Giriş Yap

Zygmunt Bauman

Yazar
8.5
1.583 Kişi
Unvan
Sosyolog, Filozof ve Yazar
Doğum
Poznan, Polonya, 19 Ekim 1925
Ölüm
Leeds, İngiltere, 9 Ocak 2017
Yaşamı
Zygmunt Bauman, 19 Ekim 1925'te Polonya Poznan'da doğdu. Sosyolog ve filozoftur. Postmodern felsefenin hem sosyoloji alanında uyarlanmasını hem de genel kuramsal düzeyde sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini ortaya koyan yapıtlarıyla tanınmaktadır. Zygmunt Bauman, II. Dünya Savaşı patlak verene kadar, Polonya-Poznan'da yaşamını sürdürmüştür. Daha sonra Sovyetler Birliği'ne taşındı ve savaşın ardından Varşova Üniversitesi'nde doktorasını yaparak Doçentlik sınavını verdi.1954'ten itibaren aynı üniversitede Sosyoloji dersleri verdi. 1968 yılında Polonya Komünist Partisi'nden ayrıldı. Aynı yıl, politik nedenlerden dolayı sosyoloji prefesörlük unvanını kaybetti. İsaril'e göç etmek zorunda kaldı. 1971 yılında Bauman, Büyük Brintanya'nın çağrısı üzerine, Leeds Üniversitesi'nde yeniden sosyoloji kürsüsüne sahip oldu. 1990'lara kadar orada çalışmalarını sürdürdü. Zygmunt Bauman, 1980'li yıllardan itibaren, Modernizm ile Totaliterizm arasındaki bağlantılar üzerine hem kuramsal hem de sosyolojik incelemeleriyle öne çıktı. Özellikle Almanya'daki Nasyonalsosyalizm üzerinden Holocaust hakkındaki çözümlemeleri bu bağlamda önemli bir etki yaptı. Böylelikle, Modernizme içkin kavram ve kategorilerin Totaliterlikle doğrudan ya da dolaylı ilişkileri derinlikli olarak ve disiplinlerarası bir yöntemle ortaya konulmuş olundu. Bauman, aynı zamanda postmodernizm hakkındaki çalışmalarıyla da önemli bir yer tutmaktadır. Siyasal, etik ya da genel olarak kuramsal düzlemde postmodernizmin değerlendirilmesini yapmış ve açık anlaşılır fakat derinlikli de olan metinleriyle postmodernizmin ne olup olmadığını, ne tür olanaklar sağladığını göstermeye ve netleştirmeye çalışmıştır 1989 yılında Amalfi Ödülünü ve 1998 yılında Theodor Adorno Ödülünü almıştır.

İncelemeler

Tümünü Gör
96 syf.
·
Puan vermedi
Burada Yabancıları Sevmezler
“Yabancı uyruklu olduğu değerlendirilen kişilerce provakatif amaçlı muz yeme eylemi içerikli video ve paylaşımın dolaşıma sokulduğu görülmüştür.” Dedi açıklamasında Göç İdaresi Genel Müdürlüğü. Muz yeme videosu paylaşan Suriyelilerin sınırdışı edileceğini söyleyerek incinen, kalbi kırılan milli kimliğimizin gönlünü aldı. Muz yiyen bir Suriyeli videosuna denk geldiğinde içinde, önünü alamadığı bir Suriyelilere ait dükkan yağmalama, mülteci evi taşlama, savunmasız birkaçını da “muza karşı kan” sloganıyla Türk terbiye sınırlarına davet etme gibi arzular uyanan insanların provoke edilmesini önlemek tabi ki devlet yetkililerimizin vazifesidir. Ama burada önlenmesi gereken muz yiyenler değil, muz yiyen görünce şiddet göstermek için tahrik olanlardır. Videonun içeriğini tartışabilir, mizahi yönünü eleştirebiliriz. Ama internette binlercesine maruz kaldığımız saçma videolar için -ne yazık ki birçoğu ırkdaşlarımız tarafından üretilmekte- insan sınır dışı etmenin açıklaması şudur: Ben senden üstünüm ve benim izin verdiklerim dışında bir şey yapamazsın.” Fıkra bu ya, Hitler bir gün bir arkadaşıyla yemek yemek için bir restorana gitmiş. Restoran sahibi Hitler’i tabi ki çok büyük bir saygıyla karşılamış. “Sayın Führer” demiş restoran sahibi “sıradaki büyük planlarınızdan bizlere de bahseder misiniz?” Hitler “Bir milyon Yahudi ve bir restoran sahibini öldürmeyi düşünüyorum.” Demiş. Adam kıpkırmızı olmuş, “Restoran sahibi mi?” demiş korkudan titreyen sesiyle. Hitler nahif bıyıklarının altından