Zehra Aksu Yılmazer

Zehra Aksu Yılmazer

ÇevirmenEditör
7.9/10
3.159 Kişi
·
8,5bin
Okunma
·
9
Beğeni
·
1.477
Gösterim
Adı:
Zehra Aksu Yılmazer
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
Giresun, Türkiye, 1966
1966'da doğdu. 1977–1983 yılları arasında Almanya'nın Darmstadt kentinde Albrecht Dürer Gesamtschule'de okudu. Daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesinde yabancı diller bölümünde okudu. Robert Musil, Stefan Zweig, Hermann Hesse, Uwe Timm, Heiner Müller, Heinrich Münkler ve Lukas Bärfuss gibi yazarların yapıtlarını çevirdi. Yılmazer İstanbul'da yaşıyor.
137 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10 puan
Bugün biri çıkıp 'sizce dünyada enerji problemi var mı?' diye bir soru sorsa şu cevabı verirdim: 'Evet bayım, kesinlikle dünyada bir negatif enerji problemi var!' Ve daha da kötüsü, bu enerji problemini ortadan kaldıracak elimizde ne bir pozitif enerji santralimiz var, ne de yeraltı rezervlerimiz... Orta Doğu ve Arap Yarımadası dahi bu konuda çaresiz. Modern Batı ve Uzak Doğu da öyle... Negatif enerji, havadaki oksijen gibi yayılıyor ve her geçen gün yeni birilerini daha rüzgarına katıp dünyayı sarmaya devam ediyor... Eğer bu hızla yayılmaya devam ederse lanet bir gezegen olup çıkacağız sonunda...

Neyse, bu girizgah dursun bir köşede... Önce Wilhelm Genazino'nun bu sıra dışı kitabı hakkında konuşalım biraz...

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk; mutsuz bir adamın, daha da kötüsü, mutsuzluğunu bilen bir adamın, hayatın içinde küçük mutluluk kırıntıları aradığı bir modern zaman hikayesi...

Gerhard Warlich, felsefe doktorası yapmış bir çamaşırhane müdürü... Zamanın şartları içinde felsefe doktorası, ona çamaşırhanede bir iş bulmasında oldukça faydalı oluyor! Nakliye şoförlüğü ile başlayan kariyeri zamanla müdürlüğe kadar yükseliyor. Şirketinde çalışan herkesin kendini aldattığını düşünen paranoyak bir patronu var. Tek güvendiği kişi, ona ne kadar güvenmek denirse artık, Warlich oluyor. Ve hazır böyle donanımlı birini yakalamışken onun etinden sütünden sonuna kadar faydalanabilmek için sürekli yeni görevler yüklüyor üzerine... Çamaşırhanenin denetlenmesi, nakliye şoförlerinin yolda kaytarıp kaytarmadığının kontrolü falan derken, iş şirket için yeni iş modelleri ve reklam kampanyaları üretmek ve müşterilerle birebir görüşmeler yapmaya kadar gidiyor...

Tabii okur olarak, buradaki ironi bizi asla şaşırtmıyor. Biliyoruz ki çevremizdeki insanların %80'i sevmediği veya hiç alakası olmadığı bir işle meşgul... Belki kendimiz de bu gruba dahiliz... Ve yine pek çoğumuz işimizde görev tanımına giren görevler dışında onlarca işi üstlenmek durumunda kalıyor... Yani Warlich, bizim Almanya şubemiz gibi çalışan sıradan bir beyaz yakalı aslında...

Beraber yaşadığı hayat arkadaşı Traudel ise bankacı bir kadın ve sırf banka müdürü olmak için yaşadıkları yerin kilometrelerce uzağında bir taşra şubesinde çalışmayı ve her gün 80 km yol gidip gelmeyi kabul ediyor. Onun hikayesi de yabancı değil aslında... Bizde bir laf vardır ya; 'Bir şeyin başı ol da, istersen soğan başı ol' diye... İşte Traudel de bu öğüdü hayat felsefesi yapanlardan biri sadece...

Aralarındaki ilişki temelde sevgiye dayanan, küçük farklılıkları bir oyun gibi görüp 'idare eden' ama iş ciddi konulara geldiğinde büyük çatışmalara gebe olan tanıdık bir ilişki... İlişkide 5+ yıl geçmesine rağmen evlenmek yerine beraber yaşamayı tercih eden çiftlere has o 'tam bağlanamama' ya da 'her an gidebilirim' haline bu ilişkinin satır aralarında da rastlamak mümkün...

Kitap temelde Warlich'in gündelik yaşam içinde yaşadıklarını, hislerini ve kendi kendine geliştirdiği küçük mutluluk arayışlarını monolog tekniğiyle bize aktarırken, fonda modern dünyanın açmazlarını ve bu açmazların insanı nasıl bir kapanın içine soktuğunu samimi bir dil ve akıcı bir kurguyla önümüze seriyor...

