• Steve Jobs,
    Amerikalı Joanne Carole Schieble ve Suriye asıllı Abdulfattah John Jandali'nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Biyolojik annesi evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve Steve’i evlatlık vermeye karar vermişti. Evlatlık vereceği ailenin kesinlikle üniversite mezunu kişiler olmasını istiyordu ve bu tanıma uygun bir aile de bulmuştu. Fakat bu aile son anda istedikleri çocuğun kız olması gerektiğini söyleyince evlatlık işlemleri bu aile ile durduruldu ve sırada bekleyen başka bir aile ile başlatıldı. Steve’in özannesi yeni ailenin anne ve babasının üniversite mezunu olmadıklarını gördüğünde Steve'i evlatlık vermekten vazgeçmişti ama, Steve’in üniversiteye gönderileceği sözü üzerine evlatlık verme işlemlerindeki kağıtları imzalamayı kabul etti.

    Steve Jobs 1972 yılında 17 yaşındayken, Cupertino, Kaliforniya'da bulunan Homestead High School'dan mezun olmuştu ve sonunda Portland, Oregon'daki Reed College'e başvurmuş ve kabul edilmişti. Fakat ailesinin tüm birikiminin üniversite eğitimine harcandığını gören Steve, üniversiteyi 1. dönem sonunda terk etmiştir. Steve, geçmişe baktığında hayatında vermiş olduğu kararların en etkilisinin bu olduğunu söylemektedir. Çünkü okuldan ayrılarak hem almakla yükümlü olduğu ilgisini çekmeyen derslere katılım zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır ve ailesinin birikimlerini harcamayı bırakmıştır hem de ilgi duyduğu alanlara yönelebilmek için gerekli olan zamanı yaratmıştır. Steve Jobs üniversiteden ayrıldıktan sonra bir yurt odası bulunmadığı için arkadaşlarının odasında yerlerde yatmıştır. Kola şişelerinin depozitoları ile yemekler almış ve her pazar iyi bir yemek yiyebilmek uğruna 7 mil uzaktaki bir kiliseye gitmiştir. Aynı zamanda Steve, kendi ilgi alanına giren kaligrafi derslerine o zamanların en iyi kaligrafi eğitimi veren ve aynı zamanda ayrıldığı üniversite olan Reed üniversitesinde girmeye başlamıştır. Steve, o günlerde öğrendiklerinin sanatsal ve tarihsel yönünü o kadar güzel ve harika bulmuştur ki bilimin hiçbir zaman bu derece de bir ilerleme yapıp bunu yakalayamayacağını ileri sürmüştür.

    Steve Jobs kaligrafi derslerinin ilk pratik faydasını Apple şirketini kurduktan sonra ilk Macintosh’u çıkarırken onun dizaynında kullandıklarını söylemektedir. Steve Jobs ileride pratik bir kullanım amacı olduğunu bildiği için değil ama inandığı için kaligrafi derslerine gittiğini belirtiyor. Geleceğe yönelik vereceğimiz her kararda bir şeylere inanarak ilerlememiz gerektiğini söylüyor.

    Steve Jobs 1974 yılında 19 yaşında iken arkadaşı Steve Wozniak ile birlikte Atari Inc. Şirketinde oyun tasarımcısı olarak çalışmaya başlamışlardır. 1974 yılında ABD'de, satılan Cap'n Crunch'ların içinden çıkan düdükler, üzerlerinde ufak değişiklikler yapılınca AT&T tarafından uzun mesafeli aramalarda kullanılan denetleme frekansı olan 2600 Hz'i sesini verebiliyorlardı. Bunun sayesinde kısa bir zaman aralığında Jobs ve Wozniak 1974 yılında iş hayatına atılarak pahalı uzun mesafe görüşmelerini bedava yapabilmek için "blue box"'lar üretmeye başladılar.