beliren müstehzi bir tebessümle arkadaşına dönmüş “Bak işte, sana hiç kimsenin bir milyon Yahudi’yi umursamayacağını söylemiştim.” Hitler’i bir kenara bırakıp restoran sahibi ile devam edelim. Bu tavrı açıklayan dünya literatürüne girmiş bir kavram var: Dehumunization. İnsandışılaştırma veya gayriinsanileştirme olarak tercüme ediliyor. İnsandışılaştırma, “Öteki”nin insani vasıflar taşımadığı, onun nefret edilecek bir obje, yok edilmesi gereken bir canavar, ezilmesi gereken bir böcek olduğu düşüncesidir. Bu fikre sahip insanlar tarafından ötekinin yaşadığı zulüm umursanmaz hatta hak edilmiş bulunur. Hukuk doktrininde soykırımın imhadan önceki aşamalarından biridir dehumanization. Çünkü karşınızdakini insan olarak değil de bir haşere gibi görürseniz -ki bunu kendinize bile itiraf edemeyebilirsiniz- bu insanların öldürülmesi veya ölüme terk edilmesi vicdanlarda herhangi bir kıpırdanmaya sebep olmayacaktır. Epey tehlikeli bir durum. Yani 'öteki'ne doğrudan zarar vermiyor olsak bile bu durumu normal görüyor oluşumuz bizi Hitler’le aynı kavrama örnek yapıyor. Çok bir fark yok yani. Allah ona doğrudan soykırım yapacak imkân vermiş bize vermemiş. Kendi çocuğunun dizinin bile kanamasını istemeyenlerin, bir çocuğun fakirlikten, açlıktan, savaştan, kölelikten kurtulmaya çalışmasını istememesi bu kavrama örnek olarak verilebilir. Çünkü kendisi ve çocuğu insandır, insani haklara sahiptir. Fakat o çocuklar ve ebeveynlerinin çektiklerinin, geri gönderildiklerinde çekeceklerinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü onlar insan değil alelade bir ‘şey’dir. Ölmesi, tecavüze uğraması, sığındıkları ülkelerde öldürülüp organlarının satılması gibi şeylere de maruz kalsalar acı çekmezler. “Romantik davranamayız, sayıları çok fazla oldu, ileride çok büyük problemlere sebep olacaklar, demografik yapımız değişecek, kaderlerine razı olmalılar, işimizi elimizden alacaklar, gitsinler vatanlarında ölsünler” gibi laflar bakış açımızın gayri insaniliğini ele veren argümanlar. Burada bir parantez açayım. Yabancıların tümüyle iyi ve zararsız insanlardan oluştuğunu düşünmüyorum tabi ki. İçlerinde suça karışmış olanlar, suça karışacak olanlar tabi ki vardır. Ama bizim kadar kötüler, hepsi bu. İnsanlar çünkü. Fakat aralarındaki kötüleri nazara vererek tüm yabancıları “karımıza kızımıza bakacaklar” diye nitelendirmek yukarıda bahsettiğim kavramın sınırlarına giriyor. Öğrendiğim kelimeleri cümle içinde kullanmak eğitim hayatımın en büyük kazanımlarından biri: “Ben dehumanization gördüm.” Zygmunt Bauman, hayranlıkla okuduğum bu kitabında göç karşıtlığı, yabancı düşmanlığı, ırkçılık gibi konulardan ve buna dair çözüm fikirlerinden bahsediyor. Mülteci karşıtlığına Ezop’un Tavşanlar ve Kurbağalar masalından örnek veriyor. Tavşanlar zayıflıkları sebebiyle ormandaki tüm hayvanların zulmüne uğramaktadır. Nereye bir hayvan gelse oradan kaçmak zorunda kalırlar. Bir gün bir at sürüsünün üzerlerine koşmakta olduğunu görünce kaçmak için göle atlarlar. O esnada göl kıyısındaki kurbağaların, tavşanlardan korkarak suya atladıklarını görürler. Şöyle der Tavşanlar “Aslında işler göründüğü kadar kötü değilmiş.” Bauman, Ezop’un kıssasından çıkarılacak hissenin açık olduğunu söyler: “Her zaman kendisinden daha kötü durumda biri olduğu keşfinden dolayı tavşanın hissettiği tatmin, gündelik eziyetin ümitsizliğine verilen bir mola.” Bir sürü derdimiz var, geçinemiyoruz, hak ettiğimiz şeyler gasp ediliyor, özgür hissetmiyoruz, gelecek karanlık… Tüm bu konuda hıncımızı da bizden daha gariban