Cansu Aydın, Benim Hüzünlü Orospularım'ı inceledi.
18 May 12:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Türkçe çevirisindeki isimlendirilişinden (Kitabın aslı da böyledir fakat kültürlerin aynı anlama gelebilecek kelimelere verdikleri tepkiler farklılaşır.) dolayı biraz bahtsız olarak raflarda yerini alsa da #Gabriagarcíamárquez 'in daha önceki kitaplarını okumuş olanlar yazarın 76 yaşında yazdığı bu kitabı büyük bir heyecanla beklediler.
Bilmem nedendir yazarlığa genç başlamış yazarlardan ustalık dönemi eseri bekler gibi yaşlandıklarında da benzer kalitede ve edebi zevkte eserler bekler insanlar.
Yaşlılık konusunda Jung'a katılıyor olsam da -"Yaşamın öğleden sonrası, en az sabah kadar anlamla doludur; sadece onun anlamı ve amacı farklıdır… ” - burada geçen "farklıdır" kısmını hep unuttuğumuzu görüyorum. Özellikle de edebiyatta.
Bundan bahsetmemin sebebi Gabria García Márquez'in de bundan nasibini almış yazarlardan biri olması.Benim Hüzünlü Orospularım kitabı çıktığında Márquez 76 yaşındaydı ve bir kitap yazma hazırlığı içinde bulunduğunu öğrenenler yeni bir Yüzyıllık Yalnızlık beklediler Kolera Günlerinde Aşk kitabını okuyanlarsa destansı bir aşk.. Fakat ben, Márquez'in ve diğer tüm yazarların eserlerinin o eser bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.En azından şimdilik.Ve Kolera Günlerinde Aşk kitabında zor zamanlarda büyük manevi bir sevgiyi işleyen yazar bu eserinde 90 yaşına değin aşkı hiç tatmamış, para karşılığı cinsel ilişkilerde bulunmuş bir gazetecinin kendisine doğum günü armağanı olarak bir bakire istemesi ve akabinde bir genç kızın ki ismini de kendisi koymuştur "Delgadina" [1] ya karşı hiçbir cinsel eğilim göstermeyip kendi deyimiyle aşkı tatmasını anlatmıştır.Delgadina eserde tek kelime etmez ama Márquez'in de bu noktada ikileme düştüğü görülür.Kimi noktalarda kızın gülümsediğini söylerken çoğu zaman Delgadina tek kelime dahi etmez.. "Katedralin saati yediyi vurduğunda gökyüzünde pembe renkli, berrak, tek bir yıldız vardı; geminin biri kederli bir veda çığlığı attı; yaşanabilecekken yaşanmamış tüm aşkların sıkıntısını bir Gordion düğümü gibi hissettim gırtlağımda." [1]Delgadina’nın öyküsünü anlatan bu İspanyol romansında kral, öz kızı Delgadina’ya aşık olur, ama kız onu reddeder. Kral onu kapatır ve kızını ölüme sürükler.
#book

