• Okulların açılması ile birlikte boşalmış, neredeyse tüm dükkânları kapanmış bir sahil kasabasındayım.
    Kaçtım!
    Köhne bir otelde kalıyorum.
    Otelin sahibi, yazıyı okusa, oteline “köhne” dediğimi öğrense, sinirlerinin nasıl zıplayacağını biliyorum. Kendini tutar tutarda dayanamaz; “ köhne otel görmemişsin sen!” der
    Gördüm oysa.
    Köhne otelleri severim, hele deniz kenarındaysa, hele mevsimlerden sonbaharsa, hele aylardan eylülse…
    Dar sokaklar, kulakları küpeli sokak köpekleri, öbek öbek çöp yığınları, yıllara yenik düşmüş, sıvaları dökülmüş, kapıları çürümüş, camlarında satılık veya kiralık yazan, alıcı bekleyen terk edilmiş evler…
    Yaşı geçkin hayat kadınlarına benzetiyorum bu evleri!
    Kamburu çıkmış, dizleri titreyen anılarından başka kimsesi kalmamış yaşlı bir kasaba burası.
    Herkesin bir sırrı vardır denir ya, benim sırrımda deniz kenarı kasabalar, küçücük köyler, balık lokantaları, oteller, sahipleri, çalışanları, gizemleri…
    O yüzden yazmıyorum yer ve mekân isimlerini.
    Yazı iyiyse herkes üzerine alınıyor, kötüyse kimse oralı olmuyor.
    Geçmişte ve bugünde evlerde yaşananları, insanları, günahları, sabahları gülerek denize giren adamların, yalınayak sahilde gezen kadınların ciğerini biliyor.
    Geceleri, fısıltıya dönmüş yorgun sesi ile neler anlattığını bir anlatsam!
    Böyle kasabalarda en çok görmezden gelmeyi öğreniyor insan.
    Yere bakıyor, kafasını çeviriyor, gözlerini kapatıyor, görecek başka bir şey olmamasına rağmen ille de görmüyor!
    Mutluluk, plajda benden başka kimsenin olmaması belki de, denize benden başka kimsenin girmemesi, koskoca maviliğin, içindeki midyelerin ve balıkların sahibi gibi hissetmem!
    Hüzün, kumsalda unutulmuş bir çocuk terliği…

    Akşam çam ağaçlarının altına dökülmüş kozalakları toplar, sahile ateş de yakarım artık.
    Bedava değil mi yıldız kayarsa, dilek de tutarım


    21.09.2018
    Ali Gülcü
  • Asrın liderimizin bir numaralı arkadaşı, sosyalist ayaklarına yatan Venezuela diktatörü Maduro, özel uçağıyla Çin'den dönerken iki saatliğine İstanbul'a uğradı, Nusret'te et ziyafeti çekti, pek keyiflendi, adının yazılı olduğu purolardan tüttürdü.

    Bu arkadaşın ülkesinde enflasyon yüzde 83 bin. Asgari ücret iki dolar etmiyor! Günde sekiz saat çalışıyorsun, kazandığın parayla bir tek yumurta bile alamıyorsun. Tartıyorsun, bir rulo tuvalet kağıdı almak için gerekli olan para, tuvalet kağıdından ağır geliyor. Bir tek hamburger satın alabilmen için, başka hiçbir yere tek kuruş harcamadan, bir ay çalışman gerekiyor. Bir tek tavuk satın alabilmen için üç ay çalışman gerekiyor.

    Para işe yaramadığı için takasla alışveriş yapılıyor, mesela tıraş oluyorsun, berbere domates ödüyorsun. İşçilere bir yıl için yüzde 150 zam yaptı, “dünyanın en yüksek zammını ben verdim” dedi, yandaş gazeteler “dünya lideriyiz” diye manşet attı, halbuki fiyatlar her hafta yüzde 200 zamlanıyor.

    Ülkenin para birimi, kağıttan daha değersiz… Bu nedenle kağıt parayı katlayarak süs eşyası yapıyorlar, yelpaze yapıyorlar, sepet yapıyorlar, banknotun kendisinden daha pahalıya satılıyor! Venezuela halkı geçen yıl kişi başına ortalama dokuz kilo zayıfladı, “Maduro diyeti” deniyor!

