• Dostum Faik;

    Ey koca Sait! Bakma koca diye seslendiğimi bilirim sen kendini koca görmezsin, ne yaşlanmış görürsün ne de kocamış. Sen kendini her zaman işe yaramayan, kimsenin sevmediği, sevmeye layık olmayan bir lüzumsuz olarak görürsün. Sırası gelmişken sorayım, bir insan kitap yazar içinde kendini anlatır da nasıl ismini Lüzumsuz Adam koyar? Vallahi bir alemsin. Senin hakkında üzerinde düşündüğüm en büyük konu bu bir insan kendini nasıl lüzumsuz hisseder, düşünmekten öte hissediyorum. Biliyorum ki düşünmek ile hissetmek farklı şeylerdir. Ben seni hissediyorum. O güzel hikayelerin arkasındaki Faik’i görüyorum. Kendi cam fanusunun içinden dünyayı seyreden bir Faik. Görülen hiçbir müdahale de bulunulmayan sadece seyredilen bir dünya. Bu nasıl bir yalnızlık?

    Biliyor musun günümüzde çocuklara okutuyorlar seni, çocuk kitabı olarak görüyorlar kitaplarını. Biliyorum sen bundan memnun olursun, seversin çocukları ama bu çok trajik bir durum değil be Sait. O kocaman yalnızlığı, huzursuzluğu, lüzumsuzluk hissini çocuklara okutmak vicdansızlık değil mi? Zannediyorlar ki Sait Faik sevgiyi anlattı. Demişsin ya bir yerde “Bir insanı sevmekle başlar her şey,” diye, bu söz herkesin diline pelesenk olmuş. Senin adın geçince bu sözü hatırlıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki devamında da “burada bir insanı sevmekle bitiyor” dediğini. Balığı öpme anın var bir de. Sonra martılara, denize, doğaya olan hayranlığın. Düşünüyorlar ki Sait Faik’in o kadar büyük bir sevgisi vardı ki denizde balıkları öpüyordu. Bilmiyorlar ki sen insanlara sunamadığın sevgiyi doğaya sundun, insanlarda bulamadığın aşkı balıklarda, martılarda aradın. Ah be Sait öpecek insan vardı da biz mi öpmedik, sevilecek insan vardı da biz mi sevmedik.

    Yahu Sait sen bu insanlara nasıl katlandın, onlardaki derinliği, masumiyeti nasıl gördün? Ben her baktığımda içlerindeki kini, öfkeyi, kötülüğü görüyorum. Herkes gibi güzel şeylere inanamıyorum, yok bulamıyorum. Sen buldun mu? Bulsan avare avare gezmezdin, doğaya bu kadar hayran olmazdın. En azından senin Orhan Veli’nin vardı be Sait, biz de o da yok. Hayatı daha yaşanılabilir kılan bir Orhan Veli. Bulduğun yerden diyorsun ki bırak bun insanları be İbrahim küçük insanların yanına git, bir balıkçı köyünde yaşa. Olmuyor be Sait vazgeçemiyoruz, biz bir Ece Ayhan değiliz ki her şeyimizi bırakıp gidelim. Bize müstehak belki de böyle bir yaşam.

    Bu arada yakında Burgaz Ada’ya geleceğim. Aslında İstanbul’a hiç gelmek istemiyordum ya, sırf senin için geleceğim. Bir göreyim yaşadığın yeri, toprağını. Neler yapmışsın nerelerde yaşamışsın. Mezarına da gelirim, dayanabilirsem elbet. Bir avuç toprak alırım mezarından bir kavanoza koyar saklarım belki de bir bitki ya da bir dal. Saklarım senden bir hatıra olarak. Hikayelerde yazma çalışıyorum senin gibi, senin gibi olamaz ya işte lafın gelişi. Belki diyorum muhayellim de güzel şeyler yaşarım, güzel şeyleri yaşatmaya devam ederim. Ben de kendi cam fanusumdan dünyayı yaşamaya devam ederim. Belki belki belki her şeyimiz bir belki, inanmak için.

