• “Sevgili Okurlarım
    Bu dizide topladığım yazılar hikaye değildir. Hikayede de az çok yazarın kendisi, kişiliği bulunur elbet. Ama bu kitapta okuyacaklarınız gerçek yaşamımdan bir bölüm olan benim sürgün anılarımdır. Size o günlerin acı, çok acı olduğunu söylemeyeceğim. En acı günler bile üzerinden yıllar geçtikten sonra, dalında dura dura ballanan meyveler gibi tatlılaşıyor. Şimdi sürgünde geçen o acı günlerimi andıkça gülüyorum. Anlatınca da dinleyenler gülüyor. Bunları siz de gülesiniz diye yazdım.”
    --

    Sevgili Aziz Nesin'in yazıp da dağıtılmayan (arka yüzünü dahi henüz bastırmadığı) bir broşür yüzünden, sürgün cezası ile Bursa ya gönderildiği dönemdeki anılarını anlattığı bu kitap, zaman zaman güldürdüğü halde, kendisinin de dediği gibi o dönemin düzenine bol bol sövmeme neden oldu dersem, yalan söylemiş olmam galiba.

    "Kitabın ilk baskısında (yukarıya kopyaladığım yazıda), geriye dönüp baktığımda gülüyorum, anlatınca dinleyenler de gülüyor ve ben bunları sizler gülün diye yazdım" dediği halde, 37 yıl sonra 13. baskıda aynı düşüncede olmadığını belirterek, "o acı günleri çekmeme neden olanlara çok kızıyorum ve sizlerinde kızmasını diliyorum" demiş.

    Her ne kadar ayrıntısına girmese de eşinden ayrılmasına ve o dönemler çok acılar çekmesine neden olmuş bu sürgün.
    Sonradan kaldırılan bir madde yüzünden 10 ay hapis ve 4 ay sürgün çekmiş, kendi tabiri ile 2 çocuğu ve o zamanki eşi daha çok çekmiş bu acıları.
    Bir aile yıkılmış ve çok acılar çekilmiş.
    Bunlara rağmen bu kitabı okurken, anılarını anlatışına, o mizaha bazen kahkaha bile attığım oldu. Zaten aslında istediği de buydu, bizler gülelim diye yazıyordu.

    Kitapta sürgün döneminde başından geçenleri ve bazı mektupları yayınlamış.
    Sırf sürgün olduğu için görünce kaçanlar mı dersin, yol değiştirenler mi dersin, benimle görüştüğünü kimse bilmesin diye yalvaranlar mı dersin, cebinde metelik olmadığı halde yediği yemeğe bile göz dikenler mi dersin, İnsan hayretler içinde kalıyor bu anıları okurken.
    Ne yokluklar çekilmiş, ne dönemlerden bu günlere gelmişler diyeceksiniz benim gibi.
    Kısacası en sevdiğim kitap türünü, en sevdiğim insanlardan birinin hayatından kısa bir kesiti, hem üzülerek, hem gülerek okudum.
    Mutlaka sizlerde okuyun lütfen.
  • VEDA
    Ne söyleneceğini bilemem.

    Hiçbir söz teselli değildir çünkü.

    Bir sessizliğe gömülüp o acıyı yalnız başıma çekmeyi tercih ederim.

    Şimdi bir istasyondayız.

    Ben gidiyorum.

    Ayrılmak denildiğinde benim gözümün önüne hep aynı görüntü gelir.

    Eski siyah beyaz Fransız filmlerindeki tren istasyonları.

    Kalabalık bir peron, trenin bacasından çıkan kalın dumanlar, tekerleklerin arasından fışkıran buharlar, çan sesleri, gürültüler ve sessizce birbirine bakan kederli iki insan...

    Söylenecek o kadar çok söz ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardır ki kimse bir şey söyleyemez.

    Kalabalığın ortasında iki kişilik bir sessizlik büyür.

    Arada bir kısa, kesik, manasız cümleler söylenir.

    Ve birbirinden hiç ayrılmak istemeyen iki insan, bir an önce tren kalksın, bu huzursuz sessizlik bitsin ve derin acılarına gömülsünler diye beklerler.

    Acının, birkaç dakikalığına da olsa bir sıkıntıya bürünmesi, onları biraz sonra çekecekleri acıdan daha fazla kederlendirir.

    Sonra düdük çalar.

    Tren olduğu yerde kımıldanır.

    Aralarından biri trene biner.

    Tren yavaşça hareket eder.

