Zygmunt Bauman

Zygmunt Bauman

Yazar
8.5/10
840 Kişi
·
2.825
Okunma
·
572
Beğeni
·
16,2bin
Gösterim
Adı:
Zygmunt Bauman
Unvan:
Sosyolog, Filozof ve Yazar
Doğum:
Poznan, Polonya, 19 Ekim 1925
Ölüm:
Leeds, İngiltere, 9 Ocak 2017
Zygmunt Bauman, 19 Ekim 1925'te Polonya Poznan'da doğdu. Sosyolog ve filozoftur. Postmodern felsefenin hem sosyoloji alanında uyarlanmasını hem de genel kuramsal düzeyde sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini ortaya koyan yapıtlarıyla tanınmaktadır.

Zygmunt Bauman, II. Dünya Savaşı patlak verene kadar, Polonya-Poznan'da yaşamını sürdürmüştür. Daha sonra Sovyetler Birliği'ne taşındı ve savaşın ardından Varşova Üniversitesi'nde doktorasını yaparak Doçentlik sınavını verdi.1954'ten itibaren aynı üniversitede Sosyoloji dersleri verdi. 1968 yılında Polonya Komünist Partisi'nden ayrıldı. Aynı yıl, politik nedenlerden dolayı sosyoloji prefesörlük unvanını kaybetti. İsaril'e göç etmek zorunda kaldı. 1971 yılında Bauman, Büyük Brintanya'nın çağrısı üzerine, Leeds Üniversitesi'nde yeniden sosyoloji kürsüsüne sahip oldu. 1990'lara kadar orada çalışmalarını sürdürdü.

Zygmunt Bauman, 1980'li yıllardan itibaren, Modernizm ile Totaliterizm arasındaki bağlantılar üzerine hem kuramsal hem de sosyolojik incelemeleriyle öne çıktı. Özellikle Almanya'daki Nasyonalsosyalizm üzerinden Holocaust hakkındaki çözümlemeleri bu bağlamda önemli bir etki yaptı. Böylelikle, Modernizme içkin kavram ve kategorilerin Totaliterlikle doğrudan ya da dolaylı ilişkileri derinlikli olarak ve disiplinlerarası bir yöntemle ortaya konulmuş olundu.

Bauman, aynı zamanda postmodernizm hakkındaki çalışmalarıyla da önemli bir yer tutmaktadır. Siyasal, etik ya da genel olarak kuramsal düzlemde postmodernizmin değerlendirilmesini yapmış ve açık anlaşılır fakat derinlikli de olan metinleriyle postmodernizmin ne olup olmadığını, ne tür olanaklar sağladığını göstermeye ve netleştirmeye çalışmıştır

1989 yılında Amalfi Ödülünü ve 1998 yılında Theodor Adorno Ödülünü almıştır.
Düşmanlarla savaşırız, dostları severiz ve onlara yardım ederiz; ama ne düşman ne dost olanlara ne diyeceğiz? Ya da hem düşman hem dost olanlara?
Zygmunt Bauman
Ayrıntı Yayınları, Eylül 2014, Çeviri: Abdullah Yılmaz, epub
312 syf.
·3 günde
GİRİŞ

Öncelikle kitabı okumayı düşünenler için birkaç tavsiyede bulunup daha sonra yazara ve kitaba dair fikirlerimi dile getireceğim. Eğer hiç “modernizm” konusu üzerine okuma yapmadıysanız ve sosyoloji ve felsefe konusunda bi birikiminiz olduğuna inanmıyorsanız yanlış kitaba bakıyorsunuz şu anda. Başlangıç kitabı olarak tavsiye edildiyse durum daha vahim. Peki ille Bauman diyorsanız bu kitabından önce “ Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup” ve “Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm” kitaplarını sırasıyla okumanızı tavsiye ederim. Neden sonra okunması gerektiği noktasına gelirsek “Akışkan Modernite “ kitabı bir başlangıç kitabından çok bir sonuç kitabıdır. Başka bir ifade ile akademi camiasına yazılmış dersek hata etmiş olmayız. Kitabımız geneli itibariyle başta sosyologlar ve felsefeciler olmak üzere dünyanın “modernizm” kavramına bakış açısını sunuyor. Bolca isme ve kavrama aşina olmanız gerekli amacınız maximum faydayı sağlamaksa. En basitinden Gramsci, Simmel, Cooley, Marx, Tönnies, Weber… bilip bunların terminolojisine kısmen hakim olmanız gerekir. Sonuç kitabı olduğundan dolayı da kavramların çoğunu bildiğinizi varsayıyor Bauman. Bundan yola çıkarakta bu sosyologlar ve felsefeciler üzerinden kendi fikirlerini inşa ediyor. Yok ben okuyacağım diyorsanız yine fayda sağlarsınız ama minimum seviyede olacağına emin olabilirsiniz.

BAUMAN, MODERNİZM VE POSTMODERNİZM

Anthony Giddens’ın deyimiyle Bauman postmodernizmin teorisyendir. Lakin Bauman’ı postmodernizme hapsetmek ona yapılacak büyük bir haksızlık olacaktır. O “modernizm” kavramını her basamağıyla ifade eden ak saçlı dedemizdir.

Bauman ilgilendiği temel konuların başında “modernizm” ve “postmodernizm” kavramları gelmektedir. Modern düşüncenin dünyanın değiştirebileceği fikriyle birlikte doğduğunu ileri süren Bauman toplumsal ve psişik anlamda modernlik ayrımına gider. Toplumsal anlamda modernlik standartlar, umut ve suçlulukla ilgilidir. Psişik anlamda modernlik ise kimlikle, henüz burada olmayan, bir ödev bir misyon ve bir sorumluluk olan varlık gerçeğiyle ilgilidir. Bauman’a göre modernite kontrol etme, düzenleme, sınıflandırma düşüncesine takılmıştır. Modernlik farklılığı bir suç daha doğrusu büyük bir suç olarak görür. Postmodern durum toplumu ayartılan mutlulular ve bastırılan mutsuzlar olarak ikiye ayırır. Kabataslak bir ayrımda bulunursak modern birey üretici, asker zihniyetli, disiplinli, yalnız başına olamayan ve başlıca doğruluk modeli sağlık olan bir profil sergiler. Postmodern bireye baktığımızda ise tüketici, yaratıcı, kendilerini dengeleme eğiliminde olan ( birey ve toplum perspektifinde ) ve başlıca doğruluk modeli sağlık değil uygunluk ( fit olmak ) kavramı olan bir profil sergiler.

Bauman bazı konulara dair fikirlerine dair şu videoları izleyeblirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=5_j2jstuzg0
https://www.youtube.com/watch?v=7WB3wDUyzyY
https://www.youtube.com/watch?v=L3yx4aefnSM
https://www.youtube.com/watch?v=OGhgk1pLgxo

Bundan sonra kitaptaki bazı konulara dair fikirlerime yer vereceğim.

SORU-CEVAP FASLI

S -) “ Akışkan Modernite ” deki “akışkan” kavramı neyi ifade etmektedir?
Bauman moderniteye bir süreç olarak yaklaşmış ve bunun içinde akışkan modernite diye nitelemiştir. Yazarın söylemiyle aslında modernite her dönem yeni bir şekil almaktadır ve bu söylem geç modernite, ileri modernite, postmodernite…gibi kavramlarla ifade edilmektedir. Bunları hepsini tek kavramla “akışkan modernite” ile ifade etmektedir.

S - ) Modernizmin bir sonu var mı?
Modernizmin bir sonu olduğu düşüncesinde değilim genel çerçevede sürekli olarak kendini revize eden bir modernite seyri izlemekteyiz.

S - ) Değişimi ilerlemeyle eş tutmak doğru mudur?
Çin’de insanlar birbirine eskiden “ Tanrı seni değişimle sınasın. “ derlermiş . Çünkü değişim beklenilmeyen şeylerle karşılaşmanızı sağlar ve belirsizlik yaratır. Belirsizlik ise korkular yumağıdır. Oysaki Aydınlanma Çağıyla beraber Avrupa değişimin korkulan bir şey olmadığını ve değişim olmadan ilerlemenin olmayacağını deneyimlemiştir. Genel olarak değişimi ilerlemeyle eş tutmak doğru olacaktır.