    Söylemeden edemeyeceğim mektubumu kapatmadan. Yakın zamanda Yaşar Kemal kampı yaptık. Bilirim sen seversin Yaşar Kemal’i. Kaç notunda yazmıştın, dostum Yaşar diye, hem Mark Twain ödülüne aldığında tek ropörtaj verdiğin kişi değil miydi? Bir gülümseme belirdi yüzünde görüyorum. Belki ileride senin kampına da yaparız, sen ve Orhan Veli. Kendinden ziyade Orhan Veli’nin anılmasına sevinirsin bilirim. Merak etme katılanlar ve gönlü bizimle olanlar çok iyi insanlar, yürekleri hem senin hem Orhan’ın sevgisi ile dolu. Yalnız bana bir fenalıklar dokundu, ona da değinmeden geçemeyeceğim. Cam fanusumu kırdılar, beni güzel şeylere inandırdılar. Onlarsız dünya çok daha zor olacak. Dedim ki, bir balıkçı köyünün sakinleri olsak, rızkımızı denizden çıkarsak hep beraber yesek, içsek, dünyanın güzelliklerin yaşasak.
    Geldiğimde görüşürüz. En kısa sürede cevabını beklerim, mektuplarımı eksik etmeyeceğim bilesin.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle. Seni yüreğinin en derinlerinde hisseden İbrahim.
  • Evveliyetle söylenmelidir ki Huzur’u okumak iç nizamın düzenli işleyen çarklarına pas bulaştırmaya atılan ilk adımdır. Eğer öncesinden, benim gibi, iç nizamınız paslanmaya başlamışsa bu oluşumun daha hızlı gerçekleşeceğine inanılmalıdır. 1 günlük anlatı zamanının arasına sıkıştırılan 1 yıllık anlatılan zamanın; büyük bir aşkın gölgesinde koca bir kültürle yoğrulmuş bir milletin yenileşme ya da yenileşmeyi becerememe sancılarını, büyük bir harbi atlatıp arasından çok geçmeden ikinci büyük bir harbin başlayacağı haberlerinin sokaklarda yarattığı endişenin okura aktarılmasını, bireylerin huzur arayışlarındaki huzursuzluğunu içermesi behemehâl bunun tek sebebidir. Her ne kadar rahatsız olsam da derinlemesine yapılan karakter tahlilleri(ben edebiyatımızda böyle tahlil başka kimsede görmedim) o kadar başarılı, şiire yaklaşan cümlelerin ahengi o kadar güzel ki bana bu huzursuzluğu unutturdu.

    Ahmet Hamdi Tanpınar “Antalyalı Genç Kıza Mektup”unda ‘Ergani madeninde üç yaşımda iken kendime rastladım’ dediğinde yazarlığın kendisinde bir kültür oluşturacağını muhakkak anlamıştı. Muhayyilesi o kadar güçlüdür ki şiire yönelmesinden doğal bir şey olamaz. Beni şairliğimle hatırlayın diye de çok yerde bahsetmiştir. Sadece şiirle kalmamış denemeler, makaleler, romanlar da yazmıştır. Bu yüzden Tanpınar kendi başına bir kültürdür. Ele aldığı konuları hep kendine has bir teknik ve üslupla dile getirmiştir. Çağının sorunlarına sessiz kalmamış, bu sorunlara çözüm yolları aramıştır. Bunları yaparken elbette başka kişilerden de etkilenmiştir. Nurdan Gürbilek bir yazısında kişilerin sevdiği yazarları edebi ebeveyn olarak görme meselesinden bahsediyordu. Ahmet Hamdi’nin kendine seçtiği edebi ebeveynleri şiirde Yahya Kemal ve Paul Valery, romanda ise Marcel Proust’tur. Şiirde Yahya Kemal ve Valery’nin estetiğini, roman da ise Proust’un üslup ve zaman meselelerini örnek almıştır. Yahya Kemal kültür anlamında da Tanpınar’ı doldurmuştur. Yahya Kemal ile tanışmadan önce eski bütünüyle reddeden bir garpçı olduğunu belirten Tanpınar, bu tanışmadan sonra maziyi farklı bir biçimde ele almıştır. Yine musikiye olan ilgisi de bu yıllarda başlar. Huzur da Tanpınar’ın geçirdiği bu farklılıkların bir topluma mal edilmiş yansımalarından doğmuştur.

