halk arasında anlatılan masalların çeşitli dönemlerde anonim olarak derlenmesiyle oluşmuş bir metin. belli bir yazarı yok., bazı dönemlerde kişiler masalları derleyip bir araya getirmiş. masalların kaynağı kronolojik sıra ile 4 döneme ayrılıyor:

1- hint masalları
2- irandan gelen masallar (sasani imparatorluğu dönemi 224-651)
3- halife harun reşid dönemi (786-809) masalları (islam rönesansı olarak bilinen "beyt-ül hikme" aynı dönemde, aynı coğrafyada yaşandı).
4- fatımiler (909-1171) ve Memlükler (1250-1571) dönemi masalları

TARİHSEL ALTYAPISI

islam peygamberi muhammed'den sonra 4 halife dönemi yaşandı biliyorsunuz. bu dönemde islam dini arap yarım adasından çıkarak genişledi ve diğer kültürlerle kaynaşmaya başladı. 4 halife ve ondan sonra gelen emeviler-abbasiler döneminde islamiyet batıda kuzey afrikaya genişlerken, doğuda ise iran, orta asyaya yayılarak fars kültürünü içine almaya başladı. kitapta halife harun reşid'in adını sık sık duyacaksınız. bu kişi en tanınmış abbasi halifesidir (786-809). bir çok masal harun reşid ve bağdat etrafında dönüyor. bu dönemde bağdat önemli bir ticaret merkezidir ve dünyanın çeşitli coğrafyalarından (iran, çin, hindistan, afrika, avrupa) tüccarlar bağdata kervanlarla gelip ticaret yapar. harun reşid aynı zamanda "islam rönesansı" olarak da bilinen "beyt-ül hikme" ilim merkezinin kurucusudur. masalların derlenmesinde beyt-ül hikme'nin etkisi mutlaka vardır. derleyen kişi Ebu Abdullah imiş bu arada.

BGM'deki hikayelerin çekirdeğini eski bir fars (iran) kitabı olan Hazar Efsane (bin efsane) oluşturuyor. zaten islamın ilk doğduğu yıllara giderseniz, arap kültüründe sanat-kültür ürünü (hikaye, masal, yazı vs) göremezsiniz. islam, çöl şartlarında yaşayan ve kervan ticareti yapan bir grup zengin bedevi tüccar ile doğuyor. islam dünyasına kültürel zenginliği ise farslı düşünürler getiriyor. mesela, beytül hikme'de faaliyet gösteren düşünürlerin çoğu fars kökenlidir.

yani toparlarsak, BGM anonim halk masallarıdır. kaynaklık eden ilk masalları da hesaba katarsak 7-8yydan, 16yya kadar uzanan bir tarihi var. derlendiği tarih 9yy. halifelik fatımi ve memlüklere geçince, bu döneme ait yeni masallar da kitaba ekleniyor. 16yya kadar devam eden bir yazım süreci var yani. bu zaman farkını masalların kendisinde de görebiliyorsunuz. hikayelerin çerçevesini oluşturan Şehrazad olgusunun ise esere 14yyda girdiği düşünülüyor.

18yy başlarında fransız Antoine Galland (1646-1715, Fransa) çevirisi sayesinde avrupaya yayılıyor. fakat Galland, yazı dilini değiştirmek, kendisi yeni hikayeler eklemek suretiyle eseri bir miktar tahrif etmiş. bizim coğrafyamızdaki ilk taş baskısı 19yyda sultan abdulaziz zamanında yapılmış. şunu da eklemek lazım. "elin gavuru" galland, taa fransadan kalkıp istanbul ve kahirede araştırma yaparak bu eseri fransaya taşırken (ve oradan da tüm avrupaya yayılıyor), bizde ilk baskının ancak 100 yıl sonra yapılabilmesi manidardır. hem osmanlı hanedanının kendi kültürüne ne kadar sahip çıkabildiğini, hem de osmanoğlu imparatorluğunda halkın kültür faaliyeti ile ne kadar ilgili olduğunu gösteren bir işaret olarak görülebilir.

20yy başlarında, Joseph Charles Mardrus yeniden araştırma yaparak eseri çeviriyor. Mardrus'un tercümesi Galland'a kıyasla daha bilimsel bir çalışma. Yapıkredi Kültür Yayınlarından çıkan BGM seti Mardrus'un çevirisine dayanıyor mesela. Alim Şerif Onaran fransızca çevirisinden türkçeye çevirmiş.

sonuç olarak BGM şu an tüm dünya dillerine çevrilmiş ve bir çok sanat dalında (edebiyat, sinema, tiyatro, bale, resim vs) uyarlaması yapılmış bir eser.

