1000Kitap Logosu

YAZIM YANLIŞI VE İMLA KURALLARI

Enis
Ölü Canlar'ı inceledi.
479 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Gogol için "Rus Edebiyatı'nın Babası" denmektedir ve bence de bu doğrudur. Puşkin ve Lermontov, kendileri gibi psikopat bir çocuk olan Gogol'ü yetiştiren iki dede gibidir. Puşkin ona birçok yapıcı eleştiri ve özgüven aşılarken Lermontov ise ona kendi eserlerini okuyacaktır. Puşkin ve Lermontov'un şaibeli ölümleri ile Gogol'e tabiricaizse bir kürkçü dükkanı miras kalır. Gogol birçok çocuğa "Palto" giydirecek ve bu çocukları sonrasında Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Turgenyev, Çehov ve nicesi olarak tanırız. Ancak bu aleyhine olacaktır, hedefler büyüdükçe güç zehirlenmesi yaşayacaktır, kalemi zayıflayacaktır ve iyice "Toplum iyi, bürokrasi kötü!" halini alacaktır. Ölümüyle birlikte Rus edebiyatında Çarlığa hakaret dönemi de son bulacaktır.  -- Kitabı okumadan önce karakterlerin isimlerinin nereden geldiğini ve ne anlam taşıdıklarını bilmeniz şart, zira karakterler isimlerden pek de bağımsız değil. Gogol bunu sık sık yapıyor. • Ölü Canlar‘ın ana kahramanı Çiçikov’un adı Çiçik (Чичик) sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün anlamı ise şıklık düşkünü, kıyafet düşkünü, züppedir. • Bir diğer karakter Manilov'un soyadı, kitabın yazıldığı dönemde sıradan bir soyadı olsa da daha sonrasında türetilmiş  Manilovşçina (Маниловщина) sözcüğü ise boş hayaller kuran, yaşama karşı pasif bir iyimserlik içerisinde olan kişiler için kullanılmaktadır. • Koroboçka, Rusça Korobka (Коробка) sözcüğünün küçültülmüş şeklidir. Korobka normalde kutu demektir, ancak Gogol başka bir anlamı kullanıyor: Yaşını başını almış, ihtiyarlamış. Ancak "Korobka" ismini normal kullanmak yerine "Koroboçka" olarak küçültmek, yine bir ima taşıyor. • Nozdryov, anlamı burun deliği olan Nozdry (Ноздри) sözcüğünden, Sobakeviç Türkçede köpek manasında Sobaka (Собака) sözcüğünden, Plyuşkin ise Türkçede çörek, hamur işi anlamındaki Plyuşka (Плюшка) sözcüğünden türetilmiştir. -- Ölü Canlar, esasında "İlahi Komedya" gibi bir üçleme olarak planlanmış, ancak ikinci cildinin bile tamamıyla kurtarılamadığı bir kitaptır. Ben kitabın tamamlanamayışını ve hatta yakılışını şuna bağlıyorum: Kitabın konusunu Puşkin vermişti ve Puşkin öldükten sonra Gogol için kitap "devasa bir eser"den ziyade "Puşkin'in hatırası için yazılan bir kitap" anlamına düşmüştü. Ancak daha sonrasında Gogol'ün  manik-depresif hastalığı, hayatın anlamını yitirmesi, Puşkin'i bile kafasından silmişti. Gogol kitabın var olması için hiçbir sebep bulamadığından ötürü kitabı yakmaya karar vermişti. Aslında kitabın tamamlanamamasının bir habercisini Çiçikov'da da göreceğiz. Çiçikov, ölü canları biriktirmek için o kadar çok uğraşıyor, o kadar çok belaya giriyor, ancak daha sonrasında Kostanjoglo'nun sözlerinden etkilenip ölü can işinden vazgeçmeye başlıyor (en azından ikileme giriyor). Gogol de rahiplerin sözüne göre hareket ettiğinden ötürü Ölü Canlar kitabını onca emeğe rağmen terk etmeyi düşünüyordu. Tabii bunlar sadece benim öznel yargılarım, böyle bir şey var demiyorum. -- Önsöze bakacak olursak Gogol, "Müfettiş" eserinden sonraki eleştirileri gerçekten kaldıramamış. Ne kadar "Dikanka" kitabı öncesindeki eleştirilere alındığı halden farklı olsa da artık sarsılmak istemiyor, eleştirileri basına açık değil birebir istiyor ki kendini düzeltebilsin. Peki, neden birilerinden onu düzeltmesini ve ona destek çıkmasını istiyor? Çünkü Puşkin artık yok ve Gogol'ün özgüveninin kaynağı tükendi. Kendisine  hiçbir zaman inanamadığı için artık destek arıyor. Gogol'ün çalkantılarının da başladığını bariz görebiliyoruz. Kitap Çiçikov'un iş için yolculuk yapışı, bir hana uğraması, yemek yiyip odasına çekilmesi ile başlıyor. Giriş cümlesi ise "İki Şehrin Hikayesi" gibiydi, zıtlık dolu bir cümle. Artık üsluba bakacak olursak çok tedirgin bir yazar var. Akakiy Akakiyeviç'i nasıl da yermişti, bu adamı nasıl ortalama anlatıyor? Daha sonrasında Çiçikov'un şehri gezmesini ve rütbeli memurlar takımına yalakalık yapmasına, Vali'nin organizasyonuna katılmaya hak kazanmasını görüyoruz. Verilen hizmet ve övgülerin ters orantılı olduğu (Zaten azıcık hizmet veriyorlar, bekledikleri övgülere bak) günümüzde de icraat kavgalarının yapılıyor oluşu bana hiç yabancı hissettirmedi. Başarının sırrının yalakalık ve kendini pazarlamak olmasına bakacak olursak (ki ben yapmam, sevmem de) Çiçikov istediğini alacak gibi görünüyor. Sempatik ve atılgan davranışları onu her türlü yerde ünlü yapar. Bir plan içinde olduğu belli olan Çiçikov, memurlar ile kumar da oynar, yemeklere de gider, herkesi okşamasını binmiştir. Şehir dışına Manilov ve Sobakeviç'e gitme planı yapmaktadır. Bu aralarda "Zor zamanlar iyi insanlar" diye başlayan döngüye benzer olarak alt-orta sınıfın kendine değer vermekten malı mülkü hatta ruhu bile kalmadığı, ancak orta-üst kesimin kazanç odaklı oluşu ve bunu becermeleri ancak ardıllarının da parayı ne yapacağını bilmemeleri anlatılıyor. (Tabii bunu ikinci ciltte çok daha iyi anlayacağız, Kostanjoglo karakterinin orta-üst kesim olması, Hlobuyev'in alt-orta kesim olmasını daha dikkatli inceleyebilirsiniz artık.) Kitabı okudukça tıpkı Dostoyevski'ye "Suç ve Ceza" ile başlanmaması gerektiği gibi Gogol'e de bu kitapla başlanmaması gerektiğini fark edeceksiniz. Ele alınan konu, betimleme tarzı, mektupsu üslup, bunlar önceden öğrenilmesi gereken şeylerdi. Bu eseri ilk başta okursanız çok yabancı hissedeceksiniz Gogol'e.  Toprak sahibi ya da genel olarak Rus ailelerinde ataerkil bir düzen görülürken Manilov ailesi birbirine aşkla bağlıdır. Ancak birbirlerine gösterdikleri ilgiyi neden eve göstermedikleri de muamma, neyse bunlar gereksiz ayrıntılar. Biraz sohbetin ardından yemeğe geçilir, özel üniversite tanıtım gününde çocuğu yalancıktan öven hocalar gibi Çiçikov da çocukları över, ancak oyun vakti dolmuştur: Ölü can pazarlığı vakti gelmiştir. Alışveriş sanıldığından çok daha iyi geçmiştir: Ne kadar şaşırsa da bunda bir problem görmeyen Manilov, ölü canlarını Çiçikov'a beleşe vermeyi kabul eder. (Önsözden önce belirttiğim gibi Manilovşina kelimesinin anlamını unutmayın.) Burada küçük bir bürokrasi eleştirisi de var elbette. Kahyanın betimindeki haksız kazanç ve güç zehirlenmesini ilk okuyuşta hissedeceksiniz. Emekle değil de birinin adamı olarak rütbe almış, ilkel davranışlarını da göstermekten çekinmemiş. Bu birçok devlet adamı ve memur için de geçerli bir durumdu. Kısa bir tarih arası. Ne demek "can" ve neden "ölü can" ticaret yapılıyor? Serflik dediğimiz bu sistem, toprak ağlarının emrinde çalışan, göçme, barınma, kişilik hakları olmayan işçilerin çarkı çevirdiği bir çeşit köleliktir. Devredilebilirlerdi. Hem babadan oğula geçiyor, hem de her şeylerine efendileri karar veriyordu. Manilov da sayısı çok olduğunu sandığım adamlarını o kadar umursamıyor ki öldüklerini bile fark etmiyor. İnsanların yalnızca bir sayı haline geldiğini ve el değiştirildiğini görüyoruz kısaca. Romana geri dönelim. Çiçikov işini tamamlamış, Sobakeviç'e gitmektedir ancak sarhoş arabacı havadan dolayı iyice şaşırmış, arabayı döndürecekken Çiçikov'u çamura düşürür. Buradaki detay arabacıda öğrenilmiş bir çaresizlik olduğu. Aşağılık olduğunu, yanlış yaptığında ceza çekmesi gerektiğini düşünüyor. Tabii bunun sonucunda tanımadıkları birinin evinde gecelemek durumunda kalıyorlar, Rus kültüründe bu vardır, misafirliğe önem verirler. Bu ev sahibi ise Çiçikov'un ikinci hedefi Koroboçka'dır. Çiçikov kadının ölü canlarını satın almak ister ancak biz bile bu cümleyi şaşırırken nasıl aptal bir köylü şaşırmasın? Köylünün merakı Çiçikov'u elbette sinirlendirir, kadın o kadar salaktır ki dolandırılamaz bile, ama sonra devlet memuruyum denilince paşa paşa satar. İnsanların devlet kavramından nasıl korkuttuğunu söylememize bile gerek kalmayacak bir açıklıktaki olaylar silsilesi. Evlenme piyesinde camdan atlayıp kaçmak gibi, Müfettiş piyesinde memur olmadığının anlaşılmaması için kaçmaya çabalayan Hlestakov gibi bizim Çiçikov da toprak sahiplerinin evinden erken gidiyor ki niyeti anlaşılmasın. Buradan da gittikten sonra lokantada üç adamla karşılaşılır, birisi önemli olan Nozdriyev'dir. Sonuçta onlara gitmeye karar verirler. Tarım ve ağır işte çalışan milletlerde kadına saygı yoktur. Entelektüel iş olmayan yerde insanların duyguları körelir, bu arada da Nozdriyev ve eniştesinin "hanımcıyım, hayır kılıbıksın, mıymıntı herif" kavgası var. Çiçikov 3. ölü can ticaret denemesine girişir ancak Nozdriyev de it herifin teki olduğundan Çiçikov'a hiç güvenmiyor, yani yalancıların başkalarına güvenememesi de işlenmiş burada. Ticaret başarısız olunca araları iyice gerilir, ertesi gün de dama oynamaya karar verirler ancak it herif Nozdriyev fazladan hamleler yapıyor, bunu kabullenmiyor, üstelik kavga çıkarıyor. Çiçikov'a 5 kişi dalacaklar derken emniyet müdürü evi basar, Nozdriyev'i gözaltına alır Çiçikov'sa süt dökmüş kediye döner, korkar ve hemen kaçmaya çalışır.  Kaçmasına kaçar ancak valinin kızının atlı arabasına karışırlar, köye gidip düzeltirler. Çiçikov o kızı görüp de onu kendince betimledikten sonra Ölü Canlar benim için bir romandan ziyade sosyolojik bir çözümleme oldu. Zaten sonrasında iyice bunu yaşayacağız, karakterlerin iç dünyası, genel olarak Rusya'nın betimlemesi gibi birçok olayı gördüğünüzde Ölü Canlar'ın aslında bir roman olmadığının farkına varacaksınız. Sobakeviç'in evinde Yunanların kahraman, cüsseli gibi tanıtılması o yıllarda Türk karşıtlığı olması ile Yunanlara saygı ve hayranlık duyulmasından dolayıdır. Bizans varisleri ve Antik Yunan torunları olmalarından ötürü.  Sobakeviç, karısı ve Çiçikov sohbet ederler ve yemeğe otururlar, burada da yine bir bürokrasi eleştirisi var ancak okul okumuşluğun, eğitim görmüşlüğün hayat tecrübesi ile alakalı olmadığını, insanların at gözlüklerini çıkarıp herkesi ayrı bir birey olarak incelemesi gerektiğini, zenginliğin bir kişide toplanması yerine herkesin bölüşmesini söylüyor Sobakeviç. Dönemin özelliği olan Rus milliyetçiliği var ama Sosyalist görüşün temeli atılmış gibi de. Tolstoy'da ve Dostoyevski'de de Serfliğe karşı çıkma göreceğiz, Turgenyev'de bir soylu olsa da bunu savunmadığını, Gorki'de ise düpedüz Sosyalizmi göreceğiz. Tabii Gogol'ün bu romanı yazdığı esnada Petraşevski örgütünün olduğunu da unutmamalıyız.  Yemekten sonra dolambaçların faydasını göreceğimiz ölü can pazarlığı sürüyor ancak pazarlık Çiçikov lehine gitmez gibidir. Aslında bu pazarlıkta Çiçikov'un şimdiki vakte baktığı, Sobakeviç'in ise geçmişle böbürlenip durduğunu görüyoruz. Sobakeviç, kölelerinin ne kadar iyi olduğunu vurguluyor ve para kasmaya çalışıyor, Çiçikov içinse ölü olan canlar yalnızca ölüden ibarettir. Sobakeviç için kişisel anlam ifade eden canlar, Çiçikov için bir sayıdan ibarettir. Kitapta da genel olarak kölelerin duygularını veya benliklerini değil isimlerini ve sayılarını görüyoruz zaten. Sobakeviç küçük esnaf gibi davranırken Çiçikov ise koskoca Apple şirketi gibi davranıyor. Konuyla alakasız olarak bir şey söylemek istiyorum: Bir söz vardır, kadınların erkeklere nazaran şefkatli olmasının bir sebebi de can vermeleridir diye. Erkekler, kendi canlarını ve başkalarının canlarını kadınlar verdiği için aldıklarından cana o kadar da kıymet vermezler. Burada da Çiçikov, Sobakeviç'in kendisinden olan, mutual ilişki yaşadığı kölelere kıyamadığını ama memur amiri vesaire olsa kadir kıymet bilmeyip zorbalık yapacağından bahsediyor. Güç gösterisine karşı duruyor kısacası. Ticaret bir şekilde son bulur, yani Çiçikov'un istediği gibi. Ancak sözleşme yaparken erkek köylülerin iki buçuk ruble olması, kadınların ise bir ruble olması yine ataerkil köy düzenine bir gönderme. Aynı iş ama cinsiyet farkı dolayısıyla fiyat değişkenliği.  