    1976 yılında Steve Jobs 21, Steve Wozniak 26 yaşında iken Jobs ailesinin garajında Apple şirketi Jobs ve Wozniak ikilisi tarafından kurulmuştur. İlk üretimleri bir masaüstü bilgisayarı idi ve adı Apple1’dı.Fiyat olarak 666,66$ belirlenmişti.1977 yılında Apple2 piyasaya sürüldü ve piyasadaki yerini sağlamlaştırdı.Apple Computer 1980 yılında halka açıldı ve çok iyi değerlerle piyasaya girdi.1983 yılındaSteve Jobs o zamanlar Pepsi CEOsu John Scully'i, "Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?" şeklinde bir konuşma yaparak Apple bünyesine Apple’ın yeni CEOsu olarak katmıştır.Bu olayın ardından 1984 yılında piyasadaki ticari bir başarı yakalayabilmiş ilk grafik kullanıcı arayüzlü bilgisayar olan Macintosh’u piyasaya sürdü.

    1985 yılında şirket içindeki bir kavga sonucu Steve Jobs, John Scully tarafından görevleri elinden alınmak suretiyle şirketten atılmıştır. Steve Jobs bu olay için hayatında başına gelmiş en iyi şey diyerek söz etmektedir. Çünkü Steve Jobs bu olay sayesinde başarının getirmiş olduğu ağırlıktan kurtularak onun yerine yeniden başlamanın hafifliğine rahatlamasına sahip olmuştur. Bu olay sonrası Steve Jobs Next isimli yeni bir bilgisayar firması kurmuştur. Next'in etkinliklerine bakıldığında genellikle bilimsel amaçlı kullanımlarda gözüktüğü görülüyor. Next’in günümüz bilimine katkısı açısından bakacak olursak, nesneye dayalı programlama, PostScript gösterme ve magneto-optical sürücü teknolojilerinin gelişmesinde yardımcı olmuştur.

    Steve Jobs Apple’dan atılması sonucu kurmuş olduğu Next adlı bilgisayar firmasından sonra 1986’da Edwin Catmull ile ortaklaşa, Emeryville, Kaliforniya'da animasyon stüdyosu olan Pixar'ı kurdular.Firma ilk patlamasını “Toy Story” adlı animasyon sinema filmi ile yapmıştır. Bu filmden sonra ise 1998 yılında Bir Böceğin Yaşamı (A Bug's Life), 1999'da Oyuncak Hikayesi 2 (Toy Story 2), Sevimli Canavarlar (Monsters, Inc.), 2003'de Kayıp Balık Nemo (Finding Nemo) ve 2004 yılında İnanılmaz Aile (The Incredibles) gibi filmlere imza atmıştır. Bu filmlerin hepsi animasyon dalında ödül kazanmıştır.

    1996 yılında Apple, Steve Jobs’ın kurmuş olduğu Next’i 402 milyon$ fiyatla satın alarak Jobs’ı tekrardan bünyesine almıştır. Next’in alınmasıyla birlikte, Mac'lerde Next teknolojileri görülmeye başlanmıştır. Jobs’ın geri dönüşü ile birlikte Apple çıkartmış olduğu iMac ile birlikte çok büyük bir çıkış yakalamıştır. İlerleyen yıllarda Apple, bilgisayar endüstrisine ek olarak müzik çalar, yazılım gibi işlere de el atmıştır.Örnek vermek gerekirse iPod ,iTunes music library.. vb.

    Steve Jobs aynı zamanda Guiness Rekorlar Kitabı’na da adını en düşük maaşla çalışan CEO olarak yazdırmıştır. Steve Jobs’ın şu andaki maaşı 1$dır. Tabi ki Apple’dan belirli aralıklarla hediyeler de almaktadır. 90 milyon$ değerindeki bir jet ya da 30milyon$ değerindeki Apple hissesi bunlara örnek olabilir. =)

    Ayrıca Steve Jobs’a birkaç ay önce kanser teşhisi konmuş ama ameliyatla bu hastalık bir sorun olmaktan çıkarılmıştır.

    Hayata evlatlık verilerek başlayan birisi için şu an nerdeyse her gencin cebinde bulunan iPod’ların üreticisi olan şirketin CEO’su ve kurucusu durumunda olmak büyük bir başarıdır. 
  • Yaratılmışların içinde en eşsiz varlık insan üzerine biraz yazmak istedim bu sabah. Kendini bulmuş, hala arayan, ruhundaki tılsımı çözmeye ömrü boyunca gayret eden, etmeyen insanı biraz anlatmak istedi içimdeki “yaz” diye dürtü.

