Zeynep Yeşiltuna

Zeynep Yeşiltuna

Çevirmen
7.9/10
2.114 Kişi
·
3.992
Okunma
·
7
Beğeni
·
847
Gösterim
Adı:
Zeynep Yeşiltuna
Unvan:
Çevirmen, Veteriner
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Şubat 1983
İlk ve ortaokul eğitimini İstanbul’da, liseyi ise Bodrum'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Bölümü'nden mezun oldu. Asıl mesleğini icra etmek yerine çevirmen olmayı tercih etti. 2003 yılından beri bu işle meşguldür.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
448 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Matbanın icat olması insanlık alemi için bir devrim olsa da; garibim hattata göre sadece mertliğin bozulmasıydı.

O hain, tek dişi kalmış medeniyet makinesinin elinden aldığı sadece ekmek parası değil, tüm hayat biçimiydi.

Makine hızını alamadı, sadece hattatın değil yıllar geçtikçe çoğu insanın işini elinden aldı ve “ top benim, kimi istersem onu oynatırım” dedi. Artık oyunda olmayacakları kendilerine iletilenlerden çok azı, yani kaleye bile geçmesine izin verilmeyenler; “belki arada top dışarı çıkar da ben de topa dokunurum” acizliğiyle çömelip, oyun çizgisinin içinde değil ama hemen yamacında, kendilerine yer edindiler.

Sonra bir gün “yazılım” diye bir yabancı geldi kasabaya. O, bütün kuralları tekrar değiştirdi. Ama ilk iş, oyun sahasının ölçülerini eskisine oranla çok daha küçük bir hale getirdi. Ve hemen ardından “az fonksiyonlu” makine ve insan kıyımı başladı.

Sistemin içinde olmadığı halde artıklarından beslenen, hemen oyun çizgisinin yanı başında çömelen, “Bize bir şey olmaz, en fazla teğet geçer” diyen top yakalayıcılar da bu kıyımdan kaçamadılar. Çünkü, artık dışarı kaçma ihtimali olan fiziksel bir top da yoktu ortada…

Çok zaman geçmeden bugünlerini bile mumla arayacakları bir haber aldılar. Mesih çok yakın zamanda aralarına katılacaktı. Ve o yakın gün geldiğinde hiç birine ihtiyaç kalmayacaktı.

Kaçış yok!!! Alametleri göründü Mesih “Yapay Zeka” geliyor…

Çok mu distopik geldi? Çok mu iç bunaltıcı metaforlar bunlar ?

Ben de en kötü distopyanın Spielberg tarzı bir şey olmasını arzularım. Ancak bizi en “Kubrick”inin beklediğini düşünüyorum.

Ancak bütün kalbimle, benim gibi düşünmeyenlerin haklı çıkmasını diliyorum.

Fütüristler yukarıda yazılanların olma ihtimalini yok saymasalar da gelecekte insan ırkının ortadan kalkması gibi bir şeyin sadece pesimistlerin ( ama siz hatırım için en azından bana “ marjinal realist” deyin. Çok daha afilli !!!) zırvalaması olduğunu belirtiyorlar.

Bütün kalbimle haklı çıkmalarını diliyorum.

Ama acizane olarak bir şey rica edebilir miyim?

Çalıştığınız iş kolunda uzun bir tecrübeye sahipseniz, şöyle bir kafanızı kaldırıp çevrenize bakın. Artık ne kadar ferah ve ergonomik ofislerde çalışıyoruz değil mi ? Yalnız; o ferahlığı sadece, koca koca makinelerin yerini alan o mini mini çok fonksiyonlu makineler/cihazlar, vermiyor. Azalan insan sayısı da ofislerimizin ferahlığına ferahlık katıyor.

Bir de bakmışsınız; “Raif Efendi” nin çalıştığı bölüm, tek bir yazılım tüm ofisteki çalışanların toplamının bir ayda yaptığı işi saniyeler içinde ve sadece “kul”a nasip olan hata yapma lüksünden yoksun bir şekilde yapabildiğinden, kapatılıyor.