    Kalan, trenin yanında yürümeye çabalar.

    Giden, cama dayanır.

    Birbirlerine bakarlar.

    Öyle bakarlar.

    Tren hızlanır.

    Aralarından biri "Seni seviyorum" diye bağırır ama artık çok geçtir, kelimeler rüzgara karışıp kaybolur.

    İstasyon boşalır.

    Issızlık ve yalnızlık basar.

    Sonrası derin bir keder.

    Sevmem ben ayrılmayı.

    Pek beceremem de.

    Ne söyleneceğini bilemem.

    Hiçbir söz teselli değildir çünkü.

    Bir sessizliğe gömülüp o acıyı yalnız başıma çekmeyi tercih ederim.

    Şimdi bir istasyondayız.

    Ben gidiyorum.

    Birçoğunuzla belki bir daha hiç buluşmayacağız.

    Bu, birbirimizi gördüğümüz son yazı olacak.

    İsterim ki bu beraberlikten bir iz kalsın sizde.

    Öyle bir söz söyleyeyim ki onu unutmayın.

    Ama öyle bir söz bilmiyorum.

    Tren istasyonunda trenin kalkmasını bekleyen adam gibi söyleyecek anlamlı bir söz de aklıma gelmiyor.

    Size öyle bakıyorum.

    Tren hareket etsin diye bekliyorum.

    Yazdığım her kelime, yazdığım her satır, ayrılığa biraz daha yaklaştırıyor bizi.

    Bilmem kaç vuruş sonra ayrılacağız.

    İki sene boyunca yazılar yazdım size buradan.

    O yazıların her biri, her birinize yazılmış bir mektup gibiydi.

    Kaç yazı yerine ulaştı, kaç yazıda sizlere dokunabildim, bilmiyorum.

    Öyle yazdım işte, haftalarca, aylarca, yıllarca yazdım.

    Alıştım size.

    Şimdi gidiyorum.

    O iflah olmaz yazar kibriyle biraz üzülmenizi istiyorum doğrusu.

    Giden trenin ardından bir an da olsa bakıp iç geçirmenizi.

    Ben üzüleceğim.

    Ama size söyleyeceğim son sözü, tren iyice ayrıldıktan, yazı bittikten, rüzgar sözlerimi dağıtmaya başladıktan sonra söyleyeceğim ve siz onu duymayacaksınız.

    Benim de sizi duymayacağım gibi...

    Birbirimizi duymayacağız.

    En duymak isteyeceğimiz sözcükler kaybolup gidecek.

    Genellikle de öyle olmaz mı zaten ayrılık zamanlarında?

    Esas söylenmek istenenler bir türlü söylenemez.

    Bir tutukluk gelir insana.

    Nedendir bilmem.

    Belki son anda söylenecek bir sevgi sözcüğüne istenildiği gibi bir cevap alınmayacağı endişesinden, belki de o kısacık zaman parçasında anlatmak istediğini anlatamayacağın korkusundan.

    Ben beceremedim hiç ayrılmayı.

    Söylemek istediğim halde söyleyemediğim o kadar çok cümle biriktirdim ki...

    Kaç uçağın, kaç arabanın arkasından öyle baktım...

    Gözlerime rüzgar doldu.

    Kendi yüzüm öyle anlarda nasıldı, bilmiyorum ama ayrılığın kederini geçenlerde genç bir adamın yüzünde gördüm.

    Bir sabah kapım çalındı.

    Biri genç, biri orta yaşlı iki adam duruyordu.

    Genç olanı sessizdi.

    Daha yaşlı olanı anlattı ne istediklerini.

    Genç adamın karısı kaybolmuştu.

    Çocuğuyla birlikte evden çıkmış ve bir daha dönmemişti.

    Son olarak iki adamla birlikte görülmüştü.

    Genç adam karısının "kaçırıldığına" inanıyordu ve gazetelerin bunu yazmasını, karısını bulmasına yardım etmesini istiyordu.

    Elimden geldiğince yardım etmeye çalıştım.

    Sokağa çıktığımda, genç adamı akrabalarıyla birlikte bir apartmanın bahçe duvarına dayanmış dururken gördüm.

    Akşam döndüğümde gene oradalardı.

    Sonra günler geçti.

    Kadın ne döndü ne bulundu.

    Genç adamın yanındaki akrabaları yeniden geldikleri yerlere, apartmanların alt katlarına döndüler.

    Şimdi genç adamı her akşam eve dönerken, o alacakaranlıkta bir ağacın altında yapayalnız beklerken görüyorum.