Altıncı bölümde Gogol'ün ne kadar cıvıl cıvıl bir çocukken depresyonu yüzünden artık her şeye ilgisizlik ve sıkılganlık içinde yaklaştığını görüyoruz, ki bence eserin en önemli özelliği Gogol'ün psikolojik bir iç savaşta yazı yazmasıdır. Öğrenmeye meraklı biten insanın yaşlandığını söylerler, Gogol ölüme doğru gitgide yaklaşıyor. Daha sonrasında Plyuşkin'e yolculuk olur. Plyuşkin'in de bir çörek gibi zamanında pofidik bir aile adamı olup ailevi kayıplarından sonra çöreğin kayış gibi oluşu gibi cimri, materyalist bir oluşu anlatılıyor. Maddeler onu terk etmiyor ne de olsa.  Bu karakter de ilgimi çeken karakterlerden biri oldu. Biraz kendime benzettim: hayatı yavaş yaşayan insanları güvenemeyen ve tedirgin olan sorgucu bir karakter oluşuyla. Aynı zamanda Gogol'ün depresyonunun da tablosu gibi, çünkü diğer karakterler hep tez canlıydı. Ölü canlar sözleşmesi büyük bir başarıya ulaşır, ardından kaçak canlar sözleşmesi de imzalanır. Çiçikov büyük ganimet elde etmiş, kente yani hana geri dönmüştür. Yedinci bölümde tıpkı Evlenme piyesinde olduğu gibi aile babası olmanın, yabancı bir şehirden, hayattan sonra kendinden olduğunu bildiğin yere gelince rahatlamanın meziyeti anlatılıyor. Yine Tolstoy'u etkileyebilecek olan aile mutluluğu fikrinin maddelerinden bir tanesi. Gogol ayrıca sosyete yazarlarının ilahlaşmasına, kendisinin ise yerden yere vurulduğuna dem vuruyor. Yoksulların seviyesine inmeyen tipleri bizdeki Servetifünuncular gibi görün, Gogol ise görmezden gelinenleri göze soktuğundan toplumcu gerçekçi sayılır ama ya sansür yer ya da baskı altına alınır. Kitabı okudukça bazı yerlerde çok detaylı betimlemeler  olduğunu, bazı yerlerde ise sadece geçiştirme olduğunu, yani inişli çıkışlı olduğunu kolayca anlayacaksınız. 189.sayfada "Yok hayır, elimde değil yapamayacağım, kurşun gibi ağırlaşmış durumda kalemim, öylece duruyor, ilerlemiyor kağıt üzerinde."   cümlelerinde de fark edeceğiniz üzere manik depresyonun mani kısmı bitiyor ve depresyon kısmı başlıyor.  Artık kendini yarı toprak ağası sayan Çiçikov hayallere daldıktan sonra dışarı çıktığında Manilov ile karşılaşır, ölü can ticareti için mahkemeye giderler. Buradaki memurlar, "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ndeki klimalı kahvehane tarzındaki memurlardır. İşler hallolunur ve emniyet müdürüne partilemeye giderler, dağıttıktan sonra kendini iyice moda sokan Çiçikov, derin bir uykuya dalar ve hizmetliler de keyfince takılır. Tabii olanlar halkın kulağına gider ve herkesin en sevdiği şey olan dedikodular ve saçma sapan konuşmalar başlar. Bizdeki gibi meşruiyeti belirsiz bir konuda herkes çene çalıyor, fikir üretiyor ama işi Çiçikov'a bırakan yok, herkes herbokolog kesilir. Çiçikov'un züppe, şıklık meraklısı olduğunu söylemiştik ve amacına aslında biraz da ulaştı diyebiliriz. Çiçikov daha sonrasında gelen imzasız ve tarihsiz bir mektup üzerine baloya gider. Rezalet davranışları ona olan saygıyı bitirmeye başlar ve ayrıca Nozdriyev'in ölü canlar hakkında bağıra çağıra konuşması da ona şüpheyle yaklaşılmasını başlatacaktır. Çiçikov daha sonrasında Puşkin'in karakterleri gibi sosyeteyi ve baloları eleştirecektir. Bütün bunlar yetmiyormuşçasına bir de aptal köylü Koroboçka başpapazın karısının evine gider, Çiçikov'u şikayet eder.  Ve başlıyor kadın silsileleri!.. Koroboçka'nın papaz maceralarını duyan bir kadın, eski bir dostuna bu olayı anlatmaya gider, daha sonrasında anlattığı kadın da kendi kafasına göre oluşturduğu fikri herkese yaymaya başlamıştır, yani kelebek etkisi gibi manyak manyak olayları olmaktadır. Ama kitabı okuyanlar ne Koroboçka'nın ne de kadınların dediği gibi bir şey olduğunu, işin aslında namusluca hallolunduğunu görecektir, herkesi galeyana getiriyorlar ama. Akla ilk gelene güvenmemeyi, muhalefetin olmadığı yerde doğru yanlış ayrımının olmadığını, aslında burada otokratik rejimin kusurunu gösterdiğini de söyleyebilirim.  Bütün bunların sonucu olarak da kentte bir kulaktan kulağa oyunu başlar: Yok efendim Çiçikov Vali'nin kızını kaçıracak, yok ölü canlar bilmem ne şöyle yani ne ekledinse o kadar iyi. İnternetteki "Afrika'ya mızrak atsalar ucu Türkiye'ye batar" muhabbeti gibi herkes bir şeyin ucunu Çiçikov'a sokma niyetinde. Herif bir dolandırıcılık yapacaktı, adamın başına gelmeyen kalmadı. Ne diyelim, Allah'ın sopası yok :D Tabii bu dedikodular memurlara da dokunuyor, yani sonuçta onlar da rüşvet alan, yolsuzluk yapan, kurallara uymayan insanlar. Kendi pisliklerinden şüphelenen memurlar, Çiçikov'a can satan insanları sorguya çekerler ancak önceden de duyduğumuz üzere "İyi adam, iyi dost, devlete mal alacaktı" sözlerinden fazlası çıkmaz, emniyet memuruna giderler ve bir toplantı yapılır. Toplantıda adamakıllı bir sonuç elde edemedikleri için Nozdriyev'i tekrar sorguya çekerler ancak o da ipe sapa gelmez, saçma sapan hikayeler anlattığından o da bir sonuca varmaz. Ayrıca Savcı da bu dedikodulardan çok etkilendiği için yemek masasında ölüverir. Çiçikov içinse işler iyice kötüye gitmektedir, kendisi hiçbir şeyden bihaberdir, hastalıktan kurtulmuştur ve valiye gitmek ister ancak içeri alınmaz, diğer dostları da saçma sapan söylentiler uğruna onunla samimiyeti kırmıştır. Nozdriyev gelir ve kendi kıçını kurtararak Çiçikov'un ne belada olduğunu söyleyince Çiçikov artık bu şehirde barınmanın imkanın olmadığını anlar ve bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Tıpkı Lermontov'un Peçorin'i "yolculuk yapıp dertlerini unutmayı" istemişse Gogol'ün Çiçikov'u da "yolculuk yapıp dert ve problemlerinden kaçmayı" istiyor. Gogol, öncülü Lermontov'un aksine kaçma eğiliminde. Lermontov sorunun karşısına çıkmayı istiyordu.  Birinci cildin sonuna yaklaşırken ikinci cildin habercisi olan cümle ile karşılaşırız: "Ama kim bilir, bizim öykümüzde de bugüne kadar görülmemiş bir şey olarak ilahi bir takım erdemlere sahip, Rus ruhunun eşsiz zenginliğini yansıtan bir erkek..." Yolculuk esnasında Çiçikov'un çocukluğu babasının onu akrabasına götürüp terk ederken arkadaşlığın ve duyguların yalan olduğunu, paranın her şeyi çözebileceğini söyler. Çocukluktan dolandırıcı, satıcı olacağı belliymiş. Başarısıyla değil saygısı ve nabza şerbeti ile bilinmeye başlamış. 150 yıldır okul hayatının değişmediğini, başarıdan ziyade itaatin önemsendiğini, çocukların yaratıcılığının ve aklının katledildiğini, bunun yerine tek tipleşme ve eksikleşme dolu bir eğitim sunmayı görüyoruz. Diplomasına rağmen zar zor, yılda 40 ruble gelirli bir işe başlar ve sıfırdan yükselir. Somurtuk, mermer gibi adamlara rağmen iyi kalmayı başarmıştır. Bir cephede başarısız olsa da yenisini açmakta sorun görmeyen Çiçikov, müdürünün kızına yürür, araları iyi olur ve yalakalığın başarı getirdiğini bir kez daha görürüz. Ancak bu da tam bir dolandırıcılıktır, yeni rütbesinde de iyi görünüp rüşveti basar sonra foyası çıkar, işten kovulur, affolunmaz, sonra tekrar sıfırdan başlar ve gümrükçüye girer ve bunlar çok da zevk alır, çalışkandır. Sonra iyice kaçakçılığa girer ancak ahmak bir memur yüzünden servetini kaybeder, yine de kitabın başında bize anlatılan o sandık içindeki 10000 ruble, 24 gömlek hizmetçileri Selifan ve Petruşka, yaylı arabası kalır. Bu sefer yine sıfırdan başlar, iş denetleyiciliği yapmaya başlar ve bir memurla ölü canlar üzerinden konuşmaya başlarlar. Memurun dediğine göre canlar canlı ya da ölü fark etmeksizin resmi kayıtlarda varsa yeterlidir. madem ev Toprak araba rehin bırakılabiliyor ölü canlar da bırakılamaz mı? -Birinci Cildin Sonu- -İkinci Cilt- Manik depresyon. Gogol, her ne kadar Puşkin'e sözünü tutmaya çalışıyor, yazdıkça yazıyorsa da Puşkin öldükten, Rusya'daki çoğu memur ondan nefret ettikten sonra Gogol bir daha toparlayamamak üzere ruh sağlığını kaybetmeye başladı. Kendim de 5 senedir anksiyeteden muzdaribim, ayrıca 2 sene de majör depresyon ile de mücadele etmiş biri olarak Gogol'ün ruh halini az çok anladığıma inanıyorum.  "Alışılmış dönemsel hastalığımın tutsağıyım yine, 2-3 hafta boyunca odamda kımıltısız kalıyorum, kafam odunlaşıyor, dünya ile bütün bağlarım kopuyor." -Gogol Kitap hakkında genel konuşurken ikinci cildi yakmasının bence sebebini açıklasam da ikinci önsözde acı çektiği dönemlerde yazmış olmanın verdiği öfke, Puşkin öldükten sonra hayatın ve Ölü Canlar'ın hiçbir anlam ifade etmemesi, Rusların hep olumsuzluğu ile karşılaşması ve olumlu şeylere asla inanamıyor oluşundan ötürü yaktığı söyleniyor.  "Ölmem gerek, hazırım da buna." -Gogol Çiçikov'un yolculuğunun bittiğini, Tentetnikov'un köyünün ve civarının betimini görüyoruz. Tentetnikov, aslında aydınlanmacı ama Dekabrizm'in başarısız olmasıyla karamsarlığa düşmüş bir insan. Peçorin'in dönemindekiler gibi, bir fikirleri var, planlamışlar, ama harekete geçen yok zira despot rejimin buna izin vermeyeceklerini biliyorlar. Karakterimizin hayatına bakacak olursak çocukluğunda Dekabrizmi iyice anlayabiliriz. Kendisi belaya bulaşmayan bir tiptir, okul Aleksandr Hoca altında 1. Aleksandr devri gibidir, serbest olsalar da başarılıdırlar ancak başa Fyodor Hoca geçtiğinde 1. Nikolay devrine benzer, itaat ve disiplin gelir, öğrenciler de gizli gizli yaramazlık yapar, dekabristler gibi isyan ederler, öğrenciler okuldan kovulur ama o ruh hiçbir zaman bitmez. Tentetnikov da umudunu kaybeden, Zamanımızın Bir Kahramanı incelemesinde anlattığım gereksiz adama döner. İnsanların bir şey istemesi ama önünün kesilmesi hissini yaşıyor. Bizde de böyle, yurt dışına çıkacaksın para yok, iş yapacaksın torpil yok, yok da yok! Böyle bir ortamda insanlara aylak demek ne kadar doğru? Kötü geçen bir gençliği iyi bir yaşlılıkla düzeltme umudu ve gençliği özlemek var. Kötü günler geçti şimdi sırada daha kötü günler var. Karakterimiz liyakatin bozulmasıyla, bildiklerinin ve yaptıklarının bir değeri kalmayınca hayattan soğumaya ve yalnız kalmaya başlar. Eskiden yakın arkadaş oldukları general ile husumetli olurlar ancak karakterimizin generalin kızından hoşlanması onları barış yapmaya itmiş, sonra da araları iyice kapanıyor zaten. Bu zamanlarda da Çiçikov onu ziyarete gelmiştir, ona çok iyi ayak uydurmuş, Tentetnikov'un övgüsünü kazanmıştır. Çiçikov köyü, diğerleri ise keyfi ne diyorsa onu yapmayı öğrenmiştir. General mevzusu açılır, Çiçikov bunu saçma bulur ve generale fırsattan istifade gider.  