• 237 syf.
    ·236 günde·7/10
    Onur Ünlü filmlerini ve karakterlerini sevenlerin okumaktan zevk alabilecekleri bir kitap. Film yapma üzerine, senaryo yazma üzerine, ideolojiler ve eleştiriler üzerine, oyuncu seçimi ve filmlerdeki karakterlerin neyi, nasıl, hangi kafayla yaptıkları üzerine güzel ipuçları veriyor. Izlediğiniz filmin üzerinden uzun zaman geçtiyse şayet oturup tekrar mı izlesem dedirten bir söyleşi olmuş.

    Alper Kırklar da bütün kararkter ve filmlere öyle hakimdi ki sanki proje sonrası çok yakın bir dostla yapımlar üzerine konuşuyorlarmış hissi yaratıyor. Sohbete misafir olup keyifle uzun zamanda okudum kitabı. Onur Ünlü kafasını anlamak isterseniz şayet yararı olacaktır.

    Not: Bazı karakterlerin veya durumların hikayelerinin veya çıkış noktasının Gidiyorum Bu olduğunu duymak da ara ara Onur Ünlü'nün şiir kitabını okumaktan kendini alamayanlar için sürprizli ögeler barındırabilir.
  • “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    İşte bu ayetler yeryüzünde yaşanmış büyük bir tufanı bizlere haber vermektedir. Öyle bir tufan ki, yer yüzünün bir bölümünü kaplamış ve bir uygarlığı ortadan kaldırmıştır.

    Acaba ümmi, yani okuma yazma bilmeyen, hiçbir kitap okumamış ve hiçbir harf yazmamış bir zat, elindeki kitaba dayanarak, asırlar öncesinde yaşanmış bu tufanı, sanki görüyormuş gibi bizlere haber verse, ve verdiği bu haber, asırlar sonra, bütün tarihçiler ve arkeologlar tarafından ilmi çalışmalar neticesinde tasdik edilse, acaba hiç şüphemiz kalırmıydı ki bu zat, geçmişi ve geleceği bilen Allah’ın peygamberi ve elindeki kitap ta o zatın fermanı olmasın.

    Şimdi Kur’an’ın haber verdiği bu tufan hadisesinin bilim adamları tarafından nasıl ispat edildiğine geçiyoruz.

    Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda ki bu bir doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. Çünkü bu gibi felaketlerde, insanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmekte ve böylece uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmaktadır. Ve nihayet gün ışığına çıkartılmalarıyla da geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.

    Nuh tufanıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması da bu sayede olmuştur. M.Ö. 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tufan, tüm uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan’ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.

    Mezopotamya Ovası’nı etkisi altına alan Tufan’ı araştırmak için yapılmış birçok kazı vardır. Bölgede yapılan kazılarda başlıca dört şehirde, büyük bir tufan sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası’nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak’tır. Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000’li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.

    Leonard Woolley bu tufanı araştırmış çok önemli bir bilim adamıdır. British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir. Sir Woolley’in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Reader’s Digest dergisinde Woolley’in kazıları şöyle anlatılmaktadır:

    Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı; Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları.

    İşçiler, çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. “Ve sonra birdenbire herşey durdu.” Woolley böyle yazıyordu. “Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur.”

    Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler,bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

    Bu araştırmalar sonunda kazıya başkanlık eden Woolleyin vardığı neticeyi dikkatle dinleyelim;

    “Tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir kil kütlesi sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabililir. Bu ancak efsanevi Nuh Tufanının kalıntıları olabilir.”

    Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının neticesini şöyle ifade etmiştir.

    “Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu.”

    Şimdi bilim adamlarının bahsettiği efsanevi tufanının 1400 sene evvel Kur’an’da nasıl haber verildiğine bakalım;

    “Nihayet azabımız gelip kazan kaynadığında Nuh’a dedik ki; Herbirinden ikişer çift ve üzerine azap sözümüz geçenler müstesna ehlini ve iman edenleri gemiye bindir. Ve zaten onunla beraber iman edenler pek azdı.

    Nuh dedi ki; Gemiye binin, onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın ismiyledir. Şüphesiz ki Rabbim Gafurdur ve Rahimdir.

    Ve gemi onları dağlar gibi dalgaların arasında götürdü. Ve nihayet şöyle denildi: Ey yer suyunu yut, ve ey gök suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi cudinin üzerine oturdu. Ve zalimler topluluğu helak olsun denildi.” (Hud :40-44)

    Acaba Kur’an’ın verdiği haber ile bilim adamlarının tespitlerinin birbirine tam uyması ne manaya gelmektedir?

    Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu kabul etmeyenler, Kur’an’ın 1400 sene evvel bu tufanı haber vermesini ne ile izah edeceklerdir?

    Bir beşerin tek başına binler sene evvel yaşanmış bir tufanı görür gibi haber vermesi mümkün müdür?