    Halkın yüzde 35'i günde sadece bir öğün yemek yiyebiliyor. Ahaliye açlıktan ölmesinler diye avanta gıda kolisi dağıtılıyor. Ama, bunlardan alabilmen için iktidar partisine gidip “kimlik” alman gerekiyor! Yaşamak istiyorsan hükümeti desteklemek zorundasın. Dört milyon kişi, yani nüfusun yüzde 12'si ülkeyi terk etti, mülteci oldu. Hırsızlık, gasp, yağma ve soygunda rekor kırılıyor, nakit para taşıyanı vuruyorlar, şu anda dünyanın en yüksek cinayet oranı Venezuela'da, her 21 dakikada bir cinayet işleniyor.

    Sokakta dolaşın, cep telefonuyla konuşan kimseyi göremezsiniz, çünkü insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken öldürülmemek için yanına almıyor. Apartmanlarda hapishanede yaşar gibi yaşanıyor, dairenin kapısına gelene kadar dört beş demir kapıdan geçiliyor.

    Geçen yıl 18 bin adam kaçırma ve fidye olayı rapor edildi.Fuhuş patladı.Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor. Maduro uyuşturucu baronunu başkan yardımcısı yaptı, başkan yardımcısının tertemiz bir insan olduğunu, “dış mihrakların” kendisine uyuşturucu baronu dediğini söyledi. Maduro'nun eşinin iki yeğeni 800 kilo kokainle Haiti'de tutuklandı.

    Marketlerde ağır silahlı polisler nöbet tutuyor. Markete girebilmen için kapıda kuyruğa giriyorsun, sadece beş kişiyi içeri alıyorlar, onlar alışveriş yapıp çıkıyor, sonraki beş kişi içeri alınıyor. Herhangi bir üründen iki adet alman yasak, sadece bir adet alabiliyorsun.Temel ilaçların yüzde 85'i bulunamıyor, karaborsa, hastalandığında öl daha ucuza geliyor.

    Son bir yılda bebek ölümleri yüzde 40 arttı.Suudi Arabistan'ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuela'nın 296 milyar varil petrol rezervi var, böylesine enerji zenginliğiyle Kanada kadar refah olması gerekiyor ama… Günde dört saat elektrik kesintisiyle başladılar, şu anda günde 15 saatten fazla elektrik kesildiği oluyor. Her gün sekiz saat su kesintisi yapılıyor.

    Bu arkadaş, özel uçağıyla iki saatliğine uğrayıp, Nusret'te ziyafet çektikten sonra ülkesine döndü. “Yeni bir teknik öğrendim” diyerek Nusret'in tuz dökme hareketini gösterdi. “Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma 700 yıllık eserlerin bulunduğu müzeyi gezdim, sultan tahtına oturdum, bana orada Sultan Maduro diyorlar” dedi.

    Aynı dakikalarda, kendisine dört milyar liralık uçak hediye edilen asrın liderimiz, chia tohumu eşliğinde ejder meyveli smoothie içilen 1.150 küsur odalı sarayında kürsüdeydi.Ülkemize atılan iftirayı izah etti.“Kriz mriz filan, sakın ha bunlara aldırmayın, bizde kriz filan yok, bunların hepsi manipülasyon” dedi.

    Öbürü Maduro.
    Bizimki mağduro yani.

    --
    YILMAZ ÖZDİL - 20 EYLÜL 2018
  • İki sayfa arasına bir reyhan yaprağı koyuyorum.Masalın ilk harfidir bu.Çünkü dev bir orman kuracağım onun altına. Okuduğum ilk satır,sabah güneşinin vurduğu buğulu bir patikaya götürecek seni.Ağaçlara dolanan çalı güllerinin, zakkumların arasından usul usul yürüyeceksin.Topraktan yükselen buğu, “Çınarları selamla!”diye fısıldayacak.O zaman durup etrafını saran ağaçlara bir daha bakacaksın.Bir daha ve yeni bir gözle.Nasıl dupduru bir mutlulukla topraktan fışkırdıklarına şaşıracaksın.Ağaç denen mucizeyi ilk görüşün bu olacak . Islak toprağın kokusunu içine çekeceksin.Çiy damlalarındaki güneş gözünü alacak. Aynı nehirden sulanan geyikle kaplanı, gökte kol kola gezen güneş ve ayı görünce, burada geçer akçenin merhamet, dilin aşk olduğunu anlayacaksın.

