• "Bu yılanların başına indireceğim ateşten kılıcımı, bir tekini bile sağ bırakmamacasına.
    "İrinli yüreklerini deşeceğim alevli kazıklarla, bir daha hiç atmamacasına.
    "Böylece Havva'nın aşağılık nesli katledilmiş, iğrençliğe son verilmiş olacak."
    John Verdon
    Sayfa 498 - Koridor Yayıncılık
  • Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Kamil'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • suçun göreceli olduğuna dair eskiden yazdığım makale denemesi:


    SUÇ VE FATALİZM

    Ey, fahişeler, katiller, hırsızlar, mevlanalar, peygamberler, hitlerler, che guevaralar, gandhiler, atatürkler, leninler; size bu makalede herkesin suçlu ve herkesin masum olduğuna dair felsefi şeyler anlatacağım, yaklaşın :

    Makaleyi topa tutanlara İsa abimizden bir cümle bırakıyorum:

    "İlk taşı günahsız olanınız atsın !"

    Vicdansız, ahlaksız, kalpsiz, cani, haksız türündeki kelimeleri hayatımızda çok sık kullanıyoruz. Çünkü çevremizde geleneksel ahlaka ve toplumsal sözleşmeye ters düşen on binlerce olay yaşanıyor. Eylemin sadece geleneksel ahlaka veya toplumsal sözleşmeye ters düşmesi, suç olarak nitelendirilmesi için yetmiyor; suç, tarihten tarihe, menfaatten menfaate, toplumdan topluma, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka değişebildiği gibi kişiden kişiye, kalıtsal özelliklerden kalıtsal özelliklere değişebilecek kadar da göreceli olan bir terim. Yani koşullar değiştiğinde, bir eylem suç da olarak tanımlanabiliyor, ödüllendirilecek bir davranış olarak da. Örnek vermek gerekirse, kimi toplumlarda bira içmek normal bir davranışken, kimse sizi bunun için ayıplamayacakken; kimi toplumlarda da ölümle cezalandırılması gereken bir suç. Kimi toplumlarda çocukların gelin olması, faillerinin onlarca yıl hapis cezasıyla mahkum edilmesini gerektiren, "çocuğun cinsel istismarı" şeklinde nitelenen, insanlık dışı bir suçken; kimi toplumlarda ise, sadece basit bir evlilik. Kimi toplumlarda, taciz yahut tecavüz hem toplum hem de devletleri tarafından hem kınanacak hem de en azılı ve caydırıcı cezalarla karşılanacak en vicdansız suçlardan biriyken; kimi toplumlarda taciz teşvik edilen, tecavüz de tahrik indirimi uygulanan, çok da umursanmayan eylemler. Kimi toplumlar hırsızlığı aşırı aşağılayıcı bulur; kimi toplumlar hırsızını alkışlar. Kimi toplumlar, kimi kişiler, kimi devletler eskiden -bu bir an dahi eski olabilir- bir eylemi ahlaksızlık/suç olarak görürken, başka bir zaman çok da doğal olarak görebilir. Tabii, toplumların, devletlerin yahut kişilerin çıkarlarına göre de bir eylemin ahlaki yorumu değişebilir.-Bu da genelgeçer bir suçun olmadığını, suçun göreceli bir kavram olduğunu, koşullar değişince suçun niteliği ve niceliğinin de değişebildiğini bize gösterir.

    Suçu en genel tabiriyle, "hoşlanılmayan davranış" şeklinde ifade edebiliriz. Genelgeçer bir hoşlanılmayan davranışlar listesi bulunamayacağından, suç görece bir kavram olduğundan bir eylemi etik veya değil şeklinde niteleyebilmemiz için, ahlaki kuralların olduğu bir yapıya ihtiyacımız vardır. Ancak ahlaki yapılara göre ahlaki değerlendirmeler yapabiliriz; bir davranışı "iyi veya kötü" şeklinde yorumlamamız, sahip olduğumuz ahlaki yapıya işarettir. Şimdi, " ahlak nedir ve ahlaki yapının oluşmasındaki faktörler nelerdir ve ahlaki yapı zamanla değişebilir mi, insan ahlaki yapısına aykırı davranabilir? " sorularını kısaca inceleyeceğiz.
    Ahlak; davranışlarımıza şekil veren, oluşumunda kalıtsal özelliklerin, çevresel etkenlerin, toplumsal gelenek, töre ve normaların ve zayıf da olsa iradenin etkisi olan bir kavramdır. Dolayısıyla tamamen iyi veya kötü olmamızda, bizim etkimiz bulunmamaktadır. O halde Freud'un ego, süperego, id şeklinde böldüğü benlik kuramına dayanarak bir ahlak sınıflandırması yapalım ve birkaç başlık içinde inceleyelim:

    1.İlkel Benlik Ahlakı (id)

    Hayat, biyolojik tatmin olma serüvenidir. Ve dolayısıyla hayat sürekli bir döngü içerisindedir; çünkü sürekli ihtiyaç duyarız ve sürekli doyurmak için harekete geçer, bu doğrultuda davranışlar sergileriz, bizler de bu döngüye hayat deriz. İhtiyaçlarımızı karşılamak için yaşarız, ihtiyaçlarımızı tatmin edemediğimizde mutsuz tavırlar, protest davranışlar sergileriz, saldırganlaşırız. Davranışlarımızın temeli olan ihtiyaçlar bizim yaşamımızdır ve bunların en temelinde de ilkel dürtülerimiz yatar.İnsan türünün doğuştan gelen, doyurulması için organizmada baskı oluşturan ilkel bazı temel fizyolojik dürtüleri vardır. Cinsellik, korunma, uyku, yiyecek, su vb temel ve ilkel ihtiyaçlar, eksiklikleri hissedildiğinde organizmayı, doyurulmaları için harekete geçmeleri adına uyarırlar; biz bu uyarılara dürtü, bizi harekete geçmeye meyletmesine ise güdü deriz. Örnek vermek gerekirse, acıktığımızda, vücudumuz bizi "gıdaya ihtiyacın var" diye uyarır(dürtü), bizde de bu uyarı gıda ihtiyacını karşılamak üzere davranışa iten bir istek oluşturur(güdü), ihtiyacı giderdiğimiz anda da, kısa bir süre artık o ihtiyaca dahi bir dürtü hissetmez, doyurulmuş oluruz.(doyurulmuş güdü, güdülenme,haz). Bu hep devir-daim içerisindedir, ihtiyaç hisseder, doyurur, ihtiyaç hisseder, doyurursunuz, adı da hayat olur. Dolayısıyla burada bir davranışta bulunmamızın amacı, fizyolojik güdülerimizi tatmin etmek, haz almaktır. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde görüldüğü üzere de, bu fizyolojik, doğuştan gelen, doyurmak amacıyla bizi davranışa iten ihtiyaçlar; yaşamımızı sürdürmemiz için ve haz almamız için gereği olan birincil ihtiyaçlardır, önceliklilerdir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı kitabında, idam mahkumunun ipe dizilmeye ıpıssız bir dağda yapayalnız yaşamayı bile tercih edebilecek olması şeklinde verilen örnek aslında, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini çok da güzel yansıtıyor, daima en kötü koşullardan daha az kötü koşulları tercih etmeye meyilliyizdir. Dolayısıyla seçebileceğimizin en iyisini seçeriz daima, ya da en iyisi olduğunu düşündüğümüzü. Daha iyi hayatta kalacak şekilde davranırız. Yani, Epiküros'un hazcılık felsefesi işler bu durumda da; insan hazza yaklaşmak, acıdan uzaklaşmak üzere, yani mutluluk için, ihtiyaçlarını doyurmak