Bundan sonrasını, henüz kitapla tanışmamış okur dostlarımın kendi keşiflerine bırakıyorum...
------------------------------
(Teknikçi / Tenkitçi arkadaşlar tam bu noktada incelemeden ayrılabilirler. Çünkü bundan sonraki bölümde lanet olası kendi fikirlerimi paylaşacağım:)
------------------------------
Ben mutluluğun ve mutsuzluğun bulaşıcı olduğunu düşünen insanlardan biriyim. Bunu hayatım boyunca sayısız defa test ettim ve her gün bu tezi güçlendiren durumlar yaşamaya devam ediyorum... O yüzden, toplumda tanık olduğumuz bu baskın mutsuzluğun bir veba salgını gibi kişiden kişiye yayılarak büyüdüğüne eminim artık. Herhangi biriyle yaptığım ayaküstü 5 dakikalık sohbetlerin sonunda bile kendimi yas evinden çıkmış gibi hissediyorum. Normal şartlarda mutsuz olmak için elimde somut bir nedenim olmasa dahi, günün sonunda eve Sami Hazinses gibi dönüyorum çoğu zaman... Başkalarının mutsuzluğunu taşımak gerçekten de içinden çıkılması zor bir durum. Bulduğum en pratik çözüm ise, bende biriken mutsuzluğun fazlasını yine başka birine boca edip kaçmak oluyor. O sürekli hissettiğimiz ama tanımlayamadığımız mutsuzluğun ardında işte bu 'elim sende' oyunu yatıyor maalesef...

İşin garip tarafı ise, karşılaştığım bu kronik mutsuzluk sancılarının pek çoğunun geçerli bir sebebinin olmaması. Gerçek bir mutsuzluğa denk geldiğimde mutlu olacak duruma geliyorum neredeyse!:) En azından harcadığım çabanın bir karşılığı oluyor... Ancak bu devirde gerçek mutsuzları bulmak ve onlarla mutsuzluklarını paylaşmak kolay değil... Varsa yoksa melankoli ve depresyon...

Bu pencereden baktığımız zaman 'mutsuzluk zamanları' ifadesi tam yerini buluyor aslında... Dünden, bugünden, yarından bağımsız bir mutsuzluk zamanı içindeyiz... Sistem, çevre, modern kölelik, tüketim baskısı, ilişkiler, insanın ve insanlığın değersizleşmesi, siyaset, değişen şehir hayatı, sosyal medya dayatmaları ve daha pek çok şey, mutsuzluk zamanının takvim yaprakları gibi sıra sıra duruyor önümüzde...

---------------------------------

Ve ne yazık ki, mutsuzluk zamanlarında yapılan hiçbir faaliyet, aktivite ya da kişisel uğraşılar, hayal edilen etkiyi asla bırakmıyor üzerimizde... Mesela, çevremde koca bir iş yılının ardından bir haftalık yıllık iznini kullanıp tatile giden ve mutlu bir şekilde dönen kimseye rastlamadım henüz. Kadın Phuket Adası'ndan Instagram'a fotoğraf koyuyor, gözünün feri sönmüş, yüzünde sadece yalancı bir Instagram gülümsemesi... Yahu bir insan neden tatilden mutlu dönmez ki?

Gerçi bunun da nedeni az çok belli ya... Sen bir haftalık tatilde en iyi nerede, nasıl dinlenirim diye düşünmek yerine 'nereye gidersem daha cool olur ve Instagram'a daha rahat fotoğraf yüklerim' diye düşünürsen olacağı budur tabii ki... 16 milyon nüfuslu İstanbul'dan kaçıp soluğu yazın 2 milyon nüfuslu Bodrum'da alan ve 8 bin lira bütçeli tam pansiyon tatilinin yarısını oranın yüksek desibelli gece hayatı ve trafiğinde harcayan birinin gözaltı torbalarıyla tekrar İstanbul'daki işine dönmesinden nasıl bir mutluluk hikayesi çıkarabilirsiniz?

Bu sadece basit ve lokal bir örnek tabii ki... Hayatın her alanına uyarlayabiliriz bu döngüyü... Sizi mutlu edeceğini iddia eden bütün tüketim/reklam nesneleri günün sonunda mutsuzluk havuzunuza birkaç damla eklemekten öte bir katkı sağlamaz hayatınıza...
------------------------------
Mutsuzluk üzerine uzun bir yazı yazmak gerçekten çok sıkıcı:) Alın size bir mutsuzluk öğesi daha:) Bu arada hep mutsuzluk zamanlarından bahsettik. Peki ya mutluluk nerede? Warlich böyle zamanlarda mutluluğu nerede aradı? gibi sorular geliyor insanın aklına... Yarım bırakmamak adına birkaç satır da bu konuya değinip yazımızı sonlandıralım...