S - ) Modernleşme ulusların egemenliğini zedeler mi?
Modernleşen dünya 1950’lerdeki merkez-çevre kuramından sıyrılıp ulusların karşılıklı birbirine bağımlı olması noktasına gelmiştir. Bunun en güzel örneği “ ekonomik“ yapıdır. Herhangi bir ülkede gerçekleşen olaylar bütün dünya ekonomisini etkisi altına almaktadır. Şunu da eklemek gerekir devletlerin bağımlı olması veya etki alanları sahip oldukları siyasi, ekonomi…güçlerln doğrultusu şeklinde gerçkleşmektedir.

S - ) Marx altyapı ve üstyapı kuramı günümüzde hala güncelliğini koruyor mu?
Marx’ın altyapı olarak ifade ettiği ekonomi günümüzde üstyapıyı etkilemeye devam etmektedir. Lakin altyapının üstyapıyı etkilemesiyle beraber karşılıklı olarak etkileşim sürecine geçtiğini ifade etmek gerekir.

S - ) İnsanoğlunun kendi yarattığı sınırlar ve engeller nelerdir?
Bu sınırların başında devlet sınırları gelmektedir ne kadar bir özgürlüğünden faregat edip belirlilik seçeneği ile kendini güvene aldığını düşünsede yapılan aslında bir avuç elitisti memnun etmekten ötesi değildir. Sınırlar insanları biribirinden ayıran, ötekileştiren ve ayrıştıran bir süreç izlemektedir. Dikkat ederseniz önce sınırlar çizilir sonra insanlar ayrıştırır, kutuplaştırır ve düşman yaratırsınız. Devlet sınırlarından sonra yasalar, gelenekler, töreler, kültür… insanın kendisinin yarattığı nesneler olmasına rağmen günümüzde birey bunların nesnesi ve boyunduruluğu altına girmiştir.

S - ) Muhalefetler neden bu kadar güçsüz?
En büyük sebebi aslında iktidarların muhalefeti küçük parçalar halinde bölmesidir. Muhalefetin gücünü parçalara ayırarak kendi gücünü arttırmadan baskı kurma yolunu seçmektedir egemen sınıf.

S - ) İnsan neden bütün hataları kendinde bulma eğilimiyle yetiştiriliyor?
En önemli sebebi bireyin kendini pasifize etmesi gerektiği düşüncesidir. Çünkü sistemler mükemmeldir insan ise hata yapabilir fikridir oysaki sistemler kağıt üstünde ne kadar mükemmel olursa olsun içinde insan varsa o da hata verecektir. Hatanın sistemde olduğunu farkeden birey tehlikeli ve ortadan kaldırılması gereken bireyler kategorisine dahildir. Talep etme gücüne sahip bireyler istenmez sistemler tarafından.

S - ) Uluslara korku gerekli midir?
Korku olmazsa olmazlardandır devletler için. Yoksa düşman göstermeden egemen sınıf kitleleri devlete olan aidiyetini besleyemez. En kolay aidiyeti yeniden canlandırma yöntemi ise düşman göstermektir.

S - ) “Gönüllü Kölelik” nedir?
Gönüllü Kölelik bireylerin zincirlerine daha sıkı sarılmasıdır. Köleliğinin dahi farkında olmayan bireylerin kendilerini büyük patron kurgusuna kaptırmasıdır.

S - ) Günümüzde “ Homoeconomicus” nasıl bir tavır sergilemektedir?
Ekonomide “ Homoeconomicus” kendi çıkarları odaklı düşünen bencil varlık demektir. Modernite döneminde seçeneklerin kıtlığı altında ezilen homoeconomicus postmodernite döneminde seçeneklerin fazlalığı altında ezilmektedir. Bunun yanısıra kullanmayacağı bir çok nesneyi sahiplenme tavrı göstermekte ve bunlarla çevrelenmektedir.

S - ) Birey özgürlüğe kavuşma yolunu toplum yoluyla mı yoksa birey yolu ile mi gerçekleşeceğini düşünür?
Birey toplumsal bir varlık olduğundan dolayı özgürlüğü ilk olarak toplum aracılığyla kazanma yolunu seçer. Eğer toplum aracılıyla ulaşamazsa aidiyetini zayıflamasıyla beraber bireysel özgürlük yollarını seçecektir.

S - ) Birey yaşamında bir rol model belirlemesi gerekir mi?
Bir model belirlemek önemlidir. Önünüzü görmeniz sağlar lakin bu modele bağımlı olmamak gerekir. Yoksa model sizin için bir otorite figürü halini alması kaçınılmazdır. Bu da sizi her konuda kısıtlar ve kendiniz olmanıza engel olur.

S - ) Günümüzde tapınak kavramına nasıl yaklaşıyorsunuz?
Günümüzde dini tapınakları yerini tüketim tapınakları yani alışveriş mağazaları almıştır. Burada mağazaları gezerek tavaf etme sorumluluklarını yerine getiren mağaza hacılarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Küçük hazlar bireylerin ağzına bir parmak bal çalmaktan öte bir şey olmamasına karşın mağaza hacıları bu sistemin birer ateşli sempatizanı haline gelmiştir.

S - ) İhtiyaçlara nasıl yaklaşıyorsunuz?
İhtiyaçlar kavramının içeriği gün geçtikçe değişmekte ve kendini revize etmektedir. Hala asgari ihtiyaçların aynı kaldığı coğrafyalar yok değildir. Cep telefonu asgari bir ihtiyaç olarak değerlendirilmekte oysaki daha ömrü 20 yıl değildir. İhtiyaçlar bireylerin statüsü,sosyo kültürel seviye, mülkiyet…gibi birçok parametre tarafından belirlenmektedir. Günümüzde ihtiyaçlar genelde yapay, zoraki olmayan ve ikincil ihtiyaçlardır.

S - ) “ Sağlıklı olmak ve fit olmak “ kavramları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sağlıklı olmak biyolojik ve ruhsal bir ifadedir. Bir rahatsızlığınızın ve hastalığınızın olmaması anlamına gelmektedir. Fit olmak ise genel olarak fiziksel bir görünüme denk gelir. Fiziksel bazı kıstasları sağlamanız yeterlidir. Fit olan birinin sağlıklı olmama ihtimali vardır, önemli olan ölçütlerdir.

S - ) Özgürlüğümüzü veya kişiliğimizi nesneler ve roller üzerinden değerlendirmek doğru mudur?
Postmodern toplumda bireyler kendilerini rolleri ve sahip oldukları üzerinden tanımlar. Oysaki bu iki kavramda gelip geçici ve kaybedilmesi muhtemel şeylerdir. Onun için kişilik ve özgürlük kavramları roller ve nesnelerden bağımsız olması gerekir. Hele ki kişilik sizi siz yapan bir kavramdır.

S - ) “Oy” ve “ Para” kavramları günümüzde aynı noktada nasıl birleşiyor?
Yeni ekonomik sistemde para ve oy birdir. Yani yaptığınız alışverişlerde bir nevi olduğunuz mağazaya,markaya oy atmış oluyorsunuz. X markadan alışveriş yapan biri bu firmayı iktidara taşımaya çalışıyordur.

S - ) Akışkan modernitede aidiyet kavramına nasıl bakıyorsunuz?
Akışkan tarihi süreçte aidiyetleriniz çoğu zaman sizi yanıltır. Çünkü elit sınıfların oluşturduğu kurgulara hapsolmuşsunuzdur. Kendi grubunuzdaki bireyleri bağımsız, farklı, özgür değerlendiriken karşı tarafı bunun tam tersi kavramlarla tanımlarsınız. Bu ayrım çoğu zamanda sizi uçuruma sürükler. Aidiyet duygusu modernizm ve postmodernizm arasındaki geçiş dönemlerinde güç kazanmıştır. Simmel, Cooley, Tönnies… ifade ve gruplamaları buna dairdir.