    Yaratılışındaki biyolojik bütün donanımın, dünyadaki son teknolojilerin bile erişemeyeceği bir mükemmeliyetle varedilen insan, sadece bir biyolojik varlık elbette değildir. Yürek dediğimiz biyolojik aksesuar ruha entegreli olarak çalışır ve beyni yönetir. İyi bir ruha sahipse beyin, iradeye muktedir mesajları gönderir. Biz bu dışarıya yansıyan irade sonucu mesajlara, müeyyidelere “amel” adı veririz. Bu sonuçlardır bizi manevi hazza veya azaba ulaştıran.

    Hayat, insanı hep imtihanlarla yoğurur, yorgun düşürür. Buna direnmek ise onun ruhunu ve yüreğini ne derece yetiştirebildiği, en büyük sermayesi olan zamanı nasıl kullanıp neye harcadığı, kainat reçetesindeki ilaç ve tavsiyelere uyup uymadığı ile alakalıdır bence. Çünkü ömür bir gün son yazacak. Ve o adaletli teraziye yürek ve ruh harddiski konulacak, bütün yazılım hatalarıyla, önlem almadan ruha sızdırdığı virüslerle gözler önüne serilecektir. Nitekim geri dönüşümü kapatılmış bir bilgisayar gibi “Error!” hatasının ruh yakıcı pişmanlığını kamçılayacak, nitekim artık hiçbir yakarışa faydası olmayan “an” dan dönemeyeceği onu o hesap gününde yıkacaktır.

    Farkındalık o kadar önemli bir kavram ki, Neye/Niye farkındalık?

    Zamana, ömre, yüreğe… İnsana, inanca, ahlaki bütün toplumsal, dünyasal ve insana özgü kurallara farkındalık. Kişi aslına ne olursa olsun döner… Aldığımız kararlar, ömrümüzde hiç aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz değişimlere olumlu ya da olumsuz etki edebilir. İnsan böyle bir varlık işte. Tam da Şirazlı Sadi‘nin dediği gibi; “İnsan; bir damla kan ve bin endişe…”

    Bazen ne düşünüyorum biliyormusun?

    Doğumuna eşsiz bir sevgi gösterisiyle sevindiğimiz insanın neden ölümünde dizimizi döverek ağıtlar yakıyoruz? Siz bulabildiniz mi? ya da kendinize sorabildiniz mi? Tefekkür edip düşünebildiniz mi? Oysa ne kadar da doğal ölmek ve doğmak değil mi? Varolmak ve yok olmak. Biz benliğimiz yüzünden kaldıramıyoruz yok olmayı. Basitliğimizi. Bir damla kanımızı, biyolojik yapımızı o kadar yere göğe sığdıramamışız ki ! Kibrimizle, ona yüklediğimiz anlamsız vasıflarla, önceliklerle bu yapıyı ruhun yüreğin önüne öyle koymuş ve ilklendirmeye şartlandırmışız ki. Doyumsuzca… Sınırsızca… Üstelik bu doyumsuzluğu ruhumuza vermemiz, dengelememiz ve onu bir adım önde tutmamız gerekmez miydi? İnsanlığa, insana değer bence budur. Gönül tutmak, gönül ehli olmak. Dünya çok kısa ve zaman ve mekan öyle hızlı akıyor, geçip gidiyor ki…

    Yüreklerimizi yağmalayıp savurmayalım dostlar, onlar çok değerli…

    Çünkü sonsuzluk; biyolojik yapımızda değil, ruh katığı yüreklerimizdedir…

    “Gelin tanışık idelüm işi kolay tutalum,
    Sevelüm sevilelüm dünyâ kimseye kalmaz…” Y.Emre

    Sevgimle…
  • Son 15 yılın Enflasyon rekoru geldi.
    1)Çimento değil Sanayi,
    2)Otomobil değil Yazılım,
    3)Sadakat değil Liyakat,
    4)İthal değil Yerli Tarım,
    5)Doğru yaptığını söyleyen değil, Eleştiren danışman,
    6)Gücün toplanması değil, dağılması
    7)Yerel değil Evrensel eğitim
    Başka da çare yok ...