Çiçikov'un anlattığı yargıç-kahya macerasında herkes kendinden bir şey buluyor: General yargıçların kahyaya taarruzuna gülüyor (general ya), Çiçikov işin içinden sıyrılmaya geliyor (dolandırıcı ya) Ulinka ise masum olduğundan haksızlığa sinirleniyor. Çiçikov ve General'in ölü canlar sözleşmesi. Bu bölümde gerçekten bir Çiçikov olmak isterdim, dolandırıcılığa bak lan! Generali de nasıl ikna ettiyse bırak ölü canları, işlediği toprak ve evleri bile alabilir hale geldi. Bu bölüm hoşuma gitmişti aslında, çabucak bitmemeliydi. Ticareti, Tentetnikov ve General'in barışma sahnelerini bekliyordum, yazık oldu. Kopuk bir devam, Albay Koşkarev'e doğru yola çıkarlar (yani öyle zannederler), gölün orada karşılaşırlar ve eve doğru harekete geçerler. Petuh'un evine gelirler ama misafirperverlik de hat safhada. Toprağın ipotek olması Çiçikov için kötü bir haberdir ama sıkıntı yoktur. Bu karakterin tavrı hoşuma gitti, anneannemleri andırdı. Kilisede de yer yok derler ama belediye başkanı geldi mi yer olur, biftek bu abi boru değil yani :D Daha sonra oradaki Platonov ile bir gün geçirip daha sonra Kostanjoglo'ya doğru yola çıkarlar. Kostanjoglo için düşüncelerim şu yönde: Gerçekten zenginlik peşinde koşuyor. Evinde tablolar, biblolar, antin kuntin şeyler yok, parayı çarçur etmektense elinde tutuyor, hayvan gibi çalışıyor ve özveri bekliyor, mikromenajerlik yapıyor, gerçekten hırslı bir adam. Kimse yan gelip yatmayacak, ister bey ister kendi için çalışsın, önemli olan emektir. Bir de Naziler gibi "Kraft macht Freude!" deseydi tam olurdu yani. Gogol'ün yüksek kesimleri ve toprak ağalarını eleştirdiğini savunanlar olacaktır ancak Gogol'ün tarzı daha çok aksayan yönleri göstermek ve problemi çözmektir. Onun amacı hakaret etmek değildir. Materyalist ve az biraz da makyavelist olan bu Kostanjoglo, çok akılcı bir adamdır. Balık pulundan tutkal, yünden kumaş yapar, hayır dediğin istihdamdır, gösteriş değildir der. Yani işin akıllıca yapılmasını destekliyor aslında.  Hep toprak ağalarını dinliyoruz ama köylülerse ya ölü ya da hakarete maruz kalıyor. Bu yüzden genelde bir Çiçikov taraftarı hale görülüyor okuyucularda, kitap tek taraflı. Albay da tam bir Alman olma çabasında, ben de sık sık Almanya'da bulunduğundan o samimiyetsizliği, bürokrasi ve yavaş işlemeyi, Albay'ın hıyarın teki olduğunu gördüm. Çiçikov'un çıldırması da çok doğal, bir de hizmetçileri komite başkanı yapmak falan, çift maaş mı alıyor bunlar len :D Tabii resmi komitelerde dolandırıcılığı yapamayınca da defolur gider Çiçikov ve Kostanjoglo'ya geri döner. Kostanjoglo favori adamım oldu, Antik Yunan'dan örnek vermek gerekirse köylülerin ve halkın parasının, işinin, vaktinin olduğu bir dönemde bilim ve felsefe başlattıklarını görüyoruz. Ama sen ölesiye çalıştırıp azıcık paraya talim ettirirsen cahil, iş dışında bilgisiz nesiller gelir. Tıpkı Çiçikov'un babasınınkilere benzeyen bu tavsiyeler, Çiçikov'u değiştirmeye başlar. Eskiden dolandırıcı, ölü can taciri bir adamken artık namuslu bir çiftlik sahibi olmak istiyor, ölü canları ise sadece bir sermaye olarak görüyor. Bu değişimi fark eden Kostanjoglo ise 10000 ruble borç vermeyi kabul eder, sonra satın alacakları toprağa doğru giderler. Hlobuyev, Puşkin'in "Arzularından kurtulmuş insan yücedir, hiç arzuya kapılmamış insan daha yücedir." sözüne yakışır bir karakter. Okullarda hep birine çalışmayı, toplumda hep birilerine kazık atmayı öğreniyoruz ama kimse hakkı ile yaşamıyor, insanın emeğine yabancılaşacağı yerde onu sahiplenmesi gerekmez mi? Eve gelirler, çiftliğin satımına başlarlar sonra ayrılıp giderler. Platonov'un kardeşi ile karşılaşıyorlar, evine alır, Çiçikov'dan şüphe etse de iyi yaklaşır. Vasili ve Lenitsin arasındaki problemi Çiçikov çözmeye meyillidir ancak daha sonra ne olduğunu bilmeyiz.. Lenitsin'le sohbet ederler, ölü can muhabbeti ama bunun sonu da bilinmez.  Çiçikov, Raskolnikov dan sonra gördüğüm en ilginç karakter oldu. İç-dış dengesini çıkarları uğruna nasıl da sağlıyor. Bölüm yine yarım kalıyor ancak sonu açık değil, bu da yüreğime su serpti. Çiçikov'un kendi topraklarından satacağını düşünüyorum, bunu memurun çiftliğinde de söylemişti.  İkinci cildin yangından kurtarılan olay örgüsü burada bitiyor aslında. Son bölümlerden biri diyor ama kaçıncısı? İyice 'Bir Delinin Anı Defteri"ne döndü bu. Çiçikov'un niye ne olduğunu bilmediğimiz halde İran Şahı gibi dolandığını ve alışveriş yaptığını görüyoruz. Vasiyetname sohbeti döner, sanıyorum bu vasiyetnamenin sahibi Hlobuyev'in 3 milyonluk halası. Ama diğer adamlar kim onu bilmiyoruz. Çiçikov bir hukuk danışmanı ile sahte vasiyetnameyi geçerli tutmaya, davayı iyice karıştırmaya çalışıyorlar. Yine Vişnepakramov ve Murazov'un kim olduklarını bilmiyoruz.  Sonlara doğru okuma zevkim iyice bitti her şey hoş olurken sonradan yanmış olması ne idüğü belirsiz sorunlardan biri canımı çok sıktı kitap keşke kesintisiz devam edebilseydi. 451. sayfadaki Raskolnik kelimesi "Suç ve Ceza"daki Raskolnikov'un ilham kaynağı olabilir mi? Zor durumda kışkırtma yaptıklarından, sisteme karşı çıktıklarından bahsediyor, Raskolnikov da tefeci yüzünden dara düşüp başkaldırmıştı? Çiçikov içinse iş fiyaskoya dönmeye başlar, ölü canlar ticareti, sahte vasiyetname, hepsinin kanıtı çıkıyorsa da danışman güvence veriyordur. Çiçikov keyif çatarken jandarmalar tarafından alınmış, genel valiye götürülmüştür. Çiçikov'un foyaları önüne serilmiştir, hapse tıkılacaktır. Yani Çiçikov artık hak ettiği cezayı alsa da şahsen biraz üzüldüm, doğru bir şey yanlış yoldan yapmamalıydı. Yalvarmalar yakarmalar sonucu Murazov onu kurtarmayı denemeyi kabul eder. Aslında Çiçikov, iyi yolu da kötü yolu da denemiş bir insan, kötü ya da anti-kahraman değil, yalnızca kestirme zenginlik peşinde. Samosvistov kim bilmiyoruz ama 30.000 ruble karşılığında serbestliği ve tazminatı yaptırmayı başardı, vay anasını. Dava gitgide saçmalaşıyor, kadın, ihbarlar havada uçuşuyor. Sonlara vardıkça Gogol'ün din etkisine girdiğini, tam bir Anna Karenina sonrası Tolstoy'a dönmüş olduğunu görüyoruz ama doğru diyor, en azından propaganda yok burada. Murazov tabiricaizse defolması karşılığında Çiçikov'u kurtarır, Çiçikov terkidiyar eder, genel vali memurları toplar, tehditvari ama namuslu olma çağrısı yapar, gerçi...* * El yazısı metin burada kesiliyor ve böylece yapıt sona eriyor.  
Ölü Canlar
8.0/10
· 14,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
Murat Ç
Gestapo'yu inceledi.
269 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Nazi Gizli Polis Teşkilatı: Gestapo ve SS Terörü
Gestapo ve SS’in organize ve sistematik bir şekilde insanları katletmesi en bildiğimiz İkinci Dünya Savaşı konularından biridir. Ve bu konuya eşlik eden ölen sayısı eklenince, birazda fotoğrafla desteklenince yeterli gelmektedir. Evet, Gestapo ve SS, Nazi Devletinin en korkutucu polis birimleridir ve ne yaptılarsa bilerek, isteyerek, planlayarak, kendi içlerindeki birimlerden destek alarak yaptılar. Burada anlaşılması gereken asıl konu şudur, bu adamlar her ne yaptıysa, doğru olduğuna inandıkları şeyleri yaptılar, savaş sonrasında da pişmanlık içeren anılar, hatıratlar ya da mahkeme kayıtları pek bulamazsınız, çünkü yoktur. Nürnberg mahkemelerinde ise yaşamak için yaptıklarını elbette itiraf etmediler, emir komuta zincirine uyduklarını, asla kimseyi öldürmediklerini söylediler. Hem Nürnberg mahkemeleri hem de sonrasında Almanya’nın yargıçları çok az kişiyi idama mahkum etti ya da hapis cezası verdi. Nazileri yargılayanlar zaten Nazi’ydi, müttefiklerin mahkemeleri bile bunu değiştirmemişti. İdam cezası alanların içinden sadece birkaçı bilindik kişilerdi, bu mahkemelerde çoğunlukla daha az suçu olanlar idama mahkûm edilirken, emri veren şefler ya kaçtılar ya da çeşitli devletlerde istihbarat servislerinde çalıştılar. Amerika’da ne kadar Nazi yaşadı muammadır. Gestapo ve SS askerleri ya da rütbelilerinin bir çoğu bir şekilde hayatlarının sonuna kadar sakin yaşam sürdüler, bazıları ise muhtemelen odur ki, açılan davalardan kolaylıkla sıyrıldığı için itirafta bulundu, bunun son örneklerinden birisi de Netflix’te “Auschwitz Muhasebecisi” adıyla yayınlanan belgesele konu olan Oskar Gröning’dir. Gröning’in gözlerine baktığınızda pişmanlık göremezsiniz, dediğim gibi bu adamlar doğru olduğuna inandıkları şeyleri yaptılar, nefret ettikleri insanları gözlerini dahi kırpmadan öldürdüler. Peki dünya ne yaptı? Bu konuların üzerine gitmek varken, çok daha azını yapıp üzerini örttüler ya da büyümesini engellediler. Gestapo asla tek başına değildi, SS içindeydi, kriminal polis içindeydi, halkın kendisi ihbarcı olarak içindeydi, Stapo birimleri içindeydi, paralı ya da parasız muhbirler işin içindeydi ve bu polislerin çoğunluğu Nazi döneminde yetişmiş polisler değildir, III. Reich öncesi zaten polis olan kişilerdir. Nazi Almanya’sı bir polis devletidir, ilk örgütlenme ordu ayağıyla değil polis ayağıyla olmuştur. Gestapo iç işlerindeki sorunları çözmek adına Prusya’daki polis teşkilatlarını birleştiren Hermann Göring tarafından kurulmuştur. Tek amaç vardır, o da Nazi karşıtlarını hizaya getirmek, bunlar Komünist olsun, Yahudi olsun, Çingene olsun ya da siyasi muhalif olsun fark etmeyecekti, Hitler’e karşı olmaları yeterliydi ve susturulmaları gerekiyordu. Gestapo ve SS birbiriyle koordine bir şekilde çalışmaktaydı, dediğim gibi bu birimler Devlet Gizli Polisi adı altında çalışmaktadır. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) ‘nin korumasını sağlamak adına bir birim kurulmuştu, bu birimin adı Saal-Schutz’tu, kurulduğu yıl 1923’tü. Yine aynı dönem SA vardı, yani Kahverengi Gömlekliler adıyla bildiğimiz Sturmabteilung, kurucusu 1934’teki ölümüne kadar Ernst Röhm’dü ve Hitler SA’ya güvenmiyordu o yüzden Stabswache kuruldu. Daha sonra bu birimler çeşitli revizyona uğradı ve Schutzkommando kuruldu, daha sonra adı Schutzstaffel olacak SS kuruldu, kuruluş tarihi ise meşhur Birahane Darbesi’nin yapıldığı gün olarak belirlendi. Kısaca SS en başından beri yoktu, daha sonra çeşitli birimlerin yok edilerek, birleşmesi sonucunda oluşturuldu ve Hitler, Ocak 1929'da Himmler’i Reichsführer-SS olarak SS’in başına atadı. SS’in hem polis hem de ordu ayağı olduğunu unutmamak ve karıştırmamak gerekir. Allgemeine-SS ırksal imha grubu olarak, Waffen-SS’i de ordunun savaş suçları işlediği birimi olarak kategorize edebiliriz, dünyada hiçbir ordu bu kadar savaş suçu işlememiştir. Kısa bir idari tanım yaptım, aslında daha fazla koldan ve kişilerden, birimlerden oluşan bu yapılar, kendi başına sayfalarca anlatılması gerekir, ben ise araştırmanıza sebep olacak kısımlarını verip ana konumuza geri dönüyorum, yani GESTAPO’ya. Gestapo kendi başına bir birim değildir, Heinrich Himmler'in yönettiği, Reinhard Heydrich ve Heinrich Müller’inde baş mimarları olduğu oluşumdur. Bu oluşumun amacı hem iç asayişi sağlamak hem de ülkenin Almanlaştırılmasını yani üstün Alman Irkı’nın ortaya çıkmasını sağlamaktır. Bu ne demektir? Bu ülkenin öncelikle Yahudilerden arındırılmasıdır. Sadece bu mudur peki? Hayır, daha fazlasıdır. Eşcinsellerin, İşten Kaytaranların, Toplumdışı Kişilerin takibatını da yapmaktadır. Bunlar yıllar içinde genişlemiş ve takibat yapılan konular genişletilmiştir, elbette bunların en başında Devlet Düşmanları bulunmaktadır, iç siyasetin dışında ilk devlet düşmanları da komünistlerdir. İşte bu birlikler ilk olarak Yahudi meselesine değil, özellikle SA’nın liderlerinin öldürülmesi meselesine yoğunlaşmıştır. Ülke içinde SA’nın kuvvetlenmesi, Hitler’e ve orduya göz dağı vermesi nedeniyle Uzun Bıçaklar Gecesi (Röhm Darbesi) diye adlandırılan bir temizlik operasyonu gerçekleştirilmiş, bu operasyonun baş kahraman birimleri SS ve Gestapo’dur. Bu olaydan sonra Hitler’e olan sadakat daha da artmış, ülke içindeki muhalifleri sindirmiştir. Hitler asayişi aldığı oylar ile değil, kendi kurduğu veya var olan kurumları kendisine entegre ederek yapmaya başlamıştı, işte bu yıldan sonra iç işleri Gestapo ve SS’ten sorulacaktı. Gestapo ilk etapta ülke içi asayişi sağlıyor ve etnik temizliği SS ve alt birimlerle