• " Doruğa ulaşan bir tutku ve dipte çekilen bir ayrılık acısıyla uçlarda yaşanan bir aşkın odağındaki kadın Sevin Seydi onun yazma edimini yakından paylaştığı tek kişidir. Atay'ın edebiyat alanındaki en büyük çıkışını oluşturan ilk iki romanı "Tutunamayanlar" ve "Tehlikeli Oyunlar" ya Sevin Seydi'nin çok yönlü desteği altında onunla aynı mekânı paylaşırken ya da uzakta onun bıraktığı boşluğu yazı ile doldurma çabası içindeyken oluşmuştur. (...) İki romanını da Sevin Seydi'ye adar Oğuz Atay."
    Yıldız Ecevit
    Sayfa 214 - İletişim Yayınları, İstanbul 2009.
  •  Acı Çikolata sanırım okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Aşkı, acıyı ve aşçılığı harmanlayan enteresan kurgusuyla, her biri farklı bir öyküye sahip karakterleriyle çok özel bir romandı. Devrim sırasında Meksika'da bir çiftlikte geçen bu hikaye Tita'nın ve ailesinin öyküsünü anlatıyor bize.
    Tita mutfakta doğup, mutfakta büyümüş ve yemeklerle arası çok iyi. Öyle ki, tüm hislerini yaptığı yemekler aracılığıyla iletebiliyor yiyenlere. Kızgınken ve üzgünken yaptığı yemekler insanı hasta ediyor, mutluyken yaptıklarınaysa herkes bayılıyor. Zaten kitabın her bölümünde bir yemek tarifiyle, yemek yapmanın püf noktalarıyla karşılaşıyorsunuz.
    Acı Çikolata zor, hatta imkansız bir aşkın da öyküsü aynı zamanda. Tita ve Pedro'nun aşkı yine okuduğum en ilginç aşk öykülerindendi diyebilirim. Bence onlarla mutlaka tanışmalısınız.         
    En kabaca özetiyle otoriter bir annenin gölgesi altında büyüyen aile fertlerinin kendi hikayelerini yazma çabası aslına bakarsanız bu hikaye. Hikayenin sonunu öğrenmek isterseniz, bu güzel kitabı okumanızı tavsiye ederim.
  • Ehmedê Xani’nin anadilimiz için yaptıklarını bugün daha iyi anlamış durumda olduğumuzu belirtebilirim. Gerçekten de bir toplumu ayakta tutan, direği sayılan dilin çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir.