Iskender Pala'nin Yüce Efendileri Ve Mutlu Köleleri
Güncel sorunlarımıza idealleştirilmiş bir tarihten çözüm bulmaya çalışan kalem erbapları her dönem olmuş. En çok arz-ı endam ettikleri dönemlerse sistemin ideal insan-yurttaş tanımında değişiklik olduğu dönemler. “Ümmetten millete” geçerken bastıran tarihi roman dalgası, şimdi “milletten ümmete” geçerken yine oldukça popüler. Bu dalga, tarihle edebiyatın ilişkisinde her dem var olan problemleri de taşıyor, güncel problemleri de.
Ömer Türkeş, “Romana Yazılan Tarih” makalesinde, Hobsbawm'dan aktarıyor: “Belki de 'alt tarafı' bir roman deyip önemsenmeyebilir, ama tarihin yerine mit ve icat koymaya yönelik bu ve başka girişimler sadece kötü entelektüel şakalar olarak geçiştirilmemelidir. Zira okul kitapları, sinema ve televizyon filmleri, hikaye ve romanlar, popüler çizgi romanlar bu entelektüellerin üretimidir ve tarih ataların belleği ya da kolektif gelenek değildir. Tarih, insanların roman yazarları, din adamları, öğretmenler tarih kitaplarının yazarları, dergi makalelerinin editörleri ve televizyon programcılarından öğrendikleri şeydir.” Zamanında okuma yazma bilmeyen halka tarih nasıl kilise duvarlarındaki resimlerle öğretildiyse, şimdi de, çabuk sıkılan çağımız insanına, tartışma programları, TV dizileri ve bol aşk soslu tarihi romanlarla öğretiliyor. Satış rakamlarına baktığımızda bu konudaki en iddialı öğreticimiz İskender Pala.
Pala'nın anlattığı tarih, kahramanların yazdığı şanlı bir tarih. O şanlı kahramanlar tarihi yazarken sıradan fanilerse onların devletlü iradesinin önündeki hazan yaprakları gibi savrulup duruyorlar. Bugünün sorunlarını dahi öngörüp çözüm geliştirmiş olan bu kahramanlar, hata yaptıklarında bile bir takım “devlet etme” zorunluklarıyla davranıyor ve mutluluk dolu bir itaati de hak ediyorlar şüphesiz. O buğulu sesiyle birtakım vicdansızlıkları “zorunluluk” mertebesine yükseltiveriyor Pala. Yunus'un mezarına kimse gitmiyor diye gözleri dolacak kadar hassas olan bu adam, birden buz gibi bir itaatle konuşmaya başlıyor: “Efendim, şimdi dönemin şartları düşünüldüğünde, bu devir gibi değil tabii, devlet adamı olmanın zorunlukları var, (taht mücadelelerinde kardeşin kardeşi öldürmesi için)bünyeyi korumak için serçe parmak feda edilmiş, (Yavuz'un Alevi katliamı için)30bin-40bin diyorlar; değil efendim, en fazla 7bin. Onların da çoğu Şah'a gitmesinler diye kolları ve bacakları çapraz kesildiği için ölmüşler. Malum, dönemin tıbbı pek gelişmemiş...” Bu akıl yürütmeye bakıp da iyi kötü bir tarihsellik algısı olduğunu sanmayın Pala'nın. Yok. Zulmü “anlamak” için böyle zihinsel taklalar atarken diğer olguların tarihselliklerini kavramak için serçe parmağını bile oynatmıyor. İskender Pala’ya göre aşk, kadın, erkek, iktidar, namus, mutluluk Osmanlı'da neyse hala o ya da hala o olmadığı için sorun yaşıyoruz bugün. Dönüp orayı anlasak ve tekrar etsek sorunlarımız çözülüverecek.
Pala'nın kadına bakışı, ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. Kadın'ı Allah'ın yarattığı dünya güzelliklerinden biri olarak görüyor. Şöyle diyor mesela: “Tanrı, büyük ve sonsuz gücüyle balçıktan, yanakları gelinciğe, göğüsleri beyaz güle benzeyen güzeller yarattı. Bu güzelliğin değerlendirilip sevilmesi için de aşıkların gönüllerine aşk ateşini yerleştirdi.” Kim bu aşıklar? Erkekler tabii. Yani bir yanda dünya var, bir yanda da koca gönülleriyle erkekler. Sürekli ağlayan, iç çeken, tek takdir edilecek şeyi güzelliği olan kadınlarsa bakılıp sevilecek, kaderleri hakkında başkalarının verdiği kararlara bir tür “gönüllü kulluk” geliştirecek varlıklar. Mesela saraydan kaçan bir cariyeyi anlatırken onun neden kaçmış olabileceğini anlayamıyor Pala. Çünkü bir cariyenin Sultan'ın odasındaki mutluluğunu “İçinde bir erkekle