S - ) “ Yer olmayan yer” neye karşılık gelmektedir?
Mekan ve zaman kavramını minimize ettiğimiz yerleri ifade eder. Bir nevi aidiyet duygusundan sıyrıldığımız yerlerdir diyebiliriz. Bu yerlere otogar, havaalanı, otel odaları, toplu taşıma araçları… gibi yerleri örnek verebiliriz.

S - ) Emek ve bedenin ayrışması nelere gebedir?
Artık teknolojik gelişmeler ve beşeri sermayenin öne çıkmasıyla beraber emek ve beden birbirinden ayrışmıştır. Biribirine çok uzak olan coğrafyalardan birinden diğerine iletişim aracı vasıtasıyla emeğinizi pazarlayıp satabiliyorsunuz. İşgücü piyasası bakımından küreselleşen dünyada emek piyasasında maliyetlerin düşmesine sebep olacaktır. Ücretlerin düşmesi işveren lehine işgücü sahibinin ise aleyhine bir durumdur.

S - ) Postmodern dönemde siyaset alanında bireyin pasif olduğu düşüncesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
1900’lü yıllarda meşhur olan soru “Ne yapmalı?” ifadesiydi. Buna odaklı düşünen ve cevap arayan bireyler mevcuttu. Cevaplarda genel olarak ideolojilere karşılık geliyordu. Günümüzde sorulan soru ise “ Kimin yapacağı?” ifadesidir. Çünkü insanlar artık herşeyin farkında olmasına rağmen bu sefer sorumluluk bilincinden sürekli bir kaçış izleme ve sorumluluğu karşı tarafa yükleme eğilimi izlemektedir.
272 syf.
Ben kendi Sosyolojik okuma geçmişimi ikiye ayırıyorum: Bauman öncesi ve Bauman sonrası...

Bauman öncesi dönemde akademik kavramlar arasına sıkışmış, gündelik deneyimlerle sosyolojinin savunduğu görüşleri bir türlü birleştiremiyordum. Sorunun benden kaynaklı olduğunu düşünüyor ve bir yetersizlik duygusuna kapılıyordum. Sosyoloji disiplinine özel ilgi duyuyor olmama rağmen elime aldığım kitapları okurken verim almadığımı hissediyordum. Okuduğum her kitap bana sosyolojik düşünmeyi değil de Sosyoloji bölümünde yapılacak olan sınavlardan daha yüksek puan almama yardımcı olabilecek gibi geliyordu bana. Sorun kimde? Sorun bizim birey olarak sahip olduğumuz bilgi birikimini yetersiz hissettiren olguları daha bilimsel yollarla açıklamak amacıyla daha karmaşık daha uzun daha zor kelimlerle anlatan yazarlarda mı? Yoksa sorun bizim birey olarak ayrı ayrı disiplinleri daha anlamlı hâle getirebilecek kadar inceleme araştırma, yorumlama deneyimini oluşturacak gücü elde etmek yerine üşenmekle geçen yıllarla gerçekten yetersiz kalışımız mı?

Sorunun tanımı ve nedenleri tabii ki bu kadarla sınırlı değil daha üst sistemler tarafından cahil bırakılmış olma durumumuz da çok etkilidir. Lakin Bauman öyle bir yazardır ki herhangi akademik geçmişi olmayan, genç yaşlı, okuyan-okumayan ev kadını iş kadını vb. ayrımlar olmadan her bireyin anlayabileceği yalınlıkta bize Sosyolojik Düşünmeyi öğretmeye çalışıyor. Bauman'ı okuyup da yine de hayatımız olduğu gibi kalıyorsa bu sefer kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki sorun bizde başka bahanemiz kalmadı biz sorunluyuz...

"Günübirlik işlerimizin çoğunu oluşturan alışılagelmiş ve tekdüze hareketlerimizi
sürdürdükçe çok fazla kendimizi irdeleme ve çözümleme gereği duymayız. Yeteri kadar sıklıkla yinelendiğinde şeyler bildik hale gelirler ve bildik şeyler kendi kendilerini açıklarlar; soru ve kuşku doğurmazlar. Bir bakıma görünmezdirler. İnsanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur. Aşinalık yalnızca sorgulayıcılığın ve eleştirinin değil, aynı zamanda yenilik arayışının ve değiştirme cesaretinin de en amansız düşmanıdır. Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır."


Bauman yaşadığımız hayatta dünyanın kendisini tanımadığımızı, dünya ile olan ve başka insanlar, başka sistemler tarafından bize ezberletilen dünya ile olan ilişkimizi biliriz diye belirtmektedir. Her disiplinin alanı akademik alanda çalışan insanlarca belirlenmiş ve sınırları bu şekilde kabul edilmiştir. Bauman kendinizi bir kütüphanede hayal edin der. Tarih, ekonomi, siyasal bilimler, antropoloji, hukuk vb. Alanlarda olan kitapların raflarına yakın bir yerde bir de Sosyoloji alanına ait olan, köşede bırakılmış kitapları göreceksiniz der. Yani Sosyoloji tüm bu alanlara yakın bir disiplin olarak size yansıtılır. Fakat bu anlanların paylaşmakta anlaşamadıkları ya da en güzel parçaları kendilerine sakladıklarından sonra yere saçılan kırıntıları toplayan "artıkçı" bir disiplin olarak gösterilir Bauman'a göre.

Ama bu disiplinlerin konu dağılımını nereden biliyoruz? Günlük hayatta karşılaştığımız olayları yorumlarken ekonomi, hukuk, siyasi bilimler disiplinlerinin konularını biz belirlemiyoruz bize öğretilen bu diyor Bauman. O yüzden biz dünyayı değil dünya ile olan ilişkimizi biliriz sadece ifadesini kullanır...

O zaman Sosyoloji ne işe yarayacak? Her bilim dalı insan eylemlerini, erdemlerini açıklamak ve sınırlamak için kendi aralarında konu dağılımı yaparken Sosyolojinin yeri neresidir? İlk özet tanım da şöyle açıklayacak Bauman.

"Sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır."

Yani şunu söylemek istiyor Bauman. Bırakın onlar istediği kadar üstünlük kavgası versin. Biz hepsini kullanarak insan eylemlerini ifade etmeye çalışacağız. Ve bu saydığımız disiplin alanlarının insan hayatına getirdikleri özgürlük genişlemesi-daralması sosyolojinin üzerinde durduğu en ağırlıklı mesele olarak çıkacak karşımıza...


Bauman'a göre kazanılmış bir Sosyolojik Düşünme becerisi kişinin daha duyarlı olmasına yarayacak, duygularını daha da keskinleştirmesine yarayacak ve gözlemlerini daha da açmasına yardımcı olacak. Böylece hayatlarımızda değiştirilemez, kaçınılmaz diye ifade ettiğimiz ebedi özelliklerin insan gücünün ve insan kaynaklarının kullanılmasıyla ortaya çıkmış olduğunu görecek ve bunu anladıktan sonra artık içimizde bir huzursuzluk oluşacak ve kendi eylemlerimizin de bu sistemlerin içinde eriyip gidiyor olduğunu fark edince Sosyolojik düşünme geri dönülmez bir huzursuzluk yaratacak bize bunu anlatmaya çalışıyor Bauman..

Bauman ilk bölüm olan "Özgürlük ve Bağımlılık"a şöyle başlıyor:

"Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz Sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir."

