• "İnsanlar bir milyon yıldan beri doğup ölmekte ama yalnızca altı bin yıldır yazmaktadırlar."
  • “Çocuğun kulağı sırtındadır, arkasına vurunca dinler ancak!”. Kötü öğrencilere hapis cezası bile verilebiliyordu.
  • İnsanlar bir milyon yıldan beri doğup ölmekte, ama yalnızca altı bin yıldır yazmaktadırlar.
  • Yazının tarihi Sümer'de başlıyor, tam 5000 yıl önce. Sümer ülkesinde ve mezopotamya'da yalnızca insan belleğine yardımcı olması için kullanılan yazı, çiviyazılarından Mısır hiyerogliflerine, Müslüman dünyasının hat sanatından Ortaçağ yazmanlarının kaligrafi çalışmalarına ve Çin'in düşünce yazılarına dek zaman içinde çok farklı biçimler alıyor. XV. Yüzyılda matbaanın icadıyla birlikte yazının tarihi basımcılığın tarihiyle birleşiyor. Yazı genelleşiyor, yaygınlık kazanıyor.
  • İnsanlar bir milyon yıldan beri doğup ölmekte ama yalnızca altı bin yıldır yazmaktadırlar.
    Etiemble
  • İnsanlar ne zaman tarihin akışıyla yok olan anları kaydedip saklama zorunluluğu hissetseler,yazının gerekliliği bir yasaya dönüşmüştür.Ve yazmayı bilen saray tarihçisi iktidarda her zaman söz sahibi olmuştur.
  • Nilüfer
    Nilüfer Kazakistan’da Kızıl Kıtlık (1929-1933)'ı inceledi.
    Okumayı düşündüğüm bu kitap için bulduğum bir makaleyi buraya kopyalamayı uygun buldum. Okumak isteyen herkes için faydalı olduğunu düşünüyorum.

    KAZAKİSTAN’DA KIZIL KITLIK (1929-1933) STALİN’E MEKTUPLAR- ANILAR-
    RÖPORTAJLAR ADLI ESER ÜZERİNE
    Ahmet ÇAM (Öğretmen, MEB)
    Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 6/1 2017s. 550-552

    Geliş Tarihi: Ocak, 2017 Kabul Tarihi: Mart, 2017

    İnsanlık tarihi, insanla başlar ve insanların birbirleriyle ve tabiatla olan mücadelesiyle
    devam eder. Bizlere tarih diye sunulan belleğin nice savaş nice afet içerdiği saymakla bitmez.
    Şüphe yok ki geçmişteki olumsuzluklardan ders çıkararak gelecek için doğru hamleler
    yapabiliriz. Bu bağlamda, milletlerin belleği tarihtir ve bu bazen övünmek bazen hüzünlenmek ve her zaman da düşünmek için vardır. Yazımızda, işte bu düşünme gayesiyle kaleme alınmış olan Kazakistan'da Kızıl Kıtlık adlı kitabın tanıtımını ve değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

    Kazakistan, Orta Asya'nın kadim toprağı. SSCB'nin başındaki isim olan Stalin ve onun
    gibi düşünen yöneticiler tarafından Kazakistan üzerinde tasarlanan ve uygulanan sözde “Ekim Devrimi” Kazakistan için 20. yüzyılın en derin felaketlerinden birine yol açmıştır. İşte bu
    felaketin tanıklarıyla ve belgeleriyle birlikte anlatıldığı Damira İbrahim ve Vahit Türk
    tarafından hazırlanan bu kitap üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, 1929-1933 yılları arasında geçen olaylar karşısında devleti yönetenleri durumun vahametinden haberdar etmek için yazılmış 11 mektup bulunmaktadır. Mektuplar Stalin’e, SSCB hükümet yöneticilerine ve Kazakistan Ülke Komünist Partisi Yöneticisi Goloşyekin’e dönemin aydınları, bürokratları ve dahası insanlığını yitirmemiş kimseler tarafından yazılmıştır. Oraz İsayev, Gabiyt Musrepov, Turar Rıskulov gibi isimlerin mektupları durumu özetlemesi ve vahşetin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Mektuplar, kurumlar tarafından yapılan sayımlar, ölüm ve göç oranlarını içeren çeşitli resmi belgelerle desteklenmiştir. Tüm bu uyarılar ve çığlıklar elbette müspet bir sonuç ortaya çıkaramamış ve halk açlığa terkedilmiştir. Üstelik mektupları yazanlar hakkında hapisten sürgüne çeşitli susturma ve yok etme politikası güdülmüştür. Mektuplarda ortak olan birkaç noktaya değinmek gerekirse; Kazakistan halkının acımasızca açlığa terk edilmesi, uygulanan politikanın yanlış olduğunun ortaya çıkmasına rağmen bundan geri dönülmemesi, ülkede bulunan hayvan sayısının birkaç yıl içinde %80 'den fazla azalması, katliam denecek seviyede insan ölümlerinin yaşanması ortak görüşler olarak sıralanabilir.