birlikte sağlıyordu. Gestapo’nun korkulu bir ada sahip olmasındaki en büyük nedenlerden biri elbette tutuklamalar, yargılamalar ve infazlardır lakin her tutuklama infazla sonuçlanmamakla birlikte, suçlu kabul edilen kişiler çalışma adı verilen toplama kamplarına gönderiliyordu. Bu toplama kampları sadece ölümü temsil etmiyor, aynı zamanda bedava fabrikalarda çalışacak işçileri de temsil ediyordu, bu işçiler türlü fabrikalarda çalıştırılıyordu, kap kacak dediğimiz emaye fabrikaları ve savaş mühimmatı üretilen fabrikalardı. Bu fabrikalar günümüze kadar gelen ünlü markaları içinde barındırıyor, elleri kanlı, sömürünün temsilini oluşturan en büyük kapitalistleri ifade ediyor. Elbette kimya sanayi de bu fabrikaların en büyük müşterisiydi. Toplama kampları ilk başta Almanya içindeydi, işgal başladıktan sonra bu kamplar elbette işgal edilen ülkelerde de kuruldu, bunların sorumluluğunu SS ve Gestapo üstleniyor, her ülkeye bir şef gönderiliyordu, bu şefler kendi dünyalarını o kamplarda yaratıyor, her kampın kendi yaşam alanı bulunuyordu, tıpkı askeri lojmanlar gibi düşünün, mesai saatleri içinde ölüm saçıp, mesai dışında eğlencelerine bakıyorlardı, bu bir yaşam biçimiydi, daha önce dediğim gibi, bu adamlar yaptıkları şeylerle gurur duyuyorlardı. Gestapo ve SS ilk ülke dışı deneyimlerini Avusturya’nın ilhakında yaşadılar, hızlıca Avusturya’nın iç işlerini düğümleyip, başta olan kim varsa susturdular, işgal edilmiş Avusturya daha sonra referandumla Almanya’nın boyunduruğuna girecekti, ülke içindeki temizlik, şimdi Avusturya’da başlıyordu. Avusturya’da kurulan çalışma kampının adı Mauthausen-Gusen toplama kampıdır, 1938’den savaşın sonuna kadar faal kalmıştır, alt toplama kamplarının da bulunduğu bu kamp, Avrupa’daki en büyük çalışma kamplarından biriydi, nasıl rakam verirsek verelim, buradaki ölümlerin net bir sayısı belirlenememiştir lakin 500 bine yakın kişinin öldürüldüğü varsayılmaktadır. 1937 yılına kadar ülke içinde iyice organize bir hal alan Gestapo artık sınır dışına çıkıyordu ve yeni birimlerin kurulması gerekiyor, genişleme başlamıştı, ek personel ihtiyacı doğmuştu ve elbette yeni planlar. Gestapo’nun bünyesinde savaş sonuna kadar 50 bine yakın memur bulunmaktaydı, bunların içinde SD ve kriminal polis memurları da bulunmaktaydı, Gestapo tek başına bir birim değildir, onu destekleyen birim çoktur, savaşın sonunda ise çarmıha gerilen sadece Gestapo ve SS’tir, bu büyük bir yanlıştır. Gestapo’nun lider kadrosunu sayacak olursak elbette en başta Reichsführer-SS Himmler vardır, ikinci adam ise Cellat ve Prag Kasabı lakabıyla anılan Reinhard Heydrich’tir. Reich Güvenlik Başdairesi (RSHA) başkanı Heydrich, geçmişi bol görevlendirmelerle ve hızlı terfileriyle meşhurdu, aldığı terfiler boşuna değildi, Yahudilerin nihai sonuna olan çözümleri ile kasap lakabını aldı, yapım yılı 2017 olan Anthropoid filmi Heydrich’in ölümünü konu alır, Prag’da ki şatosuna giderken üstü açık arabasında suikasta uğramıştır, suikast timi Heydrich’i silahla öldürmek isterken, silahın tutukluk yapması üzerine el bombası ile suikastı nihai sona ulaştırmak istemişlerdir. Heydrich’e atılan el bombası üzerine gelen şarapnel parçaları nedeniyle ağır yaralanmasına neden oldu, hastaneye kaldırılan Heydrich 4 Haziran’da öldü. Hitler bu duruma öfkelendi, konu Heydrich’in öldürülmesi değil, üstü açık bir arabayla korumasız bir şekilde seyahat etmesiydi, ölümünün suçunu ona yıkmış olsa da bunun bir bedeli olacaktı ve bunu ödeyecek olanlar ise masum sivillerdi. Öncelikle suikast timinin bulunması için para ödülü kondu, hızlıca organize edilen Gestapo ve SS tutuklamalara başladı, resmi rakamlara göre 10.000 Çek infaz edildi. Mesaj gayet açıktı, benden 1 kişi alırsan, senden binlercesini alırım! Suikast timinin bir kilise de saklandığı haberi alındı, kilisenin etrafı Waffen-SS tarafından sarıldı, Waffen grubu polis teşklitaı değil SS’in ordu koludur ve SS’in her kolu gibi acımasızlıklarıyla ünlüdür. Teslim olsalarda öldürüleceklerini bilen timin hiçbirisi teslim olmadı, 14 Nazi askerinin öldürüldüğü bu çatışmada kilisede bulunan herkes öldürüldü aynı zamanda timin üyelerinin aileleri de öldürüldü. Bu konuya bu kadar değinmemin amacı, acımasızlığın herhangi bir duygu beslememesi ve gücün orantısız kullanımının kendileri dışında olana acımasızca kullanılması ve yaş ayırmaksızın infazların gerçekleştirilmesidir. Filmi mutlaka izleyin. Elbette cenazesi bir propaganda aracına dönüştürülmüş ve Alman Halkı kin ve nefretle doldurulmuştur, milyonlarca insanın keyfi ölümünden sorumlu bir Nazi, öldürüldükten sonrada adına işlenmiş binlerce infaza neden olmuştur. Gestapo ve SS işgal edilen her ülkede faaliyet gösterdi, Ordu işgali yaparken, oluşturulan Gestapo birimleri etnik temizliğe girişiyordu, her ülkede kurulan toplama kampları bu girişimlerin NİHAİ sona ulaşması için gayret ediyordu. Hem Almanya hem de işgal edilen ülkelerdeki toplama kampları şunlardır; Almanya Bergen-Belsen Toplama Kampı Buchenwald Toplama Kampı Dachau Toplama Kampı Dora-Mittelbau (Nordhausen) Ebensee Toplama Kampı Flossenbürg Toplama Kampı Natzweiler-Struthof Toplama Kampı Neuengamme Toplama Kampı Ravensbrück Toplama Kampı Sachsenhausen Toplama Kampı Avusturya Mauthausen-Gusen toplama kampı Çekya Theresienstadt Toplama Kampı Hırvatistan Jasenovac Letonya Kaiserwald Toplama Kampı Polonya Auschwitz-Birkenau Belzec İmha Kampı Chelmno Toplama Kampı Gross-Rosen Toplama Kampı Jawitz Toplama Kampı Płaszów Toplama Kampı Martunore Sobibor İmha Kampı Stutthof Toplama Kampı Treblinka İmha Kampı Bu toplama kamplarını Wikipedia’dan aldım, çünkü kitapta bütün hepsi detaylıca işlenmiyor, bunun akabinde ana adları olan her toplama kampının küçük kampları da mevcuttu, yani sadece adlarını gördüğünüz kamplar yoktu. Her toplama kampının ölüm saçtığını biliyoruz lakin Polonya hepsinden ayrılmıştı. Auschwitz-Birkenau toplama kampları kendi içinde ayrılmıştır lakin resmi bir rakam verilmese de en az 2,5 milyon insanın infazı sadece bu kamplarda yapılmıştır. Kampların adları farklı olsa da ortak tek bir kaderi vardı, tek bir şeyi simgeliyorlardı, o da ölümdür. Kampların içlerinde gaz odaları, yakma fırınları vardı. Bu kamplarda esirler çok ağır şartlarda çalıştırıldı, aç bırakıldı, soğukta incecik kıyafetlerle yaşamaya zorlandı, günde en az 10 saat çalıştırılmalarının yanında sağlıklı olanlarla olmayanlar sürekli birbirinden ayrıldı, yorgun düşünler ya kurşuna dizildi, ya gaz odasına gönderildi ya da yakıldı, külleri ise fırın bacalarından tüm ülkeye yayılmaktaydı, bu insanlık dışı yaklaşım, kamplardaki askerlerin fotoğraflarına bakarsanız oldukça olağandır, askerlerin, rütbeli rütbesiz fark etmeksizin keyiflerinin yerinde olduğunu görürsünüz, işlerini yapıyorlardı, vatanlarına ve en başında Führer’ine hizmet ediyorlardı, sorgulamak bir kenara dursun keyif alıyorlardı. Peki sadece Yahudiler mi öldürüldü? Hayır, sadece Yahudiler değil, eşcinseller, toplumdan dışlanmışlar, sakatlar, devlet düşmanları, askeri esirler, sivil tutsaklar, işten kaytaranlar, zayıf kişiler, başarısızlar, aşağılıklar ve daha fazla gruba sokulan insanlar bu kamplara yollanmış ve öldürülmüştür. Toplama kampları yeterli gelmiyordu, o yüzden mobil gaz arabaları üretilmişti, bu araçlar esirleri başka bölgeye götüreceği söylenerek dolduruluyor, yol üzerinde gaz verilerek nihai sonuç gerçekleştiriliyordu. Yakma işlemleri, gaz odaları çoğu zaman hızlı sonuç vermiyordu, savaşın sonlarına doğru bu düzen iyice gevşemekteydi, Nazilerin kimseden korkacak hali yoktu, ölüm emri verilen grup ya da kişi fark etmeksizin kararın alındığı yerde kurşuna diziliyordu, hayal edebilir misiniz bunu? Oyunlarda bile katlanılması mümkün olmayan bunca öldürme eylemi, SS ve Gestapo birimlerinin günlük rutiniydi, kahvaltı yapmak gibi, su içmek ya da kahve içmek gibiydi, nefes alır gibi öldürüyorlardı, acımak yoktu, ne çocuk, ne genç, ne kadın ne erkek, ne de yaşlı, sonuçta hepsi alt sınıf insandı ve dünyadan kökleri kazınmalıydı. Şunu söylemekte fayda var, bu satırları yazarken dahi zorlanıyorum, çünkü bu ölümlerin baş mimarlarının sadece birkaçı gerçekten savaş sonunda cezalandırıldı, tutuklandı ya da infaz edildi, birçoğu Nazilerden Arındırılma sürecinde emir komuta zincirine uyduklarını, suçsuz olduklarını söyledi, kimisi kimliklerini gizledi, kendi adlarını vermedi ya da rütbelerini düşürdü, bunları yapmak o yıllarda zor değildi, ne güvenlik kameraları vardı, ne de internet ağı üzerinden kimin hangi rütbeye sahip olduğunu belirten bir sistem ya da havuz vardı, hepsi ortak şubelerde arşivlense de, Gestapo’nun ana binası zaten hasar almıştı, savaş sonuna doğru ise evrak imhaları başlamıştı, bugüne kadar bilinenler çok az bir kısımdır, en az %60-70 oranında belgenin, evrakın yok edildiği düşünülüyor. Savaş bittikten sonra teslim oldular, çok az kısmı intihar etti ya da çeşitli yollarda ülke dışına kaçtı, bazıları ajanlık yapması için müttefik devletlerle anlaşma yaptı ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşadı, Almanya’da kalan bir çok Gestapo ve SS üyesi, askeri, polisi, memurunun çok az kısmı yargılandı, büyük bölümü yıllara yayılan davalardan sonra affedildi, topluma geri kazandırılma projeleri kapsamında devlet kurumlarına tekrar döndü, yargıçların çoğu tekrar görevlerini yapmaya başladı, Nürnberg Mahkemeleri uluslararası boyutta davaların görüldüğü ilk mahkemelerdendi, yargılanacak o kadar çok insan vardı ki, bunların dava süreci bitmek bilmeyecekti, çünkü mahkemeye çıkanların çok büyük kısmı zaten suçsuz olduğunu iddia ediyordu, en büyük delilleri yabancı radyo dinliyorlardı, Nazi Almanya’sında yabancı devlet radyosu dinlemenin cezası eğer alman değilseniz toplama kampı ya da ölümle sonuçlanan nihai sondu, en azından kendi vatandaşları tekrar yapmama sözüne karşın bu suçtan sıyrılabiliyordu, o yüzden bu davalarda bütün Naziler yabancı radyo dinlediklerini, Führer’in zorunlu yeminini ettiklerini ve zorunlu olarak parti üyesi olduklarını söylediler, Nazilerden arındırılma sürecine girdiler, affedildiler, büyük bölümü gerçek anlamda iyi bir hayat sürdü, çünkü Naziler hala vardı, yargının %99’u hala Nazi’ydi, geçen yıllar boyunca çeşitli kurumlar oluşturuldu, çeşitli davalar açıldı, günümüze yakın davalar bile vardı ama bunların hiçbirisi yeterli değildi, ÇÜNKÜ; ALMANYA, BİLİNENİN AKSİNE, YA DA DÜNYAYA SÖYLEDİĞİNİN AKSİNE, GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞMEDİ! Savaş suçu işlemiş binlerce Nazi ceza almadı, idama mahkûm edilmedi, çocukları havaya atıp kurşuna dizen askerler sanki hiçbir şey olmamışçasına yaşamlarını sürdürdü, pişmanlık duymadılar, itirafta bulunan o kadar azdı ki, işledikleri insanlık suçunu dahi kabul etmediler. Burada suç kimindi? Bunun üzerine neden daha gayretkeş gidilmedi? Neden uzun yıllar boyunca bu işle yani suçluların tespitiyle uğraşılmadı? Onlarca cevap var elbet ama cevap basitti, savaş sonrası Alman Halkı yıkıntıların içinde yeniden var olma savaşı veriyordu ve ne Gestapo, ne SS, ne de Werchmacth’a mensup askerlerin işledikleri suçlar umurlarında değildi, yine bir çünkü, zaten Gestapo ve SS’e ihbar konusunda en büyük desteği sağlayan yine Alman Halkıydı, en yakın komşusunu ihbar edende onlardı, sevmediği arkadaşına iftira atıp devlet düşmanı ilan edende onlardı, sırf kendisinden başarılı diye akrabalarını ihbar edende onlardı, bu ihbarların asılsız