    Başka meselerde bilim adamlarının sözlerine delil olarak kabul edenler, Nuh tufanı konusunda bu kadar ilmi açıklamaya gözlerini mi kapatacaklar, ya da kulaklarını mı tıkayacaklar.

    Evet, bilim yine Kur’an’ı tasdik etti, ve bilim adamları Kur’an’ın vermiş olduğu haberlerin doğruluğuna imza attı, ve hakikat ortaya çıktı ki;

    Kur’an asla bir beşer sözü olamaz, ancak ve ancak ezel ve ebed sultanı olan, geçmişi ve geleceği tek bir sayfa gibi gören Allah’ın sözü olabilir.
  • 235 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kesinlikle okuma yazma bilen herkes okusun. Bilmeyenlere de bilenler okusun. Kitap okuma yazma bilen herkesin okuyabileceği durulukta ve saflıkta; jargonsuz.

    Her yaştan her inançtan her görüşten, her eğitim seviyesinden, her bilgi seviyesinden herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir kitap.

    Fiziksel, ruhsal, zihinsel, duygusal, maddi, manevi veya kendisiyle doğrudan ilgili olmayan tüm sorunlara çare arayan herkes okuyabilir.

    ***

    Eric Pearl’ü ve “yeniden bağlantı” kitabını araştırırken karşıma Sık sık Nilgün Sarar çıktı. Erick Pearl’ü araştırma konusunda israr ettim ve araştırmalarıma devam ettim. Ardından Nilgün Sarar’a yönlendim. Yönlenmem gerekiyordu. Çünkü Erick Pearl’ün 2005 yılından sanıyorum 2011 yılına kadar en önemli yardımcılarından biri olmuştu.

    Cem Ceminay ile yaptığı TV programını YouTube ‘tan izleyebilirsiniz. Daha fazla araştırma yapmak isterseniz, surf yapabilirsiniz Google ‘da...

    Karşıma çıkan kadın beni heyecanlandırdı ve araştırmaya devam ederken Tune tekniğine ve “Yasama ayarlan “ kitabıyla karşılaştım. Eric pearl’ün kitabıyla birlikte sipariş ettim. Ama henüz Erick Pear’ün kitabını okumadım ama Nilgün Sayar’un kitabını bir solukta okumakla kalmadım. Seans için randevuda aldım.

    ***

    (spoiler vardır.)

    Kitabın 40 sayfası yazarın kendi hayatını ve deneyimlerini anlattığı çok hoş ve sürükleyici bölümden oluşuyor.

    40 ile 70 sayfası Nilgün Sayar’ın Geliştirdiği Tune hakkında bilgiler ve seminer katılımcılarının deneyimlerinden oluşuyor.

    70- 131 arası püre (sade-saf) bir şekilde çok değerli yaşamda kalma, hayata yeni bir anlam katma ipuçları içeriyor.

    131 -181 arası seminer katılımcılarının ve seans alan danışanların hikayelerinden oluşuyor.

    Diğer Sayfalar ise medyadan kişilerle ilişkili hikayelerden ve 40 soru/40 cevap bölümünden oluşuyor.

    Bence her sayfası baştan sona keyifli, öğretici ve akıcı.
  • “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    İşte bu ayetler yeryüzünde yaşanmış büyük bir tufanı bizlere haber vermektedir. Öyle bir tufan ki, yer yüzünün bir bölümünü kaplamış ve bir uygarlığı ortadan kaldırmıştır.

    Acaba ümmi, yani okuma yazma bilmeyen, hiçbir kitap okumamış ve hiçbir harf yazmamış bir zat, elindeki kitaba dayanarak, asırlar öncesinde yaşanmış bu tufanı, sanki görüyormuş gibi bizlere haber verse, ve verdiği bu haber, asırlar sonra, bütün tarihçiler ve arkeologlar tarafından ilmi çalışmalar neticesinde tasdik edilse, acaba hiç şüphemiz kalırmıydı ki bu zat, geçmişi ve geleceği bilen Allah’ın peygamberi ve elindeki kitap ta o zatın fermanı olmasın.

    Şimdi Kur’an’ın haber verdiği bu tufan hadisesinin bilim adamları tarafından nasıl ispat edildiğine geçiyoruz.

    Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda ki bu bir doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. Çünkü bu gibi felaketlerde, insanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmekte ve böylece uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmaktadır. Ve nihayet gün ışığına çıkartılmalarıyla da geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.

    Nuh tufanıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması da bu sayede olmuştur. M.Ö. 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tufan, tüm uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan’ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.

    Mezopotamya Ovası’nı etkisi altına alan Tufan’ı araştırmak için yapılmış birçok kazı vardır. Bölgede yapılan kazılarda başlıca dört şehirde, büyük bir tufan sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası’nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak’tır. Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000’li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.