değil, bir devletle birleşmenin hazzını yaşıyordu.” diye tarif ediyor. Bir kadının mutluluğunu buradan tarif ettiğinizde “Saraya ait bir kadınla değil konuşmak, onun yüzüne bile bakmak bin bir çeşit sorgu sual gerektirirdi.” cümlesine, daha “saraya ait bir kadın” diye başladığınızda ne çok mutsuzluk sebebi yarattığınızı anlayamıyorsunuz tabii. Saray ahalisinin gezmeye çıktığı Hıdırellez günden bir sahne tarif ediyor Pala. Atlardan biri ürküp şaha kalkınca cariyelerden biri denize düşecek gibi olur. Cariyenin yakınındaki bir şair onu tutarak düşmekten kurtarır. “Hareme ait” bir kadına dokunur yani! Kendilerine geldiklerinde ise cariye korkudan bayılır, şair ise günahına karşılık diz çöker Sultan'ın önünde. Sultan'sa Pala'nın tüm sultanları gibi yüce gönüllüdür ve “Üzülme mollam! Bu hanımı sana bağışladım, helalin olsun.” der. Ve hemen orada nikah kıydırır ikisine. Eh, yoruma gerek yok...
Saraydaki entrikaları ise kadınlar ve iktidar sahibi olmayanlar yaratır şüphesiz. İktidar sahibi ise, iktidarı hak edecek yüceliğe kendiliğinden sahip biri olarak, tüm bunlardan uzaktır. “O yükseklerde bir adamdı, bu entrikaların pek çoğundan haberi hiç olmazdı.” Ama bir cariyesinin firarından haberi olsa, yine anlamak için kırk takla atarak doğal kabul ettiğimiz bir şekilde, “kendisine ihanet ettiğini düşünüp belki de erkeklik gururunun bütün incinmişliğiyle onu gözden çıkaracak, boynunun vurulmasını isteyecekti.” Alışık olduğumuz bir hassasiyet dengesizliği! Bir erkeğin/güçlünün gururu konusunda altın tartar gibi hassaslaşan terazi, kadının/ezilenin gururu söz konusu olunca odun tartan bir kantara dönüşüyor. Tuhaf bir güçlü olanla, iktidar sahibiyle empati kurma refleksi. Ve hemen biçimi gözden çıkaran, niyete odaklanan bir anlayış: Yaptım, ama hele bi' sor, niye yaptım!
Pala, genç nesle Divan edebiyatını sevdiren yazar olarak da tanınıyor. Divan edebiyatı kadar biçimin önemli olduğu bir alanda Pala'nın bu türü sevdirmek için kullandığı yegane yöntemse lise edebiyat öğretmenlerimizle aynı: Anlayabileceği dile çevir, sevecektir. Sorun yine aynı; sevmiyoruz çünkü anlamamışız. Her bölümün başında birkaç mısra paylaşıp altına da bugünkü Türkçeye çevirmek dışında hiçbir katkıda bulunmadığı açıklamalarını koyuyor. Bu fanatik içerikçiliği romanında da koruyor tabii. Dönüp dönüp aynı konuları işlerken ulaştığı doruk biçimsel yetkinlik olan Divan edebiyatını sevdirmek için romanlar yazıyor ama dönüp dönüp aynı konuları işlemek dışında bir benzerliği yok onunla. Biçimle hiç ilgilenmiyor Pala. Ne dilsel tutarlılık ne ritim. Bir yandan Farsça kelimeler kullanıyor, bir yandan “yeniden formatlamak” gibi hem yanlış, hem yersiz deyişler. Romanın merkezi olan Leyla İle Mecnun eserini, adını yazmaya üşenmiş gibi, L&M diye anıyor. Divan edebiyatını tanıtmak için yazılmış bir romanda insan onun katı biçimsel yetkinliğini arıyor, ama boşuna. Geldiği gibi yazılıvermiş gibi duruyor romanlar.
Tarihi romanların temel işlevi geçmişi anlatmaktan çok bugünü biçimlemektir. Pala'yı yazdıklarının gerçeğe uygun olup olmadığı noktasından eleştirmek anlamsız olacaktır bu bağlamda. Tüm diğer tarihi romanlar gibi onunkiler de bugüne ne yapmak istediğiyle eleştirilebilir ancak. Pala'nın söylemek istediği ise iktidarın kıymetli hassasiyetlerine itaatin ne kutlu bir görev olduğu.
Pala, aşkı ya da Divan edebiyatını değil, efendinin yüceliğini ve köleliğin “mutluluğunu” anlatan yazardır sonuç olarak. Vasat bir yazar olarak içeriğe yüklenir ve popüler bir yazar olarak malumat aktarmaya ve aşkı anlatmaya bayılır. Tehlike şurada ki, postmodernizmin hakikatsizlik evreninden geçmiş çağımız insanları tekrar Hakikat'in imkanına inanmaya başladığında dönüp bu vasat vaazcılara çarpmaktadır.
http://pelintemur.blogspot.com.tr/2016/03/