Warlich, başta da belirttiğim gibi mutsuzluğunun ve nedenlerinin farkında olan bir karakter. Mutsuzluğuyla barışık dersek çok yanlış bir ifade olmaz. O yüzden büyük mutluluk planlarından olabildiğince uzak duruyor. Yolda yürürken, metroya bindiğinde ya da yemek yerken çevresinden geçen insanlara veya nesnelere bakıp küçük mutluluk oyunları türetip onlarla oynuyor. Evet bu oyunlar onu bir şekilde mutlu etmeyi başarabiliyor ama özünde mutsuz olan birini küçük oyunlar ne kadar mutlu edebilirse o kadar mutlu oluyor diyelim...

---------------------

Normalde incelemeleri birine ithaf etmek çok adetim değildir ama kitabı okurken sık sık kulaklarını çınlattığım sevgili Erhan 'ın adını bu incelemede geçirmezsem haksızlık etmiş olurum:)

Wilhelm Genazino'nun yazım tarzını ve cümleleri kullanış biçimini şaşırtıcı derecede Erhan'ın tarzına benzettim. Başka bir ifadeyle, Erhan bir kitap yazarsa sanırım böyle bir kitap yazardı:)

Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler...

Şu mutsuzluk zamanlarında herkese mutluluklar diliyorum:)

Keyifli okumalar...
312 syf.
·10/10 puan
“Navigare necesse est,vivero non est necesse.”
(Gereken yelken açmaktır,yaşamak değil.)
Stefan Zweig sadece öykü,roman ve novella türlerinde başarılı olan bir yazar değil ayrıca biyografi türünde de çok başarılı ve yetkin bir kalemdir.Yazarın biyografi tarzında kaleme almış olduğu ; Üç Büyük Usta,Erasmus,Kendileriyle Savaşanlar,Magellan,Amerigo,Stendahl,Montaigne,Balzac ve Joseph Fouche gibi eserlerinden farklı olarak bu eserde maceralı ve ilgi çekici olması benim için diğer eserlerin önüne geçmesine neden oldu.Konu olarak kitapta Macella’nın dünyanın etrafını dolaşarak yuvarlak olduğunu kanıtlamak istemesi sonucunda yolculuk sürecinde yaşananlar Macella’nın Filipinler de yerlilerle girdiği savaş sonucunda hayatını kaybetmesiyle yolculuğun sona ermesinin anlatıldığı bir eserdir.Üslup olarak da muazzam tasvirlerle ve macera tadında tarihi sayfalarla oluşmaktadır.Kitabı sanki okumuyorsunuzda o gemilerden birinde sizde varmışsınız gibi oluyor.
Keyifli Okumalar Dilerim
144 syf.
·8 günde·9/10 puan
Bazı kitaplar vardır, kitabın ana karakteri öylesine baskın bir karakterdir ki, konu artık ikinci planda kalır ve kitabı bırakıp karakteri anlatmaya başlarsınız. Çünkü o karakteri anlamak demek, o kitabı anlamakla eş değerdir. Tıpkı Albert Camus'nün Yabancı kitabındaki Meursault gibi...

Açıkçası ben karakterin ön plana çıktığı kitapları çok önemsiyorum ve ayrı bir seviyorum. Gündelik hayatın koşturması ve yaşam mücadelesi içerisinde belki varlığından bile haberimizin olmadığı ne müthiş insanlar yanımızdan geçip gidiyor. Belki otobüste, sokakta, iş yerinde tam yanımızda duruyor; fakat içinde ne müthiş fırtınaların koptuğunu anlayamıyoruz. Bir insan olarak bir başka insanı tanımaya çalışmaktan kaçıyoruz, imtina ediyoruz. Bu noktada Sabahattin Ali'nin bir alıntısı ile sormak istiyorum:

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamakta bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?"

İşte Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'ta Gerhard Warlich isimli bir karakter var ki, sayfalarca anlat bitiremezsin. Öylesine özgün, öylesine farklı bir karakter... Eskimiş pantolonunu balkondaki ipe asan, iklimin ve tozun etkisiyle eprimesini günden güne izleyip bundan anlamlar çıkartan, hatta hayatın anlamını çıkartan bir karakter. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz Meursault... Böylesine özgün bir karakter ile karşı karşıyayız kitapta.

Gerhard Warlich, günümüzü mutsuzluk çağı olarak tanımlıyor ve kendisi de aslında tüm davranışlarıyla bu mutsuzlukla baş etmenin yollarını arıyor. Büyüleyici bir gözlem gücü var. Beni en çok etkileyen yönü de insanları, nesneleri, hayvanları, kısacası hayatı gözlemleme yeteneğiydi. Bir olayı gözlemlerken, bir anda yerdeki bir karınca ilgisini çekiveriyor ve karıncanın hareketlerini gözlemleyip bir takım manalar çıkararak gülümseyebiliyor. O an onun için karıncanın hareketlerini gözlemlemek bu hayattaki en önemli meşgale haline geliyor. Hatta Gerhard şöyle bir cümle kuruyor: "Bir kitap yazabilseydim başlıca tezi şu olurdu: İnsan felaketleri ancak izleyebilir, kavrayamaz." Yani yanı başında büyük bir felaket gerçekleşse hemen çekirdeğini alıp keyifle gözlemleyebilecek biri.