Ofiste “şimdilik” kalanlar; Raif Efendi’nin bölümünü bir yandan İzmir marşı ile uğurlarken bir yandan da “ ne yapalım oyunun kuralına uyacaklardı. “Evet” veya “Hayır” demediler ama kafalarını emme basma tulumba gibi de oynatmayacaklardı. Yeni kurallara ayak uyduracaklardı…”

Ayak uydurmak…

Uyduracak bir ayakları kalmayacağını, yani bir Elon Musk olmadıklarını, fark ettiklerinde bu sözlerini unutmazlar umarım.

Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin neredeyse hepsi ya, En sevdikleri grup ABBA en sevdikleri şarkı da “Money,Money,Money” olan büyük şirketler aracılığıyla ya da askeri araştırmalar sonrası ortaya çıktığı kaf dağının ardındaki bir sır değil.

Henry Ford gibi kapitalizmin babalarından biri bile; olabilecek en düşük maliyetle, olabilecek en kaliteli ürüne ulaşmak için işyerinde çalışan “insanlara” olabilecek en yüksek maaşın verilmesini zamanında savunurken; Yapay Zeka ise: “İnsan mı? O da ne ?” diyecek.

Amannnnn !!! Ya da; kitap yukarıdakileri zırvalamama sebep olsa da, bakmayın siz benim “hunili”, bağnaz ve teknoloji düşmanı düşüncelerime.

Kitap hiç de iç karatıcı değil. Özellikle popüler tarih meraklıları çok zevk alarak okuyacaklardır. Ancak kitabın içeriğinin, kitabın isminin tam olarak karşılığını verdiğini söyleyemeyeceğim. Özellikle mektubun ortaya ilk çıkışının üzerinde daha fazla durulmasını bekliyordum.

İsteyene, aşağıya bir şey bıraktım, çıkarken alırsınız…

https://www.youtube.com/watch?v=CSvFpBOe8eY
336 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Nasıl bir kitap mıydı? Hemen başlarında bu kitabı sevdim diyemezsiniz. Sanırım okudukça sizi yavaş yavaş içine alan, kelimeleriyle etkisi altında bırakıp, sizi derinden sarsan,kalbinize dokunan, bir kitap. Ve okuduğum kitaplar arasında, bize bir şeyler katıp düşünmemizi sağlayan, çok duygusal kitaplardan biriydi.

Kitap Lydia nın ölmesiyle başlıyor. Nath ve Hannah adlı iki çocuğu daha olan anne Marilyn ve baba Prof.James Lee'nin, Lydia'ın ölümünden sonra yaşadıkları anlatılırken, ailedeki herkesin "Acaba Lydia neden öldü?" "Ben bir şeyler yapabilir miydim" gibi kendi iç dünyalarında sorgulamasını anlatan kitap, geçmişle gelecek arasında gidip gelirken neden sorusuna cevap arıyor. Adeta bir bulmacayı çözer gibi.

Kitabı anlatacak olursam; kurgusu muhteşem. Konu o kadar güzel, incelikle işlenmiş ki sayfalar arasında gezinirken yaşanmışlığı hissedebiliyorsunuz. Lydynın ölmesiyle başlayan kitap, Lydia'nın hikayesini anlatacak gibi dururken bir bakıyorsunuz annesinin, babasının, Nath'ın ve Hannanın karma bir hikayesi ortaya çıkıyor. Yani anlıyacağınız hepsinin hikayesi.Yaşadıkları ve yaşayamayıp söyleyemedikleriyle ilgili...
Bir Çinli olan Prof.Lee, küçükken Amerika'ya gelen ailesiyle birlikte yeni yaşamlarına alışmaya çalışması, kendisini beyaz insanlara kabul ettirebilmek ve toplum içinde yer alabilmek için Amerikan Tarihi Professörü olacak kadar ileri götürmüştür. Tek istediği vardır bu toplum tarafından kabul edilmek. Günün birinde Amerikalı Marliyn'le evlenir oysa Marliynin annesinin kızı için istediği başka şeyler vardır.Marlyn 'de annesinin istediklerini ve kendi ,hayallerini istediklerini gerçekleştirme şansını James Lee ile evlenerek kaybeder. Halbuki Marliyn doktor olmak istiyordu...