    Kitap Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Biz şimdilik öyle diyelim. Kitaptaki asıl olaylar 24 saati kaplar. Ama ikinci bölümde geriye gidilerek bir yıllık bir zaman dilimi anlatılır ve son bölümde günümüze tekrar dönülür. Huzur dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. İlk bölümde İhsan hasta yatmaktadır. Kira almak için dışarı çıkan Mümtaz yolda eskiye döner ve babasının ölümünü okuruz. Yine yolda büyük aşkı Nuran’ın arkadaşlarına rastlar ve yine eskiye döner. İkinci bölüm bu eskiyi yani Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Üçüncü bölümde bu aşkın yansımalarına devam edilir. Son bölümde ise Mümtaz günümüze döner ve kitap sonuca bağlanır. Anlatı hep Mümtaz karakteri üzerinden devam eder. Mümtaz’ın kişiliği “ölüm, aşk ve tabiat” üzerine kuruludur. Bu üçlünün etkisinden Mümtaz’ın daha çok kendi içinde yaşadığı sonucuna ulaşmak yanlış olmaz. Kendine has fikirleri ve geniş bilgi birikimi vardır. İhsan, çok kültürlü biridir. Her ne kadar şarkla garbın birleşmesi taraftarı ise de aslında o şarka aşıktır. Mümtaz ailesi öldüğünde onun yanına gelir ve bilgi birikimini ondan alır(Tanpınar’ın hikayesi de aşağı yukarı böyledir. Onu Mümtaz’a hocası Yahya Kemal’i de İhsan karakterine benzetebiliriz). Nuran da kültürlü bir aileden gelmiş, ailesi eskiye yakın olsa da kendisi eski ile yeniyi kendi içinde sindirmiştir. Suat karakteri dünya karşısında azap çeken Dostoyevski karakterleri gibidir: “Dostoyevski Suat’tan seksen sene evvel bu azabı çekti.” Suat eskiyi büsbütün reddeden bir garplıdır.

    Tanpınar’ın Huzur’u yeni bir değişimin çehresinde olan bir toplumu yansıtma bakımından ayna niteliğindedir. Toplum dediğime bakmayın Cumhuriyet aydının Batılılaşma karşısındaki tutumu ele alınır. Bir taraf eskiyi tümden reddedip garba yönelmeyi ister(Suat gibi) bir taraf şarka bağlı kalmanın doğru olduğuna inanır(İhsan gibi) bir taraf da sadece birinin benimsenerek bu değişimin üstesinden gelinemeyeceğini, maziyle yeninin birleştirilmesinin doğru olduğuna inanır(Mümtaz gibi). Kitap boyunca eskinin tümden yıkılmasından endişe duyulur: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.” Bu eski-yeni çatışması ne kadar doğru sonuca ulaşmış tartışılır ama bu çatışmanın insanlarda büyük bir huzursuzluğa ve kimlik bunalımlarına yol açtığı muhakkaktır.

    Kitabın Nuran’a ayrılan bölümü “Bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir” diye başlar. Ama okuyucu için asıl önemli olan hemen yukarıdaki paragrafta bahsedilen konulardır. Bu konular bize Mümtaz ile Nuran aşkının arka planında hissettirildiği için bu aşk hiç basit değildir. Konular öne çıksa da aşkın güzelliği de yabana atılmamalıdır. Mümtaz kişiliğinden dolayı Nuran’a tam bağlanır. Öyle ki “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek”ti. Aşkları başladığından itibaren Mümtaz için Nuran’ın anlamı “düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünmemek hastalığına müptelâyım” olmuştur. Mümtaz hayalindeki kadına kavuşmuştur. Bu kavuşma bize eski İstanbul’u da baştan aşağı gezdirir ve adeta bir kültürü yansıtır.