Gördüğünüz üzere, çok ilginç bir karakter Gerhard Warlich. Neden bu kadar ilginç bir karakter olduğunu ise, kitabı okudukça anlayabiliyoruz. Warlich, felsefe eğitimi almış zeki bir adam ve bir çamaşırhanede müdür olarak çalışıyor. Felsefe eğitimi almış bir çamaşırhane müdürü mü? Evet, tam olarak öyle. Zira felsefe eğitimini tamamladığı 27 yaşlarında, üniversitede aldığı öğrenim kredisini ödemek zorunda kalıyor, hangi işte çalıştığını umursamadan çamaşırhanede çalışmaya başlıyor ve 14 yıl boyunca istemediği ve eğitimini almadığı bu işte çalışıyor.

Bir de uzun yıllardır birlikte yaşadığı kız arkadaşı var: Traudel. Görünüşte normal gibi görünen bir ilişkileri var. En azından Traudel’in evlenmek ve çocuk sahibi olmak istemesine kadar normal görünüyor her şey. Kitabın Traudel'in içerisinde bulunduğu kısımlarında Gerhard Warlich'in kadınlara, erkeklere ve ilişkilere karşı olan ilginç bakış açısını da öğreniyoruz.

Gerhard, insanların mutsuzluklarının incelikli bir hayatı nerede arayacaklarını bilmemelerinden kaynaklandığını savunuyor. Gerhard'ın bizler için bir çözümü de var: Yatıştırma Okulu. Yatıştırma Okulu kurulur kurulmaz, mutluluktan uzak ortamlarda mutluluğun kurulması hakkında seminerler vermeyi planlıyor. Ayrıntılı olarak Yatıştırma Okulu derken ne demek istediğini önümüze sunmuyor; ama ipuçlarını Gerhard Warlich'in hayatı içerisinde yakalayabiliyoruz.

Son olarak, aşırı duyarlı birisi Gerhard. Her şeyde olduğu gibi duyarlı olmada da "aşırılığın" zararlı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Zira her şeyin fazlası zarar... Şayet siz de aşırı duyarlı biriyseniz, çevrenizi gözlemlemekten hoşlanıyorsanız, bir pantolonun bile eprimesini gözlemlemek, bir karıncayı izlemek hoşunuza gidiyorsa, Gerhard Warlich'i hemen tanımalısınız. Belki hayatınızın karakteridir, belki de hayatınıza yön verecek biridir. Geç kalmayın.
176 syf.
·3 günde·9/10 puan
Bir manzarada, bir resimde veyahut bir tabloda çok şey anlatıldığı, birçok şeyin en ince detayına kadar gösterildiği ve aynı zamanda gizlenildiği, zamanı ve mekanı aşan bir takım eserler vardır. Der ya Goethe; “İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tabloya bakmalıdır. Böylece güzellik sürekli kalır.” En azından birini yapmaya vakıfsak, bize bahşedilmiş olan güzelliğin önüne geçmeyi engelleyebiliriz bir nebze.

Dünyanın en ünlü tabloları arasında yer alan Son Akşam Yemeği, Leonardo Da Vinci tarafından üç yılda yapılmıştır. Da Vinci, tablosunda oluşturduğu her yüze uygun rol modelini Milano sokaklarında günler boyu arar. Geride bulamadığı tek bir yüz kalmıştır; Kötülüğün, ihanetin ve kibrin simgesi olan Yahuda…

D. Brown’un gerçek bir olaydan bezenip bunu kurgunun ellerine teslim etmesiyle ortaya çıkan, çoğu kişinin uydurma bilgilerle dolu olduğu konusunda kesiştiği ilk romanı Da Vinci Şifresi’nde anlatılan Rönesans Dönemi, Da Vinci, Son Akşam Yemeği Tablosu ve dönemin sanatkarları hakkında yüzeysel ve bir o kadar uydurmalarla dolu bilgi, "Şifre" adı altında pazarlama sonucundan öte değildir.
Rönesans Dönemi denilince akla ilk gelen isimlerden biri Leonardo Da Vinci. Bu Döneme ilgim ve merakımın başlangıcına popülist bir roman ile start vermediğim için şanslıyım. ‘Gerçek’ten taviz vermeyerek ve bunu iyi bir kurguya oturtarak ilgi, merak ve heyecana bunu satmayan Leo Perutz’a ayrı bir parantez açmak lazım gelir.


Üstat Leonardo… Milano Dükünün Son Akşam Yemeği Tablosu isteğini yerine getirebilmek hiç de kolay olmadı. Kötülüğün resmini yapmak hiç bu kadar zor olmamıştı. O, döneminin bir mimarı, bir mühendisi, bir Filozofu, bir mucidi, bir kehanetçisi, bir ressamı, bir matematikçisi, bir anatomisti, bir müzisyeni, bir heykeltıraşı, bir botanisti, bir jeoloğu, bir kartografı ve bir yazarı… Ve bir gece taksicisi. Elini uzattığı yeri aydınlatan bilge bir kişi. Sokrates veya İbn-i Sina gibi. Son Akşam Yemeği Tablosundaki sır ve gizem, bugün hala sanat tarihçilerinin ve analizcilerin araştırma ve inceleme ürünü olabiliyorsa ancak, Da Vinci’nin çok yönlü kişiliğinden olsa gerek.