olanlardan çıkarıyoruz. Çünkü bizim dibimizin de altı var. Ekonomik kriz, pandemi gibi zor zamanlarda sosyal devletin yeterince sosyal olmadığını anlıyor, verilen vergilerin yeteri kadar hizmet olarak dönmediğini ve mağdur edildiğimizi düşünüyoruz. Bu düşünmenin sonunda vardığımız sonuç “Bunlara hastane beleş, ilaç beleş, sıra da beklemiyorlar, devlet sadece bunlara bakıyor” oluyor. Saatlerce çalışıp aldığımız asgari ücretle asgari insani şartlarda bile yaşayamıyoruz, hayat pahalı, kiralar aldı başını gitti. Ama biz 20 kişi bir evde yaşamaya çalışan Suriyeli’nin aldığı fakirlik yardımını, aşağılık patronların verdiği aşağılık kayıt dışı işçi maaşını kıskanıyoruz. Öfkeliyiz. Haklı olarak öfkeliyiz. Ama bu öfkeyi konuyla alakasız kişilere yöneltiyoruz. Çocuğumuza muz alamamamızın sebebi muz yiyen Suriyeliler mi? Bir sokak yazısında dediği gibi: “Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değildi, zengin ve buralıydı.” Bauman, mültecilerden nefret etmemizin sebeplerine yönelik bir tez daha sunuyor. Onlar “kötü haber elçisi” gibi “kötü haberleri dünyanın uzak bir köşesinden kapılarımıza taşıyor.” “Tercihen değil, kalpsiz bir yazgının buyruğuyla bu hale gelen göçebeler rahatsız edici, sinir bozucu ve ürkütücü şekilde, bize, kendi konumumuzun zedelenebilirliğini ve zor elde edilmiş iyi halimizin içsel kırılganlığını anlatıyor.” Bir eski zaman halkının, kötü haber getirenlerin ceza olarak öldürüldüğü bir gelenekleri olduğunu okumuştum. Onun gibi bize bu kötü akıbetin her an başımıza gelebileceğini hatırlatan insanları ölmeleri pahasına bizden uzak tutmak istiyoruz. Bizim de başımıza gelebilecek bir sıkıntıya karşı içimizde uyanan duygunun hoşgörü ve şefkat değil de nefret olmasını yadırgıyorum. İnternette bir amcanın “Diyorlar sen Kürtsün. Bana sorsalar ne Kürt ne Türk olmak isterdim. Ben Norveçli olmak isterdim. Enayi miyim, Ortadoğu vatandaşı olmak isteyeyim.” Dediği gibi hiçbirimiz ırkımızı, ülkemizi, başımıza gelecek tehlikeleri seçmedik. Çok temel bir bilgi var hayatla ilgili: “Herkesin başına her an her şey gelebilir.” Hele bu coğrafyada hayatımız, düzenimiz pamuk ipliğine bağlı. Politik bir şey yazanların arka sekmesinde Silivri hava durumu açık vaziyette. Kıskanılacak bölümler bitirmiş gençler “Türkiye bir mühendis kaybetti, Avrupa bir kurye kazandı.” Diye mutlulukla vizelerinin fotoğraflarını paylaşıyorlar. Gençlerimizin çoğu yurtdışı hayali kuruyor. Birçok insan da önümüzdeki seçim sonucuna göre bu planlarını uygulamaya niyetliler. İnsanlar normal şartlar altında mevcut düzenlerinde değişiklik yapmamaya niyetlidirler. Gitmek son çaredir. Temel insan haklarından yoksun olduğunu, emeğinin karşılığını alamadığını, çok nitelikli olsan da bir teşkilata üye olmadığın için kamu kurumlarının sana kapalı olduğunu, can ve mal güvenliğinin olmadığını, başına bir şey gelir endişesiyle düşüncelerini özgürce dile getiremediğini düşünüyorsan gidersin. Bir de bunun tepende bombaların uçuştuğu, silahla evinin basıldığı, kaçmak için uçak kanadına tutunulan daha ileri versiyonunu düşünelim, savaştan, açlıktan, çok zor yaşam koşullarından kaçanları. Bence bu konuda empati yapabilecek şartlara çok yakınız. Yani biz de anlayamayacaksak gitmek zorunda kalanın halini, Norveçliye nasıl anlatalım “doktorum ama mecbur kaldım”ı. Aslında herkesin istediği şey aynı: Daha iyisi. Kendimizde üzüldüğümüze başkasında kızıyoruz. Umut Sarıkaya’nın bir karikatüründe bir mülteci bir mağazanın vitrinine bakıp hüzünlenir ve şöyle der:” Kim derdi bir Arabın su sporları