HANGİ YAYINEVİ

bende YKY'dan çıkan setin bir iki kitabı vardı. fakat internette kısa bir sorgulama yapınca, AŞO'nun fransızca çeviriden çeviri yaptığı için eserde bir miktar anlam kaybı olduğu yorumlarına ulaştım. ne kadar doğru bilmiyorum. ben ALFA yayınlarından (Binbir Gece Masalları) okumayı tercih ettim. hem arapça aslından çevrildiği, hem de çevirinin bir kurul grubu tarafından yapıldığı için daha doğru olduğunu düşündüm. iki çeviri arasında kısa bir karşılaştırma yaptım. aralarında gerçekten büyük fark var. hem düzyazıdaki tasvirler, hem de şiirlerin kendisi farklıydı. fransızca çevirisinde anlatım sanki süslenmiş gibi geldi bana. arapça aslının hangi derlemeden yapıldığı bile çeviriyi fark ettiriyor sanırım.

ALFA arapça aslının derlemesini kimin yaptığını belirtmemiş. kitabın baskısında önsöz de yok. direkt olarak hikayeye giriyorsunuz. bu da eksi bir puan...

ALFAnın iki versiyonu var. biri 2 ciltli sert kapaklı, diğeri 4 ciltli kapaksız. hem ciltlerin hafifliği, hem de fiyatından dolayı ben 4 ciltli olanı tercih ettim, fakat kağıt/baskı/cilt kalitesi diğeri kadar iyi değil.

KONUSU

sasani imparatorunun iki oğlu var. şehriyar ve şahzaman. her ikisi de eşleri tarafından aldatılır. iki kardeş gezintiye çıktığında bir kadın ifritle karşılaşırlar. kadın bunları tehdit eder, benimle hemen ilişkiye girin diye. artık bu durum şehriyar'ın canına tak eder ve dünyadaki bütün kadınların hain, ahlaksız tıynette olduğuna kanaat getirir. bunun üzerine şehriyar saraya döndüğünde karısını, bütün cariyerlerini ve onların kölelerini öldürür... ve intikam almak için (aynen kitaptaki ifadeyi kullanıyorum!) "o günden sonra her gece bir kızla evlenip bekaretini bozduktan sonra öldürmeye başladı". bu şekilde 3 yıl her gün bir kızı öldürdükten sonra artık şehirde başka ırzına geçilecek kız kalmayınca... bir gün karşısına şehrazat diye bir kız çıkar. şehriyar bunun bekaretini bozar. sıra öldürme faslına gelince, şehrazat her gün sonunun çok merak edildiği bir hikaye anlatarak günün sonunda ölümünü öteler. şehriyar hikayenin sonunu merak ettiğinden dolayı şehrazatı öldürmeyi bir sonraki güne erteler. bu süre içinde, şehrazat 3 tane erkek evlat dünayaya getirir. bu çocukların hatırına canının bağışlanmasını ister. şehriyar da "iffetli" bir kadın olmasından dolayı ayağının altını öptürüp affeder. mutlu mesut yaşarlar.

olay kısaca bu şekilde...

---------------------------------------------------------------------

gelelim detaylarına...

açıkçası bu kadar kötü bir kitabın orhan pamuk, stendhal, tolstoy gibi yazarlar tarafından beğenilmesi beni şaşırttı. kötü derken edebi anlamda değil direkt olarak kötü olmasını kastediyorum. hükümdar ve zengin tüccar sınıfı dışındaki bütün kesimler kötü değerlerle işleniyor.

Alim Şerif Onaran da kitabın ana temasının "kadının sadakatsizliği" olduğu söyleniyor. ama siz bunu kadın düşmanlığı olarak anlayın. kitapta inanılmaz ifadeler var. alıntı olarak paylaşmıştım, mesela bir tane örnek vereyim.