    Leonard Woolley bu tufanı araştırmış çok önemli bir bilim adamıdır. British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir. Sir Woolley’in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Reader’s Digest dergisinde Woolley’in kazıları şöyle anlatılmaktadır:

    Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı; Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları.

    İşçiler, çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. “Ve sonra birdenbire herşey durdu.” Woolley böyle yazıyordu. “Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur.”

    Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler,bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

    Bu araştırmalar sonunda kazıya başkanlık eden Woolleyin vardığı neticeyi dikkatle dinleyelim;

    “Tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir kil kütlesi sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabililir. Bu ancak efsanevi Nuh Tufanının kalıntıları olabilir.”

    Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının neticesini şöyle ifade etmiştir.

    “Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu.”

    Şimdi bilim adamlarının bahsettiği efsanevi tufanının 1400 sene evvel Kur’an’da nasıl haber verildiğine bakalım;

    “Nihayet azabımız gelip kazan kaynadığında Nuh’a dedik ki; Herbirinden ikişer çift ve üzerine azap sözümüz geçenler müstesna ehlini ve iman edenleri gemiye bindir. Ve zaten onunla beraber iman edenler pek azdı.

    Nuh dedi ki; Gemiye binin, onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın ismiyledir. Şüphesiz ki Rabbim Gafurdur ve Rahimdir.

    Ve gemi onları dağlar gibi dalgaların arasında götürdü. Ve nihayet şöyle denildi: Ey yer suyunu yut, ve ey gök suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi cudinin üzerine oturdu. Ve zalimler topluluğu helak olsun denildi.” (Hud :40-44)

    Acaba Kur’an’ın verdiği haber ile bilim adamlarının tespitlerinin birbirine tam uyması ne manaya gelmektedir?

    Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu kabul etmeyenler, Kur’an’ın 1400 sene evvel bu tufanı haber vermesini ne ile izah edeceklerdir?

    Bir beşerin tek başına binler sene evvel yaşanmış bir tufanı görür gibi haber vermesi mümkün müdür?

    Başka meselerde bilim adamlarının sözlerine delil olarak kabul edenler, Nuh tufanı konusunda bu kadar ilmi açıklamaya gözlerini mi kapatacaklar, ya da kulaklarını mı tıkayacaklar.

    Evet, bilim yine Kur’an’ı tasdik etti, ve bilim adamları Kur’an’ın vermiş olduğu haberlerin doğruluğuna imza attı, ve hakikat ortaya çıktı ki;

    Kur’an asla bir beşer sözü olamaz, ancak ve ancak ezel ve ebed sultanı olan, geçmişi ve geleceği tek bir sayfa gibi gören Allah’ın sözü olabilir.
  • 272 syf.
    ·5 günde·9/10
    Böll gerek bir yazar olarak gerekse de bir insan olarak sevdiğim şahsiyetlerden biridir. Kimi yazarlar için değinilen konuya hangi yönlerden ve nasıl bir biçimde değinildiği çok önemlidir. Kimileri için de asıl önemli olan şey değinilen konunun ta kendisidir. Ama söz konusu Böll ise onu iki kategoriye de sığdıramazsınız. Bana kalırsa değindiği konuların kendisi zaten insanı sarsan konular iken, bir de işin içine konuya değinme şeklinin özgünlüğü ve sarsıcılığı girince yapıtları çok daha sarsıcı ve akılda kalıcı oluyor. Bana göre de sarsıcılık bir eseri başarılı kılan şeylerden biridir. Tarihte vahşet olarak akıllara kazınmış bir olayı vahşet olarak anlatmak, buna cesaret edebilmek basit gibi görünse de gerçekten meşakkatli bir meseledir. Üstelik bu anlatıcının ta kendisi o vahşeti yaşamışsa çok daha sarsıcı hale gelir. Bu yüzden Böll diyince aklıma sürekli bu geliyor: Sarsıcı bir gerçekçilik. Özünde bizi sarsma amacı ile yazmıyor kendisi, zaten var olan sarsıcı gerçeklerin farkına varmamızı istiyor. Sarsılarak ya da etkilenmeden, orası okura kalmış. Ama bana kalırsa etkilenmemek de elde değil.