    Hayran olduğum bir öykü kitabı daha.. .
    Kitap “Afsun” isimli öykü ile başlıyor ve belli bir olay örgüsü ile 10 bölümden oluşuyor. Kitabın önsözünden başlayan bir “kadının toplumdaki yeri” tema olarak alınsada çöl insanları, yezidilik, gelenek&görenekler vb. çok şık dile getirilmiş.
    Hepsi masalın içinde, masal hepsinin içinde ve içine girdiğiniz zaman ayrılmak isyemiyorsunuz o dünyadan.Ayşegül Çeliğin yazı diline hayran olmamak elde değil, yaklaşık 1 yıldır masalsı öyküleri okumuyordum, ne kadar özlediğimi bu kitabı okuyunca anladım diyebilirim.
    Deneme, toplumsal konular, kişisel gelişim vb.kitaplari derken masalsı öyküleri ne kadar yalnız bıraktığımı ve özlediğimi farkettim, en kısa zamanda farklı eserleri de okumaya karar verdim.
    Not aldığım alıntıları kaydediyorum..

    Zaman...
    Çünkü biz dursak da zamanın yürüdüğünü biliyordum. İnsanın izini kaybetmez o.

    Hayat, başka birinin giysileri gibi duruyordu üstünde. Biçimsiz, uygunsuzdu.

    Gerçeğin yürekte taşınan bir ağrı olduğunu öğrendim

    Bir vardı, bir yoktu
    Yokluğu söylenmesi zordu..

    Keyifli okumalar;)
  • Bu çağ garanti çağıdır. Kullandığın telefon, giydiğin gömlek, giydiğin ayakkabı, sürdüğün araba, ekin ektiğin tarla-bahçe, oturduğun ev, senetler, kredi kartları, beyaz eşyalar, güvenlik kameraları, yüksek duvarlarla çevrili evler/siteler. Adım attığın her yer garantide olan yerler. Yediğin içtiğin her şey garantide olan şeyler. İnsan böyle bir durumdayken nasıl düşünebilir? Neyi yazabilir? Belirsizlik olmadan hayatın heyecanı nedir, maceraların yolculuğu ne anlam ifade edebilir? Van Gogh, Çığlık tablosunu karnı tok, sırtı pek bir halde çizmedi. Çığlık tablosunun altında açlık var dostum, suskunluk, gözyaşı, çaresizlik var. Çığlık tablosu yaşamış olduğu hayatın çizmiş olduğu süredeki çığlığıdır. Geri kalan hayatı tablolara sığmadı, sığmaz. Çığlık tablosunu tekrar çizmek için bir hayatı yani bir insanı feda edeceksin. Ya o feda ettiğin insan tablo çizmezse? Düşünen insanların kaderi, bütün insanlar uçarken sürünerek onların uçuşuna bakmak, bakakalmak. Düşündüğü için sürünüyor, süründüğü için hasret kalıyor, hasret kaldığı için yazıyor. Sen uçarken yazabileceğini mi sanıyorsun? Kuru ekmeği aç bir fare gibi kemirmeden yazabileceğini mi sanıyorsun? Yanılıyorsun dostum. Şairin marifeti erişmek değil, hayal etmektir. Aç kediler gibi miyavlamadan anlayamazsın hayatı. Yaşamak istiyorsun ama korkuyorsun dostum. Aç kalıp dilenciler gibi köşe bucak sürünmekten korkuyorsun. Yaşamak, yaşamın anlamını hissetmen için ıstırapla yoğrulmuş bir hayatı yaşaman lazım. Hayatı köşesinden kemirmek, dişsiz kemirmek yani düşmemek için damaklarınla sıkı sıkı tutmaya çalışmak. Yaşamak lazım dostum. Yağmurun rahmetten çok yağan çekiçler gibi görmek, soğuğu iliklerine kadar hissetmek, aydınlığın yalnızca güneşle geldiğini görebilmek lazım. Yazmak ve yaşamak istiyorsun. Beş dakika sokakta çıplak ayakla gezemeyecek kadar korkak ve anlamsız bir utangaçlık içindesin.