Bohemyalı Alman bir tüccar olan Behaim eski bir borcunu tahsil etmek için Milano’dadır. Ticaret için de burada olan Behaim, aynı zamanda şehri keşif turlarına çıkar. Milano sokaklarında Niccola adlı bir kıza tutulur. Onu ilk gördüğü gün izini kaybeder; günler boyu bütün şehirde arar onu. Kendisine gösterilen küçük bir tebessümün verdiği mutluluk yerini hüzne bırakır. Niccola ile karşılaştığı pazar yerinde yüksek sesle şiir okuyan Münzevi bir şaire danıştığında da istediği yanıtı alamaz. Divane bir kişi olan Mancino da onun gibi bu sevginin ağına tutulmuştur. Mancino’nun dilinden çıkan, “Her şeyi bilirim de bilmem kendimi” diye biten harikulade dizeleri okurken, Perutz’un şair yanının da olduğunu düşünmüştüm. Divane Şair Mancino’ya söylettirilen mısralar hem biçim hem de içerik bakımından François Villon’un şiirlerine benzediğini kitabın Ek kısmında itiraf eden Perutz, intihalde bulunmadığını söylese bile Villon’un etkisinde kalarak bu satırları kaleme aldığı bir gerçek.

Ressamlar, mum ustaları, tacirler…
Alman tüccar, babasından kalan tahsili için aradığı kişiyi bulur nihayet. Türlü entrika oyunlarıyla birçok kişinin parasının üstüne yatan, hilekar ve düzembaz olan Bocetta adında bir tefeci. Bocetta gibi birinden tahsil edeceği miktarı almasının imkansız olduğunu söyleyen dostları, onu, kendisini bu işe ikna etmesine, hırslanmasına ve kendisini buna adamasına neden olurlar. Behaim borcunu tahsil etmek uğruna nelerden vazgeçecek, neleri sineye çekecektir?

Araştırmaya sevk edici bir eser okuduğumu söylemeliyim. Üstat İle Margarita’yı okurken İsa hakkında edindiğim bilgilerin üzerine Leonardo’nun Yahuda’sı da eklenince konu hakkındaki merak maksimum düzeye çıktı. Tarihsel eserlerin kişinin araştırıcı yönünü ortaya çıkarmasının altında yer alan etkenler bu noktada büyük önem arz ediyor.

“Sizden biri, bana ihanet edecek.” (Markos 14/18)

İşte o ünlü tablo:
https://i.hizliresim.com/NZXDJN.jpg

“Arkadaşının bir gün seni yüz üstü bırakıp gidebileceğini hatırlayarak ölçülü davran.”
Hz. Peygamber’in mümkün mertebe bu konuda ılımlı yaklaşılmasını tavsiye eden Hadis-i Kudsisini unutmamak gerekir. Brutus’ların, Yahuda’ların hançerinden kurtulmak belki bu yoldan geçiyordur.

İhanet. Kibrin en uç noktası. Sevmek. Sevmek ve hançerlemek.

“Sen sırrı ve Yahuda’nın günahını biliyor musun? Onun İsa’ya neden ihanet ettiğini biliyor musun” diye sordu Üstat Leonardo.
“İsa’ya onu sevdiğini anladığı için ihanet etti. “Onu çok sevmek zorunda kalacağını önceden gördü ve kibri buna izin vermedi. “Evet, Yahuda’nın günahı, kendisine ihanet edecek kadar kibirli olmasıydı.”

İyi olduğunu düşünüp sırtımızı rahatlıkla dayadığımız insanlar, nesneler, şehirler, ortamlar iyiye ulaşmak için önümüzde bir engel gibi duran, belki “kötü”den başka bir şey olmayan bir muammadır gözlemlemedikçe. Bazen gözlemlemek de yetmez. Herkese eşit şartlar sunmayan hayat, insanın karşısına nelerin çıkacağını sır vermeyerek izletir bir köşeden.