Özgürlük, insanlık tarihine bakılınca henüz çözüme kavuşturulması mümkün olmayan bir ifade. Özgürlük bireysel tatmin aracı olarak kullanılınca hükmetme, zarar verme olarak çıkar karşımıza. Özgürlük yeni hayat sahası kurmak amacıyla üstün bir iş yaptığını zanneden ve bu özgürlüğünü gerçekleştirmek adına her yolu deneyen Hitler olarak çıkar karşımıza. Toplama kampları, İnsan fırınları ve milyonlarca Yahudi mezarı olarak çıkabilmektedir karşımıza. Özgürlük kimin eline geçtiğine göre değişen bir ifadedir. Özgürlük Bir Atatürk'ün eline geçerse bir vatanı kurtarabilir. Özgürlük bir Atatürk düşmanının eline geçerse yapılan tüm devrimleri ve yakılan tüm meşaleleri yerle bir edebilir. Özgürlük elleri ve ayakları prangalı olan binlerce kölenin eline geçerse onları tutsak eden bir avuç insanı yerle bir edecek bir güç sağlar onlara. Özgürlük Moğol imparatorluğunun eline geçerse tüm Anadolu medeniyetlerinin birikimini Dicle ve Fırat'a dökülen mürekkep olarak da çıkabilir karşımıza. Özgürlük bir karar verme ve seçme yetisidir. Ve bu karar verme yetisi bencil, arzularına doyumsuz güç duygusundan beslendiğini düşünen zavallı iktidar mensuplarının elinde kaldığı sürece şahsi özgürlük kavramından konuşmak gereksiz olacaktır. Çünkü Bauman birey olarak özgürlük duygumuzun oluşumunu da gelişimini de belirleyen bir sürü etmenin olduğunu söyler.

Özgür davranabilmek için özgür iradeden başka kaynaklara ihtiyacınız vardır der Bauman. Herkesin aklına da ilk olarak para gelir. Lakin para yetersiz bir kaynaktır. Doğumla birlikte edindiğimiz bir sürü özellik bizim özgürlük kaynaklarına erişmemizi engelleyebilir. Irk, cinsiyet, yaş, etnik grup, milliyet vb. özelliklerimizin başkaları tarafından nasıl algılandığı ve bu algıdan kaynaklı bize nasıl davrandıkları özgürlük kaynaklarına erişimimizin en önemli hususlarıdır. Bauman bir Yahudi, Hitler'in başlattığı olaylardan da nasibini almış sürgüne maruz kalmış kendini yabancı hissetmiş ve bu yabancılık duygusunun kendinden başka nedenlerden kaynaklı olduğunu ifade etmek için kendini sosyolojiye adamış bir insandır. Bir başka Yahudi'den örnek vermek istiyorum. Stefan Zweig, Hitler öncesi dönemde kitapları teker teker basılıyor, maddi durumu çok iyi bir durumda yaşıyordu. Hatta o kadar yüksek yaşam rahatlığı vardı ki özel el yazması koleksiyonu bile vardı teker teker topluyor el yazmalarını ve hayatından gayet memnundu. Sonra bir zamanlar ona komşu olan lakin sonradan bunu öğreneceği Hitler çıkıyor ortaya. Her şey birdenbire oldu. Eserleri toplatılmaya, yakılmaya başlandı. Alman dilinde en çok sevilen yazarken en nefret edilene doğru sürüklenmeye başladı. Yıllardır topladığı el yazmalarının birini bile alamadan vatanından kaçtı. Ne sahip olduğu edebi güç ne de sahip olduğu maddi olanaklar işe yaramadı. Hitler'in özgürlüğü öyle istiyordu ve öyle olacaktı. Şimdi Zweig'in birey olarak suçu nedir? Yahudi doğmak. Artık hayatını Yahudi doğma suçunu işlediği için sürgünde geçirecekti. İntihar ettiği zaman Brezilya'da yaşıyordu. Hitler öncesi dönemde olduğundan daha fazla değer görüyor ve devlet çapında saygı duyuluyordu ona. Lakin o sadece Yahudi olduğu için ona ve tüm Yahudilere bir genelleme mantığı ile işlenen suçtan ötürü yaşadığı duygu bunalımını atlatamayacak ve intihar edecekti.

Özgürlük karar verme yetisidir. Zweig isteseydi bir şey olmamış gibi yazmaya ve yaşamaya devam ederek kullanabilirdi o özgürlüğü. Ben şuan bu satırları yazmak yerine elime başka bir kitap alabilir Bauman'ın ben de yarattığı düşünceleri dile getirmek yerine daha az zahmetli bir işe kalkışabilirdim. Siz de bu yazılanları okuyup okumama konsunda özgürsünüz. Bu tarz özgürlükler bizim irademize bağlı olanlardır. İnsan isterse farkındalık seviyesini arttırır isterse günlerini bomboş bir şekilde bir asalak gibi yaşayarak geçirebilir. Zaten bizim elimizde olmayan özgürlükler yüzünden hayatımız gayet zor bir konuma doğru sürükleniyor. En azından özgürlüğümüzü bu güç koşulları yaratanları anlayabilmek ve anlatabilmek için harcayalım ki kendi özgürlük irademizi oluşturabilecek sorgulama yeteneğine erişebilelim diyor Bauman.


İkinci bölüm olan Biz ve Onlar'da şöyle bir paragraf yer alır.

"Zaman zaman belki fark etmişsinizdir, izleyicilerine karşılıklı bağlılık duyguları
aşılamayı isteyen insanlar kardeşlik metaforlarını kullanmaya bayılırlar ve dinleyicilerine "kardeşler" ya da "bacılar" diye seslenirler. Milli dayanışma duyguları ve milleti için kendini feda etmeye hazır
olma, ülkeden "ana vatanımız" ya da "atalarımızın toprağı" diye söz ederek sağlanır."


"Kefenini giyip hazır olma" metaforu da diyebiliriz. Bu siyasi arenada daima işe yarayan bir yol değil midir? Başı sıkışan "kutsallara" sığınıyor. Siyasi olarak can çekişen, yakıtı bitmek üzere olan otoriteler hemen bir olay ayarlar. Bir ihanet senaryosu çizer ve içinde bulunduğu durumdan "kardeşlik" "millet" ve dini kutsallara ile sıyrılır. Çünkü kitleleri idare etmenin ve mevcut kötü durumu unutturmanın yolu daha kötü bir senaryonun geleceği endişesini aşılayarak kimsenin kimseyi sevmediği bir ortamda herkesin birbirine sarılmasını sağlamaktır.

Bauman bu bölümde "biz ve onlar" kavramlarını irdelemiştir.

"Biz" ait olduğumuz grup anlamına gelir. Bu grup içinde olanları gayet iyi anlarım ve anladığım için nasıl sürdüreceğimi bilirim, kendimi güvenli ve evimde hissederim. Bu grup adeta benim doğal ortamım, içinde olmaktan hoşlandığım ve huzur içinde döndüğüm yerdir. "Onlar" ise tersine ne ait olmayı isteyebileceğim ne de istediğim bir grubu anlatır. Dolayısıyla o grupta neler olup bittiğine ilişkin gözümde canlanan şeyler, belli belirsiz ve kopuk kopuktur; o grubun işleyişine ilişkin pek bilgim yoktur ve bu yüzden o grubun yaptığı her ne ise benim için genelde kestirilemez ve aynı şekilde korkutucu şeylerdir."

"Biz ve onlar" ifadeleri siyasi, dini, ekonomik, toplumsal, cinsiyetçi vb. farklılıkları ait olduğumuz çevrede içselleştirme eğilimimizle alakalı bir durumdur. "Biz" kavramını kendimizce doldurduktan sonra artık kendimize düşman icat etmemiz gerekir ki karşılıklı çatışmadan doğacak olan aksiyon ile egolarımızı, çıkarlarımızı, ideolojilerimizi hayatta tutabilelim. 21. Yüzyılda geri kalmış coğrafyalarda önemli olan çoğunluğu elde etmektir. Çoğunluk cahil, eğitimsiz, sapkın duygulara sahip veya aklınıza gelen tüm negatif özellikleri barındırıyor olabilir o önemli değil önemli olan "Biz" grubunun sözde demokrasiyi elinde tutmasıdır. Siz mevcut otoriteye karşıt bir görüşte olursanız artık "düşman" kategorisinde yer alırsınız çünkü siyasilerin ayakta kalmak için sömürdüğü kitleyi etkileyebilir düşüncelere ve eylemlere sahipsiniz. (Eşcinsel, ateist, komünist, laik, feminist, vb) mesela Ataerkil bir otoriteyi tehdit ediyorsanız o yapıyı savunanlar tarafından kadın cinayetlerinin arttığını görürsünüz, eşcinsel insanlara nefret söyleminin arttığını görürsünüz, dini oluşumların gittikçe arttığını görürsünüz, siyasi tutuklamaların ve sansürlerin arttığını görürsünüz. Ve de bunların hepsi cephede düşmanlarla savaşıyor hissi verilerek yapılır. Çünkü "biz"i oluşturan topluluk diğer "onlar"ı ezecek güçtedir. Böyle kaldığı sürece de bazı şeylerin değişmesini beklemek iyimserlik olacaktır.