    Gül ve Dinamit Böll'ün denemelerinden ve birkaç röportajından oluşan oldukça geniş bir eser. Geniş olmasının sebebi birçok konuya el atmış ve hepsi hakkında da özgün fikirlere sahip olmasından kaynaklanıyor. Yazarlar hakkındaki yanılgılara dikkati çekiyor öncelikle. Bir yazarın yayınlanan yazıları, tüm yazdıklarının bir kısmıdır sadece. Buna, yani tek bir esere bakılarak yazarın kendisi hakkında yapılan yorumlar ne denli tutarlı olabilir? Yazarların eserleri de tıpkı insan hayatının dönemleri gibidir. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik... Bunlardan birine bakılarak yazar hakkında yapılan yorum, doğal olarak gerçeği tam olarak yansıtmayacak, aksine sadece belirli bir zaman dilimindeki yazarı ifade etmeye çalışan sönük bir düşünce olarak kalacaktır. Çünkü nasıl ki bir insanın yalnızca yaşamının belli bir dönemine bakarak onu tamamen yargılama hakkına sahip değilsek, bir yazarın da sadece tek bir kitabını baz alarak o yazar hakkında genel bir düşünceye varma hakkına da sahip değiliz.

    Yazar, yapıtında herhangi bir karakteri oluşturduğunda artık bu karakterin kaderinin ne olacağı Böll'e göre tahmin edilemez hale gelir. Kendisine göre yazarlık, aslında olağanüstü planlamaların değil, tabiri caizse 'plansız bir planlamanın' sanatıdır. "Bir karakteri oluştururken onun ne olacağını henüz bilemem" der Böll. Yani buna göre aslında karakterler de tıpkı gerçek yaşamda doğup, büyüyen insanlar gibi gelişim gösterirler. Başka bir değişle, yazarın kaleminden bir karakter çıktığı anda artık o karakterin kendisi ayrı bir varlıktır. Yazar, Böll'e göre o karakterin gidişatını belirlememelidir. Tıpkı gerçek hayatta çocuklarımızın ileride ne olacağına, neler yapacağımıza bizlerin karar vermemesi gibi. Yazarın kalemi akıp gittikçe karakter de kendi yolunu bulacak, kendine bir kader çizecektir.

    Önceki eserlerinden bahsederken "sanıyorum ki" gibi kalıpları çok fazla kullanır Böll. Bu, bana çok önceden izlediğim bir filmdeki yazarı anımsattı. Yazar çok ünlü bir yazardır, onunla röportaj yapmak için gelenler kendisine onun önceki kitaplarından sorular sorarlar. Yazarın ise hepsine verdiği tek bir cevap vardır: "O kitapları ben yazmadım." Tıpkı bir üstteki paragrafta bahsettiğimiz gibi karakterler nasıl yazarların elinden çıkıp bağımsız hal alıyorsa, yazarın daha önceden yazdığı eserleri de bu hale gelir. Artı olarak yazarın önceki eserleri, zamansal ve değişken insan kişiliği olarak baktığımızda yazarın şimdiki zamandaki haline bile ait değildir. Başka bir deyişle Böll'ün yazdığı önceki eserler, mesela 50'li yıllarda yazmışsa, 50'li yıllardaki Böll'ün kitabıdır, başka zamandaki bir Böll'ün değil. Bu açıdan bir yazarın ve eserin çizgileri aynı yerde başlar ama daha sonra bir daha birbirleri ile kesişmeyecek şekilde ters yönlere gitmeye başlarlar. İnsanlığın zihninin ürünü olup, ayrı bir varlık olarak kendilerini muhafaza eden milyarlarca oluşum; gerek kitaplar, gerek bütün sanat eserleri bu açıdan baktığımızda daha da fazla heyecan verici bir hal alıyor.

    Böll, bana kalırsa gerçekten de ileri görüşlü biriydi. Gelişimin tarihçesini nankörlüğün tarihçesi olarak tanımlar. Yeni gelen nesiller ondan önceki düşünceleri hiç sorgulamadan kabul ederler. Kabul ettiklerinde de önemini kavrayamazlar. Bu aslında o zamanlardan başlayarak günümüze kadar sürüp gelen bir sorun. Gelen yeni nesiller eski nesillerin eskiyerek beraberinde getirdiği düşüncelere mantıklı oldukları için değil, sırf bu 'eskiyerek getirme' meşakkatli bir iş olduğu için aşırı bir saygıdan dolayı kapılıyorlar. Bir düşünce eskidiği, daha doğrusu 'yıllandığı için' daha doğru hale gelmez. Düşünce tarihine objektif bir bakış atmak bu yüzden gerçekten zor bir meseledir. Karanlık bir koridorda yürümek gibidir bu, sağınızda ve solunuzda bazıları çürümüş, bazıları yaşayan canlı eller sizi kendisine çekmek istiyorlar. Tıpkı buna benziyor. En iyi düşünceler Böll'e göre insanın uzun sorgulamalar ve değerlendirmeler sonucunda kendi bireysel ulaştığı düşüncelerdir. Bir - izm'e bağlı ve sınırlı kalmak değildir düşünsel gelişim. Bu gelişim karşıt düşünceleri değerlendirebilmeyi ve sentezleyebilmeyi gerektirir. Mesela Böll Hitler'den hiç haz etmez. Ama bu haz etmemeye halkındaki birçok insan Hitler'den nefret ediyor diye sahip değildir. Aksine Böll, Hitler hakkında da oldukça fazla bilgiye sahiptir. Yani kendisine karşıt, hatta insanlığa karşı bir görüşe de sahip olsa Hitler, Böll yine de onu derinlemesine araştırmış ve bu araştırmaların uzun değerlendirmesi sonucunda onu eleştirebilir hale gelmiştir. Günümüz toplumunda belki de bu da çok büyük bir sorun. Karşıt görüşe sahip bir fikir akımını hiçbir şekilde araştırmaya kalkışmamak ve bu halde karşıt düşünceyi eleştirmeyi bile becerememek. Zaten aslında bu da eleştirme değil, haksız bir taşlama olur yalnızca. Karşıt olan şey ne kadar cani ve kötü olursa olsun (Hitler örneğindeki gibi) yine de düşünsel açıdan yargısız infaz yapmak düşünselliğe önem veren birinin yapacağı iş değildir.