    Nihat Gültekin



    1932 yılında, ilk kez Latin alfabesi kullanılarak Celadet Bedirxan tarafından çıkarılan Hawar adlı Kürtçe derginin yayına başlama tarihi olan 15 Mayıs, 2006 yılından bu yana Kürt Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Bu yıl da çeşitli il ve ilçelerde Kürt dilinin yaşam ve pazar dili haline gelmesi için eylem ve etkinliklerle kutlanmaktadır.
    2006 yılından bu yana Kürt Dil Bayramı etkinliklerinde, Kürt halkının ana dilinde eğitim başta olmak üzere, Kürtçenin kullanılması önündeki engellerin kaldırılması, Kürtçenin geliştirilmesi için çalışmaların desteklenmesi talepleri öne çıkıyor. Bir yazı ile de olsa hem dil bayramına, hem de Ehmedê Xanî’ye dikkat çekmek için yazının aydınlığına sığınıyorum.
    Kürt edebiyat tarihinde tartışmasız bir yeri olan Ehmedê Xanî eserlerini 300 yıl önce Kürtçe yazmıştır. Ehmedê Xanî'nin yaşadığı dönemde de egemenlerin Kürtçe dili üzerindeki baskısının söz konusu olmasına rağmen, yine de Xanî'nin kendi dilinde, Kürtçe eserler üretmiştir. Xanî bir çok dili bilmesine rağmen, o dönemin kullanılan dilleri yerine yazım çalışmalarında hep Kürtçeyi kullanmıştır. Ehmedê Xani revaçta olanların dilini bir tarafa bırakıp Kürtçe yazdığı zaman alışılagelmiş örf ve adetlerin dışında bir şey yaptığını çok iyi bilmekteydi. Çok yönlü olan Ehmedê Xanî’nin öne çıkan yönlerinden biri de Kürtçeye olan ilgi, alaka ve mücadelesidir.
    Xani’yi  Kürtçenin ilk savunucusu ve mücadelecisinin öncülerinden biri olarak tanımlayabiliriz. Xani Kürtçe yazmayı mecburiyetten değil gönüllü bir biçimde isteyerek seçmiştir. İktidardakilerin bütün tepkilerine rağmen farklı bir tutum sergilemiş ve kendi anadiline sahip çıkmıştır. Bu gün Ehmedê Xanî’nin türbesinin bir ziyaretgah haline gelmesi, adına kültür - sanat eylem ve etkinliklerin yapılmasında, yine Xani baba olarak anılmasında bu tutumun belirleyici bir yönü olduğunu düşünüyorum.
    Ehmedê Xani yalnızca Kürt ulusal düşüncenin öncülerinden değil aynı zamanda bilinen ilk Kürtçe sözlüğün kurucusu, Kürtçeyi geliştirme ve koruma mücadelesinin de öncüsüdür. Kürtçe yazma  nedenlerini belirtmede ve Kürtçe  konusundaki tutumuyla Kürtçeye sahip çıkma konusunda net bir tavra sahip olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Kürtçe revaçta bir dil değilse de o, inci gibi tanımladığı Kürtçe diliyle yazmıştır. Bu gün bu dilin yazımsal alanda kısmen de olsa süregelmişse, hiç kuşkusuz Ehmedê Xani’nin önemli bir rol oynadığını  düşünüyorum.Yani bir dilin yazım dili haline gelmesini önemli bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. 350 yıl önce bu bilinçle hareket eden Xani’nin büyüklüğü tartışmasızdır. Aşağıdaki dizeler dilin derlenip, toparlanmasında önemli bir veri olmaktadır;
    ‘Ve aynen inci gibi olan Kürd dilini
    Derleyip topladı ve düzene getirdi
    Ve böylece kamu için cefalar  çekti’.
    Ehmedê Xani bir dili koruyup, geliştirmek  için çok önemli iki konuya dikkat çekmiştir. Bunlardan biri yeni nesiller ya da çocuklardır. Zira; ”Revaçta olanlar için değil, belki Kurmanc çocukları için” diye yazmaktadır. Bu amaçla Nubara Biçukanı yazar. İkinci konu da eğitimdir. Eserleriyle, Kürdistan medreselerinde sistemli bir müfredat yerleştirmeyi hedeflemiştir. Açıktır ki Xani’nin Kürtçeye olan aşkı Kürt halkına olan aşkından kaynaklanmaktadır. Çünkü o eserinde Kürt halkının ve Kürtçenin değerini yükseltmekte ve bunu da şu sözlerle ifade etmektedir;
    “Ki el demesin Kürtler İrfansız,
    asılsız ve temelsizdirler.
    Çeşitli milletler kitap sahibidirler
    Sadece Kürtler nasipsizdirler
    Hem düşünce adamları demesin ki Kürtler
    Amaç edinmediler aşkı
    Olsaydı eğer bir sahibimiz
    Bir yüce himmetlimiz,
    incelikleri bilenimiz
    İlim, kabiliyet, kemal, izan
    Şiir, gazel, kitap, divan,
    Bu çeşitler onun yanında geçerli,
    Paralar onun yanında mukbul olsaydı,
    Ben o zaman manzum sözlerin bayrağını,
    Dünya damının üstüne asardım
    Geri getirirdim Cizreli Mela’nın ruhunu,
    Ve diriltirdim onunla Harirli Ali’yi
    Feqiyê Teyran’a öyle bir sevinç verirdim ki,
    Edebiyata kadar hayran kalırdı”.
    Ehmedê Xanî, Kürt dili ve edebiyatının temel zorluğunun sahipsizlik olduğunu göstermiş, Kürt edebiyatında eserlerini Kürtçe yazanlardan ve  kullananlardan  haberdardır. Bundan dolayı kendinden öncekilere büyük bir saygı ve değer vermiştir. Arapçanın eğitim öğretim dili  olduğu bir dönemde, Kürtçe gibi bir dili kullanmak, Xani’nin hayata geçirmeye çalıştığı, çok cesaretli bir toplumsal tasarı idi. Xani, anadilini çok sevmesine rağmen, medresede öğrencilerine Arapça eğitim vermek zorundaydı. Ancak bu zorluklara rağmen Arapça –Kürtçe bir sözlük hazırladı. İlk Kürtçe sözlükte şunları belirtiyor;
    “Lisanın bu kelimeleri,
    Çocukların ilk meyvesine Nubar adını veren
    Ehmedê Xani tarafından  bir araya getirildi
    Eğitimli kişiler için değil
    Kuranı hatmettikten sonra
    Daha edebiyat sever olması gereken
    Kürt çocukları için yazıldı”…
    Söz konusu sözlük çok tutuldu ve hala, Kurmanci konuşulan bölgelerde dini okullarda kullanılır. Yöremizde medrese olarak kullanılan yerlerde hala eğitim kitabı olarak okutulmaktadır. Nubar adlı eserin önemi, hem ilk sözlük olması, hem de dini eğitim sisteminde yazılı Kürtçe’yi kurumsallaştırmış olmasıdır. Xanî, şu sözleriyle de;
    “Neyleyim ki epey durgundur pazar
    Ve yoktur bu kumaşa alıcılar..”
    derken, Kürtçenin derin yarasına parmak basmaktadır. O da, pazarın kesatlığı ve kumaşın alıcısının yokluğudur. Eğer bir dilin pazarı yoksa, imkanları da kısıtlıdır ve o dil öylece değersiz kalır kimse ona önem vermez. Bu bilinen bir gerçektir. Onun için Xani tüm enerjisini dile verdi, pazar oluşturmak ve kumaş alıcısını ortaya çıkarmak için uğraşıp durdu.
    “İster kötü, ister iyi olsun bu kitap
    onunla çektik biz iki yüz ıstırap
    Turfandadır bu, yavrudur ve de yeni yetişme
    Gerçi olmasa bile pek beğenilen bir seçme
    Ne var ki ben bağlardan hiç yararlanmadım ki
    Yanlışlarımı araştırsınlar, hırsızlarınki gibi
    Gönül bahçesinin taze bir fidanıdır bu
    Masum ve iffetlidir, evin yavrusudur bu
     