    @profdemirtas
  • Dikkat spoiler içerir.
    Ben Forsberg, Sam Hector için güvenlik sözleşmeleri hazırlayan bir arabulucudur ve 2 yıl önce karısı Emily öldürülmüştür. Bir gün Adam adında bir yazılım uzmanı öldürülür ama olay yerinden görüştüğü kişi olan Pilgrim kaçar. Olay yerinde Ben'i kartvizit bulunur. Pilgrim Mahzen adı verilen ve devletin kirli işlerini yapan eski CIA ajanları ile dolu bir birimde çalışmaktadır. Grubun lideri Teach kaçırılır. Adam'ın öldüren suikastçi Pilgrim tarafından öldürülmüştür ve kardeşi Jackie intikam istemektedir. Mahzen ele geçirilir. Saldıracakları yer terör örgütü yuvası değil CIA üssüdür. Ama Mahzen ekibi bunu bilmez. Ulusal güvenlikten ajan Vochek,  kader birliği eden Ben ve Pilgrim'e güvenir. Onlara yardım eder. Bu işleri kim organize etmiştir? Emily'yi kim öldürmüştür? Ben ve Pilgrim bu işin üstesinden gelebilecek midir? Pilgrim kızı ve eski karısını bir daha görebilecek midir? CIA üssüne saldırı başarılı olacak mıdır?  Keyifle okunan bir roman. 
  • Dikkat spoiler içerir.
    Emika Chan, hackerlık yaptığı için iş bulamayan ve suçluları ödül karşılığı yakalayan bir ödül avcısıdır. Bir gün Hideo Tanaka'nın icat ettiği Warcross açılışında para kazanmak için sistemi hackler ancak yakalanır. Hideo onu işe alır. Biri, sistemine girmeye ve ona zarar vermeye çalışmaktadır ve Emika'dan onu bulmasını ister. Emika Warcross turnuvasında joker olarak aday olur ve Asher'ın takımı Anka Süvarileri onu kadrosuna katar. Hammie, Ronson, DJ Ren gibi takım arkadaşları ile turnuvaya başlar. Ren, sisteme girmeye çalışan Sıfır adlı hackerın adamıdır. Emika ve Hideo yakınlaşırlar ve Hideo, Warcross'u yapmasına sebep olan kardeşi Sasuke'nin kaybolmasını anlatır. Turnuva finalinde Sıfır planını gerçekleştirecektir ama Emika ona engel olur. Sıfır, engel olmadığını, işini yaptığını söyler ve kaybolur. Hideo, Nörolink adındaki teknoloji ile insanların duygularını kontrol edecek ve suç işlemesini engelleyecek bir yazılım geliştirmiştir. Emika bunu duyunca ondan ayrılır. Sıfır da hiç beklenmedik bir isimdir. Acaba Emika Sıfır ile Hideo'yu durduracak mıdır? Takım arkadaşları ile ilişkisi nasıl devam edecektir? Keyifle bir solukta okunan bir roman.
  • Bugüne kadar okuduğum Balzac eserlerinden çok farklı şekilde yazılmış bir kitap okudum.

    Kitabın ilk üçte birlik bölümünde Balzac, Paris'teki her kesimden insanın yaşam tarzı ile ilgili geniş bir şekilde sosyolojik, psikolojik ve felsefi bilgiler vermektedir. Bu ilk bölümden sonra esas anlatılmak istenenen hikayedeki ana karakterlerden biri olan delikanlının biyografisi başlamakta ve kitabın yarısına kadar devam etmektedir.

    Kitabın ana konusu olan garip, gizemli ve dramatik bir aşk hikayesi ise kitabın ikinci yarısının tamamını oluşturmaktadır.

    Aslında kitap yazarın ''on üçlerin romanı'' ismini verdiği serinin üçüncü ve son kitabı olarak yayınlanmış. Burada itiraf etmeliyim ki bunu, kitabı elime alana kadar ben de bilmiyordum. Eğer bilmiş olsaydım kesinlikle serinin ilk kitabından başlardım okumaya.

    Kitabın geneli felsefi ağırlıklı cümlelerden oluştuğundan dolayı biraz zor okunuyor. Bu duruma belki çeviri de sebep olmuş olabilir. Belki de serinin yazılım şekli böyledir bilemiyorum. Serinin ilk iki kitabını henüz okumadığım için bu konuda kesin bir şey söyleyemeyeceğim.

    Zaman zaman sıkılarak okusam da yine de beğenerek okuduğum bir Balzac eseri oldu. Okunmasını da tavsiye ederim.