Ait olamamak belki buradan gelir.
172 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Mükemmel, mükemmel ve mükemmel!!!!!
İncelememi okumayın zaman kaybı olmasın, direkt gidin ve kitabı alıp okumaya başlayın. Çabukkkkkkk!
Şu anda kitap bitti ve elim ayağım titriyor. Bu hissi hayatım boyunca birkaç kez yaşadım ve şunu diyebilirim ki: İşte, Kitap okumak böyle bir şey beeeee!
Az önce Dünyanın En İyi Kitaplarından birisi okudum.
Bak hala elim ayağım titriyor umarım kalpten gitmem :(
Haydi o zaman, DÜNYANIN EN İYİ KİTAPLARINDAN BİRİSİNİ İNCELEMEYE BAŞLAYALIM...
Öncelikle kitap sanat severler için çok ama çok beğenilecek bir kitap. Hayran kaldım ben resmen.
Leonardo'nun Yahuda'sı...
Yahuda'yı bilenler bilir bilmeyenler için de Yahuda İsa'nın havarislerinden birisidir. Yahuda Öpücüğü diye bilinen tabirinde sahibidir. İsa ve havarisleri Son Akşam Yemeği'ndeyken Yahuda İsa'yı öpeceğim ve İsa kim öğreneceksiniz der İsa'yı asacak olan kişilere. İşte Yahuda'nın öpücüğü bu demektir!
İşte kitap bunu anlatıyor. Leonardo Da Vinci yani dünyanın en iyi ressamlarından birisi, Dünyanın en iyi resimlerinden birisini çizecek, Son Akşam Yemeğini...
Ama çizerken tıkanıyor. Niye mi?
Yahuda'yı çizemiyor, Koskaca Milano'yu karış karış geziyor ama bulamıyor. Yok, Yahuda'yı resmedebileceği birisini bulamıyor. Kime bakıp çizeceğini bulamıyor.
Sonra Da vinci hikayeden çıkıyor.
Hikayemizde artık Behaim adlı bir şahış gözüküyor.(Kendisinin anasını avradını...)
Bu kim peki?
Şehre yeni gelen bir tüccar. Salak geliyor ama bir kıza aşık oluyor. Sonra da kendi kibrine yenik düşerek "Ya ben aşık olmadım ki kızım.s, Borcu var bi adamın bana, onu almaya geldim.s" diyerek artislik yapmaya çalışıyor. Hop koçum sen kimsin yaaa!
Neyse işte tam bu kısımda SPOİLER İÇERİR!!!
Hah dedim bu arkadaş kesin Yahuda olacak.
Hikayemiz Behaim üzerinden devam ediyor ve tabiki de neden Da vinci Yahudayı çizmek için Behaim 'i seçti diye sormamamız için bu hikaye anlatılıyor.
SPOİLER BİTTİ!!!
İşte DÜNYANIN EN İYİ KİTAPLARINDAN BİRİSİ BU ŞEKİLDE.
Şimdi de sanatsever birisi olduğum için size naçizane bilgiler paylaşacağım. Burayı okumasanız da olur ama güzeldir okumanızı tavsiye ederim :D
--İlk olarak kitapta bolca Türklerden bahsediliyor. Yani Türkseniz ve bir kitapta sizden bahsediliyorsa bu çok hoşunuza gidiyor.
-- Marco d'Oggiono adlı bir ressam var kitapta. Leonardo'nun eski öğrencisi kendisi.
Kano Düğünü adlı bir resim yapıyor (sipariş üzerine) hem de 8 defa yapıp 9. sunu yapmaya başlıyor.
Peki burada Derviş neyi kafasına takmış?
Bildiğiniz gibi Sanat ne içindir gibi bir tartışma başlatmıştım zamanında. İşte bu tartışma ile ilgili olarak kitapta da Bir ressamın sipariş üzerine resim yaptığı görülür. Peki bu ne kadar doğru? Tartışılır...
Örnek vermek gerekirse de:
Rönesans Dönemine ait bir tablo Buyrun: https://commons.wikimedia.org/...27Este_-_WGA1791.jpg
Peki Derviş burada ne var??
Kendisi sipariş üzerine yapılan bir tablodur. Meryem ve Çocuk İsa resmedilmiştir.
Ama tabloda kaç kişi olduğunu bi sayın bakalım :DDDD
AAAAAAA o soldaki kişi de kim??
Ben söyleyeyim, Tabloyu sipariş eden kişi :D
Şimdi anladınız mı? Sipariş üzerine yapılan Sanat budur işte :(
Jacopo' ya buradan selamlar. Üzülüyorum kendisine...
--En son olarak da Da vinci'nin ustalığı ve dönemim mükemmelliği...
Başta kitapta geçen bir kısımda şöyle der Da vinci: Kemikleri, kasları yani anatomiyi çok iyi bilmem lazım. Yoksa yaptığım resimdeki insanın bir çuvaldan farkı kalmaz.
İşte bu!!!! Da vincinin sanata verdiği önem. Önünde saygıyla eğiliyorum kendisinin...
İkinci olarak da yine kitapta geçen bir konuşma olarak kitabın geçtiği dönemde herkes alim abi ya... Mükemmel değil mi?
Hani Matematikle uğraşan var Felsefeyle uğraşan var Sanatla uğraşan var hatta şey deniliyor. Bunların hiçbirini yapamayan birisi bile Dante okur....
Soruyorum sizlere, Kaçımız Dante'yi okudu??
İşte dünyanın en iyi dönemlerinden ve şehirlerinden birisi...
Keşke öyle olabilsek ama ne yazıkki Üniversitede( İlim Yuvası olmasına rağmen) bile bu doyuma ulaşamıyorum :(
Neyse incelemem bitti. Hala burada mısınızzzzz?
Çabuk çabuk, gidin ve okuyun şu kitabı (Sinirlenme Emojisi)
Burada da tablonun linki:https://dusunbil.com/...eniz-gereken-15-sey/
HERKESE TAVSİYE EDİYORUM HEMEN GİDİP OKUYUN!!!!!
Bak hala ellerim titriyor yaaa :D
Herkese iyi okumalar dilerim :)
144 syf.
·3 günde·9/10 puan
Aşırı duyarlılığın yıkıcı etkisi mi bu, yoksa tamamen kişinin öz safsatalarıyla mı alakalı bilemiyorum ama, bu kitap çok uç noktalardan dokunuyor insana. Bana öyle oldu.
Kitabın baş karakterinden sinen bi' olgunluk sonucu galiba, irili ufaklı tüm gerçeklik kırıntılarını içsel bi' göz devirişle kabullendim. Çünkü bunların pek çoğu yaşamaktan, pek çoğu gözlemden, birazı da öngörüyle bulaşıyor zaten insana.
Hayatın sıkıcı yanları nedir? Tekdüzelik, monotonluk içinde akan(!) günleri yaşamamızdaki temel itki nedir, ya da var mıdır öyle bi' şey?
Baş karaktere sanki farklı bi' zamanda farklı bi' yerde rastlamışım, onunla çok derin bi' konuşma yapmışım, bu konuşmada kendi "köşeli" fikirlerimden bahsetmişim gibi, samimiyetle serpiştirmiş tüm o iç sıkıntıları hayatına. Keşke yaşamasaydı böylesini! Okurken bu kadar duyarlı olursan, bu kadar incelikli düşünürsen, nesnelerden derin kurgulara varıp orada hayatının, o ölümcül monotonluktaki hayatının, yaşıyorluğuna dair "yerine uygun" bi' imgede, sembolde, bi ' harekette, devinimde ararsan, o anki yaşıyorluğunu hatta tüm varlığını bi' karton uçuşmasına bağlarsan olacağı budur dedim.