için yaşamaktadır, yaşamanın biricik sebebi budur. İlkel benlik mantığında tek kural vardır; ihtiyaçlarını doyur! Dürtülerinden başka kural tanımazdır, ihtiyaçlarını doyurmak için yüz binlerce insanı kesmesi gerekse, çocukları öldürmesi, taciz veya tecavüzde bulunması, şehirleri bombalaması, birilerini aç bırakması gerekse -yahut daha masum davranışları- yapar. İlkel ahlak budur. İhtiyaçlarını gidermesini tehdit eden tüm her şeye karşı saldırgan bir ahlaktır. Bütün davranışlarımızda hemen hemen ilkel benliğimiz söz konusudur. Şurada bir ara verelim ve şu cümleyi söyleyelim: İhtiyaçlarımızı tatmin edemediğimiz her durum, "hoşlanılmayan, kaçınılması, yokedilmesi" gereken bir durumdur ve suçtur. Atıyorum, ilkel insan, bir tavşan avlamak istediğinde, kendisine göre tavşanın ondan kaçması bir suçtur, hoşlanılmayan, engellenmesi gereken davranıştır, aynı zamanda üstüne basılması, dikkat edilmesinde yarar olan bir husus da var ki, tavşan için de, insanın kendisini yemek için uğraşması bir suçtur ama bu suç karşısında yapabileceği tek eylem vardır, kaçmak ve korunmak. Dolayısıyla doğal seçilim diye adlandırdığımız, suçun ve cezanın ve savaşın olduğu bir doğa vardır; bu doğada suç kavramı her canlıya göre değişmektedir ve çıkarlar çoğu zaman birbirine zıt gider; çıkarlar birbirine zıt gittiğinde güçlü olan suçu ortadan kaldırıp kazanır, hayatta kalır ve genlerini gelecek kuşaklara aktarır, doğayla uyum sağlar; suçu ortadan kaldırmayan tarafsa uyum sağlayamadığı için elenir ve ölür. İnsan; varlığına kast eden, gelişimine, ihtiyaçlarını gidermesine engel olan her durumu suç olarak görür; bu yüzden tatmin olamamasını da bir suç olarak görür ve tatmin olmak için elinden geleni ardına koymaz; bunu kendi bilinciyle değil, ilkel güdülerinin zorlamasıyla yapar. Bu noktada bir kavram ortaya çıkar: Güç! İnsanoğlu ihtiyaçlarını karşılamak için güçlü olmak zorundadır. Tavşandan güçlü olmak zorundadır ki, onu yesin ve karnını doyursun ve yaşam serüvenine devam etsin. Böylece, "hoşlanılmayan, biricik amaç gelişimi ve güdüleri doyurmaya engel olan" davranışlar olarak tanımladığımız suçları, ortadan kaldırabilsin. Güç istenci de bundan kaynaklanır. Güç elinde bulunursa, doğayı kontrol edebilir, içinde daha güvende yaşayabilir ve daha rahat doyuma ulaşabilir; hükmetmek,iktidar, erk,güç ilkel bir güdüdür, ilkel bir ihtiyaçtır.