malzemeleri satan dükkana bakıp hüzünleneceğini… Nasıl bir şey geldi lan bizim başımıza böyle?” İnsanlığın başına çok kötü şeyler geldi, yine insanın sebep olduğu. Haksızlığa, zulme uğrayanlar, bunları engellemeye gücü yetmediğinde bırakmak zorunda kaldı evini yurdunu. Şu an ciddi göçmen krizleriyle karşı karşıyayız. Birçok sebepten dolayı göç dalgasının daha da artacağı tahmin ediliyor. Bunu engelleyemeyeceğiz. Buna karşı alacağımız tavır ise belki sorunun ufak bir kısmına çare olabilir. Bauman, ahlaka yönelik en büyük saldırının kayıtsızlık olduğunu söylüyor. Umursamadığımız hiçbir kötülük bizi de rahat bırakmayacak. Tek gezegen tek insanlık varsa “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz.” Bize sunulan bütün suni ayrışmaları reddetmek, yeryüzünde başkalarından daha fazla hakka sahip olmadığımızı kabul etmek. Kant’ın deyimiyle “düşmanlığın yerine konukseverliği ikame etmek.” Problemi çözmese bile en azından kendi insanlık sınavımızdan geçmek için başka çare yok. Ben kendi adıma, bir Çankırılı olarak Norveç’te su sporları malzemeleri satan bir dükkana bakıp gözlerim nemli, hüzünle iç geçirirken arkamdan “la dem dra til landet sitt”(defolup kendi ülkelerine gitsinler) diye homurdanılan bir dünyada yaşamak istemiyorum.
·
6 yorumun tümünü gör
Reklam
144 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
GORDİON DÜĞÜMÜ*
Bu ağdalı zaman yolculuğunda gezgin birer çingeneyiz. Yaşadığımızı sanıyoruz. Asimile edilirken entegre olduğumuz fısıldanıyor kulaklarımıza -neredeyse- artık doğar doğmaz. Komşu kavramı anlamını yitirdi, ‘öteki’ne dönüştü. Artık dünyadaki herkes birbirine yabancı. Aile bireyleri bile… En yakınımız, her şeyimiz elimizdeki cep telefonları. Çipten korkan ama her anını görüntüleyip paylaşarak yaşayan bir tür. Homo electironicus’a evrilen yalnız çingeneler. Duyguları sanal, dünyaları sanal… Dijital bir paralel evrende bizden istedikleri her şeyi veriyoruz. Karşılığında tek beklediğimiz ilgi, binlerce beğeni. Fotoğraflarımızı çekerken kime bakıyoruz? Aynada baktığımız kim? Kim için tüm bu çaba, kendimiz gibi boşlukta dolanan diğer yalancı çingeneler için mi? Sanal gezginler, ekran seyyahları, kendini es geçip uzaktakine talip aklı beş karış havada fetih yapamayan fatihler gibiyiz. Artık her birimiz başkalarının öyküsünde suçlu veya hoş karşılanmayan biri olarak varız. Dünyadan geçen bir göçmen bir yabancı, birey bile olmasına izin verilmeyen taklit bireyler halinde ortada gezinen çingeneler. Sarkaçlar gibi hep yönümüzü değiştirmeye meyilliyiz. Çünkü; Ruhumuz çingene… Hiçbir şeyin geriye alınamayacağı noktaya varmaktan galiba artık korkmuyoruz. Herkesten gizlediklerimizi herkese göstermeye meraklı olduklarımızla aynı cebimize koyup bu paralel evrenden geçiyoruz, dijital bilgeler çağında. Elimizde kaygı kalkanı ve sahte oklarımız var. Bu yaşamak mı bilmiyorum. Dünyada kaybolmanın adı yaşamak olamaz… Kitabın hissettirdiklerinden sonra gelelim kitaba: Dünyada misafir olarak varolurken onu sahiplenerek sınırlar çizenlere kızıyor Bauman bu kitapta. Madem küreselleşiyorsun neden kardeş olamıyorsun, diye soruyor. Kapitalizmin vahşi dişlerinin hepimizi mideye indirirken gençlerin işlerinin daha zor olduğunu ve eğitimin de artık tamamen sermayenin bir oyuncağı haline getirilerek değersizleştirildiğinden bahsediyor. Azınlık ve göç sorunlarına insanî bir gözle duygu bağlamında bakılması gerektiğini ama giderek muhafazakârlaşan iktidarların bundan çıkar sağlayamadıkları için kendi kazanımlarını korumaya çalıştıklarını, gençlerden de