Kitap, kendi iç filozofluğunu yaşarken an be an anılarla nesnelerle, kişilerle ve tüm bunların düşünsel ifadeleriyle avunan, gittikçe içe/dibe batan bi' adamın, talihsiz birinin yaşamını anlatıyor. Bu yaşam kuşkusuz salt ona ait değil. Okumaya başladığım andan itibaren sorular çıktı kitaptan. Öylesine ortak noktalar buldum ki, baş karakterin hikayesine ortak olmamam mümkün değildi. Kitapta her ne kadar bir kurgu kişisinin hikayesi anlatılsa da, kitap reele ulaşıp size de o devingen, aktif ve nihai soruları yöneltiyor. Bu nedenle Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'u okumak benim için farklı ve sorgulayıcı bi' okuma oldu...

Anlatmakla bitiremeyeceğim kadar iç geçirmeli, boyun eğmeli, kaş çatmalı ifadeler var kitapta.
Görünürdeki akışkan hayatın ardında katı, monoton bi' dünya var. Bu dünyadan korunmak için bazen içsel filozofluklarımız oluyor, içsel dehalıklarımız...Orada derinlere dalmak kaçınılmaz ve tehlikeli olabiliyor bazen. Ve tüm bu çapraz yalanın içinde yani, dışın akışkanlığına karşı için monoton "görünüyor" olması olayının aslında tam tersinin geçerli olması durumu anlatılıyor. Bu hengâme hiç uzak değil, hatta denebilir ki çok yakın. Bu yüzden okumanızı öneririm.
160 syf.
·10 günde·7/10 puan
Felsefe öğrenimi görmüş ana karakterimiz kendi öğrenimine göre iş bulamadığından ve para kazanmak zorunda olduğu için bir firmada geçici bir süreliğine şoför olarak çalışmaya başlıyor.

41 yaşına geldiğine öylesine girdiği bir işin ona sahip olduğunu, işinden ve hayatından memnun olmayan ve mutsuz bir adam olduğunu fark ediyor.

Sevgilisinin evlilik ve çocuk isteğini iletmesiyle de ana karakterimizin kaçışı başlıyor. Aile geçmişi nedeniyle sahip olduğu korkular ortaya çıkıyor. Aileye, topluma, erkeklerin evlilik sonrası dönüşümüne olan bakış açısı evlilikten uzaklaşmasına yalnızlaşmasına yol açıyor.
Yaşamın garipliği onu iç suskunluğa yönlendiriyor.

Başkalarının ondan beklediği şeyleri yapmayı reddeden ana karakterimiz, her şeye rağmen olağanüstü olanın kişinin kendisinin yaratması gerektiğini düşünüyor.