    İlkel benliğin tek maksadının biyolojik yaşamını sürdürmek olduğunu, güdülerini tatmin etmesi önündeki her engeli suç olarak anlamlandırdığını, suçları ortadan kaldırmak için, başka bir deyişle güdülerini doyurmak için, güce gereksinimi doğduğunu, gücü elinde bulundurduğunda da ihtiyaçlarının önündeki her türlü engele, yani suçlara karşı bu gücü kullanacağını, dolayısıyla katliam dahi yapması gerekse yapacağını öğrendik. İlkel ahlak, güdülerimizi tatmin etme ve önündeki engelleri/suçları bozguna uğratma ahlakıdır. Bu bakımdan diğer ahlakların temelidir diyebiliriz. İnsan doğası gereği, kendisinden başka hiçbir canlıyı ırgalamaz; önemsese dahi bunu kendi için yapar. İlkel ahlak, doğuştan gelme ahlaktır ve bilinci, iradeyi yöneten ahlaktır. Dolayısıyla kaderdir, insan doğası gereği ya da kaderi gereği diyelim,başka bir canlıya göre suç işler ve kendisine göre ihtiyaçlarına engel başka canlılar suçludur. Amaca varmak için bütün araçları kullanma ahlakıdır.

    2.Toplumsal Ahlak(Süperego Ahlakı)

    İlkel benlik bilir ki, insanın ihtiyaçlarını doyurması için başka insanlara da ihtiyacı vardır; çünkü başka insanlar da bir ihtiyaçtır. İlk insanlar, tek başlarına doğayla mücadele edemediklerini, gereksinimlerini tatmin edemediklerini gördüler ve birlik olmaya başladılar. Onları birlik olmaya iten güç sadece tek başlarına doğa ile mücadele edememeleri değil, ilkel ihtiyaçlarında insanların da yeri olması idi. Bu sebeplerden dolayı birleşip küçük topluluklar, kabileler oluşturdular. Birbirleriyle rekabet etselerdi bireysel olarak, tatmin olmaları daha da zorlaşacaktı. Atıyorum ki, bir bufaloyu tek başlarına daha güç avlayacaklardı. Tekelleşmenin, yani birleşmenin rekabetten daha iyi olduğu, somut bir gerçek olarak önlerinde durmaktaydı. İlk insanlar mağaralarda saklanan, zayıf, çelimsiz, kuvvetsiz canlılardı Jack London'ın Demir Ökçe kitabında söylediği gibi. Maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere etoburlara karşı güçlerini birleştirdiler ve vahşi hayvanlara egemen oldular. Apaçık görüldüğü gibi, birleşmelerinin tek sebebi, gereksinimleriydi. Korunma güdüleri, cinsel güdüleri tek başlarına olduklarına kıyasla daha etkin şekilde doyurulabilirdi birliklerinde. Dolayısıyla amaca varmak için her türlü aracın kullanılmasının meşru olduğu ilkel ahlak kuralları gereği, insanların çıkarları için ilk kullandıkları araçlardan biri de yine insandı. Yani toplumları meydana getiren olgu, insanların birbirlerine karşı olan çıkarlarıydı. Maddi üretim, tüketim ve paylaşım konusunda çıkarlarının daha tatmin edici olabilmesi rekabete değil, birliğe yöneltti.İnsanların birbirleriyle ortak yaşayabilmesi, topluluğa ait her birinin diğerini göz ardı etmemesi koşuluyla mümkündü. Birey zarar görürse, bütün toplum zarar görmüş olurdu; birey doyuma ulaşırsa bütün toplum ulaşırdı. Dolayısıyla bireysel güç güdüsü kendisini, topluluğun gücüne katmak zorundaydı; böylece de topluluğun gücünü katlandıracak, topluluğun gücünü katlandırmasıyla da tüketileceklere, doğaya egemen olacaktı.Tüm bu olgular, komünal yaşamı gerektiriyordu. "Ortak avla, ortak ye ve ortaklığı güçlendir". Yine her davranış, bireysel maddi çıkar ve gereksinimlere göre, ekonomiye göre şekilleniyordu. Dolayısıyla yaşadığımız maddi dünyada, ahlaki yapı da maddi çıkar ve gereksinimlere göre oluşacaktı elbette. Yani toplu halde yaşamak, bencil gereksinimleri doyurmak için bir stratejiden ibaretti ve çıkara dayalı ortaklık olarak kurulan topluluğun bir arada yaşayabilmesi için belli başlı kurallara ihtiyacı vardı. Nihayetinde toplumsal ortaklığın sürmesi için içerisindeki bireylerin birbirlerinin çıkarlarını gözetmesi, ilk temel ahlak kuralıydı. Suç ilkel benliğe karşı işlenmiş bir suç durumundan da dolayısıyla, kabileye karşı işlenmiş bir suç olarak, topluluğa karşı işlenmiş bir suç olarak anlamlandı. Suçun tanımını, birey yaparken; suçun tanımını ortak olarak topluluk yapmaya başladı. Yani birey, doğduğu toplumun, yetiştirildiği çevrenin suç olarak gördüğünü suç olarak görmeye; iyi olarak benimsediğini iyi olarak benimsemeye başladı; ilkel benliğini, toplumsal ahlakla dizgine getirdi ve toplumsal ahlakına göre ilkel benliğini tatmin etmeye başladı. Ama insanoğlu toplumsal ahlaka da aykırı davrandı, çünkü zamanla çıkarlarıyla sürümdeki yasalar uyuşmadı. Bu yüzden süregelen bir çıkar çatışması oluştu. Kimi zamanda çelişik toplumsal ahlak yüzünden -çelişik toplumsal ahlaka kuranı kerimdeki birkaç ayet gerçekten cukka diye oturacak: kafirleri öldürünüz; islam dini hoşgörü dinidir) ilkel güdülerinin etkisiyle insanlar toplumsal ahlaka aykırı davrandılar.