    Kitabın içeriği çok dolu olsa da kitapta en çok hoşuma giden şey kullanılan dildi. Tanpınar, şiirin söylemekten ziyade susma işi olduğunu bu yüzden sustuklarını romanlarında yazdığını belirtir. Evet, bu öyle bir susma sonucu yazma işidir ki bir iki isim hariç ne kendi çağdaşı yazarlar ne de günümüz yazarları bu yazma işinin yanından geçememişlerdir. Şiirde söylemediği her şeyi romanlarında söylemeğe çalışmıştır. Bu yüzden, her ne kadar şiirleriyle hatırlanmak istese de, biz onu daha çok romanları ve üstüne eğildiği medeniyet meseleleriyle hatırlarız. Bu susma içeriğe ayrı bir boyut dile de ayrı bir boyut katar. Huzur’u okuduğumuzda bu susmanın ne raddeye geldiğini çok iyi görürüz. İçerik zaten dolu ama dil de bir o kadar doludur kitapta. Cümlelerdeki her kelime çok geniş bir dil ummanından titizlikle seçilerek özenli bir dil işçiliğiyle sayfalara döşenmiştir. Bu işçilik bana öyle bir seyir keyfi sundu ki cümleleri şiir okur gibi, müzik dinler gibi okudum. Hala cümlelerin hoş tınısı kulaklarımda. Bunda elbette Tanpınar’ın şairliği ve musikiye olan ilgisi ön plana çıkmıştır. Okurken kendime uzun uzun cümlelerin bana hiç yabancı gelmediğini, daha önce karşıma çıktığını çok kere söyledim. Bu durumu Mahur Beste’yi okurken de yaşamıştım. Sonra Toptaş’ın bir söyleşisinde Tanpınar’ın beste yapar gibi cümle kurduğunu ve şiire yaklaştığını söylediği aklıma geldi. Kendisi zaten Tanpınar’ı çok sever. Hasan Ali Toptaş’ın cümleleri de böyledir her ne kadar kelimelerin ilk anlamıyla çok oynasa da. Onu çok okuyan ve seven biri olarak ustasının dilini daha çok sevmemek olmaz.

    Kitapta musikinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Mümtaz ve Nuran Mahur Beste’yi çok seviyorlar. Çokça bahsi geçiyor kitapta da. O yüzden Huzur’dan önce Mahur Beste’yi okumak isabet olacaktır. Kitapta musikiyle alakalı bir bölüm vardı ki en zorlandığım, en sıkıldığım bölümdü. Kitaptakiler bu değerlerin unutulmasından korkuyorlardı, okurken korkmalarındaki haklılığı kendimden görmüş oldum.

    Bu incelemede bilinenden farklı şeyler yazmadım. Yazdıklarım çok hoşuma da gitmedi. Daha derinlemesine incelenecek konular var ama zaman konusunda sıkıntılıyım, elim ayağıma dolaştı yazarken. Bazı yerleri bu yüzden hızlı geçmiş olabilirim. Onlar affola. Huzur’u okumak gerek işlediği konular gerekse dili bakımından yorucu bir süreçti. Tanpınar’ı ilk Mahur Beste ile tanımıştım, Huzur ile bu tanışma çok sağlam bir temele oturmuş oldu. Kitabı kendi huzurumdan feragat ederek okusam da çok sevdim. Tanpınar’ı da günlüklerinden bir iki bölüm okuyunca daha çok sevdim. Değeri tüm büyük yazarlarımız da olduğu gibi sonradan anlaşılmağa başlanmış. Artık, ne de olsa anlaşılmış gibi cümlelerle kendi ayıbımızı sürdürmeyi ne kadar devam edeceğiz merak ediyorum. Tanpınar’ın değeri yaşamında anlaşılmadığı için kitaplarının baskı sayıları yeterli olmamış. Para sıkıntısı da çok çekmiş. Öyle ki şiirdeki üstadı Paul Valery’nin 29 ciltlik günlüklerini maddi sıkıntılar yüzünden alamadığını okuyucunca çok üzüldüm. O bölümü paylaşıp incelemeyi bitiriyorum:

    “(…)Valery bu iç harbi de, Avrupa’nın bugünkü sefaletini de evvelden görebilmiş adamdı. Defterler mühim şey olacak. Fakat 29 cilt. En aşağı 2 bin lira. Belki de daha fazla. Hulasa imkânsız. İşte parasızlık. Para duvarı. Okumasam n’olur! Bittabi hiç! Kim bu eksikliğimi bilecek!... Ve şüphesiz ki asıl Valery kitaplarında, ama bir insan bir adamı böyle kendine ışık yapınca tanımak istiyor.”
  • Atsız'ın kaleminin politik kitaplar ve katı makaleler yazma yeteneğini fantastik dalında da biz okurlara karşı büyüleyici bir anlatım daha sergilediği bir kitap. İncelemeye başlamadan önce tarih hocama selamlarımı göndermek istiyorum, ampulcu adama Ruh Adam okutup Atsız hayranı yaptım, alayım alkışları.