    İster acı, ister tatlı olsun bu, turfandadır
    Ve yaratılışla çocuk türü gibidir, o huydadır
    Halden anlayanlardan ricam şu
    Ki, kötülemesinler bu yavruyu
    Bu meyve, sulu olmasa bile
    Kürtçedir, yeter bu kadarı bile
    Narin ve nazlı değilse bile bu yavru turfandadır,
    Bana çok tatlı gelir bu
    Bu meyve olmasa bile çok lezzetli
    Bu yavru benim için çok azizdir ve sevimli.”
    Ehmedê Xani’nin anadilimiz için yaptıklarını bugün daha iyi anlamış durumda olduğumuzu belirtebilirim. Gerçekten de  bir toplumu ayakta tutan, direği sayılan dilin çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir. Dilin başarıya ulaşmasının  yolu da dile önem verilmesinden, yazılıp çizilmesinden ve de konuşulmasından geçtiğini belirtmek gerekir. Belki bugün  bu dilin pazarı yok, ama bu pazarın olması için yüreğimizle, beynimizle bir bayram heyecanıyla çalışmalıyız.
    Yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan.
    Xani’nin torunları, Onun 300 yıllık hayalini gerçekleştirmek için Kürt dil bayramını kutlamaktadırlar.
    Bizler de yapılan tüm çalışmaları önemsemeli ve bu yolda yürümeliyiz. (NG/HK)
    Kaynak:
    Mem û Zîn- Ehmedê Xanî
    Nûbihara Biçûkan- Ehmedê Xanî
  • NEVŞEHİR İLE İLGİLİ BİLGİ...

    MUTLAKA OKUYUN DERİM...

    Yıl 1943. Genç Mustafa'nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi'ne çıkar.

    Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok.

    Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

    "Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun."

    Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

    - Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu ?

    - Alıyorum.

    - Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

    23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur.

    Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce "Deli misin bey?"der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

    O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti var.

    O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder...

    ve bir eşek alır.

    İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne

    "Kitap İdare Sandığı" yazar.

    Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar:

    "Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz."

    Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir.

    Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

    "Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım.

    Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der.

    Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler.

    Mustafa Amca'nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup
    iş yapmazken, Mustafa'nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

    Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

    Zenith ve Singer'e mektup yazar:

    "Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım" der.

    Zenith dokuz tane,

    Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti).

    Salı günlerini kadınlar günü yapar.

    Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur.

    Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider.

    Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır.

    Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar,

    "Kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

    Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir.

    2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.

    Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e "Eşekli Kütüphaneci" Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykelini dikerler.

    Girişimcilik ne biliyor musun?

    Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

    Mutlaka adım atmalısın.

    Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.

    İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer
    kaybettirir.

    Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat,milletvekili, politikacı geçti;

    binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama...

    Mustafa GÜZELGÖZ
    ve eşeğinin heykeli var.
  • Polisiye roman diye başladığım fakat ilerledikçe katili bulmaktan çok İstanbul'un tarihi ve yapılarıyla ilgili verilen ilgi çekici bilgilerden dolayı sırada hangi tarihi yapıta geçilecek diye merak ederek okuduğum bir roman olup çıkıverdi. Anlatılan bu tarihi yerlerin çoğunu görmüş olmama rağmen bilmediğim bilgiler ve hikayelerle bu mekanlar ve eserler daha anlamlı bir hale geldi ve tekrardan bilinçli bir şekilde buraları gezme isteği uyandı bende.

    Ahmet Ümit kitapla ilgili bir röportajında bu kitabı yazma amacını şu şekilde açıklar: “Aslında bu kitabı yazma nedenim tamamıyla İstanbul. Bir serüven romanı yazayım, bir polisiye roman yazayım İstanbul’da geçsin değil, tam tersine İstanbul romanı yazayım, ama bir serüven romanı, aynı zamanda bir gezi romanı, aynı zamanda bir felsefe romanı, aynı zamanda bir tarih romanı… Hepsini içeren bir roman olsun diye düşünüyordum. Ama her şeyden önce İstanbul’un romanını yazayım… " diye açıklar ve bu şekilde İstanbul'a vefa borcunu ödemek istediğini söyler. Ardından bizi İstanbul'un 2700 yıl önceki tarihine götürüp o dönemden günümüze kadar gelen önemli mekan - yapılar hakkında hiç sıkmadan ilgi çekici bilgiler vererek kişide bir farkındalık yaratır.