    Toplumsal ahlak kısmında, insanların ilkel güdülerini, çıkarlarını, gereksinimlerini daha rahat karşılamak için topluluklar oluşturduklarını; bu toplulukların bir arada yaşayabilmesi için bazı ahlaki disiplinler gerektiğini; bu ahlaki disiplinlerin de toplumu oluşturan her bir bireyin ortak çıkarlarına dayandığını; bu ahlaki disiplinlerin bireylerin ilkel benlik çıkarlarına ters düşmesi durumunda suçun/ahlaka aykırı davranışın ortaya çıktığını öğrendik.

    3.Ego Ahlakı (Dengeleyici Ahlak, Savunma Ahlakı, Yaptırımsal Ahlak)

    Bir davranışın iyi ya da kötü olduğunu, toplum bize ceza ya da ödül vererek öğretir. Cezalandırıldığımız davranışı yapma olasılığımız azalırken; ödül aldığımız davranışı yapma olasılığımız artar. Sonucunda ceza aldığımız davranış suçken; ödül aldığımız davranış ahlakidir. Çevre, bireyleri kendi ahlaklarına göre yetiştirirken bu ceza-ödül sistemini kullanır. Atıyorum, açızdır, gıda ihtiyacımızı mutlaka doyurmamız gereklidir; fakat tutup da başkasının yemeğini çaldığımız anda, tokatı yeriz ve toplumsal ahlaka dair genelleme yaparak yeni bir kural öğreniriz: Hırsızlık suçtur. Koşullanarak, gözlemleyerek toplumsal ahlakı öğreniriz ve ilkel benliğimizi tatmin etmek için ahlaki davranışlarda bulunuruz. İlkel benliğimizi baskı altında tutan, bazı isteklerini gerçekleştirmesine izin veren, bazılarına dur diyen bu egodur. Egonun görevi; ilkel benliğimizi, toplumsal ahlaka, çevreye uyum sağlayacak şekilde doyuma ulaştırmaktır. Ego, bizim savunma mekanizmamızdır aynı zamanda, tüm tehditlere karşı bizi uyarır. Bir davranışı gerçekleştirmek isteyen ilkel benlik, ego tarafından durdurulur. Ego, hafızada o davranışın gerçekleşmesinde organizmaya zarar verecek bir durum, bir deneyim, bir tehdit olup olmadığını araştırır. Eğer önceki deneyimlerimizde, öğrenmelerimizde, davranışın gerçekleşmesine engel zarar verici bir unsur varsa, davranış derhal durdurulur. Eğer buna rağmen, davranış gerçekleşmiş ise, birey korkar, ürperir; çünkü cezalandırılacağının farkındadır. Bu arada hemen hemen bütün korkularımız, cezalandırılmaktan kaynaklanır. Suçlu bireyin hiçbir dış tehdit daha kendisine dokunmadan çektiği ilk ceza, ceza korkusudur.