    Yazma eyleminin de temellerine kadar iniyor Böll. "Günümüze kadar ve günümüzde yazılan ne varsa ölüme karşıdır" diyor kendisi. Ölümü en büyük gerçek olarak kabul edersek şayet Böll gibi, yazı buna karşı gelinebilecek tek şeydir. Ölüme karşı koyma çabası da değildir bu aslında, ölümü direkt olarak aşmaktır. Yani insan biyolojik ve zihinsel açıdan sonu olan bir varlıktır, ama yazınsal ve diğer türlü düşünce aktarım yolları bir düşünceyi daima diri tutar. Bu açıdan bu aktarım ölümü alt etmeye uğraşmaz, zaten ölümü baştan aşar. Geçicilikler arasında kalıcı olanı sağlamaya çalışma uğraşıdır sanat. Örneğin bizden yüzyıllar önce yaşamış düşünce insanlarının, filozofların yazarların ve sanatçıların düşünceleri halen daha bizlerle yaşıyor. Bir ressamın tablosuna rastladığımızda o ressamdan yaşayan bir yön görüyoruz, aynı şekilde bir yazarın eserini okuduğumuzda da. Üstte dediğimiz gibi tek bir eserde, o eserin sahibinin düşünsel varlığının tamamını aramaya çalışmak da yersizdir fakat bu bir yapboza benzer. O eser sahibinin çeşitli eserlerini okudukça bu yapboz daha da fazla tamamlanır. Eserler, sahiplerinden ayrı varlıklara sahiplerdir ama onları okuyanlara eserin sahibini bulmak için de tamamlayıcı ipuçları verirler. Ve yapboz tamamlandığında ise ayrı bir katmanla karşı karşıya kalırız. O düşünsel varlığa eriştiğimizi zannederiz ama aslında işin başındayızdır. Bu raddeye gelen diğer insanlarla fikir alışverişinde bulunduğumuzda ya da bununla ilgili bir eseri okuduğumuzda (mesela Nietzsche üzerine bir kitap okurken de) aslında gözden kaçırdığımız onlarca şey olduğunu görürüz. İşte düşünsel dünyanın Böll'e göre en heyecan verici yanlarından birisi de bu. Ne kadar ilerlerseniz ilerleyin her şeyin başında olduğunuzu ileriye gittikçe daha iyi anlamanız. Yolculuk yapmayı sevenler için sonsuz bir yoldur bu açıdan düşünsel varlık.

    Sanatın evrensel olması ve bir devlete ait olmasının gerekli olmadığından da bahsediyor Böll. Modern çağda devletler birbirlerini dahi ele geçirmeye çalışırken sanat eserlerini de bir bir ele geçirmeye çalışmaları gerçekten hayal kırıklığı yaratan bir durum. Sanatsal bir eserin yaratıcısı olan sanatçının bunun farkına olması gerektiğinden ve de kendisinin de evrensel bir oluşum açığa çıkardığından haberdar olması gerektiğinden de söz ediyor. Böll'e göre sanat kısıtlanamaz. Bir sanat eserini bir devlete bahşetmek de bir tür kısıtlamadır. Sanatın özünde kısıtlamazlık vardır. Buna başka amaçlar doğrultusunda engel olmaya çalışan herhangi biri sanat katilidir yine Böll'e göre. Dolayısıyla ne sanatçıların bir milleti vardır ne de sanat eserlerinin de bir yeri yurdu. Sanat evrenseldir ve bu evrenselliğe her türlü koşul altında izin verilmelidir. Aksi taktirde sanat yaşayamaz hale gelir ve yapaylaşır.