Lee ailesinde her şey Lydia üzerine kuruluydu ve annesiyle babasını hayallerinin varisiydi. Lydia, annesinin onun günün birinde doktor olmasını istediği için baskı yaparken, babası da onu toplum içine karışmış görmek, kendi çektiği sıkıntıları çekmesini istemediği için ona tavsiyeler verirken, kimsenin farketmediği şey ise Lydia ailesinin mutluluğu için her şeye evet demiş bir çocuk olduğuydu. Aslında kimse ona gelipte ne istiyorsun, ne yapmak istiyorsun diye hiçbir şey sorulmamış yalnız bir çocuktur..


Nath ve Hannah, Lydia nın gölgesinde kalmış onlara da hiçbir şey sorulmamış, hiçbir şekilde desteklenmemiştir. Oysa Nath; ailesinin hayallerini gerçekleştirecek,kardeşini geride bırakacak kadar başarılıdır. Küçük Hannah ise herşeyin farkında olan ama sevildiğini hissedemeyen arada kalmış çocuktur. Bir de komşu çocuk Jack var gizemi çözülmemiş...


Konu ve karakterler o kadar güzel işlenmiş ki mükemmel başarılı bir hikaye ortaya çıkmış. Her sayfa okundukça,konu daha da sizi etkisi altına alıyor.


Tekrar nasıl bir kitaptı diye sorarsanız içi dolu bir kitaptı derim. İçinde mutlaka sizin de bir şeyler bulabileceğiniz bir kitaptı derim .İnsanları belli şekle sokmadan kalıplaştırmadan, davranıp sevmeyi öğrenmemizi gösteren, özellikle ebeveynlerin okuması gerektiğine inandığım bir kitaptı derim.. Çocuklarımızı ebeveyn olarak bizim istediğimiz kalıplara sokmak yerine, onları yetenek ve karakterlerine göre desteklememizi,sevdiğimizi sadece başarılı olduklarında değil, her daim yanında olduğumuzu hissettirerek söylemek gerektiğini anlatan yegane kitaplardan biri derim..Kesinlikle okunması gerektiğine inandığım kitaplardan biri olduğunu söylerim. Kitapta çok sevdiğim bir kaç alıntıyla bitirmek istiyorum herhalde buda kitabı özel kılan cümlelerden bazıları...

****------****
""Ailesi kendini hep bir uçurumun kenarında duruyormuş gibi hissettirmişti. Ondan öncesine kadar mutluluğun ne kadar hassas ve narin olduğunu, dikkatsiz davrandığın taktirde onu elinden düşürüp paramparça edebileceğini hiç fark etmemişti."""

"""Hatasını anladığındaysa iş işten geçmişti.Çırpınmış,ardından batmış ve sonra da boğulmuştu.""

""Henüz çok geç değil."" ""Herşey yoluna girecek.""

""Hayatta, gelecek dışında gidilecek bir yer yoktu.""
496 syf.
·6/10 puan
Asil Kan Doğum Lekesi serisinin 2. kitabı... İlk kitabın sonunda Gaia kucağında bebekle Anklav'dan kaçmış, kendini çölün ortasında bulmuştu. Hikayemiz kaldığı yerden devam ediyor. Gaia büyükannesinin bulunduğu Ölü Orman'ı bulabilmek için uğraşıyor. Çok çaresiz, yeni doğmuş kardeşi ölmek üzere, aynı zamanda kendisi de... Sonunda bir atlı tarafından bulunuyor ve Sylum'a götürülüyor. Yani diğer bir adıyla Ölü Orman'a... Boşuna Ölü denilmemiş buraya... Bazı doğal sebeplerden dolayı burada bir süre boyunca kalan kişiler bir daha çıkamıyor burdan... Olur da çıkarsa ölüyor. Bu da yetmezmiş gibi yağmurdan kaçarken doluya tutulma gibi bir durum var sanki Gaia için...