Bauman Armağan ve Mübadele bölümünden:

"Kişisel bağlam hayat uğraşının tamamı için yetersiz kalsa bile, vazgeçilmez bir unsurdur. "Derin ve bütünlüklü" kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni,doktorumun hastası ve birçok başka yerde birçok başka şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek durumunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben gerçek, hakiki "Ben"- kimim?"

Ben kimim?

"Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım." İfadesi ne kadar da çarpıcı. Günlük hayatımız bizden çok uzak yerlerde seyreder. Üstelik maddi kazancı sağlamak adına günün 1/3'ünden fazlası iş hayatında geçiyorsa artık ben kavramı bize gittikçe yabancılaşmaktadır. Bana göre iki yol var. Ya ayak uydurup oynadığımız bir sürü rolün toplamını muazzam bir şekilde yansıtıp sahte bir mutluluk sahte bir yaşama adabde olup yaslanıp gideceğiz. Ya da sahteliklere katlanamadığımız için aksi, soğuk iş saatleri dışında kalan zamanı boşa harcatacak o samimiyetsiz ortamdaki insanlardan uzak duracağız. Bir üçüncü seçenek çalışmamak olabilir ama ona pek sıcak bakmıyoruz bütün yaşantımızı para ile idare etmeye o kadar çok alıştık ki...

Farklı iş deneyimleri, yıllardır süren insana dair okuma anlama sürecimin bana kattığı en önemli erdem: sahtelikleri, kendinden çok uzakta bir görüntüyü yansıtan insanları ayırt edebilmek ve bu saçma oyuna dahil olmamak. Eylemlerimi, ilişkilerimi çok yüksek bir oranda kontrol altında tutmak ve iş yerinde bulabileceğim zaman aralıklarını kimsenin gelip benden çalmasına izin vermemek. Herkesin hayatını istediği gibi devam ettirme özgürlüğü var ama kendi sınırlarında olduğu sürece var bunu unutmamak gerekir.


Bauman yedinci bölüm olan "Kendini koruma ve Ahlâkî görev" de ihtiyaç duyduğumuz eşyalara verdiğimiz "iyi" olma niteliğini irdeliyor. Kendi yetersizliklerimizi sanki sahip olacağımız eşyalarla örtebilecek duruma gelecekmişiz gibi bir hisse kapıldığımızı söylemektedir. Etrafımızda olmasını istediğimiz ya da başkalarının bize bunu dayattığı eşya satın alma duygusunun bize bir sahip olma duygusunu kazandırdığını ve bu duygunun da bizi baskı altına aldığını söylemektedir. Sanki tüm sorunlarımız o eşyayı almakla çözülecek hayatımızı mutlu bir şekilde devam ettirebilir olma durumumuzda bu sahip olma duygusunu tatmin etmekle gerçekleşecekmiş gibi davranırız.


Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? kitabında da bu durumla alakalı şöyle bir alıntı geçmektedir.
#65271768

Bu tüketme arzusu nereden gelmektedir? Bu ilk olarak insanın hangi sınıfa mensup olursa olsun içindeki o ilkel sahip olma arzusundan kaynaklanmaktadır. Eğer o arzuyu hakimiyet altına alamazsak ister en fakir kişi ister en zengin kişi sürekli bir eşya yoksunluğunu duyacağızdır.


İkinci olarak toplum ve medyanın sürekli yeni ürünleri piyasaya sürmesi ve size de sadece onlara sahipseniz mutlu olabilirsiniz duygusunu yansıtması. Bir nevi eşyaya sahip olanın olmayanı aşağılaması ve eşyaya sahip olmayanın sahip olanı kıskanması durumudur. Bize düşen görev ne peki? Bauman maddi olarak sizden çok daha üstün olanların durumunun sizin hayatınıza hiçbir baskı unsuru oluşturamaz olduğunu söylemektedir. Geri döneceğim lakin bizim hayatımıza etki edecek tek güç unsuruna sahip olan insanın da istihdam edebilecek iş kollarına, fabrikalara, tarlalara sahip insan olacağını söylemektedir. Sadece sizin zamanınızı satın alabilen kişi size baskı uygulayabilir ve sizi hakimiyeti altına alabilir.

İlk konuya dönersek sınıfsal farklılıklardan kaynaklı maddi güç ayrımı alt sınıflara bir güç uygulama gibi niteliğe sahip değildir. Sadece gösteriş yapabilir ve sizde ait olmayanla size hava atabilir o kadar. Tabii ki sahip olunan eşyalarla yaşam rahatlığı daha da artar lakin bizim olmayan eşyaların hayalini kurarak zaman kaybetmenin de bir önemi yoktur.

Bir araba, bir ev alan insan sizin ona sahip olamayacağınızı belirtecek şekilde böbürlenebilir. Sizi etki altına alarak ona daha fazla hürmet göstereceğinizi düşünür. Lakin onun yüksek maddi zenginlikleri sizi denetim altına alamaz. Etki altına alma durumu da size bağlıdır. Sizin bu hayattaki ideal ve hayallerinizin maddi veya manevi boyutuyla alakalı bir durumdur. Burada aşağılanan kişinin takındığı tutum çok önemlidir. Eğer sizi aşağılayan gibi maddi hayata ve böbürlenmeye ihtiyacınız varsa ömür boyu bir eşya yoksunluğu sizi bekleyecektir..


Bauman "Hayat Uğraşına Dalmak" bölümünde tüketim kültürünün üzerinde durmaktadır. Bu konu şimdiye kadar bu kitapla beşinci olan kıtaplarının tümünde hassasiyet gösterdiği bir konudur. Israrla nasıl tüketim kültürünün köleleri haline geldiğimizi vurguluyor. Benim bu bölümlerinden edindiğim bir sürü şey oldu Bauman okumalarına başlayan her okur da bilinçli bir şekilde Bauman'ı dinlerse kendine bu konuda çok şey katacaktır.

Bauman'ın vurguladığı noktalardan biri oluşturulan yapay bir tüketim kültürünün medya ve onları kullanıp tanıtımını yapan "üst düzey" yaşam koşullarına sahip insanlar tarafından bize sunulması ile bizim de sanki bu ürünleri almamız gerekiyormuş hissine kapılmamızı isteyen bir pazar anlayışı hakim.

Pazar sahipleri insan ihtiyaçlarını karşılamak için yeni bir ürün ileri sürmekte ve ona ihtiyacımız olduğunu bize hissettirmektedir. Herkesin evinde televizyon olmalı duygusu gibi herkes akşamları haber izlemeli ya da dizi film izleme ihtiyacını gidermeli gibi..

O yüzden teknoloji sürekli kendini yenilemek zorundadır mevcut arz talep mekanizmasının canlı tutulması için seçeneklerin fazla ve herkese uygun olabilecek kadar alt sınıflara da inmelidir. Bazılarından az bazılarından fazla kazanç ama herkes bu tüketim mekanizmalarına katılmalıdır.

Birkaç alıntı bağlantısı ile durumu pekiştirmek istiyorum.

#75542398
#63164527
#63073113

Reklamların bu konuda rolü çok önemlidir. Bize sürekli yeni tüketim mallarına ihtiyacımız olduğunu vurgular. Daima eski malları kullanarak hayatına devam eden insanları aşağılarlar, eski kafalı olarak nitelerler. Üretilen malların birinci sınıf teknoloji ürünü ve birinci sınıf uzmanlarla yaratıldığını vurgular ve bizim "teknoloji-uzmana" karşı güven bağı oluşturmamız adına uğraş verirler.