    Kitabın ikinci bölümü ise Hatıralar bölümüdür. 26 adet hatıradan oluşan bu bölümde 1929-1933 yılları arasında yaşanan tüyler ürperten felaketin canlı tanıkları, hayırla yâd
    etmedikleri o tarihlerdeki zulmü ibretamiz bir şekilde anlatmışlardır. İnsanlar açlıktan dolayı
    ellerine geçen her şeyi yemek zorunda kalmışlardır. Hatta durum o derece vahimdir ki köpek, fare, köstebek gibi yabani hayvanları yemekten salgın hastalıkların türediği çarpıcı bir şekilde anlatılmıştır. Açlığın ve kıtlığın ne ölçüde şiddetli olduğunu kavramak için insanların hayatta kalmak için son çare olarak ölen insanların etini yediği bilgisini vermek sanıyoruz yeterli olacaktır.

    Son bölüm ise Değerlendirme ve Röportaj bölümüdür. Bu bölümde, felaketin ikinci
    ismi Goloşyekin’e ve yaşananlara dair önemli değerlendirme yazıları yer almaktadır. Beş yazı
    içeren son bölüm içerisinde Kazak yazarların yanında Rus yazarların yazılarından da örnekler sunulmuştur. Yaşanan felaketi eserlerinde işleyen yazar Smagul Elubay, yazar ve akademisyen Prof. Dr. Bürkitbay Ayagan gibi isimlerle yapılan röportajlar bunlardan bazılarıdır.

    İnsanlık tarihi Kazakistan coğrafyasında mı başlamıştır bilinmez; fakat 1929-1933
    yılları arasında insanlığın orada bittiği söylenebilir. Öteden beri geniş topraklar üzerinde göçebe bir hayat süregelen Kazaklar yerleşik hayata zorla geçirilmeye çalışılmış, ellerinde bulunan ve tek geçim kaynakları olan hayvanlara el konulmuş ve halk sistematik bir şekilde göçe ve ölüme mahkûm edilmiştir. SSCB’nin Ekim Devrimi adı altında, göçebe Kazakları kolhozlaştırma çabası tasarlanmış bir soykırımı beraberinde getirmiştir. Sözde ortak hazine adı altında halkın elinde avucunda ne varsa alınmıştır. Stalin ve onun Kazakistan’daki numunesi Goloşyekin
    tarafından uygulanan bu politika, açlığın dilsiz düşman olduğu gerçeğini tekrar gün yüzüne
    çıkarmıştır. Göç ettirilen yerlere Rusların yerleştirilmesi ve bunların herhangi bir açlık,
    yoksulluk sefaleti yaşamaması da planların çok farklı olduğunu bizlere göstermektedir. 1933 yılında Goloşyekin’in görevden alınmasıyla bu faciaya bir bakıma dur denilmiştir; ancak bu çok geç alınmış bir karar olmaktan öte gitmemiştir.

    Kitabı hazırlayan Damira İbrahim ve Prof. Dr. Vahit Türk, orijinal metinlere en uygun
    biçimleri okuyuculara sunmuşlardır. Mektupların orijinal isimleri dipnot olarak verilmiş, yazanlar hakkındaki bilgiler yazı sonunda kısaca özetlenmiş ve gerekli bilgiler açıklama kısmında sunulmuştur. Kitabın nesnel bir bakış açısıyla hazırlanmış olması, hem tarihsel gerçekliği yansıtması hem de okuru bilgilendirmesi açısından kıymetli bir eserdir. Eseri okuyacak ilgililerin konuyla ilgili tüm ayrıntıları bulacağı kanaatindeyiz. Üslup bakımından duru ve akıcı bir Türkçe ile kaleme alınan bu eseri hazırlayanlara teşekkürü bir borç biliriz.

    Bugün Filistin’de, Suriye'de, Myanmar’da, Arakan’da, Kırım’da, Çeçenistan’da, Doğu
    Türkistan’da, Mısır’da yaşanan elim hadiselerin bir benzeri de 1929-1933 yılları arasında Kazakistan’da yaşanmıştır. Bütün zalimlere karşı Türk-İslam medeniyeti, bugün tüm mazlum coğrafyada gönül köprüleri kurmuş ve ilelebet de kurmaya devam edecektir. Unutulmamalıdır ki insanın kendi türüne yaptığı zulme karşı gelmedikçe tüm insanlık yarım kalacaktır.