Gittiği toplum Anklav'dan çok farklı... Burası daha çok anaerkil bir topluluk, hem de fanatiklik derecesinde... Yöneticileri kadın, erkekler kadınlara dokunamıyorlar bile... Herhangi bir temasın cezası dayaktan hapis cezasına kadar gidiyor. Hatta evlenmeden yapılmış herhangi bir cinsel temasta öpüşme dahi olsa erkek kadına tecavüze teşebbüs edilmiş sayılıyor ve burdaki tek suçlu erkek, kadının herhangi bir suçu olduğu kabul edilmiyor. Gaia da bu yeni topluluğa resmen damdan düşer gibi giriyor. Daha ilk saniyeden kız kardeşi elinden alınıyor. Onu bu kadar zor bir yolculuğa çıkarıp canına kast ettiği için ona bakmayı haketmiyormuş da :( Neyse anlaşıldığı üzere kız çocuklar bu toplumda çok değerli... Sebebiyse artık köyde kız çocuk sayısının çok az olması... Kısacası soyları tükenmek üzere... Kadınlara verilen bunca değerin yanında erkekler çok da önemli varlıklar değil açıkçası... Hatta çoğu zaman köle olarak görülüyorlar, kadınların belirlediği işleri yapıp, kadınlar tarafından seçildikleri zaman da evlenmek zorundalar... Anklav'da nasıl bir soydan gelme toplumsal eşitsizlik varsa burada da cinsiyetler arası eşitsizlik söz konusu...

Bu yoğun erkek nüfusunun ise en büyük yararı bize muhteşem erkek karakterler sunması... Will, Peter, Norris... Hepsi çok sevilesi karakterler... Leon nerelerde hiç demeyin, Gaia köye ilk geldiği andan beri nerde bu çocuk diye serzenişlerim başlamıştı benim... Ama o da çok uzakta değilmiş diyelim. E malum Gaia'nın etrafı böylesine erkeklerle sarılınca da kızın resmen gözü dönüyor. Yahu bir insanın bu kadar mı nefsi zayıf olabilir anlamadım. Bence çevresindeki erkeklerin ona bu kadar anlayışlı olmalarına şükretsin. Kimi görse kızın içi gidiyor çözemedim. Birinin bir özelliğini seviyor ötekinin başka bi özelliğini... Nedir bu yahuu... Kendi deyimiyle aşk üçgeni duyduk da "aşk karesi" nedir?? Kısacası kızımız Anklav'da çektiği aşağılamaların burda resmen acısını çıkarıyor.

Peki Asil Kan'ı beğendin mi derseniz? Fena değildi arkadaşlar... İlginç bir devam kitabı... İki kitapta da iki farklı dünyada yaşıyoruz. Bu da yazar için ayrı bir başarı... Ama bana ilk kitap kadar sürükleyici gelmedi diyeyim. Doğum Lekesi'ni daha çok heyecanla ve merakla okumuştum ama yine de ortalama bir devam kitabı olmuş. Herkese iyi okumalar ;)
480 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Eveettt hasta hasta bir kitabı daha bitirmiş bulunmaktayım. Oldukça başarılı, gizem dolu, sürükleyici bir kitaptı. Ve yine bir distopya dünyasıyla karşı karşıyayız. İnsanlar iki topluma bölünmüş durumda... Aralarında kocaman bir duvarla birbirlerinden ayrılmışlar. Duvarın içindekiler Anklav denilen üstün bir ırk... Gerçi ne kadar üstün oldukları tartışılır. İhtişamlı bir hayatları var, keyifleri yerinde... Hayatlarının ayrıntılarını bir sır gibi saklıyolar. Duvarın dışındakilerse bölgelere ayrılmışlar, ite kaka hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. İşin en kötüsü ise her ebe her ay doğurttuğu 3 bebeği Anklav'a teslim etmek zorunda... Bunun sebebini ise kitapta ilerledikçe öğreniyoruz. Duvarın içinde nüfus kısıtlı. Bir süre sonra evlilikler tamamen akraba evliliğine dönmüş. E aynı genetik havuzdan çıkan insanların evliliğiyle de çekinik genlerde bulunan hastalıklar tavan yapmış, kısırlık baş göstermiş. Çok akıllı olan üstün ırkımız da kendince çok zekice bir yol bulmuş. Duvarın diğer yanındaki küçümsedikleri halkın elinden çocuklarını almak... Resmen onları kandırarak, çocuklarına daha iyi bir dünya vaad ederek, veren aileyi de güyaa ödülendirerek ilk başlarda seçim yöntemiyle en sağlıklı, en kusursuz çocukları seçmişler. Sonrasında da aileler arasında haksızlık olmasın diye her ayın doğan ilk üç bebeği diye belirlenmiş. Ama bu bebekler de aynı şekilde sağlıklı ve kusursuz olurlarsa duvarın içine kabul edilebilirler. Kısacası Nazi Almanyası'nı hatırlattı bana... Bir üstün ırk yaratma çabası, kusurlu olanları kabul etmemesi falan... Anklav da coğrafi bir terimmiş zaten... Etkilenmiş olabilir yazarımız.