geleceğin çalınmak istendiğini eklemiş. Söyleşi kıvamında, kolay okunur olması yanında sindirilmesi gereken uzun cümlelerle kafanızı karıştıran paragraflarla dolu ama geçmiş ve gelecek arasında sıkışıp kalmış günümüz insanını çok iyi tanımlıyor. Ekonomik parametrelerin insanı birer “tüketici” haline getirmeyi başarmış olması karşısında hala duygudan yana olanların varlığını hissetmek güzel. Bu his bile eski çoğu insana göre. Tüket ve at. Sakın arkana bakma. Okuduklarımız ve öğrendiklerimizle farkındalığımız artıyor ve çoğu şey daha net çizgiler taşıyor ama bunları bilmek yeterli mi, tabii ki hayır. Sorular daima ve illaki bilmediğimiz yerden gelecek. Yine de; Bu kitabı neden mi okumalısınız? Narsist olmamak için.. Yaşam gerçekten çok karmaşık… Bilgi kirliliğine bir katkı da benden gelsin o zaman son olarak, başlık ve güzel hikayesi: *Gordion düğümü, Büyük İskender’e atfedilen bir söylencedir. Genellikle, çözümü zor bir sorunun kaba kuvvetle halledilmesi anlamında metafor olarak kullanılır. Yeni bir lider arayışında olan Frigler’e bir kahin tarafından, şehre öküz arabası ile giren ilk adamı kral ilan etmeleri söylenir. Bu kişi kağnısıyla kente giren yoksul bir köylü, Midas’ın babası, Gordios olur. Gordios, kral ilan edildikten sonra öküz arabasını Frig tanrısı Sabazios tapınağına adar. Araba kızılcık dallarından bir düğümle tapınağa bağlanmıştır ve bu düğümü çözecek kişinin Asya’nın hakimi olacağı söylentisi ile ünlenir. Büyük İskender, Gordion’a geldiğinde (Mö334) düğümü çözmeye çalışır ama başaramaz. Sabrı tükenince öfkeyle kılıcını çekip düğümü keser. İskender, gerçekten de Pers İmparatorluğu’nun fatihi ve Asya'nın hakimi olma yolundadır. Ancak 33 yaşında ateşli bir hastalıktan zamansızca ölümü bilgelerce İskender'in Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca davranmasının cezası olarak yorumlanır. Düğümleri çok sıkı atmayalım ki sonra kesmek zorunda kalmayalım… Değil mi?
Eğitim Üzerine
·
272 syf.
·
10/10 puan
Hepimiz içinde yaşadığımız çevrenin ne kadar farkındayız; veya her gün deneyimlediğimiz, karşılaştığımız olayların, bize her yönden dayatılan fikirlerin ne kadar bilincindeyiz. Toplum bilimi olarak kafamızda kodladığımız ve alanının o bitmez tükenmez mantık yürütmelerine, kafa yormalarına erişemediğimiz sosyoloji. Bauman eserinde sosyolojiyi o kadar güzel anlatmış ve cümlelerini o kadar yerinde seçmiş ki kitabı okurken kendimizi adeta hayatımızın sahnelendiği ve bizim de seyircisi olduğumuz bir tiyatro oyunundaymış gibi hissediyoruz. Akıntıya karşı yüzdüğümüz ve zaman zaman boğulmanın önüne geçemediğimiz durumlarda yazar; yapmamız gerekeni, bir ağaca birde çam ağacı, elma ağacı, nefes alabilen, oksijen kaynağı vb. yönlerinden bakmamızı sağlamaktadır. Özellikle farkındalık ve bilinç durumunun ön planda olduğu bu eserde amaç insanları harekete geçirmek ve düşüncenin sonsuz kapılarını, sınırsızlığını onlara göstermektir. Ünlü düşünür Descartes'in " Düşünüyorum Öyleyse Varım" sözüyle başlıyor, ve düşünme eylemini sınırları zorlayana dek gerçekleştiriyoruz. Böylelikle rüzgarın estiği yöne değil, tersine hareket ediyoruz. Yazılanları ve yaşananları her zaman kendi çağımıza göre düşünmeli ve hareket etmeli, karar vermeliyiz. Aksi takdirde o anlamadığımız sosyoloji kavramları arasında kalır, çözüm ve düşünce odaklı olamayız. Sosyoloji zor değil, sosyoloji anlaşılması zorlaştırılan bir bilim dalı. Bauman bu konudaki bütün tabuları tek tek yıkmakta. Okuyun okutturun. Kitapla Kalın
·
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42