    Bir yazar her yeni yazdığı şeyler önceki yazdıklarını tehlikeye atar aslında bir nevi. Bu gerek çevreler için gerekse de yazarım bireyselliği için geçerlidir. Ama söz konusu Böll olunca o nezih gibi görünen çevreler pek kaale alınmaz. Çünkü bu nezih çevreler sürekli benzer temada şeyler ister. Kendinden bir örnek verir; bir eleştirmenin gelip kendisine teşekkür etmesini anlatır. Bu teşekkürün nedeni de o dönem son yazdığı eserde, eleştirmenin ifadesine göre artık fakir kesimlerden, bir nevi 'çamaşırhane edebiyatı'ndan çıkıp, elit şeyleri anlatmasıdır. Böll'ün bunun karşısında tepkisini tahmin edebilirsiniz. "Çamaşırhane ya da zorluk yaşayan kesimi ne sebeple edebiyatsal olarak anlatmayalım ki", der. Edebiyatı, ifade edilmemişlerin, ifade edildiği, unutulmuşların hatırlandığı bir sanat olarak da görür bu yüzden. Bireysel olarak tehlikeye atmaya gelecek olursak, yazar her zaman aslında kendi ile yarış halindedir. Çevresel bir kaygı olarak değil, bireysel bir yarış. Yeni yazmış olduğu eser önceki eseri kadar kendisini zihinsel ve duygusal açıdan tatmin edebilecek midir? Bu, bir yazar için olağanüstü önemlidir. İster bütün halk yeni yazdığı esere bayılsın, aşırı sevsin ama yazarın kendisi yeni yazdığı eserde zihinsel bir tatminsizlik yaşıyorsa şayet, eserine olan bu ilginin zerre önemi kalmayacaktır. Düşünüyorum da, günümüzde artık pek olmayan şey bu bir yandan da. Yazar (ya da kendine yazar olarak hitap edenler) bir eser bırakıyor, eğer kamuoyu ve halk eseri sevmişse kendisi de o eseri değerli görmeye başlıyor. Bu çok büyük bir hata. Bu durumda asıl süzgeç asla komünite değil, yazarın kendisi olmalıdır.

    Sözcüklerin öneminden de bol bol söz eder Böll. Sözcükler her türlü silahtan daha tehlikelidir. Bu gerek iyi yönde gerekse de kötü yönde kullanılabilir. Önemli olan sözcüklerdeki gücü fark edebilmektir. Dünya bunu bir zamanlar tamamen unutmuştu, sözcüklerin kurtarıcı gücüne sarılmak yerine birbirini yok etme hırsına bürünmüştü. Devletler belki de bu gücün farkında idi, ama bunu kendi çıkarları için kullanmayı istememişlerdi. Böll ulusların herhangi bir konuda birbirlerine suç atmalarındam ve bunun ne denli mantıksız bir hareket olduğundan da söz eder. Kendi kusurlarını haksız kılmamaya çalışmak için başka gördüğü kusurlara sevinenler, herhangi yeni bir olası kusuru onaylamış sayılır. Yani devletler tarihte yaptıkları ayıpları, aynı şeyin başka devletlerde de gerçekleştiğini göstererek temize çıkarmaya çalışır. En basitinden bir katliamın benzeri başka ülkede de olmuşsa, bu katliam hakkında, "bu tür şeyler dünyanın her yerinde olan şeyler", gibi benzeri yorumlarda bulunmak, evrensel olarak gelecekte olabilecek tüm katliamları kabul etmekten başka bir durum değildir. Bu yüzden de yanlı tarih kitapları tüm bu olası katliamları kabul ederek, tarihte işlenilen cinayetleri koşulların kaçınılmaz bir sonucu olarak ilan eder. Böll'e göre tarihin katı rakamlarından çok daha önemlidir yiten canlar.

    Böll gelecekte dünyada yaşanacak olan 'yeni tür ölümler'den de haberdar idi. Ederek denemelerinden birinde birçok uyarıya yer verir. Ölüm artık koşullu olarak zor gelen bir durum değildir bu uyarılara göre. Eskiden ölüm cephelerde idi, bu cephelerde gitmeye zorlanan insanların burnun dibinde idi ölüm her an. Ama modern dünyada ölümle burun buruna gelmek için artık cephede olmak gerekmiyor Böll'e göre. Pastanede yoğurulan ekmeğin içine girebilir ölüm, havamıza karışabilir hatta evdeki eşyalarımızdan bile sızabilir. Dünyanın karşı karşıya olduğu kendi kendini bir anda yok edebilme gücünün Böll farkında idi. Nükleer testlerin yapıldığı zamanlarda ilk denemeler bilinçsizce yapıldığı için iklime doğaya aşırı derecede zarar verildi. Ve bu haberler o zamanlar tüm dünyada yankılanıyordu. Bu sebepten dolayı insanlık o zamana kadar karşılaşmadığı bir tehlike ile karşılaştı, radyasyon. Radyasyonla da sınırlı değil, insanı uzun vadede bitiren kimyasallar da ölümle burun buruna gelmesini sağladı insanlığın. Ölüm her daim insanlığa yakın artık, bir an bile yanından ayrılmıyor. İnsanı acı ile yavaş yavaş, bu şekilde son ana dek burnunun dibinde olarak öldürüyor. Savaşlardan çok daha fazla dehşet verici bir mücadele mi bu; insanlığın kendi kendisi ile mücadelesi?