olmaları önemli değildi, önemli olan bir şekilde fişlemekti, fişlenen kişiler zaten bir şekilde takibata alınıyordu. Gestapo bir ihbarlar ağına sahipti, bunların adları şu şekildeydi; “mutemet kişiler” Reich karşıtı örgütlere sızıyordu ve grup ve kişileri fişliyordu, bunlar gönüllü ya da maaşlı çalışıyordu, bazıları ise “döndürülen” adıyla anılıyordu ki, bu döndürülenleri Orwell’ın 1984’üne benzetebilirsiniz, öldürülmüyorlardı, kullanım süreleri dolana kadar kullanılıyorlardı, “maşalar” adı verilen bir grup daha vardı, bunlar saklanan Yahudileri bulup, Gestapo’ya teslim ediyorlardı. Uzun bir yazı kaleme aldığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz, bu yazdıklarım kitabın konusu olan Gestapo’ya ilişkin %10’luk kısmı bile ifade etmez, bu örgütlenmiş teröristler için yazılacak onlarca sayfa gerekir, yaptıkları yanlarına kalmıştır, büyük oranda kalmıştır, konuya vakıf olamayan okurlar bu konuda yanlış bir izlenime kapılmasın, asla gerçek oranda cezalar verilmedi, tutuklanmalar yapılmadı, idam kararları alınmadı, Naziler kollandı, bizzat Naziler tarafından kollandı, bu kollayan Naziler savaş sonrası aynen görevlerine devam eden yargıçlar ve iş birlikçileriydi, müttefikler bu duruma göz yumdu, 1947’den sonra Soğuk Savaş başlamıştı ve geçmiş geçmişte kalmıştır mantığı her geçen yıl bu konuların üzerine toprak örttü, unutturuldu, büyütülmemesi sağlandı. Nazilerin yaptığı terörün yani katliamın boyutuna bakın, kitap okumanıza gerek yok, ceza alan Nazilerin sayısına bakın, milyonlarca kişiden oluşan bu gücün aldığı cezalar yaptıklarının yanında sinek ısırığıdır, bu şunu göstermiştir; suç ve suçu işleyenler rütbelerine göre bu işten sıyrılmıştır, birçok Gestapo memuru biz sadece idari görevdeydik demiştir, SS askerleri emir komuta demiştir, hepsi yapmak zorunda olduğu şeyi yaptığını söylemiştir, sonuç mu, çoğu affedilmiş ya da mahkemeye dahi çıkmamıştır. Gestapo konusu ile ilgili ülkemizde çevirisi yapılmış nadide bir eserle karşı karşıyayız, bu kitabı okuyan okur sayısının azlığı şunu göstermektedir; öğrenmek istemiyoruz, merak etmiyoruz, biz roman okumak istiyoruz, teknik bilgiler istemiyoruz, zaten kendi içinde var olan acıyı dramatize eden kitaplar okumak istiyoruz. Kimse kusura bakmasın, tıpkı Nürnberg Mahkemelerinin yaptığı gibi edebiyat okuru da bu konunun üzerini örten sınıftandır, herkes tarih okumak zorunda olmayabilir lakin, bu tarihle ilgili romanları salya sümük okumayı, aynı dramda yazmayı, video çekip anlatmayı biliyor, roman dışında ne biliyor, hiç. SS sempatizanı olan okurlarımızda mevcut, bu sempatizanlar SS’in gücünden ve yarattığı korkusundan bahsedip, her görseli inceleyen, SS armasının manyağı olmuş okurlar bunlar, öğrenmek için değil, görsel ilgisini bastırmak için birkaç bilgiye sahip olur, derinlemesine bu konuları konuşmak istesen, tek gideceği yer Wikipedia olur. Bu eleştiriyi neden yapıyorum? Çünkü ülkemizde sürekli kitap alan, kitap okuyan okur sayısı çok az, bu okurlarında okudukları çoğu kitap bilindik yazarlar ve klasikler, bundan öteye geçemeyen okurun, araştırmayan, sorgulamayan, milyonlarca kitap içinden, sürekli etrafında var olan bilindikleri okuyan okurdan kime ne fayda gelir bilmiyorum, araştırmayan keşfetmeyen okur asla iyi bir okur değildir, benim gözümde de değeri yoktur, ben kimim sorusu benim açımdan önemli değildir, ben bu yazıyı yazan kişiyim ve bu benim görüşümdür, ben iyi bir okur muyum? Yanından bile geçtiğimi düşünmüyorum… Toplama kampları ile ilgili kitap okuyan, Nazi Almanyası ve özellikle Rus yazarların savaş ya da anı hatıratlarını okuyanların işin roman kısmını bir kenara bırakıp; araştırma, inceleme okumasını tavsiye ederim, çünkü merak ederek o romanları okuyorsunuz, bu kitaplara da adım atarsanız daha fazlasını okumak isteyeceksiniz. Gizli Polis Terörünü yani Gestapo ve SS'in nasıl organize olup, planlı bir şekilde Nazi Almanyası'nda dehşet saçıp, insanları sindirdiğini, katlettiğini okuyacağınız bu kitap; "Mutlaka okunması gereken kitaplardan birisi" olarak okuma listenize eklenmelidir. 10/10 “Bu, Almanya'nın polis sistemidir ve onun ruhu SS'tir” SS de Gestapo gibi, NSDAP'nin tüm diğer örgütlerinden çok daha fazla nasyonal sosyalist terörün merkezinde yer alır. Gestapo ve SS'in aynı kanaldan beslendikleri yöneticilerinden de görülebilir: Heinrich Himmler aynı zamanda “SS-Reichsführer ve Almanya Polis Şefidir”. Reinhard Heydrich, Gestapo, polisin cezai takibat birimi ve SS'in partiye ait güvenlik hizmetlerinin (SD) bir araya geldiği Devlet Güvenliği Merkez Teşkilatı'nı [RSHA] idare eder. #126153900
Gestapo
10.0/10
· 7 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
10
47
İbrahim Varol
Ö.T.E.K.İ.'i inceledi.
104 syf.
Ö. T. E. K. I.
Eserin Adı: Ö. T. E. K. İ (Örgütlenen Tuhaf Erkekler Kızlar İleri) Yazar :Pedro Manas KONU : Normal olup normal bir hayat süren Franz Kopf adında on yaşlarında bir çocuğun bir gözüne bandaj takması sonucu tuhaf bir hayata geçmesi anlatılır. Franz " Kobra Göz" lakabı takılır.. Farklılıkları ile birbirine yaklaşan benzersiz çocuklardan oluşan Ö. T. E. K. İ adlı gizli bir örgütten bahsedilir. TEMA :Dışlanma: Toplumda, okulda, evde vs kusurları veya eksikleri bakımından dışlanan insanlar. Empati: Her ne şekilde okursak olalım her daim empati kurmalıyız. ÖTEKİ: Aslında herkes bir Öteki'dir.... vs ÖZET:Eser Dokuz bölümden oluşur. Kitabın ilk bölümü Tembel Göz ile başlar. Franz Kopf on yaşlarında bir çocuk. Doktora gitmeden önce bütün hayatı boyunca normal biri olarak yaşardı. Doktor Winkel 'in yanında uzaktan harfleri okurken yanlış okur hepsini. Doktor Franz' da Ambliyopi olduğunu söyler. Buna aynı zamanda tembel göz dediklerini belirtir Gözün biri bütün işi üstüne alırken diğeri öylece sakin bekler manasında. Yani çocuğun sol gözünün tembel olduğunu söyler ailesine. Anne babası tedavisi var mı diye sorarlar doktora. Doktor da erken teşhis edildiği için tedavisinin mümkün olabileceğini ifade eder. Bu yüzden tedavisi için bir yapışkanlı bir bandaj verir.Sağlıklı olan sağ gözünü kapamak için. Böylelikle tembel gözünün çalışmaktan başka çaresi olmayacağı söylenir. Bu bandaj meselesi Franz 'ın hiç hoşuna gitmez. Kızar,üzülür kendi benliğine çekilir. Bu kadar kötü karşılaşmasının nedeni bu güne kadar hayatının tartışmasız normal gitmiş olmasıydı. Franz' ın kız kardeşi Janika sürekli abisine takılıp ona çok fena kırıcı ve üzücü şakalar yapıp dalga geçer. Janika evde duran çok tuhaf bir kız. Astım rahatsızlığı bulunur. Dünyanın en normal çocuğu ile en tuhaf kız çocuğu aynı evde, okulda aynı yerde bulunuyordu. Franz ona deli gözüyle bakar çok fazla takmaz onu. .... Franz bu bandaj olayından sonra artık okuluna da bu bandajla gidecekti. Okula kız kardeşi Janika ile gitmekten vazgeçer. Tel başına otobüse binip gider. Ama geç kalır. Derse girdiğinde Bayan Krugel'in dersi işlenir.Öğretmeni Franz ın ilk sırada oturmasını ister bu yüzden başka bir öğrenciyi yerinden kaldırır.Franz istememesine rağmen sınıfın en çalışkan öğrencisi olan inek lakaplı gözlüklü Jakob 'un yanına geçer. Öğretmen Franz 'ın gözü bandajlı diye teselli etmeye çalışırken durumu daha da berbat hale getirir. Gözünün zarar görmesi sonucu onun iş yapamayacağı anlamına gelmediğini ve tarihte bir sürü özürlü ama ünlü insan olduğunu ve örnekler halinde vermeye çalışır. Franz gözünde bir şey olmadığını bir türlü ifade edemez öğretmen konulmasını sürdürür.Franz da artık teşekkür edip utana sıkıla yerine oturur.Okulda, sınıfta, bahçede sahada her yerde herkes artık ona normal gözüyle bakmayıp alaycı dalga geçer bir ifade ile bakıp fısıldaşır . Artık tenefüs olmasını dahi isteyen bir ruh haline bürünür Franz. Bir ara bahçeye çıkıp basket oynamak için arkadaşlarının yanına gider. Arkadaş seçimlerinde genellikle ilk başlarda seçilen Franz bu sefer sona doğru zor seçilir. Linda ve Oliver takım kaptanları şişman Helger ve zayıf uzun boylu olan Emily'i bile seçmişlerdi. Herkes artık ona beceriksiz gözüyle bakardı. Okulda vakit geçirmek artık ona bir cehennem gibi gelir. Herkes ona bir lakap takar. Mortgöz kobra göz, yarım göz vs... .... Sıra arkadaşı Jakob bir gün Franz'ı okul kapanmadan 10 dk önce okulun üçüncü katındaki tuvaletlerde randevu ister. Franz merakla gittiğinde tuvaletlerde okulda normal öğrenciler tarafından dışlanan, tek başına takılan, özgüvenlerini eksik olan diğer öğrencileri görür. Kız tuvaletlerinde de kızlar buluşur. Jakob hepsini toplar. Okulda kapalı olan kullanılmayan bir spor salonuna götürür.Jakob daha önce bütün planlarını yapıp gizli bir şekilde giriş yapma yerini de ayarlamıştı. Toplam 23 kişi kız-erkek toplanırlar. Jakob konuşma yapar onlara. Düzinelerce çocuk yêmekhanede, bahçede, maçta, tenefüste yalnız başına, köşesine çekilmiş dışlanmış şekilde durduğunu bunun nedenini sorgular. Buna artık izin vermemeleri gerektiğini. Kusurlarıyla eksikleriyle dalgaya izin vermemeleri için birlik olma zamanının gerektiğini ifade eder. Hafta sonu geçene kadar herkesin düşünüp taşınıp katılıp katılmayacağına dair karar vermesini ister. Ama bunu çok önemli derecede bir gizlilik içerisinde yapmalarını toplantı yeri dışında birbirlerinin yanına gitmemelerini belirtir. Tarihin en gizli çocuk birliği toplanıyordu. Herkes bu gruba katılır. Franz ilk başta tereddüt etse bile bir şekilde katılmış oldu. Herkes gizlilik açısından bir kod adı alır kendine Jakob Köstebek Jakob, Franz da Kobra Göz adını alır. Topluluğa bir isim bulurlar. Ö. T. E. K. I (Örgütlenen Tuhaf Erkekler Kızlar İleri) adını koyarlar uzun değil kısa ama bir sürü anlam barındıran bir ismi bulurlar. Ve bu toplulukların bazı kurallar getirip oylama yaparak kararlarını verirler. Ö. T. E. K. I'nin bir intikam değil yardımlaşma ve işbirliği örgütü olmasına karar verirler. Bazı kuralları şunlardı: 1. Ö. T. E. K. I., farklı hisseden çocuklara destek olan bir topluluktur. 2. Hiçbir üyesi Ö. T. E. K. I. 'yî asla ele vermemeli. 3.Topluluk, üyelerinin diğer tüm etkinlik ve ilgilerinden daha üsttedir. 4. Ö. T. E. K. I. Içinde hiçbir üyenin bir diğerine göre üstünlüğü ya da önemi yoktur. 