    Öncelikle toplumsal ahlak bir güçtür, ceza-yaptırım gücü taşır. Hiç kimsenin doğuştan tercih ettiği bir yapı değildir. Her birimiz için davranışlarımızı kontrol etmemizi emreden bir tehdittir. Gereksinimlerimizi giderdiği ölçüde, iyidir, kullanışlıdır. Gereksinimlerimize aykırı olmaya başladığında toplumsal ahlakı suç olarak algılamaya başlarız. Toplumsal ahlak, her ne kadar suç derse desin, her ne kadar cezai gücüyle baskı yaparsa yapsın; birey ihtiyacının artık bastırılamayacağı noktaya geldiğinde toplumsal ahlaka karşı davranacaktır. Hapishaneler çok aç ve yoksul insanların hırsızlıklarıyla, cinayetleriyle doludur. Bu davranış hem bireyin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir davranıştır, hem de biyolojik hayatını sürdürmesine engel olan, suç olan ahlaka karşı bir davranıştır. Dolayısıyla, toplumsal ahlaka karşı, toplumsal düzene karşı da bir protesto niteliğindedir. Buradaki en önemli unsur, güçtür. Birey gücü elinde bulundurduğu anda, egosuna tehdit olarak yansıyan toplumsal ahlakı da yıkacaktır ve yine organizmasının çıkarlarına göre davranacaktır.

    "Ben bir insan öldürmedim, bir ilkeyi öldürdüm". Dostoyevski, Suç ve Ceza

    SON SÖZ

    İnsanlar gereksinimlerini daha iyi doyurabilmek için komünal topluluklar oluşturdu.Bu topluluklar tüketmeye dayalıydı ve göçebe yaşıyorlardı. Avadanlıklar geliştirildi, toplum içerisinde daha alt gruplar(aile gibi) oluştu, insanlar doğada varolanı tüketmekten üretime geçti, yerleşik hayat başladı, iş bölümü çoğaldı, özel mülkiyet ve sınıfsal ayrılıklar ortaya çıktı. Farklı siyasi rejimler, ideolojiler doğdu. Siteler, devletler, imparatorluklar kuruldu; siteler, devletler,imparatorluklar yıkıldı.Kimi insanlar imparator oldu, kimi insanlar köle; dolayısıyla yerleşmiş toplumsal ahlaklar da, tüm bu değişimlere paralel olarak değişti. Bir insan öldüren katil, onbinlercesini öldüren heykeli dikilecek kahraman, herkesi öldüren tanrı oldu.Tarih, acıyla, gözyaşıyla, kanla tıkabasa doldu. Kimi köle ahlakıyla zamane toplumsal ahlakına uydu, kimi yasaları değiştirmek için aykırı davrandı. Hangisi suçluydu? Hiçbiri suçlu değildi. Herkes ilkel benliğinin çıkarlarına göre davrandı. Suç, kaderdi. Yani aynı zamanda her biri suçluydu.Çünkü bazılarının çıkarları, bazılarına günahtı. Zamane toplumsal ahlakına uyan; bir kural savunucusuydu ve başka toplumsal ahlakı reddediyordu, dolayısıyla aynı zamanda da bir kural yıkıcısıydı; kuralları değiştirmek isteyen de keza aynı. Herkes bir savunucu ve başka bir kural yıkıcısıydı, herkes yıkıcı ve savunucuydu. dolayısıyla da herkes birbirine göre suçlu veya masumdu. Burada tekrar tekrar vurgulanması gereken nokta da, herkesin ilkel benlik çıkarlarına göre davrandığı idir. İlkel benlik ahlakı, toplumsal ahlak tarafından çeşitli yönlerden bastırılmaya çalışılsa da, az az değişime uğrasa da, yine her zaman apaçık ortadaydı ve amaçtı ve kim suç olarak görürse görsün, kimin ahlaki normuna uymuyorsa uymasın,kim şeytan derse desin, kim lanetli diye bağırsa bağırsın, o yine başına buyruk olacaktır. Çıkarlara aykırı her fiil suçtur. Dolayısıyla doğada da daima çıkar çatışması olduğu için, suç hep varolageldi ve gelecektir; sadece işleniş şekli bilimsel gelişmelere paralel olarak gelişti ve gelişecektir: kılıç ıslığından barut kokusuna; kesici aletlerden ateşli silahlara; mancınıklardan güdümlü füzelere...
  • katili olayların en başında tahmin etmeme rağmen olayın nasıl gerçekleştiği konusunda ters köşe yapmış bir hikaye. sürükleyici, bağlayıcı.
    ustaca yazılmış bir polisiye, şahane bir edebi eser ancak herkesin okumak isteyebileceği bir kitap değildir, yazdığım bütün sebeplerden dolayı.