    Gül ve Dinamit, zannımca Böll severlerin kendisi hakkında o yapboz parçalarını tamamlaması için okuması gereken nadide eserlerden biri.
  • 223 syf.
    ·8/10
    Nüfus cüzdanlarında eskiden Dini-İslam kısmı vardı. Kendi kendime Türkiye gibi % 99'u müslüman denilen yerde neden koyma ihtiyaçları hissederler ki diye ergenlik çağımın son günlerine kadar zaman zaman merak etmişim ve ne gerek var demişimdir. Birkaç yıl önce kaldırıldı rahatladık (!) Bence de "içi boş" bir kelimenin nüfus kağıdında olması gereksizdi. Zaman içerisinde aileden gelen kültür, çevremin etkisi ile okul döneminde aynı dünya görüşüne sahip (vatan, millet, sakarya, secde, rüku, ezan millet, az biraz okey, biraz yanık, batak...vs.) ancak farklı fraksiyonlar içinde olsa da muhafazakar kalmayı bir başarı olarak gördüm.Dedim oğlum sen ailenin yüz akısın, onlardan daha iyi yaşıyorsun bu dini. Sonra çevremin (günümüz "şuurlu" müslümanı) modern hayata adaptasyonu ile asimile hale gelmesi, kapitalizm girdabına kapılması, değişim adına yola çıkanların değiştirecekleri düzenin adamı olduğunu, düzenin çarkına su taşıdığını görmem ben de kayış kopartır gibi oldu. Bugüne kadar öğrendiklerim neydi o zaman ? Yanlış bir din mi, inanç mı?
    Yaş ilerledikçe midir nedir hayat tecrübesi mi yoksa tam anlamlandıramadım garip duygular sarmaya başlamıştı beni hayatın cenderesi içinde...Ölüm korkusu olsa gerek...Dedim, oğlum bak çevreden, akrabalarından gidenler çoğalmaya başladı, küçükken kafa kağıdında İslam yazardı (ilk orada başladı herşey zaten) Ya, bir bak aslı nedir ?! Beni dini kitaplar, tarih kitapları sarmaya başladı. Doğru kaynak ve yazar arayışındayım bu aralar (zira ortalık toz duman. Hadis inkarcıları, tasavvufa gömülmüş olanlar, hariciler, vahabilik, şia..vs.) Medyanın (sosyal olanı ve google amca tabi ki) da etkisi ile doğru olanı bulmak için bir yola çıktım. (Allah şaşırtmasın) Neyse işe ilk Nübüvvet dönemi, zorluklar, Mekke dönemi ile başlamak istedim. Yazarın bu kitabı dikkatimi çekti. Ve okumaya karar verdim.

    Yazar zaten birçoğumuz tarafından tv ve medyadan tanınan bir zat. Sohbetlerinden hoş dili, nezaketi kitabına da yansımış. (bundan sonraki birkaç satır SPOİLER içerir) Yazar önsözünde döneme ait (Darül Erkam) kaynak kıtlığından bahsetmiş, uzun bir çaba sarfettiğini, eski kaynaklardan bilgi devşirmeye çalıştığını anlatmış ki bunu da kitabı okurken görüyorsunuz zaten. Çünkü anlatılan olaylar,bilgiler kaynak göstermekte yetersiz kalmış, dipnot bulmakta zorlanıyoruz.