Algılarımıza yapılan bu suni saldırı ile beraber biz de ihtiyacımız olan veya olmayan bir şeyi bir aciliyet haline getirir ve başkaları tarafından oluşturulan yetersizlik, yoksunluk algımızı kırmak adına tüketime başlar, kredili hayat koşullarına adapte olur daha iyi eşyalara sahip oluruz. Seçkin kisilerin sahip olduğunu sandığımız halbuki bizi sürüye dahil etmekten baska işe yaramayan maddiyata kurulu yaşam konforuna erişiriz. Bu yanılsamalar dünyasını nasıl aşacağız? Neyi isteyip neyi istemediğimizin altında yatan nedenlerin hangisi bize aittir? Bunu sorgulamaya yardımcı olacak tek şey de bu oyunu bozacak olan Sosyolojik okumalardır. Kendi başına bir ders olan Medya Sosyolojisi bu yüzden vardır. İletişim Sosyolojisi bu yüzden vardır. Sosyolojinin de amaçlarından biri bu algı düzenlerini açığa çıkarmak ve insanlara şeffaflık sağlamaktır. Başa dönersek şöyle bir ifade kullanmıştı Bauman:
"Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır."

O yüzden otorite Sosyolojiyi de kendi yanına çekmeye çalışır. Gerçekleri söylemekle yükümlüdür bu bilime kendini adamış insanlar. Şayet yerli bir isim bulamazsanız Evrensel bir sürü sosyolog var Bauman da önemlilerinden biridir.

Bu eserde Bauman'ı okumuyor adeta dinliyorsunuz. Baştan sona kadar bir anlatı havasında devam eden kitabın asıl amacı insanları akademik kavramlara boğmadan Sosyoloji bilimini sevdirmek ve çok da başarılı bir yapıt olmuş.

Bauman bölüm bölüm sosyolojinin çalışma alanlarını sizinle sohbet ediyormuşçasına inceliyor bol bol örnek veriyor insanların bu alana olan ön yargılarını kırmaya çalışıyor. O yüzden Bauman'ı okuyun, okutun Sosyoloji olmadan insan eylemlerinin ifade edilişı hep yarım kalacaktır.

İlk sayfada şöyle söylüyor Bauman:
"Düşünme ve yazma, özel olduğu kadar sosyal bir faaliyettir." O yüzden yazmaktan da vazgeçmemek gerekir düşünelim ve yazarak ifade etmeye devam edelim...
272 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Merhaba arkadaşlar :) Spoilerin S'si bile yok :)

Adından da anlaşılacağı üzere,'sosyolojik düşünme' üzerine yazılmış akademik bir eser.Davranış bilimleriyle ilgilenenler için faydalı olabilicek bir başlangıç kitabı.Sosyolojik kuramlara,kafa karıştırıcı felsefi düşüncelere çok fazla değinmeksizin bir yöntem belirleme,gündelik olayların toplumsal tezahürlerini ortaya koyma bakımından ele alan,onları neden sonuç ilişkileriyle açıklayan bir anlatımı var.Sosyolojinin diğer bilimlerle ilişkisini(daha doğrusu neden bilim olarak görüldüğü ve ya görülmediği) onlarla ayrıldığı noktaları ince ayrıntılarıyla ele alan,sosyolojinin gerekliliğini,tutarlı ve tutarsız yönlerini gözler önüne seren bir eser.Özellikle anlatımının çok açık olması ele aldığı konuları herkesin anlayabileceği örneklerle açıklaması eseri daha faydalı hale getiriyor.Okuduktan sonra hergün gördüğümüz trafik ışıklarının renginden tutun da siyasi liderlerinle yarattığı söylemlere kadar geniş çaplı bir düşünce gelişimi kazanacağımıza,karşılaştığımız olayları toplumsal bağlamda belli bir ölçüde analiz edebilecek kadar sosyoloji biliminin kıyısına bir nebze de olsa yaklaşacağımıza inanıyorum.Ayrıca kitap sonundaki,Bauman'ın kitap tavsiyelerine uymanın sosyoloji bilgimizi genişleteceğine inanıyorum.Kitabın dilindeki coşkunluk,anlatımındaki akıcılık ve çevirideki muazzam başarı dışında Ayrıntı Yayınları'nın baskı kalitesini söylemeden geçemeyeceğim..Keyifli okumalar...
Yorgun demokrat
Yorgun demokrat Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?'ı inceledi.
80 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Normalde PDF okumayı hiç sevmem ama 70-80 sayfalık kısa kitapların PDF'i olursa okuyorum. Bu kitabı da öyle okudum ama siz siz olun kitabı bulun ve kitaplığınıza koyun. Çünkü 80 sayfası da dolu dolu.

Yazar özellikle büyümenin, bolluğun sadece bir kesime fayda getirdiğini, insanların çok büyük kesiminin bu ilerlemeden düşük paylar aldığını belirtmiş. Yani zenginler ile en alt kesim arasındaki gelir ve imkanların farkı giderek artıyor. Kitap, ''İşverenler olmasa olmazdı, onlar bize iş sağlıyor.'' diyen aklı evvelleri de bir güzel eleştirmiş. Çünkü o az sayıda zengin işverenlerin aç gözlülüğü yüzünden pasta küçülüyor, ayrıca onlar yeni krizlerle zenginleşirken fakir dibe vuruyor. Çevre de çok önemli. Daha doğuştan gelen adaletsizliklerle şekilleniyoruz.

Yazar özellikle eşitsizliğin doğal durum olduğuna inanan, rekabeti ve savaşı kaçınılmaz olarak gören ve insanı eşyalar gibi değişmez zanneden, çevresel ve psikolojik faktörleri hiçe sayan sosyal-Darwinisteri ve piyasacıları hedef almış. Çünkü ona göre serbest piyasa, zenginin ve üst kadroların yaptıklarını sorgulamamak, onları daha da zenginleştirmek için bir serbestlik anlamına geliyor. Eşyalara/ tüketim mallarına atfettiğimiz değerleri (pasif olma, kullanılma, çabuk vazgeçilir olma) insanlara da uygular olduğumuz için hiyerarşi devam ediyor, ilişkiler kısa süreli, güvensizlik had safhada. Güven yoksa birlik olunmuyor, adaletsizliğe karşı toplu mücadele verilemiyor. Ama unutulmamalı ki eşya nesnedir ama insan, karşılıklı ilişkide hem nesne hem de öznedir.

Son olarak da şunu soruyor: Madem öyle neden katlanıyoruz? Çünkü başka bir dünyanın mümkün olmadığına inandırılıyoruz. Köleler nasıl ki asil sınıfla aynı haklara sahip olamayacağına inandırılmışsa, kadınların erkekler ile eşit oy hakkı olması vaktiyle nasıl yadırganmışsa aynı durum var. Tüketim ile şımartılan narsistler topluluğuyuz ve başkaları ile rekabete o kadar çok giriyoruz ki sürekli yetersizlik hissi oluşuyor. Bu bireycilik neticesinde adaletsizliği yaratana değil mağdura karşı suçlamaya giriyoruz. Çünkü toplu olarak değil farklılıklarımızla ayrıcalıklı olduğumuz yönünde telkinlere maruz kalıyoruz.

Eşitsizlik mi var? O zaman statümüzü yükseltmek için alışveriş yapalım. Herkesten bir adım öne geçelim. Eşitsizliğin panzehiri yine eşitsizlik olsun, yeter ki en altta biz olmayalım. İşte eşitsizliğin meşruluğu tam da burada yatıyor.
80 syf.
·14 günde·9/10
Kitabın ismini aldığı eşitsizlik teoremine göre; kuvvetli dozda eşitsizlik, üst kesimdekilerin yüksek ücret ve düşük vergiler ile zenginleşmesi, elde biriken sermayenin yatırımda değerlendirilmesi neticesinde pastanın büyümesiyle birlikte toplumun her kesimi için refah getirecektir. Bu teoremin sağlamasını yaptığımızda geçmişten bugüne pastanın sürekli büyüdüğünü gözlemlemekle birlikte, refah için istenilen sonuçlara ulaşıldığını söyleyemiyoruz. Büyüyen pastayla birlikte üst kesimin pastadaki payınında artan oranda büyümesiyle, ortaya çıkan refahın toplumun kalan kesimine yansımadığı görülmektedir. Kitapta da sürekli atıfta bulunulan ve bu konuda önemli bir kaynak kabul edilen Joseph Stiglitz'in Eşitsizliğin Bedeli isimli eserinde bu konu kapsamlı bir araştırma ve güncel analizlerle ortaya konulmuştur.