... kölenin söyledikleri doğrulanmıştı. hemen bıçağımı çıkardım ve karımın göğsüne binip boğazını kestim. her bir uzvunu bir parçaya ayırdım. onları da aceleyle bir sepete koyup üzerlerine örtü serdim. onun üstüne de bir parça yaygı attım. sonra sepeti bir sandığa indirip kendi ellerimle Dicle'ye attım. ona kısas olarak hemen beni öldürmenizi istememin sebebine gelince, ahrette karımın benden hak istemesinden korkuyorum (sayfa 159).

adam cennete gitmek istiyor. pişman olmasının sebebi de bu. karısı ahirette hesabını sorar, adam da cennete gidemez cehennemde yanar diye korkuyor. halbuki öldürene kadar hiç korku duymamış, kadını parçalara keserek vahşice manyakça duygularla öldürmüş.

yani işte anatema dediğimiz şey bu.

kitapta bol bol kadın düşmanlığı, kadınların katledilerek öldürülmesi, kadının erkeğe hizmet etmek için yaratıldığı, kadının ikinci sınıf insan olması örnekleri var. bunun yanında köleler, diğer dinler ve yabancı milletler aşağılanıyor. mazlum ve yoksullara tamah etmeleri ve ahirette çektikleri çilenin ödüllendirileceği salık verilirken, tüccar kesimi için allahtan kazançlarını artırması isteniyor.

ek olarak, küçük yaşta evlilik (kızların yaşının çok küçük olduğu söyleniyor), oğlancılık, ensest ilişki, şiddet, fahişelik, kölelik ve cariyelik (köleler çarşıda mal gibi alınıp satılıyor), saraylardaki israf... bunlar da sık sık işlenen konular.

***

kitabın sonunda iffetli kadın olmasından dolayı şehrazat'ın affedildiğini söylemiştik. işte bu mutlu sondan dolayı, AŞO kitaba yazdığı önsözde, BGM'nin dünyanın ilk feminist tezlerinden biri olduğunu söylüyor. şimdi profesör mertebesinde bir akademisyenin böyle ahmakça bir çıkarımda bulunması gerçekten vahim bir durum. bir akademisyenin bu tezi ileri sürebilmesi için katıksız bir şarkiyat aşığı olması gerekir diye düşünüyorum. konunun buraya kadar gelmesi dahi AŞO'ın yanıldığını gösteriyor. yani bir hükümdar 3 yıl boyunca genç bakire kızların bekaretini bozar, onları öldürüp atar, en son bulduğu kızı da öldürecekken ondan çocuk sahibi olur, 3 yıl boyunca ha gün ha yarın öleceksin diye işkence çektirir... sonunda hiçbir suçu olmayan bir günahsızı affettiği için de, dünyanın ilk feminist tezi olur... saçmalık...

tez saçma, fakat BGM önemli bir kitap. bize erken ortaçağ döneminde, doğu toplumlarıyla ilgili önemli ipuçları veriyor. AŞO önsözünde, BGM ile boccaccio'nun decameronu ve chaucer'in canterburry hikayeleri arasında benzerlik kurmuş, her ikisinde de BGM gibi normal tabaka insanların hikayelerinin anlatıldığını söylemiş. ki bu da ahmakça bir iddia. BGM, Decameron ile karşılaştırılması, üstelik bunu bir akademisyenin yapması tam bir cehalet örneği. BGMde anlatılan sultanların ve zengin tüccar sınıfının hikayeleri iken (burada fakirler figürandır ve tüccarlar gerçekten çok zengindir), decameronda yeni oluşmaya başlayan tüccar sınıfı ve alt tabaka insanlardır (burada krallar, prensler figürandır). üstelik, BGMde şahısların ve yaşam standartlarının önemi yokken, canterburry hikayelerinde şahısların kendi müstakil ve hatta sınıfsal hayatları vardır. BGMde bırakın sınıfı, insanın beşeri bir kimliği dahi yoktur. kadınların cariye olarak satıldığı, erkek çocuklarla gönül eğlendirildiği bir ortamda insanın kimliği olur mu hiç? dolayısıyla, böyle bir karşılaştırma yapılması ve denk görülmesi yanlış. hatta, bu iddiayı bir profesörün dile getirmiş olması, türkiyede akamedik eğitimin sorgulanması gerektiğini dahi gösteriyor!

BGMde karın tokluğuna yaşayan ve ertesi gününü dahi göremeyen yoksul insanlar vardır (cilt3, sayfa 316). kitap, malı mülkü başarıyı verenin allah olduğunu söylendikten sonra (c4 s385), fakirlere, zenginlerin bu kadar malı mülkü nereden edindiğini sorgulamamaları grektiği söyleniyor (c4 s715).