    Bütün servetini dağıt, bütün sevdiklerinden vazgeç, bütün ümitlerinden sıyrıl, planlarını dağıt, olduğun yerden çıkıp yabancı bir memlekete kaç, pasaportla değil bir kaçakçı botuna atlayarak. Yaşamak budur! Hissetmek budur! Özgürlük budur! Ama sen kahvaltıda ‘’bu defa peyniri tam yağlı alayım, yağsız peynir gitmiyor’’ diyorsun. Ve peynir üzerine bir yazı yazıyorsun yahut markete giderken yolda karşılaştığın bir şahsın ruh halini yazmaya çalışıyorsun. Korkak ve birikimsizsin. Cebimde beş kuruş yoktu, evde değil kahvaltılık buzdolabı bile yoktu. Açlıktan midem gurulduyor, dün öğleden beri hiçbir şey yememişim, tütün içiyorum. Aç iken tütün çok ağır geliyor, su içip kendime gelmeye çalışıyorum. Sonra başım dönüyor tekrar yatağa dönüyorum. Sineğin vızıltısını dinliyorum. Bakkala gidip bir şeyleri borçla almak istiyorum ama gururuma yediremiyorum. Bu halde de duramıyorum. Bakkala gidiyorum. Bakkalcının önünde pilav, pilav üstü iki parmak kalınlığında et, yanında salatalık ve yoğurt duruyor. Kokusuna bile dayanacak halim yok. Yemeğe baktım sonra raflarda bir şeyler seçmek istiyorum. Bir ekmek ve su alıyorum. Adam sigarasını tüttürüyor. Öğrenci olduğumu biliyor, sürekli o bakkala gidiyorum. Yemek yedin mi diyor. Kısık bir sesle hayır diyorum. Hepsini tepsiyle beraber bana veriyor. Götür ye, borcunu da sonra ödersin diyor. Yaşamak budur sevgilim. Yaşamayı anlamak budur dostum. İsyan etmek buradan gelir. Bir süre sonra ben neden açım? Bunlar neden tok? Sorular soruyorsun ve isyan ediyorsun dostum. İsyan ettikçe öteleniyorsun, ötelendikçe yalnızlaşıyorsun, yıpranıyorsun, çıldırıyorsun ama daha da insanlaşıyorsun. Ve dünyayı değiştirmek istiyorsun. Kavgan başlıyor. Hiçbir şeye hiçbir şekilde değişmeyeceğin kavgan başlıyor. Vicdan kavgasıdır bu, hürriyet, özgürlük, hayat kavgası. Nazım Hikmet şair değil benim gözümde o bir kavga adamı. Yılmaz bir kavga adamı. Açlık ve çirkinlik. Yaşamak ve yazmak ve isyan etmek için bunlar yeterli dostum. Nietzsche’nin dediği gibi ‘’yaşasın ılımlı fakirlik’’…

    İhtiyarlamış zihinler, ihtiyarlaşmış duygular, yıpranmış bedenler. Böyle bir milleti yahut insanı kim ayağa kaldırabilir? Çürümüşe çare yok. Doğayı seviyorum bu yüzden. Doğada gezmeyen çıplak ayakların üzerindeki kafa çürümüştür, patlamıştır. Tefekkürden uzaktır. Tefekkürsüz aydın olmaz hatta insan olmaz. Doğa tanrımdır, tanrım merhametli ve haşin bir tanrı. Doğa seni aç bırakmaz, doğa sana kucak açar, et verir, meyve verir. Bir betonla kaplı evden çıkıp başka bir betonla kaplı yerde çalışmak. Zihinleri betonlaştırmaz da ne yapar? Garantide olmak şuursuzca tükenmektir. Van Gogh’un tablosunu milyonlara satıyorlar. İhanettir bu apaçık bir haysiyetsizlik ve ihanet. Zengin züppelerinin evlerini süsleyen açlıktan ölen bir adamın portresi. Gogh’un tablosu parayla satılmamalı dostum, paha biçilmez bir esere para biçmek ihanetin yüzkarası değilse nedir? Picasso’nun çizmiş olduğu tabloların bedeli öldürülen milyonlarca insan. Bu tablonun da mı fiyatı olmalı? Bir Picasso, bir daha çıkacak mı? Doğa Tanrı korusun. Burjuvacıların evleri daha da yeşillenmesin.

