• 176 syf.
    ·10/10
    “Bir bahçe düşü kurmadığım zaman olmuyor neredeyse. Bir bahçe evet, şöyle korunaklı, küçücük. Kıyısı boyunca renk renk ortancalar köpürecek. Duvarın üstünden morsalkımlar sarkacak baharda. İlla ki çelimsiz de olsa bir erik olacak, bir ayva, bir çam. Erik ağacı, kış biter bitmez ilkyazı müjdeleyecek. Sonra nisan geldi mi ayva, bak işte, yaz geliyor diyecek. Çam, dağların kokusunu anımsatacak durduğu yerden. Bir küçük leylak ağacı köşede, buram buram kokutacak çiçeklerini. Sonra bir köşesinde el kadar tarh olacak. Oraya, maydanoz, kıvırcık, soğan, biber ekeceğiz. Küçük, el kadar bir toprak işte, içinde dolaşıp sokağın kirinden arınacağız.”

    Ali Çolak böyle yazmış Bir Bahçe Düşü’nde. Buna benzer hayalleri zaman zaman hepimizin kurduğunu biliyorum. Çünkü biz bu betonlaşmış kentin adamları değiliz. Çünkü biz her ne kadar şimdi öyle olmasa da bir ayağımız toprakta büyüyenlerden, evlerinin bahçesinde çiçek yetiştirenlerden, yaz günü dut ağacından inmeyenlerdeniz.

    Ali Çolak sevdiğim deneme yazarlarındandır. Denemeden başka bir türde eserini hatırlamıyorum. Zaten kendisi de yazmakta hissesine deneme düştüğünü belirtiyor. En son çıkan “Ama Sözcükleri Götüremezler” kitabı da dâhil bütün kitapları kütüphanemde. Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Günsarısı, İnce Sözler, Bilmem Hatırlar mısın, Günün Ötesi kitaplarını daha önce okumuştum. Bu sebeple üslubuna aşinayım.

    Deneme türünün özelliğidir. Karşınızdaki kişiyle konuşur gibi yazmak. Kitabı okuduğum süre içersinde Ali Çolak’ı evimde misafir etmiş gibi oldum. Gibisi fazla, öyle oldu. Hem de günlük siyasetin dışında konular üzerinde sohbet ettik. Neler konuşmadık ki onunla. Aşkın vıcık vıcık kâğıtlara boyanışını konuştuk. Aşkla ilgili son hükmü o koydu. “Aşk, bir keşif değil artık, istila! Ne nüfuz, ne hakikat, ne bulmak! Yanmıyor onu anlatan hiçbir dil ve dudak. Niye yazmalı ki o zaman, niçin anlatmalı? Neye yarar yazdıkların söz kirliliğinden başka! Yazmamalı, eskitmemeli aşkı, sarıp sarmalayıp kaldırmalı kendi beyaz ülkesine, kalbe... Dinlensin orada, arınıp durulsun. Tutkulu bir dil'le yeniden keşfedileceği zamana dek.”

    Eylül’ü konuştuk. Eylülün kederli sesinden. Ve belki kederli halinden. Tatilin bitmesinden, yazın sona ermesinden, bahçelerden geçmelerden ve de artık yüksek duvarlarla çevrili bahçeler içine kondurulmuş okul binalarına, yurt binalarına hapsolma vaktinden.

    Hırsızlarını konuştuk. “Dünya malı, sahip olduğun için sevinmeye, kaybettiğinde de üzülmeye değmez” düsturunu hırsızlar sayesinde daha iyi anladığını söylüyor. Başından geçen üç hırsızlık olayından sonra bambaşka bir adam olmuş. Artık eli sıkı değil, para elinin kiri. Şimdilerde parayı daha rahat harcar olmuş.

    Ramazan pidesini bir anlatışı vardı, zor tuttum kendimi fırına gitmekten. “Fırından bir gazete parçasına sarıp, alelacele eve getirdiğimiz pideler, sofrada tereyağı, tulum peyniri, bal ve reçel sürüldüğünde, dünyanın en tatlı, en leziz, en vazgeçilmez nevalesi olur ve başka hiçbir nimet, hiçbir ziyafet bu lezzetin yerini tutmaz, tutamaz.” İşte bu sebeple iftar saatine yakın zamanlarda uzun uzun kuyruklarda sıcak pide almak için bekleriz.

    Ali Çolak’la daha neler konuşmadık ki, radyolu günlerimizden, artık arkası gelmeyen yarınlardan, talihin yar olmasından, kadın oyuncu dalında Oscar ödülü alacak olan Charlize Theron’un bir tevafuk sonucunda bir yapımcıyla karşılaşmasından, sokaklara aşk yazan adamdan bahsettik.