    Roman ayrıca dostluğu, aşkı, eski İstanbul özlemini, eskilere olan bağlılığı çok içten ve yalın bir şekilde dile getirmiştir. Kitabın sonlarına doğru merak ve heyecan artarken katilin kim olduğu konusunda da ters köşe yaparak buruk ve güzel bir tat bırakır...
    Özellikle İstanbul'da yaşayanların kesinlikle okuması gereken sürükleyici bir kitap...
  • Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • İnsan neden yazma ihtiyacı hisseder? Bir mektup, günlük veya başka birşeyler. Bir insan iç dünyasına neden kapanır? Etrafında ruhunu dinleyeceği kimseyi bulamayan birisi ne yapar?
    Raif Efendi neden ruhunu herkesten saklayıp deftere dökmüştü? Bu kadar içine kapanıktı? Kimler onu iç dünyasına hapsetti? Bu dünyada bu kadar içine kapanık biri olabilir miydi? İç dünyasını eşine,akrabalarına veya başkalarına açamayışının sebebi neydi ? Bir insan ne kadar yalnız olabilir?
    Bu soruların hepsi kitapta anlatılıyor. Bende hissettiğim kadarını cevaplayacağım. Mutlu insan yazmaz. Mutsuz insan yazar. Aslında Raif Efendi yazma işini sevmez. Ama içini dökebileceği bir insan bulamadığı için en sevmediği yazma işine mecbur kalmıştır. Hikayemizde böylece başlıyor. Raif Efendi küçüklükten beri hakikatten çok hayal dünyasında yaşayan bir insandır. Uğradığı haksızlıklara ses çıkarmayan ve bazen de bu yüzden gizli gizli ağlayan birisidir. İnsanlarla olan ilişkisi sınırlıdır. Zaten dünyadan uzak oluşunu kendisi birçok kez dile getiriyor. Daima tasavvurlarının ve iç dünyamın oyuncağıydım diyor.
    Bu insanlar Raif Efendiye neler yapmıştıda insanlardan bu kadar kaçıyordu? Onu çoğu kez hor görmüşlerdi,aşağılamışlardı. Gene de ses çıkarmıyordu. İnsan ilişkileri zayıftı. İnsanlar onu basit zavallı hatta ahmak biri olarak görüyordu. Bu insanları neden anlamaya çalışsın ki Raif Efendi. Başkalarının koyduğu kalıba göre yaşayan bir insanın hayatının tek bir anıyla değiştiğini görünce hayata sımsıkı tutunmasına şahit olacaksınız bu kitapta. Tablodaki resme 1001 anlam yükleyen Raif Efendinin tablodaki kadınla olan ilişkisini anlatıyor kitap.
    İnsanlardan itimadını çekip alan Raif Efendinin içinde birden bu kişiye karşı mükemmel bir samimiyet peydah oluyor.
    “Beni memmun edecek hayat hakkında pek fikrim yoktu.” diyor Raif Efendi. Ama Maria Puder’i tanıdıktan sonra. “Nasıl oluyordu da bir insan bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor? İnsanın içinde müthiş kuvvetlerin olması lazım.” diyebiliyor. Onunla herşeyi konuşabilirim diyor. Ben saadetimi buldum diyor. Yanyana bulunduğu zamanın durup kalmasını, hiç bitmemesini temenni ediyordu. “Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve bende onun şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum.” Raif Efendi aradığı ruhu bulmuştu. Artık sahiden yaşamaya başlamıştı. Artık Maria Puder yaşamak için kendisine kayıtsız,şartsız muhtaç olduğu bir insandı. En sevdiğim alıntılardan biride şudur:
    “Kafamın içinde ona söyleyecek uçsuz,buçaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum.Senelerce söylense bitmeyecek şeyler.” Bir ilişkide bitmeyecek sözler olması ne kadar güzel bir şey. Maria Puder aşkı bütün mantıkların dışında tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey olarak tanımlıyor.
    Raif Efendiye göre aşk dağıldıkça azalan Bir şey değildir. “Ne kadar çok insanı seversek asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz.” diyor.
    Şu alıntıyı da şuraya koyuyorum: “ Aşkı dışardan birdenbire gelen Bir şey zannetmek doğru değildir . O içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.” Aşkın en güzel tanımı bu değil midir?
    “ Asıl mühim olan iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir
    saadete ermekti.” Raif Efendi bu zor dünyada tek aşkını bulmuştu. “Bir insan bir insana elbette yeterdi fakat o da olmayınca?” işte Raif Efendi artık ömrünün sonuna kadar unutamayacağı aşkını tanımıştı. Artık bütün vaktini Maria Puder’le geçiriyordu. Ondan uzak kaldığı zamanlarda hep aklındaydı. Onsuz bir anını tasavvur edemiyordu. Maria Puder aşka ulaşmanın zor olduğunu düşünen birisiydi. Ama Raif Efendiyi tanıdıktan sonra artık aşkı bulmuştu. İkiside birbirini çok iyi anlıyordu.Bu kitapla Raif Efendinin iç dünyasını gördüm. Kitap hakkında oldukça çok şey yazmak istiyorum. Keşke seni tanısaydım. Ve bu kadar içine kapanık biri olmasaydın. Bu kitap senin iç dünyanı o kadar güzel anlatmışki keşke bu dünya da hep senin gibi güzel iyi insanlar olsa.
    Raif Efendi senden tüm insanlar adına özür diliyorum. Sana yaptıklarından dolayı. Ben seni anlıyorum Raif Efendi ve bu kitabı okumuş ve okuyacak insanlarda seni anlıyor, anlayacak.
    Seni tanımak güzeldi. Herşey için teşekkür ediyorum sana. Ruhunu bir defter arasında bizlere gösterdin. Artık seni milyonlarca insan tanıyacak. Artık beni kimse bilmiyor diye üzülme. Senin sayende insanlar artık birbirlerini daha çok sevecek, birbirlerini anlamaya çalışacak. Bir insanın hakkında peşin hüküm vermeyecek.
    Son sözümde şu olsun.
    İyi ki ruhunun güzelliklerini bizlerle paylaştın. Teşekkür ederim sana Raif Efendi.