5.Herhangi bir üyeye hakaret eden bir diğer üye derhal ihraç edilir. .... Her yerde birbirini gözetleyip kolllamaya başlarlar. Sürekli toplantılar yaparlar. Bir gün Linda potaya topun sıkışması sonucu şişman ve güçlü olan Helger'den yardım etmesini ister. Helger görev yerini terk eder. Potaya tırmanır ve topu indirir.Fakat geri inemez potadan. Potaya takılıp kalır atlamaya da cesaret edemiyor.Linda dan yardım ister ama Linda fırsat bulup dalga geçer ayağından tutar pantolonu çeker donuyla alay konusu haline gelir herkes dalga geçer. Ö. T. E. K. I. topluluğu bunun üstüne toplanır ve çok kızarlar. Linda için gerekli ceza ve tepki için oylama yaparlar. Franz Linda nın illa bir kusuru eksikliğinın olacağından bunu öğrenip ona göre plan yapmaları gerektiğini belirtir ve ortak karara varırlar. .... Bir şekilde Linda Himmel 'in kusurunu bulup planlarını yaparlar. Ayakları çok fena koktuğunu ve bunun için beden eğitimi dersinde getirdiği ayakkabısını kokmaması için bir poşete sıkıca başladığını öğrenirler Noel kutlaması yaklaştığından okulun konferans salonunda her snee yapılacak kutlamaya göre planlarını hazırlarlar. O gün son ders de beden eğitimi dersi. O gün geldiğinde Linda ın ayakkabısının içine kaşıntı tozu ilacını koyarlar. Konferansta Noel kutlamasında öğretmenleri konuşma yaparken Linda 'nın ayakları kaşınmaya başlar ve çok pis bir koku yayılır salona Linda dayanmaz ayakkabısını çıkarıp kaşımaya çalışır. Koku iyice yayılır ve öğretmenler müdürden bir şey yapmasını ister. Diğer bütün öğrenciler dalga geçmeye eğlenmeye başlar Linda da artık iyice bir utanmanın içine girer. Böylece Ö. T. E. K. I. grubu tarafından karşılığını almış olur. Sonuca gelirsek Franz ın doktor muayenesi vardı o gün eve geç gider anne babası tepki verir. Hızlı bir şekilde doktora giderler. Doktor muayenesi sonucu okuması gerekenleri okuyabilir duruma gelmişti sol gözü. Doktor artık bandajı takmasına gerek olmadığına gözünün iyileştiğini belirtir. Franz bu durumdan biraz üzülür. Tekrar normal biri olacaktı. Aca onu topluluktan atacaklar mı diye düşünür. Ertesi gün okula gider. Kimse onunla artık takılmaz alay etmez tuhaf tuhaf bakmazdı. Öğretmeni de gözünün iyileştiğini bunun için sevinci belirtirken Franz zaten gözüne bir şey olmadığını ifade eder. Franz toplantıya katılmaya korkar. Katılır. Köstebek Jakob onu sahneye davet edip topluluğun gizli üyesi ile onu tanıştırır. Engerek adıyla bu gizli üye yine Franz ın kız kardeşi Janika idi. Franz çok şaşırır. Nedenini sorar. Janika bütün bu proje fikrinin kendisine ait olduğunu ve bunu Jakob ile paylaştığını onunda bunu üstlendiğini ifade eder.Eğer gizli üye olarak katılamasaydı onun abisinin topluluktan çıkacağını durmayacağını bildiği için gizli olduğunu belirtir. Franz neden bütün bunları yaptığını sorar. O da "Çünkü ailenin tuhaf çocuğu olmaktan bıktım usandım artık, anladın mı? Sen her zaman o kadar normal, o kadar ciddi ve mükemmelsin ki.. Her zaman benim delinin teki olduğuma inandın...." . Franz da sonunda "Haklısın Janika aslında hepimiz biraz tuhafız. Öyle olmasak nasıl ayırt edebilirdik birbirimizden. Birbirlerine sarılırlar.Gözlüklü Jakob bunların yanına gelerek Franz a baksana senin bandajına ne oldu diye sorup yeni fark eder:). Ö. T. E. K. I. topluluğu artık büyür gelişir yayılmaya başlar diğer okullarda şubeleri açarlar....Örgütlenen Tuhaf Erkekler Kızlar İleri! KİŞİ:Romanın asıl kahramanları Franz, Jacob ve Janika dır.Onlar dışında ki diğer kişiler Kule Emily, Üç Kalibre Holger, Linda Himmel, doktor Winkel ve diğerleri. MEKAN:İç mekanlar okulun içi sınıflar,salonlar, evin içi otobüsün içi vs. Dış mekanlar okulun bahçesi sokaklar vs ZAMAN :Zman açısından somut bir zaman dilimi yoktu. Noel den bahsedilir oradan çıkarabiliriz . Buna göre yılbaşına yakın zaman geniş bir zaman dilimi mevcuttur. DIL :Dili sade, anlaşılır ve akıcı bir üsluba sahip. ANA FİKİR :Aileme, Kardeşim İrene 'ye ..... Ve herkese, çünkü aslında herkes bir Ö. T. E. K. İ.
Ö.T.E.K.İ.
9.0/10
· 99 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
10
TÜRKİYE’DE LAİKLİK
Bülent Daver’in de ifade ettiği gibi Atatürk inkılâbıyla birlikte Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti konusunda yeni bir yaklaşım gelmiştir. Gerçekten de laiklik anlayışı, Türkiye'nin özel şartlarından doğmuştur. Batının laikliğe geçişinden ayrı bir farklılık gösterir. İslam dünyası açısından ele alınırsa, Hz. Muhammed'in devlet başkanlığından, yeni Türkiye'nin kuruluşuna kadar, din ve devlet işleri daima tek kişinin elinde kalmış, İslam halifeleri, sultanlar ve emirler hem dinsel hem de dünyasal sorunların sevk ve idare makamını işgal etmişlerdir. Kuran'ın, dinsel konular kadar dünyasal sorunları da kapsadığı düşüncesiyle “imamlık” ile “Devlet Başkanlığı” sorumlulukları iç içe girmiştir. Gerçi Türklerin, İslamiyet'e girdikten sonraki dönemlerinde (Karahanlılar - Selçuklular ve Osmanlıların başlangıç dönemlerinde) devlet ve dinin birbirine karıştırılmadığı dönemler de olmuştur. Ancak 1517'de hilafetin Osmanlılara geçişinden sonra bu iki düşünce tamamen birleştirilmiştir. Bu birleşme sonucunda dinsel sorunlar, şeyhülislam fetvaları ile siyasetin aktif bir aracı haline getirilmiş, dinsel duygular sömürülmüş, başlangıçtan itibaren İslam toplumunun yaşantısına giren mezhep, tarikat, fırka karmaşıklığı da birbirine eklenince, İslamiyet temel felsefesini giderek değiştirmiş ve batı, tutuculuk bağlarının çemberini kırarken, İslamiyet özgür, akılcı düşünceye kapılarını kapamaya başlamıştır. Laikliğin, İslam dünyasına çok geç ve sancılı girmesinin altında yatan temel olgular bunlardır. Bu durum karşısında tarih boyunca Şer-i hükümlerin yerine konulan dünyevi kanunlar aslında islamın özüne ve temel felsefesine ters düşen kuralları getirmediği gibi, her gün değişen türlü sosyal, hukuki ve ekonomik sorunların çözümü için kabulü zorunlu olan dünyevi kanunlar, Türk toplumunun daha da dengeli ve huzurlu bir hayata kavuşmasını sağlamıştır. Bu bakımdan, dünya sorunlarına beşeri gözle bakmak; itikat, ibadet ve ahlaki konularda ise dinsel kuralları, vicdan özgürlüğü ile uygulayabilmek laikliktir. Bu değişmeler Dört Halife döneminde başlamış; Fatih Kanunnameleri, yaptığı kanunlarla ünlü Kanuni Sultan Süleyman ve daha birçok padişahların zamanında kabul edilen çeşitli kanunlar hep bu mecburiyetlerin doğal bir sonucu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda batı örnekli kabul edilen kanunlar, XIX. yüzyılda başlayan laikleşme hareketlerinin temel taşlarını oluşturmuş, Cumhuriyete kadar süren bu süreç sonunda Türk İnkılabı da İslam sorunu ile iki cephede karşı karşıya gelmiştir. Birincisi: İslamiyet'in resmi temsilcisi olan Halife -Sultan. İkincisi: Çeşitli tarikatların temsil ettiği halk. Nitekim Atatürk dönemi laikleşme projeleri, devlet ve toplum eksenli, idare ve eğitim alanlarında yoğunlaşmıştır. Laiklik alanında yapılan devrimler de bunun göstergesidir: Bu devrimler arasında şunlar belirtilebilir: 1920'de T.B.M.M. kurularak halifenin egemenliği ulusa geçmiştir. 1922 ’de Saltanat kaldırılarak padişahlık fonksiyonuna resmen son verilmiştir. 1923 'de Cumhuriyet ilan edilerek meşruti-monarşik sisteme son verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anayasası olan, 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun 2. Maddesi “Türkiye Devleti'nin resmi dini islamdır.” hükmünü taşıdığı için, uygulamada olmasa bile hukuk alanında devletin teokratik karakteri devam ediyordu. Devlet dininin İslam dini olduğunu belirtmekle birlikte, şer-i hükümlere yer verilmemiş, siyasi iktidarın kaynağının ilahi olduğu kabul edilmemiştir. Nitekim yürütme ve yasama organları şer-i esaslara bağlanmamıştır. 1924 anayasasının 26. maddesinin ilk şeklinde, şer-i hükümleri T.B.M.M.'nin yerine getireceği belirtilmiştir. 16. madde ile de milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının yeminlerinde “Vallahi" kelimesine yer verilmiştir. Bunlar zamanın şartları gereği konulmuş hükümlerdir ve anayasa 70. maddesi ile vicdan özgürlüğünü açıkça korumaktadır. Atatürk, anayasanın laik esaslara uydurulması gerektiğini, gerçek laikliğe ancak bu şekilde kavuşulacağını Nutuk’ta belirtmiştir. Söz konusu hükümler 10 Nisan 1928 tarihli ve 1222 sayılı kanunla kaldırılmıştır. Gerekçe olarak da devletin laik ve demokratik bir Cumhuriyete yönelmesi gerektiği gösterilmiş ve bir kanunla 1924 Anayasası’nın 2, 16, 26 ve 38. maddeleri değiştirerek “Türkiye'nin resmi dini” kaydı kaldırılmış, meclisin şer-i hükümleri yerine getirmesi görevine ve yeminlerdeki dini niteliğe ait hükümler anayasadan çıkarılmıştır. Türkiye'de laiklik sürecinin alt yapısını hazırlayan en belirgin etmenlerden biri de kuşkusuz eğitim alanında yapılan yeniliklerdir. Atatürk'ün uygulamaya koyduğu ulusal, laik ve bilime dayanan çağdaş eğitim ve öğretim; akılcı, gerçekçi, deneyci, araştırıcı, eleştirici ve yaratıcı bir öze dayanır. Yabancı doktrin ve doğmalara ya da materyalist akımlara da bağlı değildir. Atatürkçü eğitim, insanları hayata etkin olarak katılan kültür ve uygarlığın değerlerinden yararlanabilecek duruma getirebilen, her alanda bilime ve sanata, kendi öz değerlerine, uygarlığa katkıda bulunabilecek yaratıcı bir nitelik sağlamak amacına yöneliktir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde en temel ilke, kişiye olumlu ve rasyonel düşünme yeteneği kazandırmak, bağnazlıktan uzak, görüş ufku geniş, kişiyi yetiştirme yolunda insanlığa mal olmuş kültür kaynaklarından yararlanmak olmalıdır. Her şeyden önce gelecek kuşaklar Türkiye'nin bağımsızlığını koruyacak Cumhuriyeti koruyup yükseltecek biçimde yetiştirilmelidir. Atatürk, 1 Mart 1924 tarihinde, TBMM İkinci dönem birinci toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada dinin siyasetten ayrılmasına ilişkin şu değerlendirmede bulunmuştur.“ ... İslam dinini, asırlardan beri uygulandığı gibi her siyasete vasıta olmaktan uzaklaştırmak ve yaşatmanın gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve ilahi olan itikatlarımızı ve vicdanlarımızı boş ve karasız olan ve her türlü menfaat ve ihtirasa sahne olabilen siyasetten ve siyasetin her tarafından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak milletin dünya ve ahret saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle İslam dininin yüksek fikirleri ortaya çıkar.” Atatürk, laik Türkiye'nin inşasında yapılması güç devrimlerden birini yapmış, meclis dışında kaynağını milletten alan dini bir başkanlık görevi niteliğine bürünen hilafet makamını 3 Mart 1924 tarihinde, 341 sayılı kanunla kaldırmış ve ardından Tevhidi Tedrisat “öğretimin birleştirilmesi” kanunu da kabul edilmiştir; Şeriye, Evkaf ve Erkanı Harbiyeyi Umumiye Vekaletinin kaldırılmasına dair 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunun 1. maddesi ile Şeriye Vekaleti de kaldırılarak ibadetle ilgili bütün işleri yönetmek üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Böylelikle din, bir kamu hizmeti gibi örgütlenirken, öte yandan da tarikatlar yasaklanıp tekke ve zaviyeler kapatılarak halk, çeşitli hurafe ve safsataların kaynağı haline gelmiş olan bu ocakların etkisinden kurtarılmıştır. 1925'de dinin politik amaçlarla kötüye kullanılması yasaklanmıştır. Şapka kanunu kabul edilerek, dinsel sanılan kıyafetten laik kıyafete geçilmiş, dinsel ünvanlar kaldırılmış, yetkisiz sarık saran ve ruhani kıyafet taşıyanların cezalandırılması kabul edilmiştir. Tekke, zaviye ve türbeler kapatılarak, tarikatlar yasaklanmıştır. Atatürk'ün 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada tarikatların amaç ve laik Türkiye'nin bünyesinde bulunamayacağına ilişkin şu sözleri dikkate değer niteliktedir: “Mevcut tarikatların gayesi, kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi olan hayatta saadete ulaştırmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün genişliğiyle medeniyetin ateşi karşısında filan veya falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların, Türkiye medeni toplumunda mevcudiyetlerini asla kabul etmiyorum. 1926 'da Türk Medeni Kanunu ve borçlar kununu kabul edilerek dinsel esasa dayalı mecelle kaldırılmış, laik hukuk sistemine geçilmiştir. Atatürk'ün laikliği gerçekleştirmek için yaptığı köklü değişiklikler arasında bulunan Medeni Kanun'un kabulü, Türk sosyal hayatının, ekonomik ve kültürel yaşantısının bütününü kavramış, Türk toplumuna milli kültürümüze bağlı kalarak batılı bir sosyal karakter kazandırmıştır. Atatürk'ün laiklik sürecinde diğer inkılâplardan, ihtilallerden veya devrimlerden ayıran en büyük özellik, batı düşüncesini, duygusunu ve dünya görüşünü bir bütün olarak kabul etmek olmuştur. Atatürk, 1925'te Ankara'da açılan Hukuk Mektebi'nin açılış törenindeki konuşmasında “Büsbütün yeni kanunlar getirerek eski hukuki esasları temelinden sökmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni hukuki esaslarla alfabesinden öğrenime başlayarak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz.” demiştir. Atatürk'ün bu sözleri, hukukun laikleştirilmesi gereğini vurgulamaktadır. 