    Tek başına bekliyor.

    Sokağın köşesine bakıyor.

    Dümdüz bakıyor.

    Herkes ümidini kestiği halde o ümitle ilerdeki köşeye bakıyor, belki beklediği kadının köşeyi dönüp ona doğru yürüdüğünü hayal ediyor, belki içinden onunla konuşuyor, belki kızıyor, belki kendisiyle hesaplaşıyor, belki cinayet hesapları yapıyor.

    Bilmiyorum.

    Bir kadından değil hayattan ayrılmış gibi yüzündeki ifade.

    Ağacın altında duruyor.

    Sabah kalkıyorum, orada.

    Akşam, hava kararıyor, orada.

    Bekliyor.

    Yüzünün çizgileri hep aynı ama gözleri...

    Ben öyle yalvaran gözler görmedim, Tanrı’ya, hayata, insanlara, kadere o kadını geri getirmeleri için yalvaran gözler.

    Hiçbir şey söylemiyor.

    Duruyor öylece.

    Böyle bir acı görmedim.

    Böyle bir çaresizlik.

    Böyle bir yakarış.

    Böylesine canlı tutulmaya çalışılan bir ümit.

    O kadından başka hiçbir şey düşünmüyor.

    Uykularından uyandığını biliyorum.

    Benim yüzüm de hiç onun yüzü gibi oldu mu acaba diye merak ediyorum.

    Olmuştur belki de.

    Kaybettiğini özlemek zor iştir.

    Ben çok özledim.

    Çaresizce özlediğim zamanlar oldu.

    Ağacın altında bekleyen çocuk gibi bir odanın içinde beklediğim, adım seslerinin kapıya yaklaştığını hayal ettiğim, öfkelendiğim, acı çektiğim zamanlar.

    Bazen yaşlandığıma seviniyorum.

    Beyazlaşan sakallarımın beni koruyacağına inanmaya çalışıyorum.

    Aslında size söylemek istediklerim bunlar değil bir veda yazısında.

    Başka cümleler, asla söylemeyeceğim, yazmayacağım cümleler dolaşıyor aklımda.

    Bir tren istasyonunda trenin kalkmasını bekler gibi yazının bitmesini bekliyor, asıl söyleyeceğim cümleler yerine "Paltonu almayı unutmadın, değil mi" gibi anlamsız cümleler söylüyorum.

    Ayrılmayı kimse pek doğru dürüst beceremez zaten.

    Zor iştir.

    Üstelik fevkalade tatsız bir zamanda, ölümlerin, acıların, öfkelerin hayatımızı tren dumanları gibi kapkara doldurduğu bir zamanda ayrılıyoruz.

    Böyle zamanlarda insanlar sevdiklerinden ayrılırken onları birisine emanet etmek isterler.

    Kime emanet edeceğim sizleri?

    Siz beni kime emanet edeceksiniz?

    İlk düdük sesi duyuldu.

    Ayrılacağız birazdan.

    Tren hareket edecek.

    Ardınızdan bir iki adım daha atacağım.

    Uzaklaşacaksınız.

    Macbeth’in girişindeki şarkı gibi, "biz bir daha nerede buluşacağız, fırtınada mı, yıldırımda mı, yağmurda mı?"

    Aslında fırtınada, yıldırımda, yağmurda ayrılıyoruz.

    Dumanlarla dolu bir peronda.

    Kompartıman kapıları kapanıyor.

    Tekerlekler dönmeye başlıyor.

    Ben artık ayrılacağım.

    Gidiyorum ben.

    Yarın sabah o genç adamı gene o ağacın altında göreceğim...

    Ve bir sabah onu görmediğim zaman onu merak edeceğim.

    Uzaklaşıyorsunuz...

    Ben artık gidiyorum...

    Söylemek istediklerimi rüzgar sesimi dağıttığında, artık duyamadığınızda söyleyeceğim size...

    Benden son duyacağınız sadece tek bir kelime olacak:

    "Allahaısmarladık..."
  • 2015 yılında takip ettiğim bilim ve teknolojik gelişmeleri derleyip toparlayarak paylaşmayı düşündüm . İlk etapta Facebook üzerinden yazdım , baktım olmadı çok sosyal bir alan orası insanlar rağbet etmemekle birlikte rahatsız oluyor . Sonra blogspot açtım , yazdım çizdim ama baktım ki Blogspot üzerinde analiz , raporlama ve okur etkileşimi istediğim gibi olmuyor. En sonunda yerelbt.com diye bir alan adı aldım . Bu ad "bulunduğum yer yerin yereli olmak üzere bilgi teknojileri ve bilim teknik haberler" mottosuyla alındı . YerelBT olursam ve ben dünyada faaliyet gösterdiğime göre dünyanın yereli olurum ve global bir hitap olur dedim.