    Üstad'ın satırlar arasına çoban salatası üzerine tuz misali serpiştirdiği, elmas değerinde fikirleri fantastik kurguyu gölgelendirse de reenkarnasyon mükemmel bir şekilde işlenmiş.
    Askerliğe tapan, insanlık tarihini harp tarihinden ibaret sayıp 'savaş olmasa yeryüzünde milletler değil hırsız çeteleri türeyecek ve insanı hayvandan ayıran erdemler doğmayacak. ' deyip, zamanının subay ve halkının gözdesi cumhuriyete karşı çıkan ve fikirlerinin çok sonraları anlaşılacağını düşünen( Atsız'dan izler 1*) bir kralcı.
    Harp tarihi derslerinden birinde Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa için 'Türk harp tarihinin son büyük simasıdır.' demesiyle beraber gelsin linçler deyip her birine aduket çeken Selim Pusat kralcı olmasını birinci sınıf askerlerin padişahcılık altında yetişeceği gerekçesine dayandırmıştır. Plevne meselesini bir asker değil de politikacı edasıyla düzeltmesini söyleyen albaya karşı verdiği cevap ise tanıştığım her insana merhabadan sonra ruh adam'ı okudun mu dememe, Pusat'ın rüyalarıma girmesine sebep olmuştur.
    "Çanakkale ile Sakarya'nın askeri sonuçları değil, siyasi neticeleri mühim olmuştur. Plevne'de ise askeri bir netice vardır. Dersimiz harp sanatı olduğuna göre hükümlerimizi askeri zihniyetle vermek doğru olur kanaatindeyim!"

    Tarihi roman başlığı altında verilmiş olsa da Ruh Adam gittikçe derinleşen anlamları oluşturan bir sembolizm yuvasıdır.Bu kitap kendisiyle başbaşa kalmış bir yüzbaşının yine kendisiyle verdiği savaşı anlatır.

    İncelememe Selim Pusat'ın yasak aşkına yazdığı birkaç mısrayla son vermek isterim.

    Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
    Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
    Pervane olan kendini gizler mi alevden?
    Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu.
    (...)
    Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
    En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
    Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
    Kalbin işidir, zorla görülmez bu güzellik.