    Sokaklara aşk yazan adam dedim de onun hikâyesini anlatmadan olmaz şimdi. Paris’li Duez 54 yaşındaymış. İki yıl beraber yaşadığı sevgilisi kendisini terk edince o da sevgilisinin güzergâhına, sokağına, caddesine çiçek resimleri yapmaya başlamış. Kadın isyanlardaymış. Açıyor telefonu “Yeter artık, düş yakamdan. Seni de istemiyorum, çiçeklerini de!” Duez bu, durmamış. Bu sefer kadının işe gittiği caddeler üzerine “Seni seviyorum” yazmış. Ama bu yazılar bizim sokak yazıları gibi değil tabi. Albenili çiçekli cinsten. Kadın soluğu mahkemede almış ve Duez’e üç yıl semtten uzaklaştırma cezası verdirmiş. Pes etmemiş Duez. Yazmaya devam sevgi sözcüklerini. Sabah kendi yazıyor, akşam belediye siliyor. Bütün bunlara rağmen taş kalpli sevgili yumuşamamış. Ama bir gün bir kadın Duez’i görünce “Bu resimleri senin yaptığını biliyorum ve bu yaptıkların beni mutlu ediyor.” diyor. O günden sonra Jean Luc Duze sevgilisi için “Seni seviyorum” sözcüklerini duvarlara yazmaktan vazgeçmiş ve herkesi mutlu edecek “amour” (aşk) sözcüğünde karar kılmış. Akşamları silinse de ne gam. O her sabah aynı gayretle insanları mutlu ediyor ve hâla Paris sokaklarına “amour” yazıyormuş.

    Ali Çolak sohbeti hoş bir yazar. Belki bir gün siz de onu bir kitabıyla evinizde misafir edersiniz.
  • Sanat dediğimiz şey ne menem bir şeydir ki, insanlar için farklı bir dünya kuruyor olsun. Neden yaşadıklarımızla örtüşmeyen bazen görsel, bazen zihni, bazen işitsel bir dünya var? ...
    Acaba yazmakla yaşamak birbirine zıt uğraşlar mı, yoksa biri öbürünün gölgesi ya da türevi mi? Bence yazmak işi yaşamın kaçınılmaz bir uzantısıdır.
  • 200 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Herkese günaydın :) Sabahın beşinde uyanıp az evvel bitirmiş olduğum Platon'un Sokrates'in Savunması kitabının inceleme yazısını yazmak için geldim. Benzeri bir #okudumbitti yazısı da İnstagramda Merve Kır hesabından paylaşılacak. Gelelim sadede.

    Kitabı bir öneri ve tavsiye üzerine almadım. Alışveriş yaparken önüme çıktı ve merak ettiğim için alıp daha sonra cesaret edip okuyamamıştım. Kitabın beni sıkacağını ve kendini okutmayacağını düşünmüştüm.
    Ya-nıl-mı-şım!

    Gördüğünüz üzere o kadar çok alıntı yaptım ki kitaptan paylaşmak istediğim başka şeyleri paylaşamadım. Çünkü içeriğini belli edebilirdim. Zaten post-it bitirdim :)

    Kitap üç bölümden ve bir Sonnot'lardan oluşuyor. Birinci bölümde Sokrates'in Euthyphron ile arasında geçen konuşmaları okuyoruz. İkinci bölümdeyse Sokrates'in kendini suçlayanlara karşı yapmış olduğu savunmasını dinliyoruz. En son bölümümüzde ise Sokrates'in sevenlerinin ona karşı olan sorularıyla karşılaşıyoruz.
    Benim kitapta genel anlamda en beğendiğim olay şuydu; Sokrates herkesin tezini çürütüyor. Hem de kendi kurdukları cümlelerle.
    Ve yaşadığı her anın son damlasına kadar savunduklarının peşini ve gerçekliğini bırakmıyor. Bu kitabı kesinlikle (felsefeyi sevenler önde olmak üzere) okumalısınız.