Guzel bir girişim örnegi ;Eşekli kütüphaneci
KİTAP İARE SANDIĞI
Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.
Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:
“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.
– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…
23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.
Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar:
“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.
Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.
“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.
Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.
Zenith ve Singer’e mektup yazar:
“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.
Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
Girişimcilik ne biliyor musun?
Bulunduğun yere yenilik katmalısın.
Mutlaka adım atmalısın.
Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Hatice topsakal, Eşekli Kütüphaneci'yi inceledi.
30 Nis 14:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ: Mustafa GÜZELGÖZ

Muthis bir aydındı, 2005 yılında onu kaybettik. Fakir Baykurt'un yazdığı da dahil 5-6 kitap yazıldı hakkında ve yaptıkları bir efsane oldu..

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu
– Alıyorum.

– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İaşe Sandığı” yazar.

Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.
Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
***
Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.
İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Aslında o kitapları Mustafa beyin eşeği Yüksel'e değil, onu mahkemeye veren valiye yükleyip taşıtmak lazımmış. Ama nerede bizim millette o feraset!..

Bakın bakalım o valiyi hatırlayan, ismini bile bilen var mı ?
***
"Merkepli kütüphaneci" olarak anılmaya başlayan Güzelgöz, merkezi ABD'de bulunan The Lane Eryant Internatıonal Volunteer Citation tarafından 1963 yılında düzenlenen ve 77 ülkeden adayların bulunduğu yarışmada, eğitime yaptığı katkılardan dolayı dünya birinciliğine layık görüldü ve köylere kitap ulaştırılmasını kolaylaştırmak için bir cip hediye edildi. Güzelgöz, 1993 yılında da dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar tarafından, Türk Kütüphaneciliği'ne yaptığı katkılar nedeniyle ödüllendirilmişti. 84 yaşında (17 Şubat 2005 ) solunum yetmezliğine bağlı kalp rahatsızlığı nedeniyle vefat etti.

SÖZ KALMADI
Her Şeyi Para Eyledik,
İnsanlıktan İz Kalmadı.
Bütün Her Şeyi Söyledik,
Söylenecek Söz Kalmadı.

Yola Çıktık Yol Yoruldu,
El Yoruldu, Kol Yoruldu,
Ne Yazık Ki Kul Yoruldu,
Tozlu Yolda Toz Kalmadı.

Zamanı Bölmedik Beşe,
Kafa Yorduk Türlü İşe,
Ey Vallah Dedik Her Kışa,
Bahar İle Yaz Kalmadı.

Aşkı Beş Paralık Ettik,
Gerçek Aşkı Bile Sattık,
Bizi Seveni Ağlattık,
Sevmeye Hiç Yüz Kalmadı.

Tatlıyı Acı Eyledik,
Her Lokmada Acı Yedik,
Çok Lazımmış Bilemedik,
Sofralarda Tuz Kalmadı.

Atı, Kısrağı Unuttuk,
Vasıta İle Yol Tuttuk,
Semeri, Eğeri Sattık,
Yolda Kaldık Hız Kalmadı.

Madem Her Şey Yalan Oldu,
Cebimizden Çalan Oldu,
Hani Nerde Bilen N’oldu,
Çözülecek Tez Kalmadı.

Muhterem gerek yok söze,
Yazma gayrı mısra, dize,
Sözlerin dokuma saza,
Çalınacak saz kalmadı.

Kübra A., Charlotte Bronte'nin Gizli Günlükleri'ni inceledi.
 19 Nis 00:59 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

GÖZDÜR DÜNYAYI GEZEN AMA GÖNÜL BİRİNEN OLUR.