İnsanı insana anlatan modern insanın kopyala-yapıştır hayatlarına farklı bir bakış açısı getiren bir eser.
Aynı zamanda ilişkilerle ilgili çok fazla empati kurabileceğiniz noktalar sunan oldukça akıcı bir kitap.
176 syf.
·1 günde·10/10 puan
Doğum günüm şerefine gelen tatlı mı tatlı, kırmızı mı kırmızı bir paketin içinden çıkan kitabım için öncelikle çok teşekkür ederim @Gunayilgar ツ♡
... Bugünü de ikili etkinlik ilan ettik ◉‿◉

Kitaba gelirsek...

Öncelikle Yahudi olan yazarın, I. Dünya Savaşına katılmış, ağır yaralar almış olması ve Nazi döneminin yaşattığı kaosla göçe mecbur kalması kitap içerisinde siyasi görüşlere bariz yansımış.

Alman Milletinin Kutsal Roma İmparatorluğu kurmasına dair olan fikirlere kitapta bahsi geçen Doktor Amberg'in "bunun hayalini mi kuruyorsunuz?" şeklinde tepki vermesi sanırım Nazilerin hoşuna gitmemiş ki kitap yasaklılar arasındaki yerini almış.

Kitlelerin manipülasyonu üzerine yazdığı bu eserdeki karakterlerden biri olan Baron, halkın iradesi diye bir şeyin olmadığına, hem taşra hayatını hem de tarihteki bir çok önemli olayı örnek olarak gösterir.
Ve...

"Tanrı inancı dünyadan neden kayboluyor?"
sorusu kitabın temelini oluşturuyor bir yerde.

Öyle ki adı bölgelere göre değişiklik gösteren ve bitkilerde bir hastalığa sebep olan Şeytan Tozu, insanlar üzerinde afyon etkisi yaratarak tarihte bir çok kitlesel savaşın sebebi gösterilip, dinsel bir yükselişi temsil ederek akli melekeleri yok saymıştır denilir.
Kitap tam da bunun üzerine kurgulanmış ve kitle psikolojisi oluşturmada mistisizmin, yapılacak devrimlerde büyük rol oynadığına vurgu yapılmıştır.

Her dönemde olduğu gibi yine bir Mesih beklentisi ve kurtuluş hayalleri besleyenlerin süreci hızlandırmak adına kitle oluşturma çabaları... Aklıma siyonizm ve Kudüs de yapılan kazıların, 'Mesih bu kapıdan gelecek' diye Müslüman mezarları tahrip ederek yol hazırlama çalışmalarını yapan zihniyet geldi.
(yolu bulamaz da kaybolur falan maazallah :))

Kitabın kapak tasarımı da içeriğini çok net ifade eder cinsten. Tavsiye konusuna gelirsek akıcı, gizemli ve bir o kadar da sorgulayıcı bir kitap okumuş olmaktan mutluyum. Sizin de buna dahil olmanızı tabi ki isterim...
143 syf.
·2 günde·7/10 puan
Carl Jung okumaya başladığımdan beri en zorlandığım kitabın Dört Arketip olduğunu ifade ederek incelememe başlayabilirim.

Eser arketipleri ele alıyor. Arketip kelimesiyle Jung'la tanıştım kendi adıma. Arketipin ne olduğunun anlatımının ardından ilk bölüm anne arketipi ile başlıyor. Bu bölümde yalnız Jung'ın değil Freud ve diğer alanında uzman kişilerin görüşleriyle de karşılaşıyorsunuz. Akabinde yeniden doğuş, masallarda ruhun fenomenolojisi, hilebaz figürün psikolojisi bölümleri takip ediyor.

Örnekler üzerinde çalışmış Jung. Anlatımını örnekler üzerinde devam ettiriyor. Eserde alana yabancı olanlar için teorik bölümler de bulunuyor. Bu bölümlere gelindiğinde bizzat yazar araya girip alanla ilgisi olmayanların buraları atlayabileceğini ifade ediyor. Bir eser için oldukça ince bir düşünce diye düşünüyorum.

Esere eleştirel bakış açısıyla bakabilirsiniz. Yaratıcı görüşünüzle Jung'un Yaratıcı kavramı örtüşmeyecektir diye tahmin ediyorum. Psikolojiye meraklı olanların okuyabileceği bir eser. Ben tezime kaynaklık etmesi için okudum. Alanını başarılı bir şekilde temsil ettiği söylenebilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Zehra Aksu Yılmazer
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
Giresun, Türkiye, 1966
1966'da doğdu. 1977–1983 yılları arasında Almanya'nın Darmstadt kentinde Albrecht Dürer Gesamtschule'de okudu. Daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesinde yabancı diller bölümünde okudu. Robert Musil, Stefan Zweig, Hermann Hesse, Uwe Timm, Heiner Müller, Heinrich Münkler ve Lukas Bärfuss gibi yazarların yapıtlarını çevirdi. Yılmazer İstanbul'da yaşıyor.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 8,5bin okur okudu.
  • 271 okur okuyor.
  • 5,8bin okur okuyacak.
  • 103 okur yarım bıraktı.