***

burada bir parantez açıp sanırım şunu söylemek gerekiyor. BGM gerçekçi bir metin değil. mesela Decameron çok büyük oranla gerçekçi bir metindir. araştırmacılar, tarihi belgelerde D.daki hikayeleri karşılaştırıp bunu doğrulamış. (tabii D. ve BGM arasında yaklaşık 500 yıl zaman farkı olduğunu hesaba katmak lazım). yazılanları direkt olarak dönemin yaşantısı olarak okuyabilirsiniz. fakat aynı şeyi BGMde yapamazsınız çünkü kitapta bol cinler, ifritler, saçmasapan mucizeler vs gibi doğa dışı olaylar var. bunlar tabii ki gerçek değil. fakat bu konuların kitapta sık sık işlenmesini, o dönemde toplumun cahiliyeti olarak okumamız gerekir. yani toplumun yapısı budur. böyle topluma da böyle akıldışı masallar hitap etmektedir. günümüzde ise insanlığın ortak aklı artık geliştiğinden biz bu ifrittir, yok efendim asayla denizleri ikiye ayırdı falan bunların eski zaman masalları olduğunu biliyoruz. bilimsel gelişmeler de böyle varlıkların olmadığını, bunların uydurma masallar olduğunu kanıtlayabilir hale geldi. oysa 17yya kadar bunlar gerçekti. ifritlere gerçekten inanılıyor, müslümanların ifritinin hristiyanların ifritinden daha güçlü olduğu düşünülüyordu (tersi de doğrudur!).

o dönemin kafasıyla bir örnek vereceğim. müslümanların ifriti aklın alamayacağı derecede çoktur. bir tane ifrit komutanının altında 1000 tane ifrit çavuşu vardır (bin islam kültüründe sonsuzluğu ifade eder, o yüzden 1001 gecedir sonsuzluğun ötesinde yani). her bir ifrit çavuşunun altında da 1000 tane ifrit askerine komuta eden 1000 tane ifrit onbaşısı vardır (bu bayağı metod kitaptaki bütün mübalağlarda kullanılıyor!). haydi buyur. noldu? 9yy gariban fukarasının aklı bu kadar sayıyı almadı ve ambale oldu. sonuç nedir peki? direkt kitaptan alıntı ile söylüyorum:

"sultan allah'ın yeryüzündeki halifesidir" (c2 s657). sultan iki rekat namaz kılarak yeryüzündeki BÜTÜN cinleri helak edebilir, o yüzden sultan bütün ifritlerin komutanıdır (c4 s670).

sonuç olarak herkesin derdi şudur: mülkiyet.

doğu toplumlarında mantık şudur: "bütün mülk allaha aittir. sultan da allahın yeryüzündeki halifesi olduğuna göre, bütün mülk, toprak ve eşyaların tamamı sultana aittir". toprakların üzerinde yaşayan insanlar dahil. batı toplumlarında bu mekanizma daha farklı. mülk vardır, fakat iyi bir hristiyan bu mülkten kaçınmalıdır. doğu toplumlarında din sultanın emri altındayken, batı toplumlarında din (ruhban sınıfı, din adamları yani) ayrı bir iktidar grubudur ve kralla çekişme halindedir. doğu toplumlarında ise, din, sultanın topluma hükmetme, onlara ulaşma, ve açıkçası cahil bırakılmış halkın kafasını bulandırma aracıdır.

aslında daha söylenecek şey var fakat uzatmamak adına burada bitirmek istiyorum. son sözüm az önce dediğim şekilde. biz bugün BGMyi çoçuk masalları kitabı olarak okuyoruz, fakat aslında BGM 8-16yy arası doğu toplumlarının gerçeğidir. ve biz bugün BGMyi "aa ne kadar nostaljik cariyelik varmış, kölelik varmış, kadınları katur kütür kesiyolarmış, insanlar ifrite inanıyomuş" diye tebessümle okuyabiliyorsak, bu, anadolu topraklarından cehaleti, cariyeliği, köleliği söküp atan cumhuriyet devrimi sayesindedir.