    Kitabın ilk bölümünde Mekke Dönemi'ne ilişkin genel bilgilerden sonra islamın ilk okulu Darül Erkam, sahabe Erkam,eşi ve ailesine ilişkin bilgiler veriliyor. Yani Hz. Muhammed'in (sav) kendisine vahiy olarak indirilen dini, Kur'an'ı diğer insanlara nasıl ulaştıracak, Mekkeli müşriklerin yoğun baskıları sonrası toplantı yerleri, eğitim, talim, terbiye için merkez ( okul) binası neresi olacak, bunun arayışını ve o ilk İslam'ın okuluna dair bilgiler var. Bu dine gönül verenlerin bir hristiyan gibi sadece kendisi için değil tüm insanlık adına birşeyler öğrenmek ve uygulamak zorunda olduğunu bir kez daha görüyoruz. Bu yüce dinin bize ulaşmasında emeği olan dönemin insanları, Darul Erkam'da toplanıp bu dinin ilk olarak kendi ruh ve bedenlerinde sağlamlaştırılması ve sonra tüm insanlığa ulaşmasında nasıl emek sarf ettiklerine özetle değinmiş. Darul Erkam'da toplanan 45 sahabiye (rakamda farklı rivayetler olduğunu yazar söylüyor) ait özlük dosyası niteliğinde bilgiler var. Yaşantıları, sosyo-ekonomik durumları...vs. Burada şu dikkatlerden kaçmıyor. “İslam garibanların, fakirlerin dinidir.” lafının boş olduğunu görüyoruz. Neden? Çünkü İslam'ı bizlere ulaştıran yüce Peygamberimizin (sav) bu tür karındoyurmayan melankolik işlerden uzak, akılcı hareket eden bir lider olduğunu bir kez daha gösteriyor bizlere. Hz. Ebubekir ilk müslümanlardan. Ne yapıyor ??? Hemen herkese bu dini yaymanın heyecanı ile fakir, köle ayır etmeden ulaşmaya çalışırken Hz. Peygamber şu sözü ile tüm inananlara şu mesajı veriyor.”Bize yük olacakları değil, bizden yük alacaklara ulaşalım ilk olarak”. Müslüman akıllıdır, güçlüdür, zengindir. Zengin olmak için çalışır (islam için zenginlik tabi) Fakirlik Allah'ın taktiridir. İlk müslümanların fakirlerden çok dönemin , Mekke'nin ticaret erbabı zenginleri ve okuma yazma bilenlerinden tercih edildiğini (ulaşılmaya çalışıldığını, ilk hedef olduklarını) görüyoruz.

    (buradan sonra birkaç satır tekrar SPOİLER vardır) Burada şahsen 45 sahabiye, Darül Erkam Okulu'na ilişkin daha ayrıntılı bilgiler bekliyordum ancak kaynak kısıtlılığı bu bilgiler sığ kılmış. 45 kişilik sınıfın öğrencilerinin çoğu genç tabir edebileceğimiz kesimden. 16- 25 yaş arası 25-30 kişi var. Bu genç neslin ne zaman, ne kadar sıklıkla okula geldiklerini, kişisel karakterlerine ilişkin bilgileri öğrenmek isterdim. Kim ciddi, kim daha şakacı, ders dışı etkinlikler, umutsuzluk, zorluk anlarında motivasyonun nasıl sağlandığı...vs. Sonuçta günümüze de örnek olacak, olması gereken bir eğitim modelini anlatıyor kitap. Genç nesil üzerinde işin psikolojik ve kişisel gelişim adına hangi metodların uygulandığına dair bilgiler görmek istiyor insan. Bunları göremiyoruz. (Umuyorum ki yazarın bu manada başka kitapları vardır)

    Kitabın devamında Rab ve Allah kavramlarının farkını ve bu ayrımı iyi yapamamanın bizi şirke götürebileceğini bir kez daha okuyoruz. (Kur'an'ın inmeye başladığı ilk yıllarında RAB kelimesinin ALLAH kelimesinden daha fazla geçtiğini da öğrenmiş oldum, araştırıyorum bu hususu) Bu kavramların Mekke dönemi müşriklerinde (keza günümüz şirk ehlinde karşılık bulan manalar) nasıl mana bulduğunu görüyoruz. Şunu örnek vermek gerekir burada: Mekke müşriklerinin Allah lafzı ile bir sıkıntısı yok, Rab kelimesi ile bir derdi var anlaşılan. Yeryüzünü, yıldızları...vs. elbet insan yaratamaz, yağmur yağdırmak bizim işimiz değil, bunları yapan üstün bir güç var o da Allah'dır derken diğer yandan bizim işlerimize karışmaz diyebiliyor. Özel hayatlarımıza karışmaz, sosyal hayata müdahale etmez, kanun-kural koymaz...vs. Rab, Rahman kelimelerini kabul etmiyorlar. ( bu iki kavram iyice araştırılmalı farklarını bulmak adına) Ayrıca şu da dikkatimi çekti (kitapta da bahsedilmiş) eskiden Talim ve Terbiye Bakanlığı vardı, yani Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevini yerine getiren. Burada geçen Talim Allah'ın Alim sıfatı, Terbiye ise Rab kelimesinden türetilmiş. Yani iki kavramın iyice araştırılıp ayrımlarının belleklere kazınması lazım. Zira günümüz eğitim sisteminin bozukluğuna dair bazı ipuçları var bu kavramlar üzerinde.

    Kitabın ortasından sonra Kur'an nuzülü (sure sure, olay olay indiriliş sırası)'ne ilişkin 10-15 sayfa bilgiden sonra Darul Erkam Okulları'nda Başarıya ilişkin 11 altın kural ile kitap son buluyor. 11 altın kuralı merak edenler ise artık kitabı okuyarak bu bilgiyi temin edebilir....Hoşçakalın.