Baş karakterimiz Gaia'da bu duvarın dışında kalan yoksul halktan birisi... İki abisi de Anklav'a evlatlık verilmiş. İçten içe hep kıskanıyor içerdeki çocukları, elde ettikleri fırsatları... Ama duvarın içine kabul edilmesi mümkün değil zaten... Duvarın dışında da hayat hiç kolay değil onun için... Yüzündeki yara izi nedeniyle yıllardır insanlar tarafından dışlanmış, dalga geçilmiş. Yıllardır ebe olan annesine yardım ediyor. Bir gece ilk defa tek başına bir bebeğin doğumunu sağlamışken eve döndüğünde annesi ve babasının Anklav muhafızları tarafından tutuklandığını öğreniyor. Evine girdiğinde ise onu bir yabancı karşılıyor, Leon... Kendisi de bizim dünyalar tatlısı Anklav muhafızlarımızdan birisi olur. Gaia kitap boyunca ne kadar ondan nefret etmeye çalışsa da- halt etmişiz açıkçası- artık kitabın sonlarında Leon aşkımız tavan yapıyor. Kitap oldukça sürükleyici, hele ki öyle bir yerde son yapıyor ki 2. kitaba hemen başlamak en iyisi... Herkese iyi okumalar ;)
336 syf.
Anne ya da baba, olan her ebeveyn gençlik gençlik yıllarındaki pişmanlıklarını, hatalarını bir gün kendi çocuğunun da yaşamasından korkar. Bu korku telaşına yenilen aileler çoğunlukla sorgulamadan düşünmeden dinlemeden anlamadan yetiştirip büyütür evladını. Ama benim annem ve babam Balkanlar da doğup yaşadıktan sonra Türkiye'ye yerleşen, ilk geldikleri yıllarda kendilerine halk deyimi ile gavur gözüyle bakılmış olmalarına, tüm yaşadıkları farklı etnik kökene dahil olmanın zorluklarına rağmen yaşımın hiç bir döneminde bu tür kaygılar yaşayarak yaşatarak büyütmedi beni ve kardeşlerimi. Benim de çocuklarımı büyüttüğüm rahatlık ve güven içerisinde büyüdüm.
Bu kitapta ebeveyn ve çocuklarının ilişkileri arasında öyle ince bir sızı var ki, kanayan, acıtan kabuk bağlatan.. Okurken kendinizi annenizi, babanızı, kardeşlerinizi sorgulayacak , hem sonunu merak edecek hem de biraz daha anlatılsın bu ilişki diye umut edeceksiniz.
Çinli göçmen olarak Amerika'ya yerleşen ve burada eğitimi tamamlayıp, eğitim hayatında dahi kendisinin hor görülmesine tahammül edemediği için ailesinin yaşadığı gerçeğini bile gizleyen ve profesörlüğe kadar yükselen baba (James)
Tek amacı tıp doktoru olmak isterken, Çinli profesör ile tanışınca tüm hayallerinden vazgeçmek zorunda kalarak birden bire üç çocuk annesi bir ev hanımı figürüne bürünen, tüm hayallerini kızının gerçekleştirmesini için çabalayan Amerikalı anne (Marilyn)
Sürekli ikinci planda kalan, başarılarının sevincini yaşayamayan ilgi odağı olamayan evin büyük oğlu Nathan,
Annesinin mavi gözlerinin kendisine genetik olarak geçmesinin ayrılacağını ailesi içerisinde yaşayan, annesinin gerçekleştiremediği gençlik hayallerinin kobayı, tercih şansı bırakılmadan kendi hayalini yaşayamayan, her denilene evet dediği zaman annesinin evi terk etmeyeceğine inanan ve bir sabah evde olmadığı fark edildiğinin ardından ölümü ile gelişen olayların kahramanı zavallı Lydia.
En az evin abisi Nathan kadar ihmal edilen ailenin minik üyesi Hannah.
Sıradan bir aile gibi gözüken Lee ailesinin sırlarla ve hatalarla dolu yaşamını okurken duygulanıp etkilenmemek mümkün değil. Yazarın etnik kimlik zorluklarını nasıl bu kadar hüzünlü anlatabildiğine ise Çinli olmasından dolayı şaşırmadan okuyabileceğiniz düşündürücü bir kitap.
Keyifli okumalar...
496 syf.
·4 günde·9/10 puan
Ve serinin 2. Kitabı “Asil Kan” da bitti.