    Düşünmek, yazmak, çizmek daima ıstıraplı daima kavgalı. Şimdi ıstırap çeken sanatçı yahut düşünce adamı var mı? Yok. Kendi türlerinin sonunu getirdiler. Sanatçılık yahut düşünce adamı olmakta amaç karı davası, para davası. Kadın ve para neye bulaşırsa orası kirlenir. Evet, davası kadın olan tükenmiştir, çürümüştür, böcek gibi gebermiştir. Davası para olan ölmüş bir cesettir, mumyadır, heykeldir. Şu anki aydınlar?

    Yoklukta bir varlık doğuyor, kimsenin önleyemediği, kıramadığı, yıpratamadığı bir varlık. Yaşasın ılımlı fakirlik, yaşasın çirkinlik ve bitmeyen kavgamız.
  • Yusuf Atılgan'ın vefatından yaklaşık 30 yıl sonra çıkan kitabı. Tabi ki derleme ama daha önce kitaplarına girmemiş yazıları. Geçen yıl Atılgan'ın kitaplarının telif haklarını YKY'den alan Can Yayınları tarafından hazırlandı kitap. Kitabın içeriğine geçmeden önce hemşerim Yusuf Atılgan'dan bahsetmek istiyorum biraz. Çünkü üzerinde çok düşünülecek ilginç bir hayat yaşamış kendisi.
    1921'de Osmanlı'nın son Cumhuriyet'in ilk zamanlarında Manisa'da doğuyor, işgal sonrası Yunanların denize dökülmeden birkaç gün önce, Ege'nin soğuk suları için ısı depolama planları neticesinde çekilirken Manisa'yı yaktıkları için ailesiyle beraber Saruhanlı ilçesinin Hacırahmanlı kasabasına taşınıyorlar. Çocukluğu burda geçiyor. Eğitim öğretim derken üniversite için İstanbul'a geliyor ve burda 4-5 yıllık macerası oluyor. Edebiyat fakültesini bitirip bir yıl öğretmenlik yapıyor. 1946'da siyasi faaliyetlere katıldığı için 10 ay hapis yatıyor. Vee akabinde köye geri dönüyor. 25 yaşında köye döndükten sonra 30 yıl köyde çiftçilik yapıyor. Başeseri diyebileceğimiz Aylak Adam'ı da 1959 yılında köyde yazıyor ve Cumhuriyet gazetesindeki yarışmaya gönderiyor. Kitap 2. oluyor, 1. ise Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü kitabı Jüride Halide Edip, Behçet Necatilgil, Haldun Taner gibi isimler var. Neyse bu kitaptan sonra bir iki yazma denemesi daha olsa da başka bir kitabı çıkmıyor. Ve 55 yaşına kadar Hacırahmanlı'nın Yusuf Ağası olarak hayatına devam eden yazarımız. 55 yaşında evlenip çocuğu olunca çok sevdiği kasabasını geride bırakıp benimde 5 yılımın geçtiği Kadıköy'e Moda'ya taşınıyor. Ve sonrasında da Anayurt Oteli geliyor. İstanbul'da yayınevlerinde çalışan Atılgan, Canistan romanını yazarken aramızdan ayrılıyor. Yarım kalan bir roman Canistan. Malesef. Çok az eser veriyor Yusuf Atılgan, bunun nedenini de "Yazamaktan çok okumayı seviyorum." diyerek açıklıyor. Çok okuyan biri ve az konuşan röportajlarında da hep kısa cevaplar veriyor. Varoluşçu tayfasından kendisi, bütün eserlerinde yalnızlaşmayı işliyor. Belki de bunu en iyi yapan kişi edebiyatımızda.