Mevcut sistemde insanlar arasındaki eşitsizliğin çeşitli nedenleri vardır. Bunların en önemlilerinden biri fırsat eşitsizliğidir. Fırsat eşitsizliği: insanların içine doğduğu, refah durumuna bağlı çevresel faktörlerdir. Mevcut sistemin en büyük problemlerinden biri insanlar arasındaki fırsat eşitsizliğini görmezden gelip BAŞARI süzgecini bunu soyutlayarak uygulamasıdır. Örneğin Hacı Sabancı ve ben üniversiteye girebilmek için aynı sınava giriyoruz. Stiglitz bu duruma, eserinden bu alıntıda "hay ağzını öpeyim" dedirten nitelikte bir gönderme yapıyor;
#46775973. Neticede Hacı Sabancı ve ben aynı başarı kıstaslarına göre değerlendiriyoruz; o muhtemelen birkaç dil biliyordur, ben bilmiyorum; o çok iyi okullarda öğrenim görmüştür ben nispeten vasat okullarda eğitimimi tamamladım ve sonuç olarak o Özge Ulusoy'la çıkıyordu ben hiç çıkmadım :) . İşte bunlar hep fırsat eşitsizlği :). Peki Özge'yi benim elimden alabilmesini sağlayan ne? Tabii ki üç kuşaktır süregelen, Hacı Ömer Sabancı ve oğlu Sakıp Sabancı'nın elde ettiği sermaye birikimi. Bu biriken sermaye ona benden daha iyi eğitim, PR ve tüketim imkanı sunduğundan hayatın diğer alanlarında olduğu gibi aşkta da benden daha BAŞARILI olmasını kaçınılmaz kılıyor :). Her ne kadar Hacı Bey'in Özge Hanım'la olan ilişkisi tarihe gömülmüş olsada Özge Hanım'ın sermayenin yanındaki tutarlı duruşunu daha sonraki ilişkilerine de taşımasıyla fırsat eşitsizliği örneklemesi açısından doğru kişi olduğunu görmekteyiz :). Kitaba dönecek olursak fırsat eşitsizliği üzerinde çokca durulmuş ve çokca yerde açıklanmıştır. En çok beğendiklerimden biri şu alıntıdır; #78575620 Fakat benim dikkat çekmek istediğim, bu kitapta değinilmediği için eleştirme gereği hissettiğim ve mevcut eşitsizliği temellendirirken çoğumuzun gözden kaçırdığı, görmezden geldiği veya hak olarak gördüğü bir kavram; EVRİMSEL EŞİTSİZLİK! Yani bir insanın hiçbir çaba sarf etmeden doğuştan elde ettiği tüm yetenekler, güzellik, zeka vb. biçimde çoğaltacağımız nitelikler neticesinde toplum içerisinde diğer insandan daha avantajlı konumlanması.

İnsanların fırsat eşitliği sağlansa bile, örneğin yarışa aynı koşullarda başlatabilsek dahi, BAŞARI süzgecinden geçirdiğimizde farklı sonuçlar elde ettiğimizi görürüz. Çünkü çalışarak elde edilemeyecek ŞEYLER vardır. İşte bu ŞEYLERİN insanların refah düzeyine yaptığı etki de mevcut eşitsizliğin en büyük sebeplerinden bir diğeridir. Yani bir doktorla bir garson neden farklı refah seviyelerine sahip olsun? O garsona sorsak doktorun yetenekleriyle dünyaya gelmek istemez miydi? Bir ressam veya bilim adamı neden daha yetenekli ya da zeki olduğu için diğerlerinden daha fazla kazansın? Dolayısıyla soruyu bu şekilde sorduğumuzda evrimsel eşitsizliğin fırsat eşitsizliğiyle birlikte mevcut durumun açıklanmasında en önemli iki ayağı oluşturduğunu görüyoruz.

Kitapta bir diğer eleştirdiğim nokta, çözüm önerisi sunmaması. Teşhis kısmen yerinde olsada tedavi için reçete sunulmuyor. Mesela fırsat eşitsizliğini anlık olarak ortadan kaldırıp herkesin gelir düzeyini eşitlediğimizde; insanlar yeteneklerine göre kazanacaklar ve yetenekli olanlar daha fazla kazanıp tekrar sermaye birikimine gidecekler ve bunların çocukları tekrar bu refahtan yararlanıp avantajlı duruma geçecekler. Yani özel mülkiyeti tamamen ortadan kaldırmadıkça fırsatları uzun vadede eşitemenin herhangi bir yolu yok. Aslında tedavi çok basit. Herkesin yeteneğine göre üretip ihtiyacına göre tükettiği bir sistem. Örneğin çok büyük bir mucit, finansçı veya sanatçı olabilirsiniz ve ürettiğiniz değer yüz bin liralarla ifade ediliyor olabilir ama onu tüketme hakkı hastalığının tedavisi yüz binler tutan bir hastaya aittir. O değeri, üretenin kim olduğuna bakmaksızın tüketme hakkı ihtiyacı olana aittir.

İleri bir uygarlığın en önemli betimleniş şekli eşitsizliklerinden sıyrılmış bir toplumdur. Kapitalizmin beşiği Holywood'ta bile bizden ileri bir uygarlık olarak dünya dışı varlıklar kurgulandığında çoğu kez; tek otorite altında, millet veya din gibi ayrıştırıcı mitleri olmayan (veya bu mitlerden sıyrılmış), eşitsizliklerinden arındırılmış, tek tip bireylerden oluşan koloniler olarak nitelendiriliyor. Aslında evrimsel bakış açısıyla yaklaştığımızda bu kaçınılmaz. İnsanın evrimi ilkelden moderne doğru ilerliyorsa, insan seçimleri daha rasyonele doğru evriliyorsa, gelecekte küçük bir azınlığın çıkarı doğrultusunda değilde toplumun genelinin menfatinin gözetildiği bir düzenin hakim olması oldukça muhtemel. Bence asıl sorun bunu toplumsal evrimin insiyatifine bırakıp bırakmayacağımız. Biraz iddaalı gibi görünsede bu açıdan baktığımızda tek sonuç fakat iki yok var; evrim veya devrim. Umarım bu sonucun bize ulaşmasını beklemeden bizim bu sonuca ulaşacak bilince sahip olduğumuz günleri görebiliriz...

Son olarak bu kitabın anlatmak istediklerini birkaç soruya sığdıran o muhteşem deyişi paylaşarak bitirmek istiyorum ;
"Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda?
Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda?
Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum."

Fidel Castro
312 syf.
·15 günde·Beğendi
Kitap ismiyle başlayalım.

'Akışkan Modernite' geçmişten süre gelen bir gözlemin okuyucuya perspektif bir şekilde aktarılmasıdır. İçerisinde tarihte adı geçmiş, bazılarının adı bile geçmemiş birçok politikacı, din adamı, filozof, bilgin, düşünür ki bunlar Adorno, Francis Bacon, Augustinus, Elisabeth, Franklin, Camus, Deleuze, Descartes, Ford, Freud, Aristotales, Gates, Kant, Nietzsche, Max, Schopenhauer, Afred, Platon, Orwell, Thopson gibi sizlerinde daha önce isimlerini ve yaptıklarını duyduğunuz, isimlerine aşina olduğunuz, çalışmalarını okuduğunuz kişilerin alıntılarına ve açıklamalarına yer vermekte.