Kitap Gaia’nın yeni doğmuş kız kardeşi ile, var olup olmadığını bile bilmediği bir ormana ve oradaki halkı aramak için çöle kaçması ve hayatta kalma mücadelesi ile başlıyor. Haftalar sonra gelen bir Atlımız Gaia'yı ve ölmek üzere olan kardeşi minik Maya’yı kurtararak Sylum’a götürüyor. Gaia’nın bildiği adıyla Ölü Orman’a.

Hikayemiz de burada başlıyor ve bomba gibi ilerliyor. İlk kitabını da çok sevdim ancak bu ondan da iyidi.
Yazar iki ayrı ütopik dünya yaratıp bunları birbirine çok iyi bağlamış :)

Gaia’nin getirildiği bu toplumun lideri bir kadın ve burada söz hakkına da sadece kadınlar sahip. İnanılmaz katı ahlak kuralları ve kanunları olan, erkek nüfusun fazla olduğu ve kadınların az olduğu bir toplum burası. Bunun nedeni ise bu toplumda kadınlar sürekli erkek bebek doğuruyor ve erkeklerin çoğu da bir neden de dolayı kısır.
Bu toplumda kurallara uymayan diğer kesime ise Libbi adı veriliyor, buda evlenmek istemeyen ve söz hakkı elinden alınan kadınlara verilen isim. Onlar dışlanıyorlar.
Gaia yaşadığı yerden kaçtığı ve kardeşi Maya nın da hayatını tehlikeye atığı düşünülerek, toplumun lideri olan kadın tarafından minik kız kardeşi Maya elinden alınıyor ve orada yaşayan bir aileye veriliyor.
Anklav daki zulümlerden kaçarken sığındığı yer şimdi bambaşka acılarla ve kanunlarla sınıyor Gaia’yı.
Sylum’a girdikten sonra tekrar kaçmak isteyenler ormanda ölü bulunuyor, hiç kimsenin geri dönemediği bilgisi veriliyor Gaia dan kararını vermesini istiyorlar. Gaia çaresiz orada kalmayı kabul ediyor.

Gaia orada da ebelik yapmaya başlıyor ve bir yandan kardeşini geri almak isterken diğer yandan da sırların peşine düşüyor. Erkekler neden kısır oluyor? Neden kız bebek doğmuyor? Ve Çölün ilerisinde neden ölüm var? Anneannesinin (Sylum un önceki lideri) ona bıraktığı şifreli mektup da ne yazıyor?

İlerleyen bölümlerde ise Leon (Gaia nın Ankalv dan arkadaşı Yüzbaşı Grey) ormanda yakalanıp Sylum hapishanesine atılıyor. Peki Gaia bunu duyunca ne yapıyor?

Bundan sonrasında Gaia nın mücadeleri başlıyor. Özellikle baş kaldırışları şahaneydi :) okurken bende tezahürat yaptım :)