    Siz Rahat Yaşayasınız Diye kitabına gelirsek dediğim gibi bu yıl Can Yayınlarından çıktı kitap, Atılgan'ın yayınlanmamış yazılarından oluşan bir derleme. Peki neler var içinde öncelikle daha önce yazıdığı ve bitmek üzereyken en sevdiği yazar olan William Faulkner 'in Döşeğimde ölürken kitabın tekniğini kullandığını fark edip imha ettiği Eşek Sırtındaki Saksağan kitabının, imha etmeyi unuttuğu 20-30 sayfalık giriş bölümüyle başlıyor. Daha sonra bu metni yok ettiğine kendisi de üzülüyor. Bir romanın giriş kısmını okuyoruz kitabın başında. İkinci bölümde ise gazetelerde yazdığı yazılar var. Benim en sevdiğim bölümlerden biri buydu. Bu yazılarında sürekli Manisa'dan köyü Hacırahmanlı ve köylülerinden bahsetmiş, belli ki baya özlem duymuş ayrılınca. Bu yazılarda köydeki kişilerden bahsetmiş köye uğrayıp o insanları bulup Yusuf Atılgan'ı konuşmak istedim çok fazla. Bu bölümün sonunda kısa kısa notları, sözleri ve birkaç da şiiri var. Bir sonraki bölümse yine çok beğendiğim, kendisiyle yapılan söyleşilerden oluşuyor. Sırf bu bölüm için bile Yusuf Atılgan severlerin okuması gereken bir bölüm. Burda kendisinden ve eserlerinden bahsediyor. Bilmediğiniz ve merak ettiğiniz birçok şeyi öğrenmiş oluyorsunuz bu bölümde. Özellikle Aylak Adam ve Anayurt Oteli ile ilgili kendi fikirleri, nasıl yazdığı.. Daha sonra Yusuf Atılgan'ın üniversite sonunda hazırladığı Tokatlı Kani ile ilgili mezuniyet tezi var. Bu bölüm çok zor ve sıkıcı geldi bana çünkü, akademik bir çalışma ve konusu da bir divan şairi. Ve son bölümde Atılganın çevirdiği birkaç yazı var bunlardan biri de tabiki en sevdiği yazar olan Faulkner'e ait. Velhasılı çok memnun kaldığım bir kitap ve Yusuf Atılgan okuyan herkese tavsiye ediyorum, mutlaka okuyun. Ama diğer eserlerini okumayanlar bu kitapla başlamasın. Ve Hacırahmanlı'ya yolunuz düşerse muhakkak uğrayın, İstanbul-İzmir yolu üzerinde Akhisar'ı geçince Saruhanlı'ya gelmeden hemen önce.
  • Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • “Kitap okuyorum ama karakterleri ve içeriği sürekli unutuyorum” diyen kişiler için bir paylaşımdır…
    Bir defasında hocama dedim ki: “Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı.”
    Bana bir hurma uzattı ve dedi ki: “Bunu ağzında çiğneyip ye.”
    Yedikten sonra sordu:
    ”Şimdi sen büyüdün mü?
    ” Hayır,” dedim.
    Dedi ki: “Büyümedin ama o hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, tırnak oldu, hücre oldu…”
    Anladım ki, okuduğum kitap da öyle dağılıyor:
    Bir kısmı kelime dağarcığını zenginleştiriyor. Bir kısmı bilgi ve irfanını artırıyor, bir kısmı ahlakını güzelleştiriyor, bir kısmı yazı ve konuşmada üslubuna incelik katıyor, bir kısmı hayata farklı bakmanı sağlıyor, bir kısmı içindeki sevgi-merhameti arttırıyor, bir kısmı özgüvenini arttrıyor, düşünmeni, sorgulamanı tetikliyor, olaylar karşısında nasıl davranman gerektiğini öğretiyor… her ne kadar sen bunların farkında olmasan da.
    Kitap okumak bir şeye yaramaz, çünkü kitap okumak çok şeye yarar! O kadar çok şeye yarar ki neye yaradığını söylemek imkansızdır.

    “İyi dostlar, iyi kitaplar, bir de huzurlu bir vicdan: İşte ideal hayat.”

    M. Twain