• Okuma yazma bilmeyen âşıklar için parasız mektuplar yazarak onlara armağan ediyordu bu aşkı.
  • Kanaatimce, bu eserle beni karşılaştıran kişiye ömür emanet edilir. Çünkü kendi davranışlarıyla kitabın içeriğini sentezleyip bu sonuca varmamak mümkün değil. Öyle güzel bir tevafuk ya da tefe'ül veyahut rastlantı ki hiç okumadığı kitabı hediye ediyor ve kitabın içinden bir o daha çıkıyor. Böylesine güzide bir karşılaşmaya derin manalar yükleyip anlam çıkartmakta üzerime yok.

    Kitabın adını A.C. ZARİFOĞLU' nun şiirinden ilham alarak koyan yazarın yaşantısı, ZARİFOĞLU' nun yaşantısıyla iç içe. Kendisinin mezun olduğu okuldan da anlaşılacağı gibi muhafazakar ve tasavvuf ile ilişkili...
    Bafra doğumlu yazar Bursa' da büyümüş ve okumuş. Oranın manevi havasında, deyim yerindeyse yoğrulmuş.
    İmkânım dahilinde orayı gezip gördüğümden sonra yazma konusundaki fikrimi paylaşmadan edemicem, orada ilhamdan mahrum kalınılamaz. Tarihinin güzideliğiyle içinin derin dehlizine çekiyor seyredenleri. O çınarın haşmetinde seyre dalmakla daha net görünüyor o maneviyat.
    Yazar İ. BEDİOĞLU' nun 2016 yılında ilk kitabı olan Zat-ı Aşk' tan sonra bu eser de aynı biçemde tasavvuf aşkı. 2018 yılında yayımlanan bu eser Bursa, İstanbul ve Frankfurt üçlüsü ekseninde meydana geliyor. Anlatım ise hakeza yine üçlü eksende; ana karakterler olan Naim, Zühre ve Mustafa' nın ağızlarından anlatımlarla oluşuyor.

    Kendi yaşantıma yakın buluşumdan dolayı kitabın kendisine çok ısındım. Eski kelimeler diye söylenegelen Arapça ve Farsça kelimelere olan sevdamdan mütevellit bu dildeki kelimeler ile karşılaşınca o kitabı istemsizce bir sıfır önde görüyorum.
    Kendisine hayran olduğum "PEYAMİ SAFA' gibi olmasa da onun yolundaymış mahiyetindeki bu eser, anlatım tarzındaArapça ve Farsça kelimeler ile boğmazken aralara sade şekilde yerleştirmesi güzellik katmış.
    İslami bir aşkı tasavvuf ile de harmanlayan yazar, " Aşk" yahut "Bab-ı Esrar" kitaplarında, yazarıyla eserinin taban tabana zıt oluşunun aksine bu kitabın yazarıyla kitabın paralel oluşundan, başta söylediğim öylesi kitapları geride bırakmasını isterdim.

    İslami bir aşkı okuyana yaşatarak anlatmayı başaran yazar, öyle görünüyor ki şimdiki her eseri sonraki olacak olan gelişmiş eserine birer kapı mahiyetinde. Kendi yaşantısından az da olsa kıstaslar barındıran yazar, vıcık vıcık ilişkileri konu alan kitapların yanından bile geçmeyen yazar, edebin gölgesinde geliştiriyor eserini. Edebiyattan kopuk olmadığını alıntılar ve isimlerle gösteriyor yazar.
    Zikredilen yazarlar arasında Nurullah G., Necip Fazıl K., A.Cahit Z., Sezai K.; Tolstoy, Sabahattin A., Tanpınar ve Dostoyevski...