Bu tür sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Şimdi sıra serinin 3. Kitabını okumaya geldi ….
336 syf.
·6/10 puan
Markette indirimde görüp kaptığım ve hiçbir beklentimin olmadığı bir kitaptı.Elime alıp biraz karıştırdığımda ise konusunun oldukça ilgi çekici olduğunu ve Amozon'da yılın en iyi kitabı seçildiğini gördüm.Böyle olunca da okumak hiç aklımda yokken bu ay ki okuma listeme dahil ettim.Kitap Lydia adında bir kızın intiharını konu alıyor.Bu spoi değil çünkü kitap Lydia öldü ama henüz kimsenin bundan haberi yok cümlesi ile başlıyor.Ailesi kızlarının bu ani ölümü üzerine geçmişe dönüşlerle,hatalarını aramaya ve nerde yanlış yaptıklarını sorgulamaya başlıyorlar.Lydia'nın ölümü her aile bireyinin yaşamında büyük trajediler yaşatıyor.Hepsi geçmişte yaptıkları hataların farkına varıyor ve kitap boyunca suçluluk duygusu ile kıvranıyorlar.Kitap hem gençlere hem de yetişkinlere hatta özelliklere yetişkinliklere hitap ediyor.Çünkü konu itibari ile her anne babanın okuması gereken,yarattıkları baskıların nelerin sonucu olabileceği görmeleri için çok faydalı bir eser.Kitapta Lydia'nın intihar sebebi de bizzat aile bireylerinin ondan beklentileri.Annesi Lydia'nın başarılı bir doktor olmasını ve geçmişte kendinin başaramadığı bir şeyin acısını kızından çıkarmaya çalışırken,babası ise yine kendi gençliğinde boğuştuğu arkadaş bulma ve sosyal olma sorununu kızına yıkarak ondan okulda popüler bir birey olmasını istiyor.Lydia gün geçtikçe bu beklentiler altında ezilirken çareyi intihar etmekte buluyor.Tekrar ediyorum bu anlattıklarım hiçbir şekilde spoi değil çünkü hepsi kitabın ilk bölümlerinde veriliyor.Yazar karakterleri ilerleyen bölümlerde geçmişe dönüş yaptırıp Lydia ile olan anılarını tekrardan yaşatarak kitabı devam ettiriyor.Bu geçmişe dönüşler kitapta çok karışık verildiği için arada bir kafam karışmadı değil.Çünkü yaza bir bölümde kitapta yer alan tüm karakterlerin iç dünyasını verince hangi düşünce hangi karaktere ait fazlasıyla birbirine giriyordu.Bu yüzden yazarın kalemini pek sevemedim.Kurgu ve vermek istediği mesaj çok anlamlı fakat ne yazık ki yazar bunu iyi bir üslup ile okuyucuya aktarıp istenilen şok etkisini yaratamamıştı.Yine de hepimizn okuması gereken ve bitirdikten sonra kendi hayatınızdan da birçok örnek gösterebileceğiniz anlamlı bir kurguya sahip bir kitap.Hepinize keyifli okumalar!
480 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10 puan
3 kitaptan oluşan serinin ilk kitabı olan “Doğum Lekesi” dün gece bitti. Çok güzel bir kurguya sahip ve akıcı bir dili var. Çok önce biterdi ancak işlerimden dolayı uzadı.
Hikaye 2400 yıllarında geçiyor, farklı bir evren, bir dünya düzeni tasarlanmış.
Bulundukları yer ikiye ayrılmış durumda. Bir tarafta, zengin, ve tüm imkanlara sahip üstün bir ırk olan Anklav, diğer tarafta fakir, bir çok şeyden mahkum ve yoksuluk çeken, Anklava hizmet etme zorunluğu olan bir halk var.
Anklav’dakiler elektrik, eğitim, medeniyet ve yüksek standartlara sahipken, duvarın dışında yaşayan halk, açlık, sefalet, zulüm ve baskı altında yaşıyorlar.