***

kitaptaki vahim olguları sıralamak gerekirse şöyle bir liste yapılabilir:

1 kadın düşmanlığı ve kadına şiddet (adamın biri karısının organları parça parça kesip öldürüyor, sonra da cennete gidemem diye pişman oluyor)
2 oğlancılık (mesela adamın biri erkek çocuğunun güzelliğini kendi karısı ile kıyaslıyor...)
3 zenginlere mülkü teşvik etmek (başarıyı mülkü veren allahtır)
4 fakirlere yoksulluğa tahammül etmek (onlara cennette ödül vardır). ayrıca kitabın bazı yerlerinde yoksul insanlar aşağılanıyor.
5 cin, ifrit, doğadışı saçma olaylar, mucizeler
6 küçük yaşta evlilik (10 yaşında falan)
7 karşılıksız iyilik yapmamak
8 medreselerde hocaların çocuk talebelerine şiddet uygulaması ve cinsel istismar
9 cariyelik, kölelik ve köle ticareti (insanlar çarşı pazarda sokakta satılıyor, krallar sultanlar birbirlerine "insan" hediye ediyor!)
10 fahişelik
11 ahlaksızlık
12 doktorlar tehdit altında, iyileştiremeyen doktorlar öldürülüyor (yanlış hatırlamıyorsam ibni sina da bu sebeple dönemin sarayından kaçmıştı, öldürülmekten korktuğu için)
13 din istismarı, din ile insanları kandırmak
14 israf şatafat (alt tabaka insanlarda yoksulluk ve açlık hakim iken, saraylarda çok büyük şatafatlar ve israflar var)
15 eğitim yok, halk cahil
16 diğer dinlere karşı şiddet (islamın hoşgörü dini olduğu sıkça söylenir biliyorsunuz. kitapta müslümanlığa geçmediği için babasının kafasını kesip kopartan kızın hikayesi anlatılıyor. yahudiler, yezidiler, hristiyanlar sık sık aşağılanıyor, kuranı kerimden ayetler gösterilerek onlara şiddet uygulanması tavsiye ediliyor)
17 diğer kavimlere karşı şiddet (türkler, kürtler, batılılar, acemler vs aşağılanıyor ve onlara karşı şiddet uygulanması tavsiye ediliyor)
18 hurafeler (evrenin, insanın yaratılışı ile ilgili bilimdışı, doğadışı iddialar. insan vücudunu iradesel olarak kalbin yönettiğine inanılıyormuş mesela. ben detayını bilmiyorum bir arkadaşım söylemişti. aynı yanılgı kuranı kerimde de varmış. kuranın yazıldığı dönemde bilim olmadığı için tabii, vücudu kalbin yönettiği sanılıyormuş ve bu yönde de ayetler varmış. aslında beynin yönettiğini bugün ilkokul çocuğu bile biliyor)
352 syf.
·Beğendi·9/10
Einstein Seyahatnamesi, Kitabımız ünlü bilim insanı, deha Albert Einstein’in eşi Elsa ile birlikte çıktığı yolculukları anlatıyor ; 1922 yılında beş buçuk ay sürecek, Uzakdoğu ve Ortadoğu seyahatlerinin, kendi özel günlüğüne seyahati boyunca aldığı notlardan oluşuyor ... Einstein’ın , seyahat ettiği milletlerin insanlarına bakış açısı ve şahsi yorumları kitaba yoğunlaşmamı sağladı diyebilirim ... Toplamda 352 sayfadan oluşan bu eseri gün içerisinde bitirebilirsiniz görsellerle de pekiştirilmiş olması ayrıca bölümlerden oluşması okuma kolaylığı sağlıyor ... Benim gibi sizler de seyahat kitaplarına meraklı iseniz bir de bu seyahate çıkan ünlü bir deha ise aynı zaman da seyahatlerinde edindiği deneyimleri kendi yorumlarıyla bizlere sunuyorsa bu yorumlar da o anın ambiyansı ile çekilmiş fotoğraflar ile tamamlanmışsa Einstein sizleri bekliyor çayınızı,kahvenizi alın da bu maceraya geç kalmayın derim...
688 syf.
·61 günde·4/10
Kitap Orta Asya açısından çok iyi bilgiler verse de yazar açıkça İslamiyet düşmanı bu yönden hiç beğenmedim. Ama dediğim gibi Orta Asyalılar hakkında baya özgün bilgiler veriyor. Yazar İslamiyet'i ne kadar kötülemişse Yunan mitolojisini de o kadar övmüş. Unuttuğu şey o Yunan mitolojisini İslami buluşların geliştirdiği ki bunu kendisi açıkça ispatlamış kitapta. Ayrıca Müslümanların o dönem bok içinde yaşadığını söylüyor fakat yine unuttuğu şey Fransızların parfümü nasıl bulduğuydu. Medeniyetsiz Avrupa'yı unutturmaya çalışıyor ama boşuna uğraşıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yusuf Selman İnanç
Unvan:
Gazeteci, Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 159 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 364 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.