Bu inceleme 1 sene önce yazıldı. Bu kitap, Rüzgar Gibi Geçti ve Jane Eyre benim için çok kıymetli eserler. Bu sene biraz daha eski kitaplarımı gözden geçirmek istediğim bir sene olsa da, yenilere de uzanıyor elbet bu ellerim. Aşkın, ayakta kalmanın, hayatta kalmanın kitabıdır bu. Bay Nicholls'lara gelsin.

Çok severek, karşılaştığım ve satın aldığım için çok şanslı hissederek, çoğu zaman da burnumun direği sızlaya sızlaya ve buruk bir mutlulukla okuduğum bir kitaptı. Buruktu çünkü yaşanan acılar kurgu değil gerçekti. Charlotte Bronte, ünlü klasiklerden Jane Eyre'ın yazarı. Kısa denebilecek bir ömre, çok güzel anılar biriktirmiş, bizlere de güzel kitaplar bırakmış bir İngiliz. Onun hayatını araştıran, günlüklerini okuyan Syrie James bunları derleyip romanlaştırmış ve bizlere bu mükemmel kitabı yazmış.

1800'lü yıllarda ne çok insan hastalıklardan ölmüş! Kalp hissetmeyi bırakmaz. İnsan acıya da alışmıyor. Okuduğum her ölümle yapma be, gitme be, sen bari ölme yahu derken kıvırıştım. Elim yüzüm üzüntüden buruştu. Ah... Derin bir iç çekmeden ne yazılabilir ki?

Kitap, Charlotte Bronte'nin Gizlik Günlükleri adından anlaşılacağı üzere, onun hayatını ve hayatındakileri anlatıyor. Uğultulu Tepeler'in yazarı Emily Bronte, Agnes Grey'in yazarı Anne Bronte, Charlotte Bronte'nin kız kardeşleri. Bir de erkek kardeşleri Branwell var. Birbirlerini çok seven ve uyum içinde yaşayan kız kardeşler uzun bir süre erkek kardeşlerinin bazı tercihlerinden çok sıkıntı yaşasalar da bu sıkıntı anlarında birbirlerine destek olarak yazma kararı almış ve tarihe adlarını zarifçe yazdırmışlar. Şehre uzak yemyeşil bir köyde papaz babaları ile mütevazı bir hayat yaşamışlar. Ama meselenin ne yokluk ne uzaklık olduğunun birer canlı kanıtı olmak ister gibi hayatları boyunca okumuş, diller öğrenmiş ve başlarını dik tutmuşlar. Küçükken ölen iki kız kardeşleri de yaşasalardı onlar gibi yaşayışlarıyla saygı uyandıracak kızlar olurdu, buna eminim.

Köyde gönderilecek bir okul olmadığı için babaları onları birkaç yatılı okula göndermiş. Bu okullarda bazen öyle kötü karakterli öğretmenleri vardı ki okuduklarımla vicdanıma cam kırıkları battı. Ve onların olanlar karşısında çocuk yüreklerinin aldığı asil tavır beni inanılmaz şaşırttı. Düşünmeden edemedim, bu çocuklar neden bu kadar olgun?

Çocukluktan beri hep hikayeler uyduran, kendi krallıklarını kuran, bunları kendilerine özgü yazılarla hatıralaştıran bu yazarlar, yazarlığın öyle pat diye olmadığını, uzun bir zamanın antrenmanıyla bu ünvanın hak edildiğinin birer örneği olmuşlar.

Bu yoldaşlardan Emily Bronte hem hırçın, hem ağır, hem olgun, hem katı ama kesinlikle iyi bir yol arkadaşı imiş. Katı mizacı bazen kalp kırsa da yerinde kurduğu bazı olgun cümleler onun aynı zamanda ne kadar asil de bir insan olduğunu göstermiş. Jane Eyre yazıldığında o kadar büyük bir başarıya ulaşmış ki Charlotte Bronte mütevazı mizacıyla kardeşleri üzülmesin diye sevincini bastırmaya çalışmış. Fakat Uğultulu Tepeler ve Agnes Grey'in bu kadar başarılı olmaması gerçeği karşısında Emily de Anne de kendilerine üzülmek yerine kardeşlerine sevinmeyi seçmişler.