Ana karakterimiz Gaia 16 yaşında bir kız. Annesi ebe, babası ise terzi, kızımız annesinin izinden giderek ebelik yapıyor ve Annesine doğumlarda yardım ediyor,
Anklav ırkı, dışarıdaki halkın her bir bölgesinden sorumlu ebelerinden o ay doğan ilk 3 bebeği kendilerine teslim etmelerini zorunlu kılıyorlar ve karşılığında onlara su, yemek vs veriliyor.
Annesi doğumda olduğu için, Gaia ilk kez tek başına bir bebeğin doğumunu yaptırır ve o bebeği annenin koynundan güç bela alarak herşeyden habersiz Anklava teslim eder.
Eve döndüğünde ise yaşlı yardımcıları Meg ailesinin tutuklandığını, ve Annesinin ona küçük bir paketi bıraktığını ve bunu mutlaka saklamasını söyler ve oradan uzaklaşır.
Kapı çalınır ve Anklavın askerlerinden biri olan yakışıklı Yüzbaşı Leon gelir ve Gaia’yi sorgulamaya başlar ve gizemli bir liste aradığını söyler. Ancak listeyi hiç bir yerde bulamaz....
Sonraki günlerda Gaia ailesinin suçsuz olduğunu düşünerek geri geleceklerinden emin bir halde Anklava hizmet etmeye devam eder. Ancak uzun bir müddet ailesinden haber alamayınca bazı şeyleri sorgulamaya başlar ve hikayemizde burada başlıyor :)
Gaia neler öğrenecek ? Ankav'ın içerisinde neler oluyor? Ailesi hala yaşıyor mu ? Tüm bunlara sebep ne ? Herşey kitap da :)
Yaratıcı ve heyecanlı bir kurgu. Gizem, bilinmeyenler, atraksiyon, filizlenen aşk ve bitmeyen heyecan var bu kitapda.
Kitabımızın sonu çok heyecanlı bitti ve ben serinin ikinci kitabı için sabırsızlanıyorum :)
Bu tür seri severlere tavsiye ediyorum...
448 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Çok güzel bir zaman yolculuğunun sonuna geldim. Elimde olmadan, benim için neden bu kadar değerli olduğunu ve bu ilgimin tam olarak ne zaman başladığını bilmesem de en çok önem verdiğim konulardan biridir mektup. Bence çok özel bir armağandır. Seni düşünüyorum, benim için özelsin demektir. Bugüne kadar bir çok farklı konuda, bir çok farklı kişiye mektuplar yazdım. En yakınlarımdan başlayıp hiç gitmediğim bir köyün çocuklarına kadar. Mektubun beni büyüleyen bir havası var. Konusu ne olursa ve alıcısı kim olursa olsun her seferinde yoğun duygular yaşıyorum zihnim o kağıdın üzerindeyken. Aynı şekilde bir mektup bulduğumda bir kitabımın arasında ya da gelen bir hediyenin yanına iliştirilmiş; dünyalar benim oluyor. Ne yazdığının çok da bir önemi yok aslında. Beni düşünerek, benim için emek verilmiş olması yeter. Sırf böyle düşündüğüm için kendimi 'farklı' hissettiğim çok oldu. Zira, benden başka hiç kimse böyle düşünmüyormuş gibiydi..

Meğer çağ yanlış imiş; aslında tarih boyunca ne tutkulu mektup aşıkları varmış. Sırf mektup fikrine hayran olan da var, mektuplar sayesinde bir aşkı alevlendiren de var, ihanetleri ortaya çıkaran da. Evlenme teklifleri de edilmiş mektup ile, ayrılıklar da haber verilmiş. Savaş haberleri de var o sayfalarda, savaşın bitişini haber veren müjdeler de! Slyva Plath da var, Virgina Woolf da Emily Dickinson da. Intihar mektupları da var, ilan-ı aşk da. Nasıl desem, hayat var. Emek var. Özveri var. Çocuklarına bırakabilecekleri öğütleri yazanlar da var, hiç tanımadığı insanlara teselli verenler de...

Yanlış anlaşılmasın, bu kitap bir mektup seçkisi değil. Bazı mektuplardan alıntılar var ama genel olarak mektubun gelişimini anlatıyor. Ama sıkıcı olmayan bir dil ile. Çok farklı konulara değiniyor. Ölü Mektup Ofisinden bahsediyor sözgelimi. Postanın yükselişini ve düşüşünü kendiniz görüyorsunuz. Hemen kağıt kaleme sarılıp bir mektup yazmak, bir pul yapıştırıp postaya vermek ve heyecanla gelecek cevabı beklemek istiyorsunuz. Tabii ne zaman geleceğini bilmiyorsunuz; işte işin püf noktası, güzel ve heyecanlı kılan kısmı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Zeynep Yeşiltuna
Unvan:
Çevirmen, Veteriner
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Şubat 1983
İlk ve ortaokul eğitimini İstanbul’da, liseyi ise Bodrum'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Bölümü'nden mezun oldu. Asıl mesleğini icra etmek yerine çevirmen olmayı tercih etti. 2003 yılından beri bu işle meşguldür.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 3.992 okur okudu.
  • 120 okur okuyor.
  • 1.396 okur okuyacak.
  • 137 okur yarım bıraktı.