    Kitap içerisindeki en güzel alıntı olduğunu düşündüğüm satırlar ise Yaşar Kemal'in o şiiri,
    O iyi insanlar
    O güzel atlara bindiler çekip gittiler...
  • "Kitaplar size kaybettiğiniz insanları geri verir."
    Calypso 10 yaşında bir kız çocuğu. Kitaplar tüm dünyası. Annesini kanserden kaybetmiş ve babası ile yaşıyor. Babası içsel bir güce ve güçlü olmaya kafayı takmıştır. Olayları soğukkanlı karşılar, eşinin ölümünde bile ağlamamıştır. Calypso’ya da durmadan içsel olarak güçlü olmayı ve yalnızken mutlu olmayı telkin eder.
    Bir gün Calypso’nun okuluna yeni bir kız gelir. Bu kız onun rutin hayatını değiştirmeye başlayacak kişidir. Calypso, kendisi kadar kelimelere ilgi duyan bir arkadaş bulduğu için çok mutludur. Mae’nin en az onun kadar okuması ise bir başka sürpriz olur.
    Bu arkadaşlık limonlar gibi bir gün çürüyecek mi yoksa sonsuza dek sürecek midir?
    "Bir uçurumun kenarında duruyormuşum gibi hissediyordum, düşmemek için elimden tutan bir şey yoktu.
    Keşke o limonları hiç bulmasaydım."
    (Tanıtım Bülteninden)
    Bir solukta okuduğum ve bana empati anlamında bir şeyler kattığını düşündüğüm kitap. Ayrıca baş karakter kızın kitap okuma aşkı, yazma sevdası,kelimeler ile kurduğu dünyası okurken beni benden aldı. Tavsiye ederim.
  • "Bilimler insanlığın ortak malıdır ve bütün milletlerin katkısı müşterektir." diyor Prof. Dr. Fuat Sezgin. Bilme katkı yapan hiçbir millet yok kabul edilemez. Yok kabul edilemez olmasına rağmen "küçümsenebilir", " zaman içinde kaybolabilir." İslam dünyasının ortalama 9. yüzyıllardan itibaren başlayan katkıları 16. yüzyılın ortalarına kadar devam  etti. 16. yüzyılın ortalarında Müslümanlar Avrupalılara nispetle bilimde daha ilerdeydiler. Avrupalılar Müslümanlardan bilgiyi 10. yüzyıldan itibaren aldılar ve bu alış merhalesi 500 yıl sürdü. 17. yüzyılın başlarındaysa Avrupalılar önderlik konumuna geçtiler.
    Müslümanların bilimde bu kadar ileri gitmesini Franz Rosenthal İslam dininin bilimi sadece bilim olarak, bilim aşkı olarak himaye etmiş olmasına bağlıyor. Şu bir gerçektir ki hicri 1.yüzyılın sonlarında İslam dünyasında okuma yazma bilenlerin sayısı bütün dünyadaki okuma yazma bilenlerin sayısından daha çoktu. Şimdilerde bilmin ilerlemeyişini dine bağlayanlara çok güzel bir cevap bu.
    Dünyanın hiçbir yerinde rasathane yokken ilk rasathane Halife Me'mun döneminde Bağdat' ta kurulmuştu, kimya ilmini hicri 2. yüzyılda ortaya çıkartan Cabir İbn-i Hayyan'dı, 9.yüzyılda Müslümanlar dünya ve güneş arasındaki en uzak noktanın bir yılda yerinin değiştiğini tespit etmişti, dakikaları ölçen ilk saat 12. yüzyılda İslam dünyasında yapılmıştı, meteoroloji tarihinde Avrupalıların 18, 19. yüzyıllarda vardıkları neticelere Müslümanlar 9 yüzyılda varmışlardı. 27 yaşındaki Biruni ile 18 yaşındaki İbn-i Sina' nın yazılı münakaşalarındaki konu ışık süratinin ölçüsüz yani la mütenahi olup olmadığıydı...
    Örnekler elbette daha fazla. Asıl önemli olan Müslümanların Avrupaya karşı "aşağılık" duygusundan uzaklaşması ve yeniden çalışmaya, bilme hizmet etmeye başlaması. Bunun yapılabileceğini 94 yıllık yaşamına onlarca kitap, 27 dil ve günlük 17 saat yılın 365 günü çalışma, enstitüler, müzeler katan Fuat Sezgin Hoca gösteriyor.
    Hocanın dediği gibi bazı şeylerden feragat edip aklımızla bedenimizle masa başında oturup şimdi okumamız gerekiyor.
  • “Güneşe doğru yürüdüm, ama ruhumda bir şey ölmüştü.”(82)

    Hüznün çocuğu Zeze artık büyüdü ve kitabın adından da anlaşılacağı üzere delikanlı oldu. Küçüklüğünden beri öyle çok acı yaşadın ki sağlam bir psikolojide olmanı bekleyemezdik. İçindeki güneş doğmuyordu ölmek istedi … ölemedi…

    “Ama mademki yaşıyordum, daha da büyük acılara katlanmak zorundaydım.” dedi ve yaşama sarılmayı bırakmadı.

    Gerçek aşkla tanıştı delifişeğimiz… Öyle çocukluk aşkı gibi değil.O zaman baskın bir utanma duygusu vardı.Şimdi deli gibi aşk yaşıyordu sevgilisiyle…

    Üvey babasıyla arasındaki buz dağının erimesi beni en mutlu eden şeydi bu kitapta. Zeze konusunu okumak keyifliydi ama Delifişek kitabı daha da basitti. Tamamen nasıl olsa satılır düşüncesiyle yazılmış, içi resimli falan bir kitap resmen.

    İnceleme yazmakta bile zorlanıyorum .Yazma sebebim tamamen ilk kitaba aldanıp hepsini okumaya çabalamasın okurlar diye fikrimi söylemek istedim. Kütüphaneden alın okuyun,arkadaşınızdan alın okuyun ama kağıda gelen zamlardan sonra para verip okunacak değerde değil ne yazık ki .Biraz sert olmuş olabilir çıkışım.Ticari amaca hizmet eden her kitaba çok tepkiliyim aslında.

    Son olarak bu üçlemenin tek kitapta toparlanabileceği düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim.
    Zeze’yi her ne kadar büyümüş ve her şeyin yoluna girdiğini okumuş olsak da hüzün dolu yüreğini sözlerinden anlıyoruz.
    “Gülümsemek, zevk olmaktan çıkıp bir zorunluluk halini almıştı.”(87)

    Teşekkürler… Sevgiler…