• INTERNETİMİN SON KIRINTILARI

    .

       Siz hiç iki cigabayt internet paketinizin bittiğini yüzünüze yüzünüze bildiren bimsel mesajını okuduktan sonra megabayt başı bilmem kaç kuruşunuzu kaybetmek pahasına hunharca interneti kullanmaya devam ettiniz mi? İşte şu an o internetle yazıyorum bu yazıyı. Önümüzdeki on beş yirmi gün defterlerimin başını ağrıtacağım görünüşe göre. Bugün gevezeliğim üstümde. Hmm, mutluyum ama nasıl anlatılır bilemiyorum. Sebepli sebepsiz her hüzne dair her kelime kankamdır dilim döner de bu sebepsiz mutluluk hangi kelimelerle anlatılır? Aklıma gelen ilk kelimeyi söylemekle yetineyim madem 

    GÜN IŞIĞI.

    .

    Şimdi hüzünlü olsaydım gölgelerin istikametinde suskunca yürüyüp günbatımıyla işbirliği yapar katlederdim yıldızı ayı sonra geceyle kamufle ederdim olayı. Ne umudun polisi arardı yakalamak için faili, o da sırf üşendiğinden, ne de güzel bir geleceğin hakimi çağırırdı ceza vermek için sanık kürsüsüne. Hayal cellatlarını bizzat çağırırdım yanıma ve onlara da ikram ederdim gözyaşımdan. Falan vesair işte.

    Ama şu an bütün bunlar, yazarken bile "ne alâka şimdi" dedirtip göz devirtiyor bana :) 

    Güzel şeylerden bahsetmek lazım da ne diyeyim ki? Siz mutluyken bunu nasıl ifade ediyorsunuz? Bana biraz kelime öğretseniz sevinirdim. Kendi hissettiklerimin anlamını hangi kelimelerde bulacağım acaba? İyi şeylerden de bahsetmek istiyor insan neşesi yerinde olunca. ( Şimdi uçuk bir espiri yapacağım duymak istemiyorsanız kaçın ) karşınızda ingilizce konuşan insanlar var. Onların ne dediğini anlıyor gibisiniz. Aynı zamanda onlara cevap vermek için de içiniz içinize sığmıyor. Ingilizce soran muhabire "Havargi" diyen dayı vardı ya bilirsiniz, işte mutluluktan bahsedesim gelince onun gibi şeyler söylüyormuşum gibi hissediyorum :) 

    Ilk defa gittiğiniz turistik bir şehirde şapşal şapşal hayran hayran bakarsınız ya etrafa hazine bulmuş gibi, azıcık işler yolunda gitse "hayat yaşamaya değermiş la" moduna girsem tüm insanların bahar bahçe yanına oturup hep beraberce gülesim geliyor. Heyecanlanıyorum. 

    .

    Yine de kendimi bilirim. yaprak döken yanım "şşt evlat! Ilham bu tarafta, sen hayırdır, rahat hoşuna gitti galiba" diyip hevesimi kursağımdan geçirip ta içimde durdurur. Dururum, susarım, okur dinler yazarım ben de. Baharıyla rüzgârıyla yaprağım savrulur düşer toprağa şairin şiiri de yerini bulur. 

    Ne bilim işte, güzel şeyler nasıl anlatılır ki?

    .

    "Evlat, iyi hoş hepsini anladık da baştaki görsel ne alakaya maydonoz?" diye düşünüyor olabirsiniz tabi haklı olarak. Napim hoşuma gitti komik buldum. "koala" lakaplı bir arkadaşımın nadiren uyandığı ilk dakikaları hatırladım. Beni gülümsetti belki sizi de gülümsetir dedim. Sol profilden bakınca güzel duruyor bence :) 

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT 

    FZA
  • 272 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10·
    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki yapacağım inceleme kitabın başına, ortasına, sonuna dair ön bilgiler içeriyor. Kitabın duygularına olay ve kurgudan daha çok önem veriyorsanız kitabı okumadan da incelememi okuyabilirsiniz, belki kitabı alıp okumanıza da teşvik edebilirim böylece, hak ettiği kadar yüceltilmediğini düşünüyorum bu kitabın. Ayrıca bu incelemeyi özet mahiyetinde değil, dikkat çekmek istediğim kısımlara yoğunlaşarak yazdığımı söylemek isterim.

    Bu incelemede ve bu kitapta aradığınız şey "korkmak" olmamalı, asıl konu "yalnızlık", bir varlığın tek başına dünyaya 'atılması'. Belki filmlerden dolayı bu şekilde oluşmuş yanılgınız bu uyarıyla bir miktar düzelebilir. Ve kısa bir uyarı daha, kitabın benim üzerimde çok fazla etkisi olması nedeniyle çok uzun bir inceleme yaptım ama yine de okunmaya değer olduğunu düşünüyorum, en azından kendi açımdan :)

    Kitabı okurken ve kitabı bitirdikten sonra çok fazla not aldım. Öyle ki şu ana değin en fazla nota boğduğum kitap kendileri olabilir. Konusundan ve karakter tahlillerimden önce kitabın ismine değinmek istiyorum: "Frankenstein ya da Modern Prometheus" Kitabın alt başlığını kısa bir anlatımla açıklayayım. Prometheus; 'önceden gören' demektir ve Prometheus Yunan mitolojisinde titan soyundan gelmektedir. Titanların isyanı sırasında Zeus'a karşı gelmediği ve tarafsızlığını koruduğu için Zeus'un gözüne girmiş, bu sayede Zeus tarafından Olimpos'taki ölümsüzlerin arasına alınmıştır. Ancak içten içe Zeus'a ve arkadaşlarına kin besleyen, dedelerinin intikamını almak isteyen Prometheus kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yaratmış, sonrasında onun acizliğine acıyarak ona ateşi vermiştir. Tanrıların ateşini çalarak insanlara armağan eden bu titandan öc almak isteyen Zeus onu cezalandırmış ve Kafkas Dağında zincire vurdurmuştur, sürekli yenilenen karaciğerini her gece bir kartal gelip kemirmiştir.

    Prometheus'un bu cezadan kurtuluşu ve mitolojinin davamı var tabii ancak beni ve kitabı ilgilendiren kısmı Prometheus'un insanı yaratması, ateşi çalması ve tüm bunların cezasıydı. Kitabın isminin böyle konulmasını oldukça manidar ve çok anlamlı buldum. Çünkü Prometheus'un kitaptaki karşılığı Victor Frankenstein, Prometheus'un ateşi Victor'un elektriği ve cezası da zincire vurulmak yerine vicdan azabı çekmesiydi. Hatta Victor buna şöyle bir gönderme yapıyor: "Bir an zincirlerime asılarak etrafıma özgür, azametli bir ruhla bakmaya cüret ettim. Fakat demir, etlerime işlemişti; titreyerek, ümitsizce, yeniden kendi sefilliğime gömüldüm." (s. 176)

    Çoğu kişi filmlerin de etkisiyle başlıktaki Frankenstein'ın yaratığın ismi olduğunu düşünüyor. Bu okuyucu/izleyiciye yanlış aktarılması nedeniyle de olabilir tabii ama sunuşta Yiğit Yavuz'un da dediği gibi bir başka olasılık da şudur, yaratık Victor'un eseri, onun çocuğudur, bu yüzden yaratığa aile adı olan Frankenstein bahşedilebilir pek tabii. Bu kesin yanıtı olmayan soru bir yana, başlıkta bahsedilen Prometheus'un Victor olduğuna inancım tam. Eğer bahsedilen, yaratık olsaydı kitabın isminin Frankenstein ya da Düşmüş Melek Lucifer gibi bir şey olmasını beklerdim. Kitapta doktor Victor Frankenstein'ın yaratığa isim vermemesi de göze çarpan bir kısım bence. Kitapta sürekli "ifrit, şeytan, iblis, yaratık, canavar" gibi sözlerle anılsa da ben ifrit demeyi daha uygun ve yerinde bularak yazımda böyle bahsedeceğim kendisinden.

    Kitapta zaten az sayıda karakter olsa da asıl karakterler Victor ve ifrit, bence yan ama yine ana parçada yer alan Victor'un arkadaşı Henry Clerval ve hikâye anlatıcısı kaptan Walton. Elizabeth ve baba arada hikâyeye dahil olsalar da kişilikleri hakkında pek düşünülmediğini, dolayısıyla onların itilmiş, yan kişilikler olduğunu söyleyip ben de onları geçiştiriyorum. Aynı yapı 1820'de Percy'nin yazdığı (Mary'nin eşi) Prometheus Unbound isimli 4 kişilik oyununda da var. Çok büyük benzerlikler olduğunu inkar edemeyeceğim açıkçası. Percy mi Mary'den etkilendi yoksa iddia edildiği gibi kitabı aslında Percy mi yazdı bilemeyeceğim. Kitabı okurken sürekli "mi acaba?" demiş olsam da konudan pek sapmamak adına bu konuyu es geçeceğim.

    Öncelikle Victor. Victor'un hayatının kimin yansıması olduğunu çözmek için gerçekten yoğun bir çaba sarf ettim. Ulaştığım ilginç sonuçları da sizlerle paylaşacağım. (Bu kırıkların kitapla alakası yok, dönemin bilimine ve şartlara ilişkin birkaç bilgi edinmenizi sağlayabilir düşüncesiyle yazıyorum) Çoğunluk Victor karakterinin Mary'nin eşi İngiliz şair Percy Bysshe Shelley olduğunu düşünüyor. Aslında birçok bakımdan uyuşuyorlar da. Victor'un üvey kız kardeşinin adının Elizabeth olması, Percy'nin de kız kardeşinin adının Elizabeth olması, Percy'nin Oxford'da bilimsel gereçlerinin olması ve Eton'da elektrik ve manyetizma üzerine deneyler yapması, Erasmus Darwin'i okuması ve ondan etkilenmesi gibi. Ben de bu fikre katılmakla birlikte bazı yönlerde bundan ayrılıyorum.

    Bence Victor tek bir kişi değil. Bunun dayanakları oldukça sağlam benim gözümde. Mary de bilim dünyasını oldukça takip ediyor olmalı, kitapta anlatılanlar bu yönde. Mesela kitabı okurken Walton'un hayallerindeki mıknatısın sırrının aslında manyetik sapma olması, bu dönemlerde manyetizma çalışmalarına ağırlık verilmesi, başlı başına Frankenstein'ın yaratılması konusu, Paracelsus, Albert Magnus, Cornelius Agrippa gibi değerli simyacıların o dönemlerde değerini kaybetmeye başladığının bilinmesi, Erasmus Darwin'in(Charles Darwin'in dedesi) Big-Bang teorisinin ön görüşü mahiyetinde hayatın suda başladığını söylemesini bilmesi ve daha birsürü olay. Bunlar bilimsel yönler tabii, ayrıca kitapta 18. ve 19. YY'da rekabet hâlini almış balina avcılığından bahsediliyor, Mary'nin annesi Mary Wollstonecraft'ın da öncülük ettiği oy hakkı talepleri, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi'nin etkileri kitapta rahatlıkla görülebiliyor. Kısacası bu kitabı yazmak için araştırma yapmak gerekiyor. Bu yüzden Victor'un sadece Percy'e gönderme olarak tasarlanmış bir karakter olması benim gözümde olanaksızdı, daha derinlikli bir nedeni olmalıydı.

    Karakterin etkilenilmiş olacağı başka kişileri araştırırken şu isimlere rastladım: Johann Konrad Dippel (17. Yy simyacısı, şu an Frankenstein Kalesi diye bilinen kalede doğmuş, ki kitap için çok önemli bir ayrıntı bence, Dippel yağı denen bir yağ bulmuş ve bunun hayat iksiri olduğunu iddia etmiş. Ruhu bir canlıdan diğerine aktarmaya çalışmış. (Frankenstein gibi) Kendi karışımıyla 135 yıl yaşayacağını söylese de 61 yaşında ölmüş, bu da ironik bence.) Diğer bir isim, Andrew Ure. 1818'de (kitabın yazıldığı tarihten sonra olduğu için bence doğru olmasa da karşıma çıktığı için ekleyesim geldi) yazdığı bir yazıda az sonra bahsedeceğim deneyin çok benzerini yaptığını söylüyor. Buradan anlaşılacağı üzere o zamanlar popüler olan galvanizm ve deneyleri, insan yaşamını sonsuzluğa ulaştırma ve ölüleri diriltme fikri aslında çok meşhurmuş. Ve bence en önemli isim; Galvani'nin yeğeni Giovanni Aldini. Galvani deneylerini kurbağa bacağı üzerinden yapmış ve "kimyasal yolla elektrik üretilebileceğini" keşfetmişti. Aldini dayısının fikrini ileriye götürmeye cüret edip bunları kurbağadan sonra koyun, inek, domuz ve en sonunda da idam edilen mahkumların üzerinde denemiş. Bilinen son deneyi George Foster isimli mahkumun idamından sonra ona elektrik vermesiyle olmuş. Herkes gerçekten cesedin canlanacağını düşünüyormuş, sizin de tahmin edeceğiniz üzere elektriğin etkisiyle hareketlenme olmuş ama canlanma gibi bir durum söz konusu değilmiş. Hatta bunu izleyen halktan bir kadın o sırada korkudan bayılmış. Sonrasında Aldini gözden düşmüş, bilindiği kadarıyla dneylerine son vermiş. Ve okuduğuma göre sonrasında Mary ile arkadaş olmuş. Bu yüzden Mary'nin ondan da etkilenmiş olması pek muhtemel.

    İkinci ve en önemli karakter; ifrit. Öyle karmaşık duygularım var ki kitapla ilgili, ifriti ne haklı bulabiliyorum ne haksız. Kitaptaki olaylar 3 kişinin ağzından anlatılıyor. Aslında Walton sadece başta ve sonda olaya dahil oluyor. O yüzden kitabın akışını şöyle bölebilirim sanırım, Walton-Victor-İfrit-Victor-Walton-İfrit şeklinde. Hikâyenin hem ifrit hem Victor gözünden anlatılması hem inandırıcılığı hem de sizin düşünme şeklinizi oldukça etkiliyor. Victor'u dinleyince "çok haklı" diyorsunuz, sonra ifriti dinleyince "Aslında o da haklı" diyorsunuz. Bu ikileme düşmek, arada bir soluklanıp kitapta hangi tarafta olduğumu seçmeye çalışmak kitaptan aldığım hazzı oldukça arttırdı. Sadece bu kitaptan okuduklarımla Milton'un Kayıp Cennet'inden, Coleridge'in Yaşlı Denizcinin Ezgisi'nden, Prometheus'tan oldukça etkilenildiğini anladım.

    Üçüncü karakter Walton ve dördüncü karakter Henry. Beraber anlatacağım çünkü bence ikisi de hem Victor'un gençliğine, heveslerine, araştırma tutkusuna hem Percy'nin kendisine bir gönderme. Percy'nin 1816-1818 yılları arasında yazdığı Revolution of Islam ve 1820-Prometheus Unbroden kitaplarından anlaşılacağı üzere Percy ümidini Doğu'ya bağlamıştı. Henry gibi. Walton da manyetizma çalışmaları yapıyordu, keşfetmeye meraklıydı. Victor'un en baştaki hâli gibi.

    Ayrıca içeriğe geçmeden önce son bir düşüncemi söyleyeyim, kitapta Mary Shelley, kız kardeşi Clair Clairmont ve Percy'nin 1817'de yazdığı History of Six Weeks isimli kitabında gezip yazdıkları Fransa, İsviçre, Almanya ve Hollanda turunun etkileri de kitapta oldukça açık ve net görülüyor. Gerçekten bir düşük bütçeli Doğu Avrupa turu (Google maps üzerinden yani) yaptım okurken, sanki 1800'lü yıllara ışınlanmış da üçünün yanında tekneyle geziyormuşum gibi hissettim.

    Kitabın içeriğine gelecek olursam, kitap; kutupta bir geçit bulmak, mıknatısın gizemini öğrenmek gibi amaçlarla kutuplara yolculuğa giden Walton'un, kız kardeşi Margaret'a mektuplarıyla başlıyor. Gemide ilerlerken küçük bir buz kütlesinin üstünde, ölmek üzere olan bir adam buluyorlar: Victor'u.

    Victor'un anlatmaya başladığı hikâyesi aslında sürekli tekrarlayıp durduğu bir kısımla başlıyor: "Umutlusunuz, dünya huzurunuzda. Umutsuzluğa kapılmanız için sebep yok. Ama ben... ben her şeyi kaybettim, hayata tekrar başlayamam." (s. 25) ve şöyle devam ediyor; "Hiçbir şey kaderimi değiştiremez. Yaşadıklarımı dinleyince, bu kaderin nasıl kesin bir şekilde bağlandığını anlayacaksınız." (s. 26) Böylece Walton gibi biz de hikayeye dalmaya başlıyoruz. Geçmişe bir yolculuk yapıp en sonunda tekrar bulunduğumuz konuma geliyoruz yani. Karakterin, geçmişi şimdiki dünya görüşüyle anlatıyor olması hem olayları daha duygusal yapıyor hem de karakterdeki değişimi anbean takip edebilmemizi sağlıyor.

    "Dünya keşfetmeyi arzuladığım bir gizemdi benim için. Merak, doğanın gizli kanunlarını öğrenmeye yönelik araştırmalar, vecde yakın bir memnuniyet... Hatırladığım ilk heyecanlar arasında bunlar vardır." (s.35) diyor Victor. Victor'un gençlik hevesi, dünyayı değiştirme arzusu, insanlığa yardım etmeye ilişkin azmi... Belki de felakete yol açabilecek olasılıkların hiçbirini hesaba katmayan genç, hevesli, bilime meraklı bir delikanlı. Herkesin uğraştığının aksine, çok farklı şeylere merak duyuyor, sorguluyor, deney yapıyor. Şöyle diyor Victor; "İnsan bedeninin yapısı, hatta can taşıyan her tür hayvan, bilhassa dikkatimi cezbediyordu. Sık sık, hayatın kökeni nedir, diye soruyordum kendi kendime. Bu her zaman gizem kabul edilmiş, cüretkâr bir soruydu; lakin korkaklık ya da umursamazlık sorularımızı kısıtlamasa, o kadar çok şeyi öğrenmenin eşiğindeyiz ki aslında." (s. 52)

    Mary Shelley ön sözde Sancho Panza'dan bir alıntı yapıyor. Bu alıntı Victor'un düşündükleriyle o kadar bağdaştı ki kafamda, yazmadan geçemeyeceğim. "Sancho Panza'nın dediği gibi, her şeyin bir başlangıcı olmalıdır; o başlangıç da mutlaka evvelki bir şeye bağlı olacaktır. (...) Tevazuyla kabul etmek lazım ki yaratı, boşluktan değil karmaşadan bir şeyler yaratmayı ifade eder; öncelikle malzemeleri tedarik etmek gerekir: Yaratı karanlık, şekilsiz özlere biçim verebilir ama maddenin kendisini var edemez." Victor da boşluktan değil karmaşadan bir insan "yaratma" arzusu içine girmiş, parçaların ufaklığının engel oluşturmaması için devasa boyutta, 2,5 metre boyunda, çirkin ve sefil bir yaratığa can vermişti. Sandığımızın ve filmlerde gösterilenin aksine yaratık kel değil, siyah ve sırma saçlıydı. Ve cansız maddeye can verebilen Victor zamanla ölümün vücudu çürütmeye başladığı yerde hayatı da tekrar yeşertebileceğini düşünüyordu. Dönemin bilim anlayışına oldukça uyan bir tasvir aslında, sonsuz hayat ve ölümü yenme düşüncesi. Ama Victor; yarattığı ifriti görünce 2 yıllık emeğini hiçe sayıp dehşete düşmüş, ateşli bir hastalığa yakalanmış, kaldığı yerden kaçmıştı. Kendi başına bıraktığı ifrit onun içini korku ve tiksintiyle doldurmuştu. Tabii ki kader onları tekrar buluşturacaktı. Bu kaç-kovala oyunu kitapta İhtiyar Denizci'den bir alıntıyla çok güzel anlatılmış;

    "Issız yola çıkmış biri gibi
    Endişeyle, korkuyla yürüyen
    Ve bir kez geriye bakıp devam eden,
    Bir ara başını bile çevirmeyen;
    Biliyor zira: Korkunç bir ifrit
    Var hemen ardından gelen." (s. 61)

    Victor'un kardeşinin katledilmesinin ardından arkadaşı Henry ile apar topar Cenevre'ye dönen Frankenstein, beklemediği bir şeyle, ifritle karşılaşır. Artık her şey rayına oturmuştur, ifritin kötülüğü onun ailesinden birisini elinden almıştır. Victor onu And Dağları'nın en yüksek doruğuna çıkıp onu dağların başladığı yere fırlatıp atmak istemektedir. Bu ifritten nasıl nefret ettiğini anlayamayacağımızı söylüyor Victor. Siz de hemen öyle mi düşündünüz yoksa? Ah, hayır... Bu kadar basit olmamalı. Önce ifritin de hikayesini dinlemeniz gerekiyor.

    İfrit, Victor onu terk ettikten sonra Ingolstadt'taki ormana gidiyor, zavallı, çaresiz, mutsuz bir sefil olduğunu ve acının her yandan üzerine hücum ettiğini hissederek oturup ağlıyor. Bir bebek gibi bakıma muhtaçken terk ediliyor, dünyada yapayalnız kalıyor, üstelik yaratıcısı bile ondan korkup kaçıyor. Bir çocuğu ölümden kurtarıyor, karşılığında taşlanıyor. Bir kulübe buluyor, o evin bitişiğindeki evde kalan Felix, kör ihtiyar ve Agatha'yı izliyor, aylarca... Onların dilini yeni öğrenmeye başlayan, Felix'ten dersler alan Safie gibi o da dili konuşmayı öğreniyor, sonra okumayı öğreniyor. Büyüme çağındaki bir bebek gibi, tek fark ifritin bunları kendi başıma yapması. Eline 3 kitap geçiyor: Kayıp Cennet, Genç Werther'in Acıları ve Paralel Hayatlar. Mary'nin kitap seçimi harika gerçekten, ifritin bulduğu kitapları özellikle bu türlerde seçmiş olmalı. Genç Werther'in Acıları'ndan aşkı, ümidi, ümitsizliği, hüznü öğreniyor, Paralel Hayatlar'dan krallıkları, kamu işlerini, insanların kendi türlerini nasıl katlettiğini veya yönettiğini öğreniyor. Ama en önemlisi, Kayıp Cennet... Frankenstein kitabı için zaten o kadar önemli bir yere sahip ki bu destansı kitap. Mary'nin bu kitabı yazarken en çok Milton'dan etkilendiğini düşündüm bu yüzden. İfrit bu kitabı okurken kendisini Adem'den çok Şeytan'a benzettiğini söylüyordu, zira koruyucularının (insanların) saadetini izlerken sık sık tıpkı Şeytan gibi acı bir haset yükseliyordu içinden. (s. 139)

    Victor'un laboratuvarından çıkarken üşümemek için yanına aldığı elbisenin cebinde bulduğu kağıtlarda, Victor'un günlüğünde adım adım yaratığın yaratılması yazıyordu, kendi yaratılışı. Ve şöyle isyan ediyordu ifrit: "'Bana yaşam verildiği güne kadar olsun!' diye haykırdım azapla. 'Melun yaratıcı! Niçin senin bile tiksintiyle sırt çevireceğin ölçüde korkunç bir canavarı şekillendirdin? Tanrı merhamet gösterip insanı kendi görüntüsünde, güzel ve alımlı yapmış; oysa ben senin iğrenç bir şeklinim, hatta bu benzerliğin ötesinde dehşet vericiyim. Şeytanın eşlikçileri, onu takdir edip cesaretlendiren iblisleri vardı; oysa ben yalnızım, herkes benden iğreniyor." (s. 140)

    Son şansını gözlemlediği ailede deneyen ve yine başarısız olan ifrit artık ümidini kesmek üzeredir. Ki bir çocukla karşılaşır, bu yaratığın ön yargısız olduğu, henüz biçimsizlikten korkmayı öğrenecek kadar yaşamadığını düşünür, onu yakalayıp kendisine eşlik decek bir arkadaş şeklinde eğitmeyi ve yalnızlıktan kurtulmayı planlar. Ama biçimsizlikten korkmak canavarın sandığı gibi değildir, çocuk babasının sulh yargıcı Mösyö Frankenstein olduğunu söyler. İfrit zaten insanlığa karşı düşmanlığını ilan etmişken düşmanına, yaratıcısına ait birisini görünce intikam almak ister ve çocuğu oracıkta boğarak öldürür. Böyle söyleyince çok da mantıksız gelmedi, değil mi?

    İfritin Victor'dan tek bir isteği vardır, bunu kendinde hak olarak görür. "Yalnız ve sefil haldeyim. İnsanlar benimke ilişkiye geçmiyor. Fakat benim kadar biçimsiz ve korkunç bir kadın, beni reddetmeyecektir. Eşim benimle aynı türe mensup, aynı kusurlara sahip olmalı. Bu varlığı yaratmalısın." (s. 155) der Victor'a. Victor önce bunu reddetse de canavar ısrar eder, eğer eşi olursa insanlığa bulaşmayacağına, eşiyle kaçacağına söz verir. Düşününce bunun mantıklı olduğuna karar veren Victor söz verir ve ifritle aynı türden ve aynı çirkinlikte bir kadın yaratacağını söyler.

    Victor, arkadaşı Henry ile İngiltere'ye doğru yola çıkar. Bir akşam laboratuvarında otururken, çalışmasını bitirmeye çok yakınken çeşitli düşünceler gelir aklına. Ya yaratacağı dişi, yaradılışından önce yapılmış bir anlaşmayı reddederse, ya aynı bilinçsizliği karşısındakinde gören ifrit daha büyük bir tiksintiyle kapılırsa, ya dişi de ondan iğrenirse, ya da insanlıktan uzağa yerleşseler bile çocukları olursa... Kendi çıkarı için kendinden sonraki tüm nesillerin başına bu laneti sarmaya hakkı olup olmadığını sorar kendine Victor. Yine mevzubahis hak mevzusu olur yani...

    İfritin son ümidinin de yok olmasıyla ifrit tüm insanlığa intikam yemini eder. Kıyımlar başlar. Victor herkesi, her şeyi kaybetmiş bir hâlde, artık tek yaşama nedeni ifriti öldürmek, ondan intikam almak olan birisi hâline gelir. İntikam... Önce ifritin yaşama nedeniyken şimdi Victor'un yaşama nedeni olmuştur. Ölüp de düşmanını canlı bırakmaya cüret edememiştir. Öyle ki, ifriti yakalama çabalarına, ifritin kaçmasına ve onun kıyaslamasına Hac yolculuğu demiştir. Kutsal bir görev bilir artık bunu. İfrit, Victor'un tükenmesini ister, en sonuna kadar zorlu ve sefil bir hayat geçirmesini. Hatta yaban tavşanı öldürüp ona bırakır, kuvveti tazelensin de ölmesin diye... Kitabın sonunun yine ifritin anlatımıyla bitmesi çok yerinde olmuş bence. Çünkü sonuna kadar bazen Victor bazen ifrit haklı görünse de son anlarda tamamen Victor'u tutmaya başlıyorsunuz, maç gibi. Ama sonra ifrit geliyor, onun ağzından dinleyince kafanız tekrar karışıyor...

    İşte böyle bir hikâyeydi Frankenstein. Ayrıntıları atladım, genel hatlarıyla yazmaya çalıştım. Filmleri gibi bir beklentiniz olmasın lütfen okurken. Buradaki tek korku hikâyesi Victor'unki. Kendisi de şöyle diyor zaten: "Bir korku hikâyesi oldu benimki; hikâyenin doruğuna da vardım.(...)" (s. 216)

    Kitabı kapatınca aklımda binlerce soru ve olasılık oluştuğunu fark ettim. Ya Victor ikinci ifriti, dişiyi yaratsaydı? O zaman Victor'un dediği gibi yeni bir tür mü oluşurdu yoksa ifrit verdiği sözü tutar mıydı? İfrit ölseydi Victor delirmeden yaşayabilir miydi veya Victor kendisini öldürse ifrit yine de intikam peşinde koşar mıydı? Mary bu olasılıkları düşünmüştür pek tabii ama galiba yazılabilecek en iyi kurgu yine de Mary'ninki olurdu...

    Eksiklikler yok değil tabii. Bazı yerler üstü kapalı anlatılmış, atlanmış, yanlış olduğunu düşündüğüm yerler de var. En basitinden ifritin nasıl yaratıldığı sorusu, bunun sorulacağını tahmin eden Mary bence geçiştirme mahiyetinde şöyle bir cevap vermiş kitapta, Walton bu soruyu sorunca Victor cevap olarak "Çıldırdınız mı dostum? Saçma merakınız meraya vardırır sizi? Siz de mi kendiniz ve dünya için şeytani bir düşman yaratacaksınız? Sakin olun, sakin! Acılarımdan ders çıkarın ve kendi acılarınızı artırmayın." (s. 232) der. Ayrıca sonlara doğru ifritin yanında bir tüfek ve birsürü tabanca taşıdığı yazılmıştı, bu kadar olağanüstü ve güçlü bir yaratığın zaten boğarak öldürdüğü bir dünyada niye güçsüzlük misali tabanca-tüfek taşıdığının söylendiğini anlamadım, gereksiz ve mantıksız geldi bana. Sürekli aralıklı zaman dilimleri olması kafamı karıştırdı, kitap bitince kaç yılın geçtiğini çözemedim, 2 yıllık zaman dilimiyle 2 günlük zaman diliminin aynı sayfa sayısında anlatılması, yolculukların gününün verilmemesi kafa karıştırıcıydı. Yine de, kitaptaki şiir ve kitap alıntıları, romanın kurgusu, olay örgüsü, anlatımın sürükleyiciliği, betimlemelerin güzelliği o kadar göz alıcı ki bunları görmüyorsunuz bile.

    Son olarak, Kayıp Cennet'in sonundan bir alıntı, bu kitaba oldukça uyuyor bence: "Akıl kendi mekanını yaratır, kendi başına cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir." Burada ifriti yaratan ve onu terk edip kendi dünyasını cehenneme çeviren Victor, onun aklı, eğer ifriti terk etmeseydi de belki cenneti yaşayacaktı, bunu yapan da Victor ve onun aklı olacaktı. Mary'nin Milton'dan bu kadar etkilenmesine şaşmamalı... Ve kitap bitince aklımda canlanan iki şey: Johann Heinrich Füssli'nin Nightmare tablosu ve Goethe'nin Prometheus şiiri. Keyifli okumalar dilerim :)
  • 528 syf.
    Türk Edebiyatında polisiye romanlarının öncüsü olarak tanıdığımız Ahmet Ümit'in okuduğum ikinci eseri olarak yer almaktadır kütüphanemde. Bu eseri aslında sırf cinayeti aydınlatmaya çalışan klasik polisiye romanları olarak değerlendirmek yanlış olur. Yer yer verilen tarihi bilgiler beni daha çok cezbetti desem yeridir özellikle olaylar bakımındanda büyük benzerlik oluşturmaya çalışılan Fatih Sultan Mehmet Han bölümleri.. tekrar tekrar okuduğumu belirtmeliyim. Ayrıyaten felsefik ve psikolojik bilgilendirmeler ve göndermeler de mevcuttur. ilk sayfasından itibaren kitap kendi içine almayı başarmıştır ve oldukça sürükleyici bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta tam hikayeleri bağlantıladım, ipuçlarını aldım katili buldum diyorsunuz yani tam düğüm çözülüyor derken her şey birbirine giriveriyor tekrardan en başa dönüveriyorsunuz. Katil adayları habire değişip duruyor ve en sonunda bu kadar basit bir kişinin basit bir nedeni ile bu cinayeti işleme neticesi beklentinizi düşürse de okunmaya değer bir eser olduğunu düşünmekteyim tavsiye ederim okumak isteyen arkadaşlarıma da ve incelememi kitabın sonunda da yer alan ve benimde paylaşmak istediğim bu dokunaklı mektupla bitirmek isterim:

    Merhaba Müştak,
    Biliyorum çok geç kaldım, biliyorum çok daha önceden yazmalıydım sana. Yapamadım. Dürüst olacağım, yapamadım değil, yapmadım. Ümit vermekten korktum, seni yeniden hayal kırıklığına uğratmaktan, incitmekten... Aradan geçen bunca yıldan sonra, belki de senin değişmiş olduğunu umarak kalemi elime alabildim nihayet...
    Dışarıdan bakıldığında hataymış gibi görünmüyor. Chicago’ya gitmekten söz ediyorum, İstanbul’dan ayrılmaktan... Evet, sanırım doğru bir iş yaptım buraya gelmekle, tabii kendi açımdan... Belki eksik olan, seninle yüzleşmememdi. Ama bunu düşünmediğimi sanma sakın. O iki satır mektubu bırakıp kaçar gibi İstanbul’dan ayrılmak... Kabul ediyorum rezilce tiir davranıştı. Utanç verici... Hem sana saygısızlıktı, hem de kendime. Uçaktan inene kadar vicdan azabı içinde kıvrandığımı söylesem, bilmem inanır mısın? Oturup konuşmalıydık. Bu ilişkinin artık bittiğini anlatmalıydım sana... Evlenmemizin bir felaket olacağını... Sonunda ikimizden birinin akıl hastanesine gidebileceğini ya da birimizin ötekini öldüreceğini... Muhtemelen katil sen olurdun, ben de kurban... Ama seni cinayet işleyecek hale getirinceye kadar epeyce
    uğraşmam gerekirdi.
    O kadar iyisin ki... Keşke olmasaydın. Keşke hepimiz gibi olsaydın. Normal insanlar gibi; bencil, vefasız, duyarsız... Ne yazık ki değilsin... Ne yazık ki derken kendim için değil, senin için üzüldüğümü söylemeliyim... Tıpkı benim yaptığım gibi insanların seni incitmesine hep açık olacaksın. Keşke değişebilsen demeyeceğim, biliyorum yapamazsın. Belki bir anlığına sinirlenir, bir anlığına gözün hiçbir şey görmez olur, bir anlığına içindeki nefret boğazından düğüm düğüm yükselir ama hiç bir zaman haykıramazsın, öfkeyle sıkılmış
    yumruğunu havaya bile kaldıramazsın. Sen kimseye vuramazsın, küfretmeyi bırak, azarlayamazsın bile... Hayır, sakın deneme, istesen de değişemezsin...
    Aslında en çok bu yanını sevmiştim senin. Ötekilerde
    olmayan bu anlaşılmaz masumiyetini, hesapsızlığını... Fakat bir gün geldi, ne yazık ki bitti... Sen değil, ben değiştim. Belki kötü biri olduğumdan, belki bencilliğimden, belki sadece sıkıldığımdan...
    Gerçekten özür dilerim ama bitti. Seni kırmamak için, belki yıkmamak için demeliyim, bu bitti duygusundan kaçmaya çalıştım. Sana duyduğum aşkın sürdüğünü telkin ettim her gün kendime. Hatta şu evlilik meselesine inanır gibi oldum. Zavallı annem bile heveslendi bu bizim deli kız baş göz olacak diye... Fakat olmadı, yapamadım. Denedim Müştak ama inan bana başaramadım. Belki sen farkında değildin, bu ilişki
    bana çok ağır gelmeye başlamıştı... İşin korkuncu sen o
    kadar başka bir dünyada yaşıyordun ki, o kadar çok inanıyordun ki ilişkimize, bittiğini söylemeye cesaret edemedim.
    İşte hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden enfes mektuplarını bu yüzden cevaplamadım. Herbirini en az birkaç kez okumama rağmen, her okuyuşumda gözyaşlarımı tutamayışıma rağmen sana karşılık veremedim. Çünkü aşk benim için bitmişti, ama sen değil... Saçmalama deme hemen, dur, kızma... Seni gerçekten de seviyordum... Keşke hep
    yanımda olsaydın... Hep birlikte yaşayabilmeydik. Hayır, bir ağabey gibi değil, bir arkadaş, kadim bir dost gibi... Küçümseme, çoğu zaman iyi bir dost, delice âşık olduğumuz bir sevgiliden çok daha önemlidir. Elbette dost olarak kalamayacağımızı çok iyi biliyordum, çünkü bana hâlâ
    âşıktın. Ne demişti Tahir Hakkı... “Aşk, dostluğu öldürür.” Sen bana âşıktın, bunu bir kader gibi görüyordun, bir alın yazısı gibi... Belki de sonsuza kadar öyle kalacağına inanıyordun... Daha fenası bunu bana da inandırmıştın. Bir kadın için belki de gurur verici bir durum, ama ben azap çekiyordum... O kadar cömert, o kadar teklifsizdin ki, şu Çeşm-i Lal meselesi diyorum. Onu bana hediye edişin... Nasıl ezildim bilemezsin... Halbuki o gerdanlık muhteşemdi. Hayatta en sevdiğim takılar oldu o
    küpeler... Evet, adeta bir cehhenem azabı yaşıyordum, kendimden nefret ediyordum. İşte bu nedenle yazmadım... Bu nedenle aramadım, o kadar özlememe rağmen bu nedenle seni görmeye gelmedim... Sana zarar vermemek için... Kalpsiz, bencil hatta kaba biri olabilirim ama bu satırları yazarken inan bana son derece dürüstüm...
    Artık gençlik çok gerilerde kaldı. İhtiraslar, hırslar, kıskançlıklar,
    açık söyleyeyim şehvet, hepsi ağır ağır sönüyor. îster istemez geçmişe bakıyor insan... İster istemez geçmişi düşünüyor. Kimler vardı hayatımda, kimler kaldı. İnkâr edecek değilim, senden sonra da erkeklerle tanıştım, bazılarını gerçekten de sevdim, hem de delice, ama son nefesimde kimi unutamadın diye sorsalar, hiç duraksamadan Müştak diye cevaplarım: Galiba ben en çok kocaman gövdesinde tertemiz bir kalp taşıyan, o tuhaf adamı sevdim. Bu mektubu sana yollayabilir miyim hâlâ emin değilim... Ama bir gün okursan, beni bağışlamanı çok isterim... Çünkü hayatımda en büyük
    kötülüğü sana yaptım. Hem de hiç istemediğim halde...
    Ne yazık ki bunu başardım. Başarılarımın en utanç verici olanı, en acımasız olanı... Lütfen beni affet, güzel günlerimizin hatırına bu kadarını esirgeme benden... Bir gün bunu senden duyabilecek miyim? Düşünmeye bile cesaret edemiyorum. Ama bu mucize gerçekleşirse, dünyanın en mutlu insanı
    olacağım. Seni sevgiyle kucaklarım, benim büyük aşkım, gerçek arkadaşım, kadim dostum... Hah ettiğinden çok fazlasını verdiğin, vefasız sultanın Nüzhet...
  • 272 syf.
    ·2 günde
    Ben kendi Sosyolojik okuma geçmişimi ikiye ayırıyorum: Bauman öncesi ve Bauman sonrası...

    Bauman öncesi dönemde akademik kavramlar arasına sıkışmış, gündelik deneyimlerle sosyolojinin savunduğu görüşleri bir türlü birleştiremiyordum. Sorunun benden kaynaklı olduğunu düşünüyor ve bir yetersizlik duygusuna kapılıyordum. Sosyoloji disiplinine özel ilgi duyuyor olmama rağmen elime aldığım kitapları okurken verim almadığımı hissediyordum. Okuduğum her kitap bana sosyolojik düşünmeyi değil de Sosyoloji bölümünde yapılacak olan sınavlardan daha yüksek puan almama yardımcı olabilecek gibi geliyordu bana. Sorun kimde? Sorun bizim birey olarak sahip olduğumuz bilgi birikimini yetersiz hissettiren olguları daha bilimsel yollarla açıklamak amacıyla daha karmaşık daha uzun daha zor kelimlerle anlatan yazarlarda mı? Yoksa sorun bizim birey olarak ayrı ayrı disiplinleri daha anlamlı hâle getirebilecek kadar inceleme araştırma, yorumlama deneyimini oluşturacak gücü elde etmek yerine üşenmekle geçen yıllarla gerçekten yetersiz kalışımız mı?

    Sorunun tanımı ve nedenleri tabii ki bu kadarla sınırlı değil daha üst sistemler tarafından cahil bırakılmış olma durumumuz da çok etkilidir. Lakin Bauman öyle bir yazardır ki herhangi akademik geçmişi olmayan, genç yaşlı, okuyan-okumayan ev kadını iş kadını vb. ayrımlar olmadan her bireyin anlayabileceği yalınlıkta bize Sosyolojik Düşünmeyi öğretmeye çalışıyor. Bauman'ı okuyup da yine de hayatımız olduğu gibi kalıyorsa bu sefer kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki sorun bizde başka bahanemiz kalmadı biz sorunluyuz...

    "Günübirlik işlerimizin çoğunu oluşturan alışılagelmiş ve tekdüze hareketlerimizi
    sürdürdükçe çok fazla kendimizi irdeleme ve çözümleme gereği duymayız. Yeteri kadar sıklıkla yinelendiğinde şeyler bildik hale gelirler ve bildik şeyler kendi kendilerini açıklarlar; soru ve kuşku doğurmazlar. Bir bakıma görünmezdirler. İnsanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur. Aşinalık yalnızca sorgulayıcılığın ve eleştirinin değil, aynı zamanda yenilik arayışının ve değiştirme cesaretinin de en amansız düşmanıdır. Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır."


    Bauman yaşadığımız hayatta dünyanın kendisini tanımadığımızı, dünya ile olan ve başka insanlar, başka sistemler tarafından bize ezberletilen dünya ile olan ilişkimizi biliriz diye belirtmektedir. Her disiplinin alanı akademik alanda çalışan insanlarca belirlenmiş ve sınırları bu şekilde kabul edilmiştir. Bauman kendinizi bir kütüphanede hayal edin der. Tarih, ekonomi, siyasal bilimler, antropoloji, hukuk vb. Alanlarda olan kitapların raflarına yakın bir yerde bir de Sosyoloji alanına ait olan, köşede bırakılmış kitapları göreceksiniz der. Yani Sosyoloji tüm bu alanlara yakın bir disiplin olarak size yansıtılır. Fakat bu anlanların paylaşmakta anlaşamadıkları ya da en güzel parçaları kendilerine sakladıklarından sonra yere saçılan kırıntıları toplayan "artıkçı" bir disiplin olarak gösterilir Bauman'a göre.

    Ama bu disiplinlerin konu dağılımını nereden biliyoruz? Günlük hayatta karşılaştığımız olayları yorumlarken ekonomi, hukuk, siyasi bilimler disiplinlerinin konularını biz belirlemiyoruz bize öğretilen bu diyor Bauman. O yüzden biz dünyayı değil dünya ile olan ilişkimizi biliriz sadece ifadesini kullanır...

    O zaman Sosyoloji ne işe yarayacak? Her bilim dalı insan eylemlerini, erdemlerini açıklamak ve sınırlamak için kendi aralarında konu dağılımı yaparken Sosyolojinin yeri neresidir? İlk özet tanım da şöyle açıklayacak Bauman.

    "Sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır."

    Yani şunu söylemek istiyor Bauman. Bırakın onlar istediği kadar üstünlük kavgası versin. Biz hepsini kullanarak insan eylemlerini ifade etmeye çalışacağız. Ve bu saydığımız disiplin alanlarının insan hayatına getirdikleri özgürlük genişlemesi-daralması sosyolojinin üzerinde durduğu en ağırlıklı mesele olarak çıkacak karşımıza...


    Bauman'a göre kazanılmış bir Sosyolojik Düşünme becerisi kişinin daha duyarlı olmasına yarayacak, duygularını daha da keskinleştirmesine yarayacak ve gözlemlerini daha da açmasına yardımcı olacak. Böylece hayatlarımızda değiştirilemez, kaçınılmaz diye ifade ettiğimiz ebedi özelliklerin insan gücünün ve insan kaynaklarının kullanılmasıyla ortaya çıkmış olduğunu görecek ve bunu anladıktan sonra artık içimizde bir huzursuzluk oluşacak ve kendi eylemlerimizin de bu sistemlerin içinde eriyip gidiyor olduğunu fark edince Sosyolojik düşünme geri dönülmez bir huzursuzluk yaratacak bize bunu anlatmaya çalışıyor Bauman..

    Bauman ilk bölüm olan "Özgürlük ve Bağımlılık"a şöyle başlıyor:

    "Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz Sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir."

    Özgürlük, insanlık tarihine bakılınca henüz çözüme kavuşturulması mümkün olmayan bir ifade. Özgürlük bireysel tatmin aracı olarak kullanılınca hükmetme, zarar verme olarak çıkar karşımıza. Özgürlük yeni hayat sahası kurmak amacıyla üstün bir iş yaptığını zanneden ve bu özgürlüğünü gerçekleştirmek adına her yolu deneyen Hitler olarak çıkar karşımıza. Toplama kampları, İnsan fırınları ve milyonlarca Yahudi mezarı olarak çıkabilmektedir karşımıza. Özgürlük kimin eline geçtiğine göre değişen bir ifadedir. Özgürlük Bir Atatürk'ün eline geçerse bir vatanı kurtarabilir. Özgürlük bir Atatürk düşmanının eline geçerse yapılan tüm devrimleri ve yakılan tüm meşaleleri yerle bir edebilir. Özgürlük elleri ve ayakları prangalı olan binlerce kölenin eline geçerse onları tutsak eden bir avuç insanı yerle bir edecek bir güç sağlar onlara. Özgürlük Moğol imparatorluğunun eline geçerse tüm Anadolu medeniyetlerinin birikimini Dicle ve Fırat'a dökülen mürekkep olarak da çıkabilir karşımıza. Özgürlük bir karar verme ve seçme yetisidir. Ve bu karar verme yetisi bencil, arzularına doyumsuz güç duygusundan beslendiğini düşünen zavallı iktidar mensuplarının elinde kaldığı sürece şahsi özgürlük kavramından konuşmak gereksiz olacaktır. Çünkü Bauman birey olarak özgürlük duygumuzun oluşumunu da gelişimini de belirleyen bir sürü etmenin olduğunu söyler.

    Özgür davranabilmek için özgür iradeden başka kaynaklara ihtiyacınız vardır der Bauman. Herkesin aklına da ilk olarak para gelir. Lakin para yetersiz bir kaynaktır. Doğumla birlikte edindiğimiz bir sürü özellik bizim özgürlük kaynaklarına erişmemizi engelleyebilir. Irk, cinsiyet, yaş, etnik grup, milliyet vb. özelliklerimizin başkaları tarafından nasıl algılandığı ve bu algıdan kaynaklı bize nasıl davrandıkları özgürlük kaynaklarına erişimimizin en önemli hususlarıdır. Bauman bir Yahudi, Hitler'in başlattığı olaylardan da nasibini almış sürgüne maruz kalmış kendini yabancı hissetmiş ve bu yabancılık duygusunun kendinden başka nedenlerden kaynaklı olduğunu ifade etmek için kendini sosyolojiye adamış bir insandır. Bir başka Yahudi'den örnek vermek istiyorum. Stefan Zweig, Hitler öncesi dönemde kitapları teker teker basılıyor, maddi durumu çok iyi bir durumda yaşıyordu. Hatta o kadar yüksek yaşam rahatlığı vardı ki özel el yazması koleksiyonu bile vardı teker teker topluyor el yazmalarını ve hayatından gayet memnundu. Sonra bir zamanlar ona komşu olan lakin sonradan bunu öğreneceği Hitler çıkıyor ortaya. Her şey birdenbire oldu. Eserleri toplatılmaya, yakılmaya başlandı. Alman dilinde en çok sevilen yazarken en nefret edilene doğru sürüklenmeye başladı. Yıllardır topladığı el yazmalarının birini bile alamadan vatanından kaçtı. Ne sahip olduğu edebi güç ne de sahip olduğu maddi olanaklar işe yaramadı. Hitler'in özgürlüğü öyle istiyordu ve öyle olacaktı. Şimdi Zweig'in birey olarak suçu nedir? Yahudi doğmak. Artık hayatını Yahudi doğma suçunu işlediği için sürgünde geçirecekti. İntihar ettiği zaman Brezilya'da yaşıyordu. Hitler öncesi dönemde olduğundan daha fazla değer görüyor ve devlet çapında saygı duyuluyordu ona. Lakin o sadece Yahudi olduğu için ona ve tüm Yahudilere bir genelleme mantığı ile işlenen suçtan ötürü yaşadığı duygu bunalımını atlatamayacak ve intihar edecekti.

    Özgürlük karar verme yetisidir. Zweig isteseydi bir şey olmamış gibi yazmaya ve yaşamaya devam ederek kullanabilirdi o özgürlüğü. Ben şuan bu satırları yazmak yerine elime başka bir kitap alabilir Bauman'ın ben de yarattığı düşünceleri dile getirmek yerine daha az zahmetli bir işe kalkışabilirdim. Siz de bu yazılanları okuyup okumama konsunda özgürsünüz. Bu tarz özgürlükler bizim irademize bağlı olanlardır. İnsan isterse farkındalık seviyesini arttırır isterse günlerini bomboş bir şekilde bir asalak gibi yaşayarak geçirebilir. Zaten bizim elimizde olmayan özgürlükler yüzünden hayatımız gayet zor bir konuma doğru sürükleniyor. En azından özgürlüğümüzü bu güç koşulları yaratanları anlayabilmek ve anlatabilmek için harcayalım ki kendi özgürlük irademizi oluşturabilecek sorgulama yeteneğine erişebilelim diyor Bauman.


    İkinci bölüm olan Biz ve Onlar'da şöyle bir paragraf yer alır.

    "Zaman zaman belki fark etmişsinizdir, izleyicilerine karşılıklı bağlılık duyguları
    aşılamayı isteyen insanlar kardeşlik metaforlarını kullanmaya bayılırlar ve dinleyicilerine "kardeşler" ya da "bacılar" diye seslenirler. Milli dayanışma duyguları ve milleti için kendini feda etmeye hazır
    olma, ülkeden "ana vatanımız" ya da "atalarımızın toprağı" diye söz ederek sağlanır."


    "Kefenini giyip hazır olma" metaforu da diyebiliriz. Bu siyasi arenada daima işe yarayan bir yol değil midir? Başı sıkışan "kutsallara" sığınıyor. Siyasi olarak can çekişen, yakıtı bitmek üzere olan otoriteler hemen bir olay ayarlar. Bir ihanet senaryosu çizer ve içinde bulunduğu durumdan "kardeşlik" "millet" ve dini kutsallara ile sıyrılır. Çünkü kitleleri idare etmenin ve mevcut kötü durumu unutturmanın yolu daha kötü bir senaryonun geleceği endişesini aşılayarak kimsenin kimseyi sevmediği bir ortamda herkesin birbirine sarılmasını sağlamaktır.

    Bauman bu bölümde "biz ve onlar" kavramlarını irdelemiştir.

    "Biz" ait olduğumuz grup anlamına gelir. Bu grup içinde olanları gayet iyi anlarım ve anladığım için nasıl sürdüreceğimi bilirim, kendimi güvenli ve evimde hissederim. Bu grup adeta benim doğal ortamım, içinde olmaktan hoşlandığım ve huzur içinde döndüğüm yerdir. "Onlar" ise tersine ne ait olmayı isteyebileceğim ne de istediğim bir grubu anlatır. Dolayısıyla o grupta neler olup bittiğine ilişkin gözümde canlanan şeyler, belli belirsiz ve kopuk kopuktur; o grubun işleyişine ilişkin pek bilgim yoktur ve bu yüzden o grubun yaptığı her ne ise benim için genelde kestirilemez ve aynı şekilde korkutucu şeylerdir."

    "Biz ve onlar" ifadeleri siyasi, dini, ekonomik, toplumsal, cinsiyetçi vb. farklılıkları ait olduğumuz çevrede içselleştirme eğilimimizle alakalı bir durumdur. "Biz" kavramını kendimizce doldurduktan sonra artık kendimize düşman icat etmemiz gerekir ki karşılıklı çatışmadan doğacak olan aksiyon ile egolarımızı, çıkarlarımızı, ideolojilerimizi hayatta tutabilelim. 21. Yüzyılda geri kalmış coğrafyalarda önemli olan çoğunluğu elde etmektir. Çoğunluk cahil, eğitimsiz, sapkın duygulara sahip veya aklınıza gelen tüm negatif özellikleri barındırıyor olabilir o önemli değil önemli olan "Biz" grubunun sözde demokrasiyi elinde tutmasıdır. Siz mevcut otoriteye karşıt bir görüşte olursanız artık "düşman" kategorisinde yer alırsınız çünkü siyasilerin ayakta kalmak için sömürdüğü kitleyi etkileyebilir düşüncelere ve eylemlere sahipsiniz. (Eşcinsel, ateist, komünist, laik, feminist, vb) mesela Ataerkil bir otoriteyi tehdit ediyorsanız o yapıyı savunanlar tarafından kadın cinayetlerinin arttığını görürsünüz, eşcinsel insanlara nefret söyleminin arttığını görürsünüz, dini oluşumların gittikçe arttığını görürsünüz, siyasi tutuklamaların ve sansürlerin arttığını görürsünüz. Ve de bunların hepsi cephede düşmanlarla savaşıyor hissi verilerek yapılır. Çünkü "biz"i oluşturan topluluk diğer "onlar"ı ezecek güçtedir. Böyle kaldığı sürece de bazı şeylerin değişmesini beklemek iyimserlik olacaktır.

    Bauman Armağan ve Mübadele bölümünden:

    "Kişisel bağlam hayat uğraşının tamamı için yetersiz kalsa bile, vazgeçilmez bir unsurdur. "Derin ve bütünlüklü" kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni,doktorumun hastası ve birçok başka yerde birçok başka şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek durumunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben gerçek, hakiki "Ben"- kimim?"

    Ben kimim?

    "Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım." İfadesi ne kadar da çarpıcı. Günlük hayatımız bizden çok uzak yerlerde seyreder. Üstelik maddi kazancı sağlamak adına günün 1/3'ünden fazlası iş hayatında geçiyorsa artık ben kavramı bize gittikçe yabancılaşmaktadır. Bana göre iki yol var. Ya ayak uydurup oynadığımız bir sürü rolün toplamını muazzam bir şekilde yansıtıp sahte bir mutluluk sahte bir yaşama adabde olup yaslanıp gideceğiz. Ya da sahteliklere katlanamadığımız için aksi, soğuk iş saatleri dışında kalan zamanı boşa harcatacak o samimiyetsiz ortamdaki insanlardan uzak duracağız. Bir üçüncü seçenek çalışmamak olabilir ama ona pek sıcak bakmıyoruz bütün yaşantımızı para ile idare etmeye o kadar çok alıştık ki...

    Farklı iş deneyimleri, yıllardır süren insana dair okuma anlama sürecimin bana kattığı en önemli erdem: sahtelikleri, kendinden çok uzakta bir görüntüyü yansıtan insanları ayırt edebilmek ve bu saçma oyuna dahil olmamak. Eylemlerimi, ilişkilerimi çok yüksek bir oranda kontrol altında tutmak ve iş yerinde bulabileceğim zaman aralıklarını kimsenin gelip benden çalmasına izin vermemek. Herkesin hayatını istediği gibi devam ettirme özgürlüğü var ama kendi sınırlarında olduğu sürece var bunu unutmamak gerekir.


    Bauman yedinci bölüm olan "Kendini koruma ve Ahlâkî görev" de ihtiyaç duyduğumuz eşyalara verdiğimiz "iyi" olma niteliğini irdeliyor. Kendi yetersizliklerimizi sanki sahip olacağımız eşyalarla örtebilecek duruma gelecekmişiz gibi bir hisse kapıldığımızı söylemektedir. Etrafımızda olmasını istediğimiz ya da başkalarının bize bunu dayattığı eşya satın alma duygusunun bize bir sahip olma duygusunu kazandırdığını ve bu duygunun da bizi baskı altına aldığını söylemektedir. Sanki tüm sorunlarımız o eşyayı almakla çözülecek hayatımızı mutlu bir şekilde devam ettirebilir olma durumumuzda bu sahip olma duygusunu tatmin etmekle gerçekleşecekmiş gibi davranırız.


    Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? kitabında da bu durumla alakalı şöyle bir alıntı geçmektedir.
    #65271768

    Bu tüketme arzusu nereden gelmektedir? Bu ilk olarak insanın hangi sınıfa mensup olursa olsun içindeki o ilkel sahip olma arzusundan kaynaklanmaktadır. Eğer o arzuyu hakimiyet altına alamazsak ister en fakir kişi ister en zengin kişi sürekli bir eşya yoksunluğunu duyacağızdır.


    İkinci olarak toplum ve medyanın sürekli yeni ürünleri piyasaya sürmesi ve size de sadece onlara sahipseniz mutlu olabilirsiniz duygusunu yansıtması. Bir nevi eşyaya sahip olanın olmayanı aşağılaması ve eşyaya sahip olmayanın sahip olanı kıskanması durumudur. Bize düşen görev ne peki? Bauman maddi olarak sizden çok daha üstün olanların durumunun sizin hayatınıza hiçbir baskı unsuru oluşturamaz olduğunu söylemektedir. Geri döneceğim lakin bizim hayatımıza etki edecek tek güç unsuruna sahip olan insanın da istihdam edebilecek iş kollarına, fabrikalara, tarlalara sahip insan olacağını söylemektedir. Sadece sizin zamanınızı satın alabilen kişi size baskı uygulayabilir ve sizi hakimiyeti altına alabilir.

    İlk konuya dönersek sınıfsal farklılıklardan kaynaklı maddi güç ayrımı alt sınıflara bir güç uygulama gibi niteliğe sahip değildir. Sadece gösteriş yapabilir ve sizde ait olmayanla size hava atabilir o kadar. Tabii ki sahip olunan eşyalarla yaşam rahatlığı daha da artar lakin bizim olmayan eşyaların hayalini kurarak zaman kaybetmenin de bir önemi yoktur.

    Bir araba, bir ev alan insan sizin ona sahip olamayacağınızı belirtecek şekilde böbürlenebilir. Sizi etki altına alarak ona daha fazla hürmet göstereceğinizi düşünür. Lakin onun yüksek maddi zenginlikleri sizi denetim altına alamaz. Etki altına alma durumu da size bağlıdır. Sizin bu hayattaki ideal ve hayallerinizin maddi veya manevi boyutuyla alakalı bir durumdur. Burada aşağılanan kişinin takındığı tutum çok önemlidir. Eğer sizi aşağılayan gibi maddi hayata ve böbürlenmeye ihtiyacınız varsa ömür boyu bir eşya yoksunluğu sizi bekleyecektir..


    Bauman "Hayat Uğraşına Dalmak" bölümünde tüketim kültürünün üzerinde durmaktadır. Bu konu şimdiye kadar bu kitapla beşinci olan kıtaplarının tümünde hassasiyet gösterdiği bir konudur. Israrla nasıl tüketim kültürünün köleleri haline geldiğimizi vurguluyor. Benim bu bölümlerinden edindiğim bir sürü şey oldu Bauman okumalarına başlayan her okur da bilinçli bir şekilde Bauman'ı dinlerse kendine bu konuda çok şey katacaktır.

    Bauman'ın vurguladığı noktalardan biri oluşturulan yapay bir tüketim kültürünün medya ve onları kullanıp tanıtımını yapan "üst düzey" yaşam koşullarına sahip insanlar tarafından bize sunulması ile bizim de sanki bu ürünleri almamız gerekiyormuş hissine kapılmamızı isteyen bir pazar anlayışı hakim.

    Pazar sahipleri insan ihtiyaçlarını karşılamak için yeni bir ürün ileri sürmekte ve ona ihtiyacımız olduğunu bize hissettirmektedir. Herkesin evinde televizyon olmalı duygusu gibi herkes akşamları haber izlemeli ya da dizi film izleme ihtiyacını gidermeli gibi..

    O yüzden teknoloji sürekli kendini yenilemek zorundadır mevcut arz talep mekanizmasının canlı tutulması için seçeneklerin fazla ve herkese uygun olabilecek kadar alt sınıflara da inmelidir. Bazılarından az bazılarından fazla kazanç ama herkes bu tüketim mekanizmalarına katılmalıdır.

    Birkaç alıntı bağlantısı ile durumu pekiştirmek istiyorum.

    #75542398
    #63164527
    #63073113

    Reklamların bu konuda rolü çok önemlidir. Bize sürekli yeni tüketim mallarına ihtiyacımız olduğunu vurgular. Daima eski malları kullanarak hayatına devam eden insanları aşağılarlar, eski kafalı olarak nitelerler. Üretilen malların birinci sınıf teknoloji ürünü ve birinci sınıf uzmanlarla yaratıldığını vurgular ve bizim "teknoloji-uzmana" karşı güven bağı oluşturmamız adına uğraş verirler.

    Algılarımıza yapılan bu suni saldırı ile beraber biz de ihtiyacımız olan veya olmayan bir şeyi bir aciliyet haline getirir ve başkaları tarafından oluşturulan yetersizlik, yoksunluk algımızı kırmak adına tüketime başlar, kredili hayat koşullarına adapte olur daha iyi eşyalara sahip oluruz. Seçkin kisilerin sahip olduğunu sandığımız halbuki bizi sürüye dahil etmekten baska işe yaramayan maddiyata kurulu yaşam konforuna erişiriz. Bu yanılsamalar dünyasını nasıl aşacağız? Neyi isteyip neyi istemediğimizin altında yatan nedenlerin hangisi bize aittir? Bunu sorgulamaya yardımcı olacak tek şey de bu oyunu bozacak olan Sosyolojik okumalardır. Kendi başına bir ders olan Medya Sosyolojisi bu yüzden vardır. İletişim Sosyolojisi bu yüzden vardır. Sosyolojinin de amaçlarından biri bu algı düzenlerini açığa çıkarmak ve insanlara şeffaflık sağlamaktır. Başa dönersek şöyle bir ifade kullanmıştı Bauman:
    "Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır."

    O yüzden otorite Sosyolojiyi de kendi yanına çekmeye çalışır. Gerçekleri söylemekle yükümlüdür bu bilime kendini adamış insanlar. Şayet yerli bir isim bulamazsanız Evrensel bir sürü sosyolog var Bauman da önemlilerinden biridir.

    Bu eserde Bauman'ı okumuyor adeta dinliyorsunuz. Baştan sona kadar bir anlatı havasında devam eden kitabın asıl amacı insanları akademik kavramlara boğmadan Sosyoloji bilimini sevdirmek ve çok da başarılı bir yapıt olmuş.

    Bauman bölüm bölüm sosyolojinin çalışma alanlarını sizinle sohbet ediyormuşçasına inceliyor bol bol örnek veriyor insanların bu alana olan ön yargılarını kırmaya çalışıyor. O yüzden Bauman'ı okuyun, okutun Sosyoloji olmadan insan eylemlerinin ifade edilişı hep yarım kalacaktır.

    İlk sayfada şöyle söylüyor Bauman:
    "Düşünme ve yazma, özel olduğu kadar sosyal bir faaliyettir." O yüzden yazmaktan da vazgeçmemek gerekir düşünelim ve yazarak ifade etmeye devam edelim...
  • 385 syf.
    ·10/10
    Yazardan okuduğum ikinci kitap Eliza ve Canavarları. Yazarın kalemini ve kitaplarını sevdiğimi Eliza sayesinde bir kez daha anladım.

    Eliza ve Canavarları sizi şaşırtmayı vaat etmiyor. Bunu daha konuyu okuduğunuz anda fark edebilirsiniz zaten. Kitapta neler olacağı belli, okuyanlar şaşırmayı beklemezlerse oldukça keyif alarak okuyabilirler.

    Eliza bana bu zamana kadar okuduğum kadın karakterler arasında neredeyse en yakın olandı. Biraz da bu nedenle kitabı baş ucu kitabım ilan ettim. "Yaşamayan bilemez" derler ya Eliza'yı anlamak için ya onun yaşadıklarını yaşamak ya da iyi empati kurabilen bir insan olmak lazım.

    Ben wattpadde kendimce hikayeler yazıyorum. Hayran kurgu kategorisinde olduğu için çevremdeki ve yazdığımı duyan insanlar küçümser ifadeyle bakıyorlar ve sözleriyle de bunu çok belli ediyorlar. Doğal olarak ben de artık "şunu ben yazıyorum" demiyorum. Yıllar içerisinde gelen iyi kötü tüm yorumlar, bencil istekler, yazarı bir köle gibi görmek, neredeyse karakterin yaşadıklarının hepsine şahit oldum. Eliza da böyle bir ortamın içinde ve kendisini gizli tutmasını anlıyorum. Yarattığı evrenin kirletilmesini istemiyor. Orası kendisine özel kalsın istiyor. Haklı da. Çünkü bir yazara ulaşmayı başaran bazı okurlar bir anda kendilerini yazarı kontrol edebilecek güçte hissediyorlar.

    Eliza'yı o kadar sevdim ki diğer olumsuz olayları da affederken buldum kendimi. Çünkü dediğim gibi yaşamayan ya da kendisini Eliza'nın yerine koyamayan hiç kimse benim istediğim tepkileri veremeyecekti. Wallace'ın tepkisine ilk başta sinirlensem de sonra bana atılan "Sen bu hikayeni kitap olarak bastıramıyorsan kendi adımla ben bastırsam olur mu,", "şu oyuncuya uyarlasam olur mu,", "ingilizceye çevirsem olur mu belki sonra bastırırım bile," tarzı okur mesajlarını ve yıllar önce yarım bıraktığım ve şimdi kalemim, düşüncelerim değiştiği için yazamadığım hikayeleri bana zorla yazdırmaya çalışan okurları hatırladım ve dedim ki "Evet böyle insanlar var,". Kitaptaki tüm karakterler o yüzden bence gerçeğe yakınlardı. Wallace, Eliza'nın nedenlerini daha o dile getirmeden anlasa ya da kendisini bencilce öne almamış olsa bu kadar gerçek bir karakter olmazdı. Klasik bir romantik erkek olurdu. Yani kusuruma bakmayın da genelde çoğu insan çevresinde gelişen olaylarda önce kendisini düşünüyor, kendi hayatına olan etkisini düşünüyor. Karşı tarafı düşünen çok az. Bu konuda fazla dolu olduğum için anlatmaya devam etmeyeceğim. Kitabın devamına geçiyorum.

    Kitabın içerisindeki forum profil sayfaları, mesajlaşmalar, Eliza'nın çizgi romanındaki çizimler, yazarın aslında Eliza'nın sevdiği roman serisinin yazarı olması ve bu seriyi gerçekten yazması inanılmaz güzel detaylardı. Akıcı bir kitaptı. Sıkıldığım yer olmadı. Okumaya kıyamadığım için ara verdiğim zamanlar bile oldu yoksa bir günde bitecekti.

    Eliza'nın özgüveni yok gibi görünse de olayların üstesinden neredeyse tek başına gelebilmesine çok sevindim. Bana çok şey öğretti. Özellikle de sanal dünya hakkında. Ayrıca Wallace'ın hayran kurgu yazarken kendisini bulması da beni çok etkiledi. Sporcu olmayı seçebilirdi, görünüş itibarıyla bile bunu başarabilirdi ama o kendisini mutlu edecek bir başka yön seçti. Eliza ve Wallace'ın kendi içlerinde taşıdıkları zor yükleri vardı.

    Eliza'nın ailesi ara ara kafamı çorbaya çevirseler de şöyle bakınca bazı ebeveynlerin böyle olduğunu bildiğim için gözüme batmadılar. Kardeşlerini daha çok görmek isterdim onları çok sevdim. İnternetteki arkadaşları çok güzeldi. Wallace'ın arkadaşları da fena değildi.

    Yazar, olay olduktan sonrasını daha yüzeysel geçti gibi hissettim. Daha fazla detay isterdim, belki birkaç yerin farklı olmasını isterdim, Eliza'nın bazı konuları aşmasını -özellikle bana katacakları- için daha sindirerek okumak isterdim. Belki bana da ilham verir destek olur diye. Fakat yazara karışma şansımız yok, ki olsa da yine ona kafasında planladıklarını aynen yazmasını hiçbir şeyi değiştirmemesini isterdim.

    Yazarın kendini Eliza'ya çoğu yerde kattığını düşünüyorum. Sonuçta o bir yazar. Ben bile kendime dair bir şeyler görebildiysem o da mutlaka bazı yerlerde kendisinden yola çıkmıştır. Bu da Eliza'yı gerçeğe yakın yapan bir diğer neden muhtemelen.

    "Mutlaka okuyun," demeyeceğim çünkü ben kitaba çok kişisel yaklaştım. Hatta sırf kişisel algıladığım için yüzlerce post-it yapıştırdım. Ama kafa dağıtmak için, çerezlik sayılan, sizi RS döneminden çıkaracak, şaşırtacak değil dinlendirecek bir kitap arıyorsanız Eliza ve Canavarları kitabını listenizde öne alabilirsiniz.

    Genel Bakış
    Tür: Genç Yetişkin
    Seri/Tek: Tek.
    Aşk üçgeni: Yok.
    Cinsellik: Yok.
    Favori karakterim: Eliza.
    Bu yazarın diğer kitaplarını okuyacak mıyım? Okuyacağım.
    Bu kitabı/seriyi gelecekte tekrar okuyacak mıyım? Evet.
    Bu kitabı/seriyi öneriyor muyum? Evet.
  • Seçicilik -bilinçli, dikkatli ve akılcı seçicilik- nasıl dikkat edeceğinizi ve sınırlı sayıdaki kaynağınızı en iyi şekilde nasıl değerlendireceğinizi öğrenmekteki ilk kilit adımdır. Ufaktan başlayın; idare edilebilir olandan başlayın; odaklı başlayın. Watson Sistemi'nin, Holmes Sistemi'ne dönüşmesi yıllar sürebilir ama bilinçli bir şekilde odaklanmayı becerirseniz bu süreyi kısaltabilirsiniz. Holmes Sistemi'nin araçlarından bir kısmını Watson Sistemi'ne vererek ona yardım edin. Zira Watson Sistemi'nin tek başına elinde hiçbir şeyi yok. Ancak size bir uyarım da olacak: Dünyayı filtreleyebilmenizi kolaylaştırmak için kendinize hedefler belirleyebilirsiniz ama dikkat edin, bu hedefler sonunda sizin için birer at gözlüğü olmasın. Hedefleriniz, öncelikleriniz, "başarmak istediğim şey nedir" sorusuna vereceğiniz cevap değişen çevre koşullarına adaptasyon sağlayacak kadar esnek olmalıdır. Eğer elinizin altındaki bilgi değişiyorsa, siz de değişmelisiniz. Belirlenmiş planınız daha büyük bir amaca hizmet ediyorsa, o planın dışına çıkmaktan korkmayın. Çünkü bu da gözlem sürecinin bir parçası. Bırakın içinizdeki Holmes, içinizdeki Watson'a nereye bakacağını göstersin. Müfettiş Alec MacDonald yani Holmes'un taktığı isimle, Mac gibi olmayın. Holmes'a kulak verin ve içinizden öyle yapmak gelmese bile rotanızı değiştirin, yürüyüşe çıkın ... 2. Nesnel Olun Priory Okulu Vakası'nda, son derece değerli bir öğrenci, yatılı okuduğu okuldan kaybolur. Ayrıca okulun Almanca öğretmeni de kayıptır. "İngiltere'nin istisnasız en iyi ve en seçkin hazırlık okulu" olarak anılan bu denli saygın ve prestijli bir yerde nasıl böyle bir facia yaşanabilir? Okulun hem kurucusu hem de müdürü olan Dr. Thorneycroft Huxtable, tamamen afallamıştır. Bay Holmes'a danışmak için İngiltere'nin kuzeyinden Londra'ya gelene kadar düşünmekten o kadar bitkin düşer ki, Baker Sokağı 221B'de içeri girer girmez "perişan ve bilinçsiz" bir halde ayı postu halının üzerine yıkılıverir. Bir değil, iki kişi kayıptır. Ve öğrenci, eski kabine üyesi ve İngiltere'nin en zengin adamlarından Holdernesse Dükü'nün oğludur. Huxtable, Holmes'a, olayın kesinlikle Dükle alakalı olduğunu, Heidegger denen şu Almanca hocasının da bir şekilde suça yataklık yaptığını söyler. Bisikleti bisiklet parkında değildir ve odası da hızlı bir kaçışın izlerini taşır. Çocuğu kaçıran mı? Kaçıranın suç ortağı mı ? Huxtable hangisi olduğunu kestiremez ama adamın masum olması mümkün değildir. Zira aynı anda iki kişinin birden ortadan kaybolmasını tesadüf kadar basit bir şeye bağlamak mantıksız olurdu. Derhal bir polis soruşturması başlar. Civardaki istasyonda erken saatlerde trene binen bir adamla genç bir oğlan görüldüğü ortaya çıkınca, polislerin görevlerini başarıyla yerine getirmiş olduğu kabul edilir. Soruşturma usulen sonlandırılır. Ancak söz konusu ikilinin kayıp vakasıyla bir alakası olmadığı anlaşılınca Huxtable hüsrana uğrar. Ve böylece müdür, gizemli olaydan üç gün sonra soluğu Bay Holmes'un yanında alır. Çok geç kalmadınız belki, der dedektif. Ya da belki iş işten geçti bile. Değerli bir zaman kaybedilmiş. Acaba daha da büyük bir trajedi yaşanmadan evvel kaçaklar bulunabilecek mi? Böyle bir durumu meydana getiren nedir? Bu soruyu cevaplamak, bir dizi bulguyu sıralamak -kayıp bir çocuk, kayıp bir öğretmen, kayıp bir bisiklet ve benzerleri- ya da bütün o bulguları detaylarla pekiştirmek -oğlanın odasının hali, öğretmenin odasının hali, giysiler, pencereler, çiçekler, vesaire kadar kolay değil. O soruya cevap verebilmek için son derece spesifik bir şeyi kavramak lazım önce: Durum (bu zihinsel ya da fiziksel bir şey olabilir. Hatta boş bir oda gibi durum-olmayan bir şey de olabilir) tabiatı gereği dinamiktir. Ve siz de, bu duruma dahil olarak onu, siz gelmeden önceki halinden tamamen farklı bir şeye dönüştürmüş olursunuz. Heisenberg'in belirsizlik ilkesi artık harekete geçmiştir: Bir şeyin gözlemleniyor oluşu, gözlemlenen şeyi değiştirir. Boş bir oda bile siz içine girdiğiniz anda artık eskisi gibi değildir. Değişmemiş gibi ilerlemeye devam edemezsiniz. Bütün bunlar size mantıklı geliyor olabilir ama bunu uygulamalı olarak anlamak teoride göründüğünden çok daha zordur. Örneğin, sık sık incelenen, beyaz önlük etkisi dediğimiz fenomeni ele alalım: Diyelim kontrol ettirmek istediğiniz bir ağrınız ya da öksürüğünüz var. Ya da sadece genel kontrol zamanınız geldi ve siz de bunu geciktirdiniz. İç çekip telefonu kaldırıyorsunuz ve doktorunuzdan randevu alıyorsunuz. Ertesi gün de muayenehanesine gidiyorsunuz. Bekleme odasındasınız. İsminiz söyleniyor. Randevunuz için içeri giriyorsunuz. Check-up yaptırmak üzere doktorun yanına gidenle, bir önceki gün arayıp randevu alan aynı sizsiniz diye düşünmek doğrudur, değil mi ? Hayır, değil. Ardı ardına yapılan çalışmalar bize gösteriyor ki, birçok insan için bir doktor ofisinden içeri girmek ve doktoru görmek -beyaz önlük adı da buradan geliyor- yaşam belirtilerinde ciddi bir değişim görülmesi için yeterlidir. Nabız, tansiyon, hatta tepkime ve kan tahlilleri bile sırf doktorla yüz yüze geldiğiniz için değişebilir. Kendinizi ne tedirgin ne de stresli hissedersiniz ama bütün B E Y N İ N Ç A T I KAT i N i D O L D U R M A K 103 tahlil sonuçlarınız değişmiş olur. Varlık ve gözlem, durumu değiştirir. Dr. Huxtable'ın, kayıp vakasını çevreleyen olayları nasıl değerlendiğini bir hatırlayın: bir kaçak (oğlan), bir suç ortağı (öğretmen) ve bir de kaçış ya da hile amacıyla çalınmış bir bisiklet var. Hepsi bu. Müdürün Holmes'a bildirdiği gerçeklerin tamamı (ya da kendi öyle olduğuna inanıyor) . Ama gerçekten öyle mi? Psikolog Daniel Gilbert'ın, gördüğümüz şeye inanmakla ilgili teorisinin bir adım ileri gitmiş hali bu: Görmek istediğimiz ve beynimizin çatı katının görmeye karar verdiği şeye inanıyoruz, beynimizdeki gerçekler yerine bu inanışı kodluyor ve tarafsız bir gerçek gördüğümüzü sanıyoruz. Halbuki gördüğümüzü hatırladığımız şey aslında o anki kısıtlı algımız. Fiili durumla kendi sübjektif yorumumuzu birbirinden ayırmayı unutuyoruz. (Bir şeyi değerlendirirken ya da hatırlarken ne kadar beceriksiz olduğumuzu anlamanız için tek yapmanız gereken, tanık ifadelerindeki tutarsızlıklara bakmak.) Okul müdürü bir ara adam kaçırmadan şüphe ettiği için, bu fikrini destekleyecek ne kadar detay varsa hepsini fark edip ihbar etmiş. Asıl hikayeyi anlamaya çalışmak için zaman ayırmamış ve buna rağmen hala böyle yaptığının farkında değil. Kendisine göre son derece objektif davranıyor. Filozof Francis Bacon'ın tabiriyle: "İnsan anlayışı, bir fikri benimsediğinde (ki bu kabul edilmiş ya da kendine göre makul bir fikir olabilir) onu destekleyici ve onunla bağdaşan her şeyi içine çeker." Katıksız nesnellik diye bir şey asla elde edilemez -hatta Holmes'un bilimsel nesnelliği bile asla tam değildir- fakat herhangi bir duruma bütünsel bir bakış açısıyla yaklaşabilmemiz için önce olayın merkezinden ne kadar uzaklaştığımızı anlamamız gerekir. Hedeflerinizi önceden belirlemek, çok kıymetli dikkat kaynaklarınızı doğru şekilde yönlendirmenize yardımcı olacaktır. Fakat belirlediğiniz hedefler, tarafsız gerçekleri, görmek istediğiniz veya görmeyi beklediğiniz şeye uyacak şekilde yeniden yorumlamanız için bir bahane olmamalı. Gözlem ve tümdengelim birbirinden tamamen farklı, bağımsız iki basamaktır. Hatta bu iki basamak arka arkaya bile gelmez. Watson'ın Afganistan' daki geçici ikametini bir hatırlayın. Holmes gözlemlerinde tamamen tarafsız ve somut gerçeklere bağlı kalmıştı. Başta hiçbir dışkestirim yoktu; o daha sonra oldu ve sürekli kendi kendine bu gerçeklerin birbiriyle nasıl alakalı olabileceğini sordu. Bir durum ancak birkaç adımda, tastamam anlaşılabilir ama bu adımlardan kesinlikle en öncelikli ve önemli olanı, gözlem ve tümdengelimin aynı şey olmadığını fark etmek ve mümkün olduğunca objektif kalabilmektir. Annem ablamı doğurduğunda epey gençti -hatta günümüz standartlarına göre inanılmaz gençti; 1970'lerin Rus standartlarında ise ortalamaya uygundu. Ablam da yeğenimi doğurduğunda epey gençti. Sokaktaki yabancıdan tutun da sınıf arkadaşlarımın annelerine, hatta restoranlardaki garsonlara kadar, bir şey gördüğünü zannedip de ona göre davranan ve gerçekte gördükleri, zannettiklerinden tamamen farklı çıkan kaç kişiyle karşılaşmışımdır saymakla bitmez. Annemi hep ablamla kardeş zannederlerdi. Bugünlerde de onu yeğenimin annesi zannediyorlar. Bunlar gözlemci açısından korkunç hatalar değil belki ama yine de hatadır ve bu hatalar hem davranışlarını, hem de akabindeki yargılarıyla tepkilerini etkiliyor elbette. Burada sorun yalnızca nesillerin karıştırılması değil. Sorun aynı zamanda modern Amerikan değerlerini, Sovyet Rusya'nın yani tamamen başka bir dünyanın kadınının davranışına uygulamaya çalışmak. Amerikan kültürüne göre annem ergen anneydi. Rusya' daysa evli barklı bir kadındı. Arkadaşları arasında ilk çocuk sahibi olan bile değildi. O yıllarda Rusya'da hayat böyleydi çünkü. Düşünüyorsunuz, yargıda bulunuyorsunuz ve bir an durup, ben ne yaptım diye düşünmüyorsunuz. Hakkında konuştuğumuz bir insanı, nesneyi, manzarayı ya da bir ilişkiyi, neredeyse asla, değerlerden bağımsız, nesnel bir varlık olarak görmeyi başaramıyoruz. Bu ayrımı göz önünde bile bulundurmuyoruz - zira böyle bir ayrım asla önemli olmuyor. Fakat, kendi kendini eğitip, nesnel gerçeği, bilinçaltına özgü, anlık ve otomatik olarak taraflı yorumdan ayırmayı başaran nadir zihinler de var. Bir ortama girdiği zaman Holmes'un yaptığı ilk şey, orada ne olup bittiğini sezmek. Kim neye dokunmuş, ne nereden gelmiş, ne olmaması gereken yerde ve ne olması gereken yerde değil. Sıradışı tarafsızlığını en sıradışı durumlar karşısında bile korumayı başarıyor. Hedefini hatırlıyor ama onu bilgilendirmek için değil, filtrelemek için kullanıyor. Öte yandan Watson, onun kadar ihtiyatlı değil. Kayıp çocukla Almanca öğretmenini bir daha ele alalım. Dr. Huxtable'ın aksine Holmes, durumun kendi yorumlarının etkisi altında kaldığını anlıyor ve bu yüzden müdürün aksine, gerçek denilenlerin aslında göründüğü gibi olmayabilecekleri ihtimalini de göz önünde bulunduruyor. Müdürün arayışını sınırlandıran, son derece can alıcı bir detay var: O da, diğer herkes gibi bir kaçak ve suç ortağı arıyor. Peki ama ya Herr Heidegger öyle biri değilse? Ya adam kaçmıyor da bambaşka bir şey yapıyorsa? Kaybolan çocuğun babası, öğretmenin, oğlanın Fransa'daki annesinin yanına kaçmasına yardım ettiğini sanıyor. Müdür de onu başka bir yere götürüyor olabileceğini düşünüyor. Polis de trenle kaçtıklarını. Holmes'un gördüğü kadarıyla ortada bambaşka bir hikaye olabileceğini düşünen tek bir kişi bile yok. İstikamet neresi olursa olsun kimsenin firarda bir öğretmen aramaya niyeti yok. Herkes muhtemelen aynı yerde bile olmayan öğretmenle (niteleyiciye gerek yok) öğrencinin peşinde. Herkesin yorumu aynı: İster suç ortağı ister elebaşı olsun, kayıplara karışan bu adamın bir şekilde öğrencinin kayboluşunda parmağı var. Ellerindeki yegane delilin, adamın kayıp olduğundan başka hiçbir şeyi göstermediğini durup da düşünen kimse yok. Kimse derken, Sherlock Holmes hariç tabii. O, kaybolan bir çocuk aradığının farkında. Ayrıca kaybolan bir de öğretmen arıyor. Hepsi bu. Arada ortaya çıkan hiçbir ilave gerçeği dikkate almıyor. Bu tarafsız yaklaşımıyla da, hem okul müdürünün hem de polisin gözünden kaçan bir gerçeğe rastlıyor: Öğretmen çocukla birlikte falan kaçmamış, tam tersine yakında bir yerde ölü halde yatıyor. "Gözlüğünün tek camı düşmüş uzun boylu, gür sakallı bir adam. Ölüm sebebi, başına aldığı ve kafatasının bir kısmını ezerek kıran korkunç bir darbe." Holmes'un, cesedi bulmak için yeni bir ipucu keşfetmesine gerek yok. O, önündeki şeyi, herhangi bir peşin hüküm ya da önceden oluşmuş bir teori olmadan, tamamen objektif bir ışığın altında nasıl değerlendireceğini biliyor ve onu bu buluşa götüren basamakları Watson'a şöyle sıralıyor: " Sahnemizi oluşturmaya devam edelim. Adam, okuldan üç buçuk kilometre ötede öldürülüyor -dikkatini çekerim, ölümüne sebebiyet veren şey, bir çocuğun ateşlemiş olabileceği bir silahın yarası değil, sadece çok güçlü bir kolun indirmiş olabileceği sert bir darbedir. Bu durumda, kaçarken çocuğun yanında gerçekten de birileri vardı. Kaçışın hızlı bir şekilde gerçekleştiğini de, mükemmel bir bisiklet kullanıcısı olmasına rağmen onlara ancak üç buçuk kilometre sonra yetişebildiğinden anlıyoruz. Ne var ki trajik olayın gerçekleştiği sahneyi incelediğimizde birkaç hayvan izinden başka bir şeye rastlayamıyoruz. Geniş bir tur attım ve elli metrelik bir mesafe içinde başka hiçbir iz yok. Başka bir bisikletçinin cinayete karışmış olmadığı belli, aynı şekilde başka bir insanın ayak izine de rastlayamadım." "Holmes," diye atıldım, "bu imkansız!" "Bravo! " diye cevapladı Holmes. " Son derece aydınlatıcı bir yorum! Benim ortaya koyduğum şekliyle gerçekten de imkansız; demek ki bir yerde bir yanlış yapıyor olmalıyım. Fakat sen de gördün. Nerede hata yapmış olabileceğimize dair bir fikrin var mı? " Watson'ın bir fikri yok. Aksine hepten pes etmeyi öneriyor. "Ne diyeceğimi bilemiyorum," diyor. "Cık, cık, cık," diye azarlıyor Holmes. "Bundan çok daha beter sorunlar çözdük biz seninle. En azından elimizde bir sürü malzeme var. Ah, bir de onları nasıl kullanabileceğimizi bilsek ..." Holmes yaptığı bu kısa konuşmayla, müdürün teorilerinin yanlış olduğunu gösteriyor. Bir kere işin içinde en az üç insan vardı, iki değil. Alman öğretmen oğlanı kurtarmaya çalışıyordu, ona zarar vermeye ya da onu kaçırmaya değil (adamın şu anki ölü durumuna ve tekerlek izlerini takip ederek kaçan çocuğa yetişmek zorunda kalışına bakılırsa en olası senaryo bu; çocuğu kaçıran ya da bu suça yataklık eden kişi olmadığı ortada). Bisiklet bir takip aracıydı, kötü emeller için çalınan bir mal değil. Dahası oğlanın kaçışına yardım etmek için ortamda fazladan bir bisiklet ve başka bir kişi (veya kişiler) daha olmalıydı. Holmes'uri burada yaptığı olağanüstü bir şey değil. O, meydanı delillere bıraktı sadece. Ve bu delillerin peşinden giderken de gerçekleri durumla bağdaşacak şekilde çarpıtmaya kalkışmadı. Kısaca, Huxtable'ın çıkardığı sonuçlar Watson Sistemi'nin o ani, refleksif ve dereyi görmeden paçayı sıvayan tarzının tüm belirtilerini taşırken Holmes, Holmes Sistemi'nin soğukkanlılığı ve tefekkürüyle hareket ettj. Gözlem yapabilmek için; durumla yorumu, kendinizle gördüğünüz şeyi birbirinden ayırmanız lazım. Watson Sistemi, öznelliğin, farazinin, tümdengelimin dünyasına kaçmak istiyor. Size en mantıklı gelen dünyaya koşmak istiyor. Holmes Sistemi'yse dizginleri nasıl elinde tutacağını biliyor. Bir durumu sanki detaylardan haberi olmayan bir yabancıya anlatırmış gibi, ister yazılı ister sözlü olarak, en başından itibaren izah etmek son derece faydalı bir egzersizdir. Holmes'un teorilerini yüksek sesle Watson'a anlatması da buna benziyor zaten. Holmes gözlemlerini bu şekilde dile getirince, daha önce gözüne görünmeyen boşluklar ve tutarsızlıklar yüzeye çıkmış oluyor. Bu egzersizin, gramer, mantık ya da üslup bakımından hataları fark etmek için çalışmalarınızı yüksek sesle okumanızdan hiçbir farkı yok. Gözlemleriniz, düşünce ve algılarınızla o kadar iç içe girmiş bir haldedir ki, nesnel gerçekliği zihninizde meydana gelen öznellikten ayırmakta zorlanabilirsiniz. Bir tez ya da hikaye yazarken, veya bir ödev hazırlarken, kendi yazılarınızla o kadar samimi bir ilişki içine girersiniz ki, mutlaka gözünüzden kaçırdığınız hatalar olur ve cümleleri orada yazdığı gibi değil, yazması gerektiği gibi okursunuz. Konuşma eylemi sizi yavaşlamaya ve gözünüzden kaçan hataları fark etmeye zorlar. Gözlerinizin fark etmediği yerde hatayı kulağınız yakalar. Bir şeyi en baştan yüksek sesle, bilinçli ve dikkatli bir şekilde okumak size hem zaman hem de efor kaybı gibi gelse bile, başka türlü gözünüzden kaçıracağınız bir hatayı veya kusuru her seferinde açığa çıkaracağı kesindir. Watson'ın parçaları bir araya getiren mantığına, Huxtable'ın söylediklerine olan inancına yenik düşmek çok kolay. Ama ilk gözlemlerinize dayalı bir yargıda bulunduğunuzu fark ettiğiniz -hatta bunu hiç düşünmediğiniz ve her şeyin size son derece mantıklı göründüğü- her seferde kendinizi tutun ve tekrar edin: İfade ettiğim gibi olması imkansız, dolayısıyla ifade ederken hata yaptığım yerler olmalı. Sonra başa dönün ve durumu ilk seferkinden daha farklı bir şekilde, en başından itibaren tekrar ifade edin. Sessiz değil, yüksek sesle. Kafadan değil, kağıda dökerek. Bu egzersiz sizi birçok yanlış algıdan kurtaracaktır.