    Askeriyete tapıp aşkı gereksiz gören bir adamın aşktan yataklara düşüşünü de okurlara gösteren ironi ve sembolizmle dolu olağanüstü bir eser.
  • Küçükken Cegerxwîn meşhur siyah beyaz portresini birçok evde, işyerinde görmüşlüğüm vardır. Hep aklıma takılan ve öğrenmek istediğim bir şahsiyetti. ( Şahsiyet olduğuna emindim zira sıradan bir insan bu kadar çok kişinin sevgisini kazanamazdı.) Aradan uzun zamanlar geçmesine rağmen küçüklükten aklıma kazınan bu şahsiyeti ne yazık ki yeni yeni tanımaya başladım. Kendisi Kürd şiiri denilince akla gelen ilk isimler arasında olmasına rağmen yalnızca Kürd milletinin değil ezilen tüm halkların savunucusu olmuştur. Kendisi Mardin'de doğmuştur. Küçük yaşta anne-babasını kaybedince ablasıyla yaşamaya başlar. I.Dünya savaşı yıllarının yoksulluk ve sefaletinden o dönemde yaşayan her insan gibi o da nasibini alır ve ablasıyla beraber Suriye'ye taşınır. Hayatının çocukluk ve gençlik dönemini zengin ağa ve beylerin çobanlık ve ırgatgatlığı ile geçtiği için ezilen emekçinin,işçinin, köylünün hakkını bir çok şiiride dile getirir. Cegerxwîn ayıran özellik tabi ki sadece bu değildir. Kendisinde küçük yaştan beri zaman geçtikçe onunla birlikte büyüyen okuma aşkı onu diğer birçok kişiden ayırır. Daha Türkiye'deyken medrese öğrencilerinden okuma yazma öğrenir. Suriye de ablasının yanından kaçarak köy köy medrese gezer ve kendini medreseye kabul ettirir. Hayatı icazet aldıktan sonra tamamen değişir. Kısa bir süre köylerde imamlık yapan Cegerxwîn bu mesleğin kendine uygun olmadığına kanaat getirir ve imamlığı bırakır. 'Okumak günahtır.' diyip cebini ve karnının dolduran insanlari cahil bırakan sözde şeyh ve imamlara karşı bir savaş başlatır. İran ve Irak’taki Kürt köyleri başta olmak üzere birçok bölgeyi dolaşır. Cegerxwin, Celadet ve Kamuran Bedirxan kardeşlerinin çıkardığı Hawar (Çağrı) dergisinin yayın ve dağıtım çalışmalarına da katılır. Cegerxwin’in birçok şiiri bu dergide yayınlanır. Şiirlerinin Hawar’da yayınlanmasından sonra Cegerxwin, artık geniş bir kesim tarafından tanınmaya başlar. Cegerxwîn uzun yıllar Suriyeli komünistlerle birlikte çalışır. Bu yıllarda sol düşüncesini pekiştiren, Marksizmle tanışan Cegerxwin, kurtuluşun sosyalizmde olduğuna inanmaya başlanır. Kendisi hakkında anlatılacak o kadar çok şey var ki bunları toparlamak çok zor. Kendisinin şiirlerine inip baktığımızda kendisini özetleyecek olursak onda Büyük Xâni'nin(Ahmedî Xâni) güçlü dilini ve ruhunu, Melaye Cizîrî'nin ahenkli dizelerini bulacaktır." diyip minik bir özet geçmek sanırım en doğrusu olacaktır. :)
  • uzun incelemelerden hoşlanmam, bu yüzden mümkün olduğunca kısa kesmeye çalışacağım:)

    Martin Eden, çoğumuzun da bildiği üzere otobiyografik bir karakter. Yazar bu karakterle okurlarına kendini aktarmış diyenler çok, bana da öyle geldi fakat Eden'dan ayrılan kesin özellikleri de var, mesela kitabın sonunda olan olay, onu bu kadar ayrıntıya girerek anlatması yaşadığı yargısına götürebiliyor insanları fakat o olayın başına gelmediği kesin.

    Eden, parasının kalmadığı zamanlarda gemilerle yeni ülkelere yelken açıp belirli bir miktar ücret toplayana kadar orada çalışan biri, aynı zamanda da bir çete lideri.Çevresindeki insanlar ona saygı duyuyor ve sıcakkanlılığından, halden anlayan tavrından dolayı onu seviyor. Hatta kitapta geçen bir olayı aktarayım, çete arkadaşlarından birinin yanında gelen kızı tavlayıp kendi ağına aldığında, arkadaşı, Martin'in arkasından "herif geri döndü çok şükür" diyor.

    Benim romandan anladığım başarının hırs ve kararlılığa bağlı olduğu, sınıf farkına değil. Romanda bu sınıf farkı kavramı çok belirgin ve üzerinde durarak işleniyor, bir aşkı başlatıp bitirecek kadar hem de.

    Martin Eden okudukça, yeni kitaplarla beynini doyurdukça kendi karakterinden uzaklaşmaya başlıyor. Bu da beni fazlasıyla sinir etmişti. Ama bir arkadaşının uyarısıyla kendine geliyor.
    Eden, içindeki okudukça çoğalan yazma aşkını sonunda fark edip denemeler, öyküler ve en son da şiirler yazmaya başlıyor. Tabii bunları kaleme almasındaki sebep çoğunlukla büyük aşkı Ruth oluyor.

    Bu kitap bana olduğu gibi birçoğumuza ilham kaynağı olabilir, okumakta fayda var.
  • Sevgili Zehraca'nın sitede paylaştığı sömürülesi e-kitap arşivini karıştırırken tam da '' oooo bu nedir arkadaş ne çok siyasi kitap varmış, yememiş içmemiş kitap yazmış bu Marksçı Leninci Engelsçiler '' derkene :) aralardan Didem Madak'ı ve birkaç kitabını alıp da daha okuyamadığım Schopenhauer'ı da görünce bi bakayım dedim.. önce pdf yi hızlıca gözlerimle bi taradım , eğer sakıncalı içerik varsa hemen X e basıp pdf yi kapatacaktım çünkü kitabın adı malum :) şu ramazan ramazan günaha girmeye lüzum yok Şimal dedim kendi kendime :) millet meal okurken Kur'an okurken hiç yakışmaz falan filan derken bi de baktım ki hoop okuyuvermişim bile 65 sayfayı..
    Gönül rahatlığıyla okuyun sevgili bekar-evli, erkek-kadın kardeşlerim arkadaşlarım :) nitekim belki de en anlam veremediğiniz davranışların altında gizli çok değişik bilgiler öğreneceksiniz.. İnsan Türü açısından fiziksel aşkı anlatmış çünkü Sc............( yazmak hem zor hem de uzun bea :) ) gerçi Sc diyince hikaye yazma etkinliğinde yazdığımız bilim kurgu hikayesindeki Satürn Canlısını anlamayın haa :))
    İnsan cinsi yani Cins el.. Cins le alakalı bu kelime neden böyle pornografik bir çağrışım yapıyor o da ayrı bi soru ya gerçi ben yine de fiziksel diyim de rahat ediim :)

    Evet Fiziksel Aşk kavramı yani iki insan cinsi arasındaki fiziksel çekim kuvveti diğer tabirle yüksek voltaj elektrik :) ve bunun türlerin devamı açısından tutku ve aşka dönüşmesini o kadar güzel anlatmış ki evlenmek ve çocuk sahibi olmak dürtüsünün ana sebebi olduğu bi erkek bi kadını nasıl seçer, bi kadın bi erkeği nasıl seçer, evlenince aşk neden biter, bedensel özelliklerin bu seçimlerde etkileri neler neler hepsi var.. hatta tür devam ettirme dürtüsü (tutkulu aşk diyor buna ) ile bireysel çıkarların ön plana çıktığı evlilikler de karşılaştırılmış.. ve hatta hatta demiş ki çok enteresan ''tutkulu aşkla başlayan ilişkiler bitmeye mahkum'' , devam edebilenler bireysel çıkarlarla kararların verildiği yani tür devamı değil de bireysel mutluluk için yapılan evlilikler yani bu tarz evlilikler daha uzun sürer demiş.. buna ebeveynlerin yardımı ile eş seçenleri de katmış.. bildiğin görücü usulü ile ana baba rızasıyla yapılan evlilikler yani :) Sc...... bunu dediyse hiiç kimse de demesin yıl olmuş 2018 diye... şahsen ben de görücü usulüne bu kadar felsefik ve inandırıcı bir cevabı almaktan gayet şaşkınım :) ''Al kızım rahat edersin'' diye kaç kişi duymuştur dimi annesinden :) ya da ''oğlum bu kız sana yaramaz bak yol yakınken dön'' lafını babalardan duyanlar..ben ki Arabi den Aşk risalesini okumuş biriyim.. bu anlamda şimdi de Sc...... den fiziksel yönünü de okumuş oldum çünkü bu kavram da yadsınamaz bir etki, nitekim ruhlar aleminde de yaşamıyoz dimi :)
    Sadece diyebilirim ki bedeni aşk yani türlerin devamı adına içimize dercedilmiş o hisler, dürtüler kadın erkek farketmez vuslat ile sona ererken ancak ruhani bir aşk vuslat ile kemale erer.. bu kesin işte..

    velhasıl okuyun arkadaşlar.. dediğim gibi evliler ve bekarlar... çok istifade edilecek bilgiler var.. bu ramazan günü dileğim de türler devam edecek illaki çünkü aşk onlara da var insan hayvan bitki her türe .. insanız ve şunun şurasında çok da yaşamıyoruz dimi dünyada .. o yüzden illaki hakiki aşk diyorum.. okuyan herkesin de buna ermesini ve Rabbimin bunu bize nasip etmesini lütfetmesini diliyorum...
  • Yazar: Şimâl
    Hikaye Adı : Aşktır Aşk... Yani Üç Nokta...
    Link: #30225713

    Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Kerem ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…