Akışkan Modernite'de tam olarak 166 isim yer almakta. Evet, yanlış okumadınız veya ben fazladan 6 girmedim. Belki de bu şu ana kadar duyduğunuz en uçuk rakam olabilir. Ama kitap doğası gereği bunu yapmakta özgür. Dediğim gibi, içerisinde konuları gereği karmakarışıklıktan kurtulmalı. Bunu da yapabildiği kadar işlemiş. Okuyucuyu sıkmamalı, kitabın içerisine dahil etmeli. Bunu da çok iyi yerleştirmiş. Kafa karışıklığına sebep olacak bir anda bingo! Platon devreye giriyor. Basit görünen bir yazı sonrası hemen bingo! Nietzsche devreye girer. Kitap kendini aşmış.

Kitap yayınevinin isiyatifi dışında 310 sayfaya indirgenmiş. Aslında yazı büyütülmüş olsaydı en az 1.5 katı daha fazla yer kaplayabilirdi. Can yayınları bu işin ehli diyebilirim. Kitabı iyice düzenlemek, sıralayıp olabildiğince kelimeleri öne çıkarmak 'Can Yayınevinin' işi demek doğru olur.

Kitap kapağı da dikkat çekici. Eyfel kulesi, sıradan gri tonları olan bir renk. Sade, düzenli ve sıradan gibi gözüküyor. İlginizin çekmemesi için değil, bilakis tam tersi bir tepki yaratıyor. Elinize alınca anlayacağınızdan eminim.

Akışkan Modernite'yi, günümüz için vurgularsak 'Yüksek Modernite' olarak tanımlayabiliriz. Günümüz teknolojisi, kaynakları ve insan değişimi bakımından bu sınıfa koyabiliriz.

Kitapta ana konu başlıkları verilmiş ve sonra onların devam ettirdiği bir diğer konu başlıkları verilmiş. Kitabın ise ana konu başlıkları şöyle:

1- Kurtuluş

2- Bireysellik

3- Zaman/Mekan

4- Emek

5- Cemaat

Ayrıca şunu da söylemek istiyorum. Mesela bir konu başlığının bir diğer alt konu başlığını bir alıntı ile açıkladıktan sonra kısa bir bilgi verilmiş. Açıklama mecburiyetinde hissetmiş gibi geldi bana. Bu takdir ettiğim tek noktaydı. En ufak bir soru işareti bırakmak istememiş. Sanırım Bauman benim gibi takıntılı biri. :)


Özgürlük nedir?

Birey kendini topluma teslim eder ve bu teslimiyet özgürlüğün koşuludur. İnsan için özgürlük kör, akılsız fiziksel güçlerden kurtulmaktır; bu özgürlüğe, kanatları altına sığındığı toplumun büyük ve akıllı gücünü bu kör güçlere karşı çıkmak için kullanarak ulaşır. Toplumun koruyucu kanatları altına sığınmakla insan, kendini bir dereceye kadar ona bağımlı hale de getirir. Fakat bu, özgürleştirici bir bağımlılıktır; bunda hiçbir çelişki yoktur.


Yoksullar ve Zenginler

Yoksullar zenginliklerinden farklı bir kültürde yaşamazlar. Parası olanların menfaatine göre kurgulanmış bir dünyada var olmak durumundadırlar. Ve yoksullukları, ekonomi durgunluk ve küçülme yüzünden oldu kadar, büyüme yüzünden de derinleşir.

Tarih nedir?


Tarih aslında biraz zırvadır. Geleneği istemiyoruz. Şu anda yaşamak istiyoruz ve biraz olsun önemsenecek bir tarih varsa, o da bizim bugün yaptığımız tarihtir.


Kitaptan yabancı ve işinize yarayabilecek birkaç yabancı terim.

Şizmogenetik: Ayrılarak yeniden doğma/ bölünerek çoğalma anlamında kullanılan bir terimdir.

Pleonastik: Açıklaması kendi içinde olan cümle; gereksiz kelime kullanımı, laf kalabalığı anlamında kullanılır.

Son olarak bir müzik vermek istiyorum. Kitapta yer yer artan tempoya eşlik etmesi için.

https://www.youtube.com/watch?v=DUmq1cpcglQ

Keyifli okumalar.
yasemin Ç
yasemin Ç Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?'ı inceledi.
80 syf.
·2 günde·10/10
""Günümüzde artık bütün dünyada egemenliğini kurmuş olan neoliberal kapitalizmin yandaşlarına göre, yoksulların içinde bulundukları sefaletten kurtulmaları için zenginlerin daha zengin olması,daha az vergi vermesi gerekir çünkü bu durum hepimizin çıkarınadır. Ne var ki genelde kabul gören bu yaklaşım gündelik deneyimlerimizle, bol miktardaki araştırma sonuçlarıyla, aslında mantıkla hiçbir şekilde uyuşmuyor. Somut kanıtlar ile popüler inanışlar arasındaki bu tuhaf uyumsuzluk üzerine biraz durup düşününce akla şu soru geliyor ; Aksine onca kanıt ve olguya rağmen bu görüşler nasıl oluyor da bu kadar yaygın ve dirençli kalabiliyor?""
400 syf.
·4 günde·10/10
Suç her yerde ve anlaşılmaya çalışılmakta; ceza uygulamaları ise halen tartışılmakta ve ortak bir vicdan yaratılmaya çalışılmaktadır. Çok yönlü ve pek çok etmene bağlı olan suç olgusu ve suçun tanımı ile birlikte değişen ceza uygulamalarını anlamak, analiz etmek için, disiplinler arası bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Suçun sosyolojisini ve cezanın felsefesini konu almış bu kitap için beklentimi yüksek tuttum umarım beklentimi karşılar

Yazarın biyografisi

Adı:
Zygmunt Bauman
Unvan:
Sosyolog, Filozof ve Yazar
Doğum:
Poznan, Polonya, 19 Ekim 1925
Ölüm:
Leeds, İngiltere, 9 Ocak 2017
Zygmunt Bauman, 19 Ekim 1925'te Polonya Poznan'da doğdu. Sosyolog ve filozoftur. Postmodern felsefenin hem sosyoloji alanında uyarlanmasını hem de genel kuramsal düzeyde sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini ortaya koyan yapıtlarıyla tanınmaktadır.

Zygmunt Bauman, II. Dünya Savaşı patlak verene kadar, Polonya-Poznan'da yaşamını sürdürmüştür. Daha sonra Sovyetler Birliği'ne taşındı ve savaşın ardından Varşova Üniversitesi'nde doktorasını yaparak Doçentlik sınavını verdi.1954'ten itibaren aynı üniversitede Sosyoloji dersleri verdi. 1968 yılında Polonya Komünist Partisi'nden ayrıldı. Aynı yıl, politik nedenlerden dolayı sosyoloji prefesörlük unvanını kaybetti. İsaril'e göç etmek zorunda kaldı. 1971 yılında Bauman, Büyük Brintanya'nın çağrısı üzerine, Leeds Üniversitesi'nde yeniden sosyoloji kürsüsüne sahip oldu. 1990'lara kadar orada çalışmalarını sürdürdü.

Zygmunt Bauman, 1980'li yıllardan itibaren, Modernizm ile Totaliterizm arasındaki bağlantılar üzerine hem kuramsal hem de sosyolojik incelemeleriyle öne çıktı. Özellikle Almanya'daki Nasyonalsosyalizm üzerinden Holocaust hakkındaki çözümlemeleri bu bağlamda önemli bir etki yaptı. Böylelikle, Modernizme içkin kavram ve kategorilerin Totaliterlikle doğrudan ya da dolaylı ilişkileri derinlikli olarak ve disiplinlerarası bir yöntemle ortaya konulmuş olundu.

Bauman, aynı zamanda postmodernizm hakkındaki çalışmalarıyla da önemli bir yer tutmaktadır. Siyasal, etik ya da genel olarak kuramsal düzlemde postmodernizmin değerlendirilmesini yapmış ve açık anlaşılır fakat derinlikli de olan metinleriyle postmodernizmin ne olup olmadığını, ne tür olanaklar sağladığını göstermeye ve netleştirmeye çalışmıştır

1989 yılında Amalfi Ödülünü ve 1998 yılında Theodor Adorno Ödülünü almıştır.

Yazar istatistikleri

  • 572 okur beğendi.
  • 2.825 okur okudu.
  • 225 okur okuyor.
  • 4.262 okur okuyacak.
  • 115 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları