• Özlemek
    Bazen gerçekten sevdiğinizin yolundan gitmenin bedeli, onun dışında kalan herkesi kaybetmek ile sonuçlanır. Yalnız kalırız ama o öyle yanımızdadır ki kalabalık ve huzurlu hissederiz. Peki ya sadece o yeter dediğimiz giderse? Bazen sevdaya bizim gibi bakamaz ve gider, gösterdiğimiz sevgiyi kaldıramaz ise bir gün gider. Bütün dünya gitse bir şey olmazken o gittiğinde yalnızlık gelir üzerimize. Sanki dünyada yapılabilecek her şey bir anda yok olmuştur ve sıkılmak en büyük hobimiz olmuştur. Sanki bütün şairler, yazarlar ve sanatçılar konuyu biliyormuş gibi size yazmaya başlarlar. Onu hatırlatırlar size.

    Yalnız kalmak gibi........!
  • 67 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Şubatta Saklambaç; genç bir şairin, basıldığını görmeyi çok istediği, yazdığı şiirlere ölüm tarihini ve daha birçok sırrı sakladığı, bir izin, bir elvedanın kısacık belgesi.
    Zafer Ekin Karabay, bıraktığı veda mektubunda yazdığına göre, hiçbir yerde huzur bulamadığı için belirlediği tarihten önce, çok istediği bu kitabı görmeyi beklemeden, hayatına son verdi.
    Şiirlerinde Tezer Özlü, Sylvia Plath, Mayakovski gibi isimlerden izler bıraktı. Mektubuna Nilgün Marmara'nın, "Hayatın neresinden dönülse kardır" dizesiyle başlamış ve hayatın neresinden döneceğini çoktan belirlemişti.
    Biraz garip aslında, bu şairler, yazarlar, ismini yazmadığım daha birçokları, hepsi birbirinden etkilenerek, birbiri ardınca, huzur bulamayarak, tutunamayarak, arkalarında derin bir boşluk bırakıp yitip gittiler.

    Her şiir, huzur mu verir yoksa bazen şairlerin huzur bulamadıkları dünyasını mı yansıtır? Böyle içten, küçük konulardan büyük şiirler yazan ve şiirleriyle saklambaç oynayan şair, aslında hayatın neresinde?
  • 151 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    240 - Enis Batur’un ‘katır metin’ olarak nitelendirdiği deneme kitabını elime alırken aslında ne beklemem gerektiği konusunda pek emin değildim. Daha önce okuduğum tek bir kitabı vardı ve o da standart bir aforizma veya düşünce derlemesi kitabının edebi dil olarak birkaç gömlek üst versiyonu gibiydi. Bunun da ya öyle olmasını, ya da bambaşka bir üslupla yazılmış bir roman yada uzun öykü olmasını bekliyordum sanırım. Deneme çıktı. Gölyazı’da yazar ve şairleri ağırlayan bir Yazar Evi varmış. Enis Bey de oraya gidip konaklamış. Hem Gölyazı, hem de Bursa hakkında kafasında birtakım düşünceler varmış. Bunları Osmanlı zamanında, öncesinde ve sonrasında bölgede yaşamış olan, bölgeyi ziyaret etmiş olan insanların (alelade insanlar değil de yine yazarlar, şairler, ressamlar, paşalar, politikacılar vb.) çalışmalarıyla bir araya getirmiş. Yazar evindeki masaya hem bu çalışmaları dökmüş, hem de kendi düşüncelerini masadaki -sonradan bu kitaba dönüşecek olan- deftere dökmüş. En nihayetinde de ortaya bir Gölyazı’nın Yok Edilen Tarihi Üzerine Düşünceler kitabı çıkmış; ya da onun deyimiyle Çapraz İlişkiler Kafesi. Şimdi burada tutup da Enis Batur’u satırlarca övmeyeceğim zira buna ihtiyacı yok. Ama aklımı kurcalayan başka bir şeyden bahsedeceğim. Enis Bey kendi düşüncelerini aktarırken zaman zaman oldukça açık ve anlaşılır bir dil kullanırken bazen de kendisi dışında kimsenin tam olarak neyi kastettiğini anlayamayacağı ağır ve ağdalı söylemlere başvuruyor. Bu fularlı yaklaşıma karşılaştırarak bir araya getirmek üzere yanında götürdüğü, bölgeyi ziyaret eden insanların çalışmalarını incelerken de başvuruyor. Bu da ortaya apaçık bir tablo koymak yerine zaten konu hakkında detaylı bilgi sahibi olmayan okurun kendini iyice bir edebiyat bulmacası çözmeye çalışırken bulmasına sebep oluyor. Üstüne üstlük kafama takılan bir diğer husus daha var. 40’lı, 50’li yıllarda yazılan yerli edebiyat eserlerimizde kullanılan bir dil vardır, bilirsiniz. Hani böyle günümüzde okuyunca yanlış bir tabirmiş gibi gelir ama aslında o dönemdeki kullanımı doğrudur. Hah, işte. Enis Batur da bu dili çok sık kullanıyor. Bu kadar üst perdeden ve derinlikli eserler üreten birinin bu dilin günümüzde pek de geçerliliği olmadığının farkında olmayacağına ihtimal vermiyorum. ‘Acaba kasıtlı olarak mı kullanıyor’ diye de düşünmeden edemiyorum. Ama bu soru, ardından bir başka soruyu daha doğuruyor: Acaba bu kitabın kapağında Enis Batur değil de başka bir isim yazsaydı, o isim de aynı ağdalı dili kullanırken aynı hataları yapsaydı, acaba yine bu kitap basılır mıydı? Ya da, Enis Batur gerçekten de ülkenin %80’inin ne dediğini anlamadığı, geri kalanının da anlıyormuş ve çok derin anlamlar çıkarıyormuş taklidi yaptığı ‘overrated’ birisi mi?
  • 240 syf.
    ·7 günde·9/10
    Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul. Birbirinden güzel, tarih dolu beş şehir. Ne güzel anlatmış Ahmet Hamdi.. Bir Selçuk’un Konya’sı, bir Osmanlı’nın Bursa’sı, pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış İstanbul’u alıp götürüyor yazıldı, yaşandığı döneme. Tanımadığımız, adını duymadığımız ve hiç göremeyeceğimiz tarihin önemli karakterleri öyle güzel resmedilmiş ki sanki karşımda gibi. Şehir şehir gezerken aklımda tek bir düşünce ben de orada, o anda olabilsem.. Gerçi Ahmet Hamdi yazarken sen zaten o anı yaşıyorsun ancak gerçekten orada olma hissi tüm benliğini ele geçiriyor. Erzurum’a her gidişinde fark ettiği değişiklikleri sen ondan önce fark ediyorsun. Bursa’nın elinden alınan başkentlik vasfını anlatırken Bursa gibi kırılıyorsun, Konya’da Selçuklu sabahından Moğol egemenliğine uyanıyorsun. İstanbul’un kahvelerini gezerken sana eşlik eden tarihçiler, yazarlar, şairler ile sohbet etme imkanı buluyoruz. Ankara’da ise Milli Mücadele yıllarını tekrar tekrar yaşayarak bağımsızlığı tüm vücudunda hissediyorsun. Kısacası bu kitap ile pek çok dönemi, pek çok duyguyu aynı anda yaşıyorsun. Beş Şehir Ahmet Hamdi Tanpınar
  • Firdevsi İran'ın İslam öncesi tarihini adeta zaferler abidesi gibi dikmiş ve İranlıyı bu dönemler itibariyle fazilet ve meziyet örneği olarak yüceltmiş, bizim aydın sınıflarımız ise İslamdan önceki Türk tarihini ve Türkün bütün milli duygularım, milli geleneklerini ve meziyetlerini unutmuş ve Türklüğü utanç verici bir damga gibi görerek Arap ve Acem ruhu içerisinde eriyip gitmişlerdir.

    Sadece kendileri değil, mensup oldukları Türk halklarını da kendileriyle beraber eritmişlerdir. Ne hazindir ki, Firdevsi'nin cem kahramanı diye anlata anlata bitiremediği ve Türklere karşı daima zaferlerle hayatını süslediği Zaloğlu Rüstem'i, Türk yazarlar (ve şairler) Türkün karşısına tarihin en büyük siması olarak çıkarmışlar ve kendi kanlarından olan halklara onu sanki bir milli kahramanmış gibi benimsetmişlerdir.
    İlhan Arsel
    Sayfa 597 - Kaynak Yayınları
  • 80 syf.
    Çer alasıca popüler kültür yüzünden nice şairler dimağlarına yapışan cümleleri kağıda aktardık zannederken o işin öyle olmadığını anlar. Rüzgara emanet edilmiştir sözler. Şiir, bütün büyüsüyle gözlerden inerken değer görme arzusunu da içlerinde taşır. Bazen gözlerden bazen yanmakta olan ciğerden dili düğümler tek çare sarılmaktır kaleme, kağıda. İşte böyle derin bir üzüntüyü göğsünde büyütürken şiir yayınevleri yok pahasına üstlenir gözle görülmeyeni göstermeyi. Görmek istemeyen gözlerin ısrarı sevmediği gerçeği bir kez daha mahallenin panolarından çaresizliğe sığar. Güneş de gölgeye itilmiş filizlere uzaklığıyla bilinir. İşte böyle bir uzaklığı sırtlanır nice yazarlar, şairler ve arkalarında Cem Yayınevi, Mitos Boyut, Pavel, Bilgi, en azından bu eser nezdinde Yapı Kredi gibi pelerinsiz kahramanlar vardır. Boyun posun devrilsin popüler kültür!

    Mehmet Yaşın, Kıbrıslı Türk şair. 1958'de Lefkoşa'da doğmuş, Türkçenin yanı sıra İngilizce ve Yunancada da şiirlerini yayınlatmıştır. İlk şiir kitabı 1985 akademi şiir birincilik ödülü ve A. Kadir ödülünü, ilk romanı ise 1995 Cevdet Kudret Roman ödülünü kazanmıştır. Dont go back to kyrenia (2001) adlı seçme şiirler kitabı, İngiltere'de Britanya edebiyat çevirileri merkezinin seçimiyle yayımlandı. Kendisi gibi şair olan babası Özker Yaşın ile kızkardeşi Neşe Yaşın, Kıbrıs'ta kendi alanlarında tanınmış simalardandır.

    Bu bilgileri gidip Ekşi Sözlük'ten aldım. Çünkü yazar hakkında pek bilgiye sahip değildim. Şimdi bunları görünce yazarın başarılı ve bizce olmasa da etrafta epey tanıdık olduğunu gördük. Eğer bir yazarı ya da şairi okuyacaksak bilindik yayınevlerinden çıkmaları gerekir değil mi sevgili okur? Ya da Cemal Süreya, Sabahattin Ali ismiyle basılması gerekir. Durun, kılıçlarınızı indirin. Saydığım yazar ve şairle bir derdim yok. Yalnızca Mehmet Yaşın bir yerde karşınıza çıksa eminim burun çevirir dönersiniz. Size kötü bir haberim var: gerçek bir okur kitabı koklar, biyografisini açar, sonra en can alıcı nokta olarak önyargılarını besleyen kısa okumasını yapar. Kulağa hoş geldi mi? Sonra bilindik sözleri hep bir ağızdan söylemeyi bırakıp az biraz keşif yapmış oluruz fena mı? Örneğin yazar hala hayatta. Bu uygulama Türkiye'nin en etkin kitap platformu. Buraya girip kitaplarının 2 ya da 3 okunması olduğunu görmesi ne hazin olurdu. Şahsen ben üzülürdüm. Haa buradan şu anlaşılmasın her yazar saygıyı ya da okunmayı hak etmez. Bu kazanılır, elde edilir.

    Ben Mehmet Yaşın'ın dilini çok sevdim, anlatımı çok ama çok güzel. Sizin de bu yazarı / şairi tanımanız beni mutlu eder. Söylenmiş olanı söylemek kolaydır arkadaşlar, kötüye kötü demek de hakeza. Okuyacak olanlara pdf gönderebilirim, ee alsanız daha makbule geçer tabii :) okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar.
  • İsmail Emre, nüfus kağıdına göre (1315-1899)’da, fakat gerçekte (1316-1900)’da Adana’da doğmuştur. Kendisinden alınan bilgiye göre babası Koca Hoca Hakkı Efendi, ulemadan bir kişidir. Dedesinin adı Ahmet efendidir. Dedesinin babası da Emir Halil adıyla tanınmış bir müderristir. Emir Halil efendi aslen Harput’ ludur. Bu kişi, Harput’tan Adana’ya gelerek Adana’da yerleşmiştir. Bu aile, Adana’da Kocahocalar diye tanınırlar.

    İsmail Emre beş yaşında babasını, on yaşında da annesini kaybetmiştir. On yaşında hem öksüz, hem de yetim kalan küçük İsmail, kendinden yaşça çok büyük olan amcazadesi nalbant Şükrü efendinin yanında 17 yaşına kadar kalmış ve ondan nalbantlık öğrenmiştir.

    Emre I. Dünya savaşının son senelerinde gönüllü olarak asker olmuş ve talimgahta hizmet görmüştür.

    1921’de Bozantı-Halep-Nusaybin ve Temdidatı Demiryolları İşletmesi hizmetine girerek Adana garı deposunda kazancı ve kaynakçı olarak uzun seneler çalışmıştır. Bu vazifesinden 1943 yılında ve istifa etmek suretiyle ayrılmış, yine Adana’da serbest çalışmaya başlamıştır.

    İsmail Emre’nin ilk çocuğu olan Emine ile ondan sonraki Halil, küçük yaşta ölmüşlerdir.

    Hayatta Hafize, Ruşen, Fuzule, Neşe isimlerinde 4 kızı ve Fikri adında bir oğlu vardır. Hanımının adı Ayşe’dir.

    Emre mektep, medrese yüzü görmemiştir. Sonradan öğrendiği eski harfleri Yunus Emre, Niyazi Mısri divanlarını şöyle böyle okuyacak kadar bilmektedir.

    Emre’nin eski harfleri öğrenmesi ilginçtir. Emre, 17-18 yaşlarındayken düştüğü Allah aşkı ateşine, Yunus ve Niyazi gibi aşık şairlerin şiirlerini dinleyerek su serpmeye çalışırmış. Fakat arkadaşları, bu divanları Emre’nin her istediği zaman okuyamazlarmış. O da buna üzülürmüş. Bu teesürle işe başlayan Emre, okumayı, harf ve hece usulüyle değil, kelimelerin şekillerini, resimlerini hafızasına nakşederek öğrenmiştir.

    İlk öğrendiği kelime, Niyazi Mısri’nin “Kasap elinde koyunum” mısrasındaki kasap kelimesi olmuştur. Bu kelimeyi o zamanki kasap dükkanlarının Arap harfleriyle yazılı tabelalarında da seyrederek iyice öğrenmiş ve düştüğü ilahi aşk ateşinde yıllarca yandıktan sonra, nihayet nefsinin ve benliğinin koyununu Ustasının bıçağı altına yatırmıştır.

    İslam tarihine dair malumat ile diğer peygamberlere ait kıssaların çoğunu, bu hususta bilgisi olan kimselerin sözlerini can kulağı ile dinleyerek, kısmen de Ahmeddiyye, Muhammediyye, Şahmaran, Kan Kalesi gibi tasavvufi kitap veya hikayeleri okuyarak öğrenmiştir.

    Tasavvuf nerede başlar, nerede biterse Emre de oradan başlamış ve başladığı yolu, kendisini bitirmek suretiyle tamamlayarak bir Aşk Güneşi olmuştur.

    Emre bizim anladığımız anlamda bir aşk şairi değildir. Çünkü şairler, eğer münevverseler, şiirlerini kağıt üzerine, ölçüp biçerek, düşünüp taşınarak yazarlar. Tahsili olmayan şairler ise, sazlarını özlerine akort ederek şiir söylerler; yani kağıt üzerine yazmazlar.

    Emre saz şairleri gibi şiir söyler yani kağıt üzerine yazmaz. Fakat onunla saz şairleri arasında şu fark vardır ki, Emre şiir söylerken kendinde değildir, yani ne söylediğinden kendisinin de haberi yoktur. Ağzından çıkan sözleri kulağı işitmez. O söylerken, yanında eli kalem tutan biri bulunur da, söylenen şiiri zapt ederse ne alâ; aksi taktirde, söylenen şiir zayi olup gider.

    Emre'nin manevi ihata ve vukufu içine giren hadiseler vesilesiyle ve ilahi bir tazyikle söylediği bu tasavvufi şiirlerin gerek lafi, gerek fikri inşasında kendi iradesinin hiçbir rolü ve tesiri yoktur. Yani, tıpkı hamile bir kadının, çocuğunu doğurması veya doğurmaması nasıl elinde değilse, bu şiirleri söylemek veya söylememek de Emre'nin elinde değildir. Bunun içindir ki o, kendisinin olmayan bu şiirlere Doğuş adını vermektedir. Ve Emre, kendi varlığının, bu doğuşları söyleyen Kudret ile, onları dinleyenler veya okuyanlar arasında sadece bir vasıta vazifesi gördüğünü daima söylemektedir.

    Emre bir neydir, ve o Kudret zaman zaman gelip bu neyi üflemektedir.

    Emre bu doğuşların kendi iç aleminde daima ve hiç durmadan söylendiğini, ancak icap edenlerin ses ve söz halinde dışarı çıktığını söylemektedir.

    Emre, bu halin kendisine gelişini şöyle anlatmaktadır: Doğuş söylemeden evvel, bana tatlı bir ağırlık geliyor, vücudumda bir cereyan hissediyorum. Bu cereyan beni birkaç sefer elektrik çarpar gibi sarsıyor, ondan sonra ne dünya, ne ahiret, ne bilgi, ne görgü, ne işitgi ne de duygu kalıyor...

    Doğuş bitip Emre kendisine geldikten sonra: Okuyun bakalım, biz de dinleyelim de istifade edelim diyor. Doğuş bitiminde Emre! diye mahlasını söylerken yavaş yavaş kendine geliyormuş.

    Emre, bu hali hiçbir lisan tarif edemez diyor. Akl-ı cüz', akl-ı küll'e yaklaşır ve akl-ı küll söyler.

    Doğuşlar görüş ve arzularımıza göre doğar. Doğuşlar aşk kelamıdır. Aşka bürünmüş sözler nazımla çıkar. Doğuşları anlayabilmek için aynı hale bürünmek lazım.

    Aşkı ancak aşk anlar.

    Emre, kendisine soranlara, "bizim yolumuz doğuş yolu değil, ahlak ve istikamet yoludur", diyor.

    Bu hal, Emre'ye kırk yaşına girdiği 1940 yılında gelmiştir. Emre'nin 24-25 yıldır söylemiş olduğu doğuşlardan zapt ve tespit edilebilenler 2400 kadardır.

    Prof. Dr. Annemaria Schimmel, Emre'nin doğuş haline şahit olmuş ve "Tasavvuf' un Boyutları" adlı eserinde bu konuya değinmiştir. (Kırkambar Kitaplığı, sf. 381-382 çev. Yaşar Keçeci)

    Emre'nin tasavvufi doğuları, bir taraftan İlahi Hakikati anlatmaya çalışırken, diğer taraftan da, bize, tasavvufi ahlak merdiveninin basamaklarını işaret etmektedir. İnsanları Manevi Sevgiye götürecek tek yol bu ahlaktır.

    Emre diyor ki bu sevgi ancak ahlakımızdaki hayvani sıfatlar yok olduktan sonra doğabileceğine göre, tasavvuf, son hecesi "şer" olan "beşer"i İnsan sonra da Adem yapmak için uğraşır.

    Emre'nin dünya görüşü ve Kuran'daki tabiat-üstü olayları izah edişi tamamıyla aklın, mantığın ve müspet ilimlerin çerçevesi içindedir.

    Emre'nin getirdiği tasavvuf, 20. asrın bütün maddi terakkileriyle el ele vermiş dinamik bir tefekkür sistemidir.

    Din anlayışının tekamülü bizi tasavvufa götürür. Dinler, büyük bir nehrin kollarına benzerler. Bu kollar birleşerek ana nehri teşkil ederler. Bu ana nehir tasavvuftur. Din dereleri birleşip tasavvuf ırmağı haline geldikten sonra Vahdet Ummanına dökülebilirler. Böyle bir tekamül takip etmeyen din anlayışı, taklitte kalmaya mahkumdur.


    DOĞUŞLAR 2, 1965, Doğan Basım Evi Adana, Şevket Kutkan'ın önsözünden.