Hastalıklar... Ne zor hayatlar yaşanmış. İnsan düşünmeden edemiyor, hayat yaşam denen şey başladığından beri hep zormuş. Değişen, bir şeyler kolaylaşırken başka şeylerin zorlaşması olmuş. Şu an birçok insan yalnızlığın pençesinde kıvranırken o zamanlarda da pek yalnızlık yokmuş. Kalabalık aileler, büyük YUVAlar varmış. Belki yemek az, ama kalpler sıcakmış. Şimdi en kötü makarna yer, aç kalmaz insan ama soğuk algınlığından ölen neredeyse yoktur. Ah diyorum neyi nasıl aktaracağımı bilemeden. İstiyorum ki bu kitap daha fazla okunsun. Ama yaşanan her olay öyle etkileyiciydi ki sürprizbozan verme endişesiyle sadece kıyıya kıyıya vuruyorum. Biri beni denize atabilir mi?

Ölümler o kadar çokmuş ki. Ordan burdan açan çiçekler gibiymiş. Ama kötü kokan, çirkin çiçekler. Bu ölümlerle, bazen yaşanan büyük mutluluklarla, kendimi bu tecrübeleri edinmiş biri gibi hissettim. Kitap okumanın en büyük artısı da bu zaten. Sıyrıksız tecrübe sahibi oluyoruz.

Gelelim aşka, biraz da güzel kokan çiçekler açsın. Şöyle her taraf yemyeşil, toz pembe çiçekler dört bir yanda, ruhumuz ince bir heyecanla uçalım değil mi? Charlotte'a öyle bir aşk geliyor ki bu süprizi bozsam mı bozmasam mı bilemedim :) Ama aşk üzerine biraz konuşabilir miyim: Aşık oldunuz diyelim. Bunun bir ömür boyu sürecek bir birlikteliğe dönüşmesi için neler yaparsınız? Karşınızdaki insanı bedeninden sıyırıp, ruhuyla ne kadar değerlendirirsiniz? Aşk sadece bir duygu işi değil, aynı zamanda bir karar işidir. Bir umuda tutunup, sonu meçhul bir bekleyişi kaçımız göze alabiliriz? Kaçımız bu kadar mangal yürekliyiz? Malum insanlar vazgeçmeye o kadar meyilli ki aşklar da birçok arkadaşlık gibi zamana hapsedilerek yalan olmuş gidiyor. Gerçekten ''aşkım'' sözcüğünü derin bir saygı ve sevgiyle kullanan kaç kişi var? Vefasız insanlar neden aşktan bu kadar kolay bahsediyorlar? Neden bu sözcüğü sokağa düşürüyorlar? Kaçımız Bay Nicholls gibi olabiliriz? Okuyun da adam görün. Böyle birinin gerçek olması, böyle bir sevmenin yaşanmış olması hayatta iyi insanların olduğuna inancımı bir kez daha artırıyor ve inanıyorum güzel günler gelecek. Bay Nicholls'ın derin aşkı beni o kadar etkiledi ki şu şiir aklıma geldi:

''Bekliyorum, yıllar geçti aradan
Herkes geldi, geçti, gitti buradan
Sensiz geçen tüm günlerim sıradan
Ve beklemek güzel şey, beklenen sen olunca''

Vay be... Ekmek Teknesi diye bir dizi vardı bilirsiniz, orada Herodot Cevdet'in anlattıklarıyla aşka gelen bir karakter vardı ''Alllllllahh'' derdi :) Şu an derin bir Allllllah çekesim geldi :)

Çok güze bir kitaptı, Jane Eyre'ı okuduktan sonra mutlaka ama mutlaka bu kitabı da okumalısınız. Sevgiyle kalın.

Kitabın konusu ne diye soran çocuğuna, 'Bir hayalet romanı' diyor annesi. Peki kitap gerçekten de bir hayalet kitabı mı?

Yazarın okuduğum ilk kitabı ve 35 yaş altı, geleceğin en iyi beş yazarı arasında gösterilmiş bir yazar Luiselli. Kurmaca diyor kitabı için. Ben okur olarak yazılanların hangisi kurmaca hangisi gerçek anlamakta zorluk çektim.

İlk bölümde, evli ve çocukları olan, içinde yazma aşkı depreşen bir annenin düşüncelerini görüyoruz. Yazılan her şeyi okuyan bir eş var. Yazar, kahramanını da yazar olarak görüp öyle mi okutuyor yazdıklarını kocasına yoksa gerçek hayatta mı böyle oluyor anlayamıyorsunuz. Aslında kitabı güzel yapan da bu. Kurgu ile gerçek iç içe geçmiş. Postmodern bir anlatımın gereğini yapmış Luiselli. Eskiye gittiği bölümleri okumak, kahramanın şimdiki psikolojisi hakkında ipuçları veriyor. Şahsen bu bölümleri severek okudum.

Kitabın ikinci kısmında ise yazar amacını gerçekleştiriyor yani hayaletler ortaya çıkıyor. Bu hayaletler kimi zaman metroda denk geliyor yazara kimi zaman da evinde. Geçmişte yaşamış yazarları görüyor aslında ve onların ruhunu taşıdığını düşünüyor. Her bir hayaletin kendine ait bir bölümü var ama zamanla bu geçişler o kadar fazlalaşıyor ki, kim kimdi, bu bölüm kime aitti diye düşünmekten kitaba konsantre olamıyorsunuz. Ben ikinci kısımda çok zorlandım. Hani bu zorlanma edebi açıdan değil de kafa karışıklığından dolayı oldu. Birinci bölüme göre okunması zor bir kısımdı. Yazar bir yerde de bu durumu açıklıyor aslında. Hikayenin sıralı bir şekilde gitmesini babaannesinin ördüğü battaniyelere benzetiyor. Kendi yaptığı şeyi ise, ilmeklerin nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir örgüye benzetiyor. Elbette bu yazarın tercihidir fakat ilmekleri istediği gibi attığı sürece de içinde sadece kendisinin saklanabildiği bir yumak oluşturmuş da olabilir. Okuru düşünmek bir yerde yarar sağlayabilir.

İlk başladığımda içine girebildiğim fakat sonrasında bitmesi için çaba harcadığım bu eseri sizlerin takdirine bırakıyor, herkese iyi okumalar diliyorum.

Yağmur, Adamı Yazar Yapar :)
Yine yağmur, yine elimde bir kalem. Her yağmur zamanı yazı yazma zamanıdır. Yağmur damlalarının cama vurması aynı zamanda kalbin derinliklerine vurmasıdır… Yağmur; özlemi, aşkı, sevgiyi anlatır. İnsanın saf duyguları dışarı çıkarır .Yağmurun rüzgarı senin duygularını alıp götürmek ister uzaklara, sevdiğine ya da bir meçhule…Hep o saf duygunuz kalması temennilerimle...

SÖZ KALMADI
Her Şeyi Para Eyledik,
İnsanlıktan İz Kalmadı.
Bütün Her Şeyi Söyledik,
Söylenecek Söz Kalmadı.

Yola Çıktık Yol Yoruldu,
El Yoruldu, Kol Yoruldu,
Ne Yazık Ki Kul Yoruldu,
Tozlu Yolda Toz Kalmadı.

Zamanı Bölmedik Beşe,
Kafa Yorduk Türlü İşe,
Ey Vallah Dedik Her Kışa,
Bahar İle Yaz Kalmadı.

Aşkı Beş Paralık Ettik,
Gerçek Aşkı Bile Sattık,
Bizi Seveni Ağlattık,
Sevmeye Hiç Yüz Kalmadı.

Tatlıyı Acı Eyledik,
Her Lokmada Acı Yedik,
Çok Lazımmış Bilemedik,
Sofralarda Tuz Kalmadı.

Atı, Kısrağı Unuttuk,
Vasıta İle Yol Tuttuk,
Semeri, Eğeri Sattık,
Yolda Kaldık Hız Kalmadı.

Madem Her Şey Yalan Oldu,
Cebimizden Çalan Oldu,
Hani Nerde Bilen N’oldu,
Çözülecek Tez Kalmadı.

Muhterem gerek yok söze,
Yazma gayrı mısra, dize,
Sözlerin dokuma saza,
Çalınacak saz kalmadı.