    En başta bir hevesle bir kaç arkadaşım yazar olarak bana yardımcı oldu , sonraları hevesleri kaçtı ve siteye bile girmez oldular. Ben 2015 yılından beri bırakmadım ve istikrarlı bir biçimde devam ediyorum. 2009 yazı ve 3311 sosyal medya takipçisiyle yoluma devam ediyorum. Olay para falan da değil hani , ülkemizde bilim , teknoloji konuları rağbet görmediği için Google Adsens hosting bedelini zor ödüyor , ödeyemezse ben tamamlıyorum :)

    Tek başıma devam ettiğim bu yolculukta belki bir kaç dakikalık ziyaretçim olmak isteyebilirsiniz. Her gün daha başarılı yazılar ve içerikler için analizlerim devam ediyor. Öneri , şikayet ve eleştirilerinizi paylaşırsanız çok memnun olurum .

    Ziyaretinizi bekliyorum ;)

    https://www.yerelbt.com
  • "Bulantı!"

    Üzerinde kafa patlattım!
    Yazılar yazdım.
    Şimdi biliyorum;varım,dünya da var!
    Ve dünyanın varolduğunu biliyorum.
    Hepsi bu.
    Benim için önemli değil.
    Benim için hiçbir şeyin önemi olmaması çok acayip; korkuyorum bundan!..
    Jean-Paul Sartre
    Can Yayınları
  • Doğrusu şu ana kadar aldığım yola ben bile hayret ediyorum. İlk defa yazmak istediğim zaman, ne anlayabildiğim, ne de değerlendirebildiğim saçma birkaç tecrübemden başka yazacak bir şeyim yoktu. Hakikaten, kafamda düşünce diye bir şey yoktu. Hatta düşünmemi sağlayacak kelimelere bile sahip değildim. Benim tecrübelerim bir sürü anlamsız resimlerden ibaretti. Ama bilgimi arttırıp kelime dağarcığımı zenginleştirmeye başladığım andan itibaren, tecrübelerimin sadece resimlerden ibaret olmadığını anlamaya başladım. Bu resimleri zihnimde canlandırıp bunların yorumunu yaptım. Bu da iyi eserler vermeye, şu "Macerayı, "Meşe"yi, "Çömlek"i, "Hayat Şarabı"nı, "Kalabalık Sokak"ı, "Aşk Şiirleri" ve "Deniz Lirikleri"ni yazmaya başladığım sıraya rastlıyor. Daha bunlar gibi çok yazacağım, hem de daha iyilerini; ama bunu boş vakitlerimde yapacağım. Artık ayaklarım yere değdi. Önce ıvır zıvır yazılarla para kazanacağım, şaheserlerimi de ondan sonra vereceğim. Haftalık mizah dergilerine yarayacak yarım düzine şaka yazdım dün gece; sırf sana göstermek için. Sonra tam yatarken aklıma bir de triyole denemek geldi, mizahi bir triyole; bir saat içinde tam dört tane yazarım. Bunların tanesinin bir dolar etmesi lazım. İşte, tam yatağa girerken akla sonradan gelen birkaç düşünce sayesinde dört dolar kazanmış oldum. Tabii bunların hepsi da sıkıcı, pis şeyler, ama hiç değilse ayda altmış dolara defter tutup, ölünceye kadar durmadan sütun sütun anlamsız rakamlarla uğraşmak kadar pis değil, üstelik bu ucuz yazılar edebiyat dünyasıyla temasta kalmamı sağlayıp daha büyük yazılara girişebilmem için bana zaman bırakıyor.
  • Binlerce sayfayla açıklanması gereken şeylerin, yüzlerce sayfayla açıklandığı kitapları sevmem anlaşılır olmaktan uzak gördüğüm için, yazar bunu önceden görmüş ki benim gibilerin varlığını reddetmeyip kitap başlangıcına "Hacı ben bu kitabı yazdım ama derin bilgiler içermiyor, ilerde daha iyilerinin yazılmasını umuyorum" demiş. Okumak biraz endişe verici oluyor haliyle şu cümleden sonra, neyse ki vazgeçirecek kadar değil.
    İsminden de tahmin edeceğiniz üzere dünyadaki büyük dinleri ve onların cinsel yaklaşımlarını ele alıyor, bitirdiğinizde mutlaka bir şeyler öğretiyor ama yukarda da bahsedildiği gibi "binlerceyi yüzlerceye sığdırmaya çalıştığı için" yazılar arası kopukluk ve oradan oraya geçme göze çarpıyor. Neleri iyi yapıyor? İslam'ın cinsel yaklaşımını bizim "alim" dediklerimizden daha mantıklı açıklamaya çalışıyor, istisnasız her dinde kadınların aşağılanmasını gözler önüne serip "Ama şu şu din öyle değil" zırvalığına son veriyor ve son kısmı olan "modern etkiler"le gösteriyor ki "insan öğrenmeye başladıkça din yeni açıklamalar bulmak zorunda kalacak, yeni açıklamalar bulmak zorunda kalan her şey gibi değişecek ve ya bu değişim değiştirilmediği iddia edilenleri bitirecek ya da öğrenilene zıt olduğundan insanlar tarafından reddedilecek"
  • Mehmed Akif.. Kelimeler yetmez bu ismi anlatmaya. Ona bağlılığım her şeyden, herkesten fazladır. Bilmem kaçıncı kitap oldu hakkında okuduğum ama asla doymadım. Yüreği güzel olana nasıl doyulur?