1926'da kabul edilen 1926'da Ceza Kanunu, Kara Ticaret Kanunu; 1927'de Hukuk Usulü ve İcra ve İflas kanunları; 1929'da Ceza usulü ve Deniz Ticaret kanunları Türk hukuk sistemini tamamen laikleştirmiş ve öte yandan da ulusal ihtiyaçlara cevap verecek şekilde modernize edilmiştir. 1928 ’de Camilerde okunan “hutbe” Türkçeleştirilmiştir. Çıkarılarak anayasa laikleştirilmiştir. 1928'de Yeni Türk harfleri kabul edilerek dinsel niteliği olduğu sanılan Arap alfabesi terk edilmiştir. 1930'da Kadınlarımıza belediye seçimlerinde oy kullanma hakkı tanınarak kadın hakları laik ölçülere ulaştırılmıştır. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın 1931'deki kongresinde, parti ilkelerini meydana getiren altı ana hedef, parti programında gösterilmiştir. Bu hedeflerden birisi olan laiklik, 1937 yılında 3115 sayılı kanunun yaptığı bir değişiklikle anayasada yer almış ve laiklik anayasal bir kurum olmuştur. Türkiye'de laiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğüne olanak kazandıran ve akılcılığı sağlayan temel bir kural olarak ortaya çıkmıştır. Laikliğin temel bir anayasa kuralı haline getirilmesinden önce, esasen bu konu ile ilgili diğer kanunlar da çıkarılmıştır. 1934'de Türk kadınlarına mebus seçme seçilme hakkı tanınarak, kadın- erkek ayrımına son verilmiş ve kadınlarımız da laik Türkiye 'deki yerlerini alarak hukuk alanındaki laiklik tamamlanmıştır. Turhan Feyzioğlu'nun yapmış olduğu laikliğin unsurlarına ilişkin sıralama, Yeni Türkiye'nin laik yapısını güçlendirmek için yapılan devrimlerin yönünü ortaya koymaktadır. Feyzioğlu'na göre laiklikte ilk unsur, din ve vicdan hürriyetidir. Diğerleri ise; resmi bir devlet dininin bulunmaması, devletin din ve mezhepleri ne olursa olsun yurttaşlarına eşit işlem yapması, devlet yönetiminin din kurallarına göre değil, toplum ihtiyaçlarına, akla, bilime, hayatın gerçeklerine göre yürütülesi, dinle devletin ayrılması ve son olarak da eğitimin laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesidir. Atatürkçü düşünce sisteminin en belirgin olgusu olan laiklik, din ve vicdan hürriyetinin en büyük güvencesidir. T.C. Anayasası 24. maddesi, din ve vicdan hürriyeti başlığı altında şunları söyler: “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14'üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz...” Lâik devletin temel haklar içerisinde yer verdiği din hürriyeti ise vicdan hürriyeti ve bunu tamamlayan ibadet hürriyetini ifade eder. Vicdan hürriyeti, her ferdin bir dine inanmak veya inanmamak hususunda sahip olduğu hürriyettir. İbadet hürriyeti ise, vicdan hürriyetinin tabii bir neticesi olup, dinini ve kanaatini bir takım merasimlerle açıklamak veya açıklamamak hususunda ferdin sahip olduğu hakkı gösterir. Aynı zamanda din hürriyeti hakkı yerine getirilirken başka din ve inanç mensuplarının üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılamaz. Özellikle lâikliğin önemli unsurlarından biri olan din ve vicdan hürriyetinin milli bütünlüğümüze sağladığı katkı çok önemlidir. Yüzyıllarca Anadolu Türklüğünü birbirine düşüren mezhep kavgalarının unutulmasında lâikliğin çok büyük bir rolü vardır. Laikliğin bir diğer unsuru, resmi bir devlet dininin bulunmamasıdır. Devlet toplumun dünya işlerini düzenlemek, böylece toplum içinde düzen"i sağlamak görevini yerine getirir. Devletin bu konumuyla birlikte lâik devletin tanımı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla devletin “dünyevi işlerin idaresiyle” alakalı bir kurum olduğu görülmektedir. Dolayısıyla devletin hiçbir şekilde bir din veya mezhebin görüş ve düşünceleri üzerine inşa edilmesi düşünülemez. Devletin düzeni yerine getirmek için yapacağı kanunlar, dünyevi işleri düzenlemek olacağına göre bunların dinle hiçbir alakası da bulunmamalıdır. Bunun doğal bir sonucu olarak da devlet bütün işlerini din yargılarına göre değil de dünyevi kanunlara göre yürütecektir. Lâik devletlerde devlet yönetimi akıl ve bilime dayanır. Lâik devlet anlayışında dinin hiçbir rolü yoktur. Ne devlet din işlerine ne de din devlet işlerine karışır. Her ikisi de kendi içerisinde “özerk”tir. Devletin hiçbir yasası veya düzeni sağlamak için oluşturulan kanunu, ilahi olanla ilişkili değildir. Devlet hiçbir din veya mezhebin tekeli altında olamaz, bütün dini inanç, değer ve kanaatlere aynı mesafededir. Başka bir deyişle devlet din karşısında mutlak tarafsızdır. Lâik devlet anlayışının tam tersi bir durum teokratik devlet anlayışını ifade eder. Lâik devlet anlayışında dinin hiçbir şekilde devlet işlerine müdahale etmesi söz konusu olmazken, aksine teokratik devlet anlayışında da din devlet eliyle veya devlet din eliyle yürümektedir. Lâik devlette tüm dinler eşittir. Lâik bir devlet, birey- toplum-devlet ilişkileri içerisinde tutum sergiler ancak birey-toplum-devlet ile Tanrı arasındaki bağa hiçbir şekilde müdahale edemez. Lâik devlet sistemlerinde din kamu hizmeti olarak kabul edilmez. Lâik devlet kişilerin dinsel inançlarına uygun davranabilmek haklarını güvence altına almakla yükümlüdür. Fakat devlet doğrudan doğruya bir cemaatin dinsel gereksinimlerine yönelik hizmeti yüklenemez. Kişilere dini inanç özgürlüğünün tanınması, lâik sistemin zorunlu bir sonucudur. Devletin dinler karşısında tarafsız kalma zorunluluğu din özgürlüğünün tanınması açısından da geçerlidir. Bu nedenle lâik bir devlet kişilere dinsel inançları ne olursa olsun inançlarını açıklayıp yaymak, eğitim yapmak, dini inançlarının gereği olan ibadeti uygulamak, örgütlenmek haklarını tanımak ve ilgili düzenlemeler yaparken de dini inancın türüne göre her hangi bir ayrım yapmamak zorundadır. Atatürkçü düşünce sisteminde lâiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılmasından ibaret bir devlet yönetimi prensibi değil, aynı zamanda bir hayat tarzı, dünya görüşü ve toplum sorunlarına akılcı ve gerçekçi bir bakış açısıdır. Bu yüzden lâiklik, Türkiye'nin çağdaşlaşması temel hedefinden ayrılamaz ve onun zorunlu bir parçasını oluşturur. Lâikliğin bir başka unsuru ise, devletin, din ve mezhepleri ne olursa olsun yurttaşlara eşit davranmasıdır. Bu anayasa ile güvence altına alınmış bir tutumu ifade etmektedir. Bütün dünyanın benimsediği, altına imza attığı“ İnsan Hakları” ile ilgili belgelerde “din hürriyeti” vardır. Bu hürriyet şu unsurlardan oluşur: 1. İnanma hürriyeti (inanmamayı da kapsar). 2. İnandığı dine göre yaşama, ayin ve ibadetleri yerine getirme hürriyeti. İnsan hakları evrensel bildirgesinde bu madde/unsur şöyle dile getirilmiştir : “...inancın tek başına veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğretim, uygulama, tapınma ve ayinlerle göstermek özgürlüğünü de kapsamı içine alır (mad.18). 3. İnandığını öğrenme ve öğretme hürriyeti. 4. İnananların örgütlenme hürriyeti. 5. İnancı değiştirme hürriyeti. Modern demokrasi insan hakları temeline dayanır, lâiklik de din özgürlüğünü korumak için öngörülmüştür; anayasasında lâiklik ayrı bir madde olarak düzenlenmemiş olan ülkelerde de -din özgürlüğü vazgeçilmez bir madde olduğu için-“din özgürlüğünü korumanın teminatı” anlamında lâiklik zaten vardır. Laikliğin gereği bu tür yaklaşımlar, laiklik olgusunun dinsizlik anlamına geldiğini göstermez. Din, bireylerin en çok değer verdikleri moral kaynaklarından biridir. Durum böyle olunca Atatürkçü düşünce sistemi içinde laiklik prensibine son derece temkinli bir yaklaşım sergilenmiştir. Atatürk gerçek İslam'a karşı, imanlı ve akli bir tavır takınırken; bütün tarikatlara karşı da savaş açmıştır. Atatürk'ün din konusundaki görüş ve düşünceleri laiklik konusuna olan yaklaşımını da ortaya koymaktadır. Atatürk, dinsiz ulusların devamına olanak yoktur diyerek dinin gerekli bir kurum olduğuna vurgulamaktadır. 1923 yılında söylediği sözler arasında, Türk ulusunun “bütün sadeliği ile” dindar olması gerektiği belirtmiştir. Atatürk'ün İslam dinine ilişkin yaptığı açıklamalardan bir diğeri de şöyledir: “Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme, mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uyar” demektedir. Görüldüğü gibi Atatürk İslam dininin hurafelerden, batıl inançlardan ve tarikat denetiminden uzak, sade, akla uygun yapısını ön plana çıkarmaya çalışmaktadır. Atatürk’ün İslam dinine verdiği değer, dinin devlet işlerinde kullanılmasına firsat tanımayan bir yaklaşımı da beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte Türkiye'de laiklik olgusunun İslam diniyle karşı karşıya getirilmemesindeki bir başka etken ise tarihi imkânlardır. XIX. yüzyılda değişim hareketlerinde Osmanlı ulemasının karşı çıkışları İslam dini eksenli olmuş, Tanzimat'tan sonraki batılılaşma hareketlerinin Genç Osmanlılar ve Jön Türkler tarafından temsil edilen yeni fikir akımları sonucunda 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet'e kadar olan (süreçte bu durum değişmeye başlamıştır. Esasen Osmanlılarda müspet ilme dayanan değişim hareketleri II. Mahmut zamanında ulemanın siyasal gücünün kırılmasıyla başlamış, Bab-ı Meşihat (Şeyhülislam Dairesi)'in kuruluşuyla daha önce bağımsız olan Şeyhülislam, bir devlet memuru haline getirilmiştir. Ayrıca Evkaf Müdürlüğü'nün kurulması ve buna bağlı olarak ulemanın ekonomik gücünün sarsılması belli başlı kırılma noktalarıdır. Bu tarihi, sosyal ve ekonomik olayların doğal akımı, Türkiye'de çağdaş ve laik anlayış temelli Türk Devrimi'nin gelişmesini kolaylaştırmıştır. Laiklik prensibinin son unsuru, eğitimin lâik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesi durumudur. Öğretim elemanlarının verdikleri derslerde, din konusunda tarafsız davranmaları, dinî inançlara saygılı olmaları gerekir. Ders programları dinî esasların dışında hazırlanmalıdır. Bu amaçla çıkarılan 677 sayılı 1925 tarihli kanun ile dinî inancın kötüye kullanılması da önlenmiştir. Bu kanunla halkı din perdesi altında yanlış eğitime sevk eden ve taassuba iten tekkeler, zaviyeler kaldırılmıştır. Bilumum tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik kaldırılmış, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve murada kavuşturma maksadıyla muskacılık yapmak yasaklanmıştır. Yeni Türkiye'nin laik temelli değişim hareketlerine, referansını İslam dininden alan tarikatların, vatandaşların dinsel duygularını politik amaçlarla sömürerek, yeniden canlandırma hareketleri sonucunda; Nurculuk, Süleymancılık, Ticanilik, Biberilik ve bu gibi oluşumlar, özellikle cumhuriyetimizin son dönemlerinde faaliyete geçmişlerdir. Atatürk bu tehlikeyi çok önceden görmüş ve 1924 yılında yaptığı konuşmada şu sözlere dikkat çekmiştir: “Türkiye'de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı, vesvese vardı. Bundan sonra yalnız bir şey hatıra gelebilir ki o da, bazı adi politikacıların hasis ve menfaatperestlerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden hırslarını tatmin ve menfaat düşüncesinden ibarettir.” Ve şöyle devam etmiştir: “Bunun gibi mensubu olmakla mutmain ve mesut bulunduğumuz İslamiyet dinini yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı konumundan kurtarmak ve yüceltmek elzem olduğu gerçeğini müşahede ediyoruz. Mukaddes ve tanrısal olan inanç ve vicdani kanaatlerimizin karışık ve dönek olan ve her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, ulusun dünyevi ve uhrevi saadetinin emrettiği bir zarurettir.” Atatürk'ün bu beyanında da açıkça görüldüğü gibi dini inançlar; Allah ile kul arasındaki bir mesele olmaktan çıkarılıp dünyasal olaylar ve çeşitli çevrelerin gündelik çıkarları için bir oyun aracı haline getirilirse bundan hem din, hem vatandaş, hem devlet ve hem de memleket zarar göreceği açıktır. Atatürk'ün bu tespiti dikkate alınmadığı takdirde bu zararlar devam edip gidecektir. Görüldüğü gibi Atatürkçü dünya görüşü, din sorununu hukuki ve sosyal alanda çözüme ulaştırmış ve uygulamasında da asla din aleyhtarı bir tavır takınmamıştır. Ancak, hurafelerin sosyal temelleri tamamen çökertilemediği için, bunların ocağı olan tarikatlar günümüze kadar canlılıklarını korumuş ve laiklik kanunlarını ihlal ede gelmişlerdir. Atatürk laik devlet düzenini korumanın dinin bir vicdan meselesi olarak değerlendirilmesiyle mümkün olacağını şu sözlerle bildirmektedir: “Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, devlet ve millet işleri ile karıştırmamaya çalışıyoruz. Kasta ve eyleme dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nde her ergin kişi dinini seçmekte hür olduğu gibi, bir dinin (töreni de serbesttir. Yani, ayin hürriyetine dokunulamaz. Tabiatıyla ayinler, (asayiş ve genel ahlak kurallarına karşıt olamaz; politik nümayiş şeklinde yapılamaz. ... Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur.” Laik dünya görüşünü ulusumuza kazandıran Atatürk, başta anayasamız olmak üzere çeşitli yasalarla laikliğin hukuki yanını tamamlayarak, Hıristiyanlıkta bulunup da İslamiyet'te esasen mevcut olmayan “Ruhban sınıfına” ve bu sınıfı teşkil eden “Şeyhlerin” faaliyetine de son vermiştir. Atatürk bu konudaki beyanatı şöyledir: “Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin buyruklarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur... Nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahiplerini yetiştirmek lazım ise, dinimizin gerçek felsefesini tetkik ve bilimsel ve fenni telkin kudretine sahip olacak güzide ve gerçek büyük alimler dahi yetiştirecek yüksek kurumlara malik olmalıyız.” Atatürk’ün belirtilen bu düşünceleri, din görevlilerinin müspet bilim esasına dayalı yüksek okullarda yetiştirilmesi ve çocukların dini kültürlerini de ancak okullarda almalarını öğütlemesinden başka bir şey değildir. Atatürkçü düşünce sistemi çerçevesinde gerçekleştirilen inkılâplarımızın her biri, Türkiye'de laik bir dünya görüşünün gerçekleşmesini sağlayan sosyal sonuçlu önemli aşamaları ifade etmektedir. Laik-batılı hukuk düzeni bu inkılâplarla tamamlanmış ve Osmanlı İmparatorluğunun son çağlardaki “İslam batılı” hukuk düzenini yerini, “laik-batılı” bir hukuk sistemi almıştır. Böylece Osmanlılık dönemindeki hukuk ikileşmesine son verilmiştir. Türkiye'de laiklik vatandaşın inancının en sağlam güvencesi olmuştur. İnanç özgürlüğü devlet güvencesinde olup, herkes inancında ve ibadetinde serbest kılınmıştır. Bununla birlikte laikliğin toplum düzeni içinde vazgeçilemez bir niteliğe sahip olmasının en önemli nedeni laiklik prensibinin tüm Atatürkçü düşünce sisteminin temel taşı olmasından kaynaklanmaktadır. Laiklik olgusunun olmadığı bir durumda milliyetçilik ilkesi çöker; zira vatandaş kavramının olmadığı yerde halkçılık, demokrasi, milli egemenlik ve cumhuriyetten bahsedilemez. Laikliğin olmadığı toplumlarda sınıf, zümre ve inanç hegomanyası söz konusu olduğundan aydın sınıfın ve bilimin gelişmesi için uygun ortam oluşmaz ve dolayısıyla inkılâpçılık ilkesi zarar görür. Bu bakımdan laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti için bir hayat ve bir var olma meselesidir. Atatürkçü düşünce sisteminde laikliğin temel yapı taşlarından biri olarak görülmesi ülkeyi, her türlü tehlikeden korumayı, toplum, düşünce, görünüm ve icraatıyla çağdaş bir duruma getirme düşüncesinin bir sonucudur. Laiklik ilkesinin en vazgeçilmez dayanağı hiç kuşkusuz demokrasi anlayışıdır. Laiklik; temel hareket noktası olarak aklı ve bilimi temel alır. Laik ülkelerde akla ve bilime dayalı olan pozitif hukuk kuralları uygulanır. Dinsel hukuk kurallarının dogma olduğu için güncelleştirilemez, dolayısıyla geçen dönem içinde geçerliğini yitirerek toplum ve devlet yaşantısının ihtiyaçlarına cevap veremez. Laik bir devlette herkes istediği dini ve inancı seçebilir, istediği dini ayin ve töreni yapabilir. Dini inanç, ibadet ve kanaat özgürlüğünün devlet tarafından güvence altına alınır. Buna aykırı hareket edenler, Türk ceza kanununun ilgili maddelerince yargılanarak cezalandırılır. Laiklik, aklı kullanma becerisini en üst düzeye çıkaran bir anlayıştır. Her türlü akıl ve bilim dışı hurafe laiklik tarafından reddedilir. Laiklik ilkesi; bütün gelişmiş devlet ve toplum yapılarının ortak anlayışıdır. S.171....
3
256 syf.
·
7 günde
George Orwel’in 1984’ünü okumama rağmen kendisinden nasıl oldu da haberim olmadı bilmiyorum. Belki de gözüme ilişti ama dikkatimi çekmedi. Kim bilir?. Belki de “George Orwel kitabını, Biz’den etkilenerek yazmış” dediklerini de okudum. Ancak 1984 beni o kadar da etkisinde bırakmadığı için es geçmiş de olabilirim. Belki de distopyalarla aram iyi değildir. Belki de okuduğum distopyaların yazarlarının dili ya da çevirmenlerin başarısı önemlidir, türü tercih etmemde. Maddeleri çoğaltmam mümkün. Biz’i, Halil İnan’ın okuma listesini bir şekilde görmeseydim, listedeki kitapları merak etmeseydim, okumaya karar verir miydim onu da bilmiyorum. Peki okuyup bitirdikten sonra iyi ki dedim mi? Evet! Keşke dedim mi? Ona da evet! İyi ki diyorum çünkü; kitap dünyasının enlerini okumuş olmak gururumu biraz okşuyor. Keşke diyorum çünkü; yanlış yayın evinden ve yanlış çevirmen tercihi yaptığımı düşünüyorum. Bu nedenle kitabı okumamış, listesine almış ama henüz satın almamış okuyucuya şu mesajı vermek istiyorum: “Dikkat! İyice araştırarak satın almaya karar verin. Ben yandım siz yanmayın.” Çünkü bu defa orijinal dilden çevirilmiş bir baskı almış olmak beni hüsrana uğrattı. Size de aynı etkiyi yapmasın. Bu güzel esere yazık olmasın. Anladığınız üzere ben, esere YAZIK ettim. Baştan sona kitaba girmekte, olaya dahil olmakta ve kahramanları anlamakta çok zorluk yaşadım. İmla hataları, devrik cümleler, anlatım bozuklukları vs derken yarım bırakıp bırakmamak arasında çok direndim. Sonra Vernus Yayınlarının PDF formatını da indirerek yüz sayfaya kadar ikisini birlikte okudum. Sanırsınız Rusya dilinden okuyorum da sürekli Türkçe sözlüğe bakıyorum. Derken derken İthaki yayınlarının üslubuna biraz alıştım da tek kitaptan okuma rahatlığına eriştim. Ancak kabul ediyorum ki, çok verimsiz bir okuma oldu. Çünkü ben okurken çok kereler dalıp gittiğimi, onlarca sayfayı boş boş çevirdiğimi fark ettim. Böyle böyle de sonunda bitti. Kitabı kapattığımda anlatmaya çalıştığı ana fikri anlamama rağmen bunu nasıl anlattığıyla ilgili hiçbir fikrim olmadığını anladım. Kitapla aramızda bağ kuramadık. İşte bu yüzden “yazık oldu”. “Keşke” Füsun Tülek’in çevirisini okusaydım. İyikim eseri okumuş olmama, keşkem seçtiğim yayınevine... Kitaba gelecek olursam; 26.Yüzyıldayız. (2600’lü yıllarda) Tüm dünya milletleri tek devlet adında birleşmiş ve bu devlet totaliter rejimle yönetiliyor. Yaşam alanları bir duvarla sınırlandırılmış. İnsanlar doğadan, hayvanlardan, ağaçlardan ve benliklerinden koparılmışlar. Ben değil Biz olmuşlar. Buradaki biz olgusu hep hayalini kurduğumuz “birimiz hepimiz” olgusu değil. İnsanlar “Biz “ haline getirilerek, toplumun sıradan bir parçası haline gelmişler. Bu devlette en önemli şey sayılar. Herkes sayılarla anılmaktadır. Örneğin, anlatıcımızın adı D-503, beraber olduğu kadının adı O-90’dır. Kısa süre sonra kahramanımızı baştan çıkaracak ve başrole yerleşecek bir diğer kadının adı ise I-330’dur. Ülke “İyilikçi” tarafından yönetilmektedir. İnsanlar camlar ardında yaşıyorlar ve sadece bir tek şey olduğunda perdeler inebiliyor. “Tablet”in onlar için uygun bulduğu saat dilimlerinde, izinli olduklarını belgeleyen “pembe bilet”lere sahip olarak, cinsel ihtiyaç saatlerinde. Bunun haricinde her şey saydam ve kontrol altında. Sayıların (insanlar) ne zaman işe gideceği, ne zaman uyuyacağı, ne zaman yemek yiyeceği, ne zaman yürüyüşe çıkacağı bile kontrol altında. Kurallara uymayan sayılar, İyilikçi tarafından cezalandırılıyor. İntegral adında bir uzay gemisi var. Bunun mühendisi D-503. O bir matematikçi aynı zamanda. Kurallara saygılı, itaatkar ve uysal bir sayı. O-90 ile kendilerine uygun görülen hayatı hiç şikayet etmeden yaşamaktalar. Gerçi şikayet ne demek bilmezler de neyse... Onlar hayatlarından çok memnundur. Dünya hiç bu kadar iyi olmamıştır. Savaşlar, açlık, sefalet, mutsuzluk, isyanlar, sorgular, devrimler bitmiş. İnsanlığın yüzyıllardır görmeyi arzu ettiği muhteşem bir ütopya. D-503 bir gün I-330 la tanışır. I-330, D-503’ün tam aksi bir karaktere sahiptir. Kurallardan nefret eder. Tahmin edeceğiniz üzere ikisinin arkadaşlıklarıyla birlikte kahramanımızın kulağına kar suyu kaçmaya başlar. İçinde bulunduğu şartların iyiliğini ya da kötülüğünü sorgulamaya sürecine girer D-503. Kuşkular, merak, hayal gücü gibi benliğinin gizli köşelerine atılmış duyguları gün yüzüne çıkmaya başlar. Bir ruhu olduğunu fark etmektedir artık. Yetkililerce ondaki bu değişim fark edilir...Değişimle birlikte D-503 kendisini hiç de tahmin edemeyeceği olayların içinde bulur. Hikayenin tamamını D-503’ün günlüğünden okuyoruz. Özetlediğim şeylerin detaylarını, daha fazlasını ve sonrasında olanları tabi ki merakbozan (spoiler) olmaması için anlatmıyorum. 1910 yılında yazılan eser, tüm ütopyaların ağa babası kabul edilir. Bundan sonra çıkan tüm hikayelere öncü olmuştur. Gerçek bir dehadan gerçek bir zeka ürünü… Okurken hep filminin olmasını da hayal ettim ancak maalesef yok. (Bir tane kısa film ve bir tane de tv filmi var ama ne yazık ki ikisin de Türkçe alt yazısı mevcut değil.) Yine de bir film hayal etmekte zorlanmadım çünkü izlemiş olduğum tüm distopik, ütopik ya da bilim kurgu filmlerinde kitapta bahsi geçen sahneleri çokça gördüm. Hepsini de harmanlayınca zihnimde harika bir film canlandı bile. Okurken dikkatimi çeken bir şey daha var ki, kitabın, bir ütopya olsa da aslında içten içe bir anti-ütopya/distopya oluşu… Şimdiye kadar gerek kitaplarda gerekse sinema da gerçekten bir ütopik dünya ile karşılaşmadım. Hiçbir ütopya gerçek bir ütopya değil. Bunun altında sanırım insanların içlerinde barındırdıkları ruh ve o ruhun sahip olduğu insanlara has duygular yatıyor. Hiçbir duygu bastırılamıyor, unutturulamıyor, yok edilemiyor. Bastırılan, yasaklanan duygu ve davranışlar varsa orada gerçek bir ütopyadan bahsedilebilir mi? Örneğin özgür olma arzusunu düşünüyorum. Mutlak özgürlük her bir davranış biçimini kurallara, cezalara, yaptırımlara, baskılara vb. maruz kalmadan yaşayabilmekten geçer. Kötülük olarak adlandırdığımız davranışların önüne geçmek için yapılan şeyler (cezalar, yasalar vs) bir nevi hür iradeye karşı bir engeldir. Gereklidir ancak kavramsal derinliklere inildiğinde bir kısıtlama söz konusudur. Bu taraftan bakıldığında mutlak özgürlük insanlık için asla söz konusu olamaz. İyi ya da kötü özgürlüğün kısıtlanmış olduğu hiçbir dünya da ütopya olamaz…
Biz
7.9/10
· 5,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
22