    Mehmed Akif 'in gençlik yıllarından başlayan kitap torunlarının doğumuna kadar gitmekte. Ee torunlar doğduktan sonra da "DEDEM MEHMED AKİF" kitabı okunur. :) Kitaba dönersem. Kitapta yer yer anılardan yararlanılmış. Özellikle Mithat Cemal Kuntay anılarından. Zaten Mehmed Akif ile ilgili hangi kitabı okusam daima Mithat Cemal çıkıyor karşıma. En yakın arkadaşı olmasından kaynaklanıyor galiba bu durum.

    Her kitap farklı bir Mehmed Akif ile tanıştırdı beni. Lâkin en çok üzen anı ise şu oldu:
    "İki genç kız, lise çağındalar sanırsam, ellerinde gazete okurken, birisi dönüp diğerine dedi ki :
    Mehmet Akif ölmüş. Diğeri ise daha acı bir cevap verir. O cevap şudur:
    " O kim ki? "
    " İstiklal Marşı yazarı diyen gazete okuyan kıza, yanında oturan arkadaşının cevabı ise içler acısıdır.
    " Hâlâ yaşıyor muymuş? "
    Bu ânı bu kitapta yer almıyor ama Mehmed Akif her daim gözardı edilen bir insan oldu. Bunu kanıtlamak için yazdım.

    Mehmed Akif hakkında beni üzen bir diğer anı ise ne yazık ki cenazesindir. Cenaze belediye tarafından sokağa bırakılıyor ve üniversite öğrencileri, Akif'in değerli arkadaşları kaldırıyor cenazeyi.. Ertesi gün... Aahhh o ertesi gün! Ertesi gün cenazeye katılan herkes sorguya alınır. Mithat Cemal şöyle anlatır :
    "27 Aralık 1930'dayız, Beyazıt Camii'nin musalla taşında bir tabut, üstünde ne bir bayrak var, ne de bir örtü. Cami avlusunda cenazeyi bekleyen şair Mithat Cemal, "Bir fıkara cenazesi olmalı" diye düşünüyor. O anda Emin Efendi lokantasının sahibi Mahir Usta elinde bir bayrakla cenazeye koşuyor. Sonra yüzlerce genç peyda oluyor, çıplak tabutunu üniversitenin büyük bayrağına sarıyorlar.Defnedileceği Edirnekapı Şehitliği'ne kadar omuzlarda taşınıyor.Kör ve sağır yetkililerin görmediği, duymadığı, tınmadığı büyük Âkif'in cenazesi bu şekilde 'millet töreni' ile kaldırılıyor.Ertesi gün gazetelerde, bir iki sütuna, sıradan birkaç haber. Bir süre sonra, "Kimseler yüzüne bakmadı, bitler içinde öldü" türünden yalan ve aşağılayıcı yazılar."

    Asıl okumak istediğim Mithat Cemal'in dostu hakkında yazdığı bilgiler. Umarım bir gün gerçeklerini bulur okurum. Kitap kendi içinde bazen çelişiyor lâkin Mehmed Akif 'i tanımak isteyenlerin okuması gereken bir kitap.
    Keyifli okumalar..