    Eklemem gereken ek bir şeyde; iyi olan, kalbi güzel olan, erdemli yaşayan ve yaşamak isteyen herkesi hep kendi elimizle itiyor ve baş başa kalmayı seviyoruz. Böyle insanların aramızdan çıkmasından korkuyoruz en çokta. Bizi cehalet korkutması gerekirken biz hep bilenden ve bilmek isteyenden korkuyoruz. Nicelerini yitirdi insanoğlu, yitirmekten korkmadan.
    Kitabı ben çok beğenerek okudum, sizde okuyun olur mu :)
  • 592 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    *VAMPİRLER*

    Eskiden vampirler güneş de ışıldamazlardı,dışarı çıkamazlardı ve bir yüzük yardımıyla Güneş’ten korunma gibi bir şansları da yoktu.Eski vampirlerin gözleri sürekli renk değiştirmezdi,sadece kırmızıydı.Eski vampirler de yeni vampirler gibi soluk tenli yakışıklı ve güzeldi.Eski vampirler yeni vampirler gibi insanları incitmemek için hayvan kanı içmezlerdi veya insan yemekleri ile beslenmeye çalışmazlardı; onların lüksleri vardı sonuçta = Saf İnsan Kanı.Son olarakta eski vampirler edepsiz veya görgüsüz değillerdi; davet edilmeden hiçbir yere giremezlerdi.Stephen King tabiki eski vampirleri tercih etmiş bu kitabında.Hadi incelemeye geçelim :)

    Yazar olan Ben Mears,çocukluğunda dört yıl boyunca teyzesiyle kalmış olduğu Jerusalem’s Lot’a bir roman yazmak ve geçmişteki korkuları ile yüzleşmek için geri döner.Çocukluğundan beri dimdik karşısında duran ve bir türlü peşini bırakmayan Marsten Köşkü kasabanın tepesinde adeta “Seni daima izliyorum Ben” dercesine dikilmektedir.Yıllar sonra yeni kiracıları vardır bu köşkün.Kiracıların gelmesiyle birlikte kasabada akıl almaz olaylar yaşanmaya başlayacaktır.Yoksa kasabaya bir daha Güneş hiç mi doğmayacaktı ?

    Kitaba başlarken adeta çamurun içine saplanmış bir arabayı çalıştırır gibi debelenip duruyoruz.Giriş bir o kadar anlamsız,bir o kadar yavan ve bir o kadar içine alamayan tipte.Sonuçsa her şey olurunda giderken sanki Stephen King “Canım sıkıldı bitsin artık” demişçesine kestirilip atılmış adeta hatta hızlandır tuşuna basılmış bile olabilir.Ama bir gelişmesi var ki 40.sayfa ile 500 arasını nefessiz soluksuz okudum.

    Stephen King bize öyle bir kasaba hediye ediyor ki (tekrardan) uzun süre aklımdan çıkacağını sanmıyorum.Her gün camdan dürbünle insanları gözetleyen Mabel,mankenlik hayalleri kurarken 17 yaşında anne olmuş bir kadın,çöplükte yaşamak tek tutkusu olmuş bir adam,kocasını aldatmaktan oldukça zevk alan bir kadın ve daha niceleri.Karakterler çok fazla ancak öyle özellikleri öyle düşünce yapıları var ki unutmanız bir o kadar imkansız.

    Aniden gelişen ölümler,körüklenen merak duygusu,tsunami gibi üzerinize gelen bir gerilim içeriğine sahip olduğu için kalp hastası olan insanların bu kitabı okumalarını önermiyorum.

    SADECE VAMPİRLER VE GERİLİM Mİ VAR ?
    Hayır.Bu kitap yoğun miktarda duygu içeriyor.Kitabın bazı bölümlerinde çok ağladım.Karakterlerin düşünce yapılarını anlatamıyorum çünkü spoiler olabileceğini düşünüyorum.

    Stephen King bize öyle bir kitap yazmış ki bu kitabı okurken hiç kimse güvende değil.Hatta siz bile güvende değilsiniz.Bu kitabı okuduktan sonra tanıdıklarınızı eve davet etmeyeceksiniz,hatta perdelerinizi bile açarken korkuya düşeceksiniz.Karanlıkta dışarı çıkmak mı ? Daha neler. :)

    Bu kitabı okurken şöyle bir hataya düşmeyin.”Ben bu karakteri çok seviyorum,başına hiçbir şey gelmez” gibi cümleler kurmayın.Ben kurduğuma fazlasıyla pişman oldum.En son ağlamaktan gözlerim kıpkırmızı olmuştu.

    Son olarak söylemeden geçmek istemeyeceğim bir nokta var.Ben bu kitabın incelemesini severek takip ettiğim Mine Oral ablamın youtube kanalında görmüştüm ve o zamandan beri okumak istiyordum.Böyle güzel bir kitapla beni buluşturduğu için incelememi ona ithaf etmek istiyorum.Teşekkür ederim :)
  • Sadık hidayet Kör baykuş kitabında anekdotlar

    Ama önce beni bu oda köşesinde tümörler gibi, kanserler gibi azar azar yemiş bitirmiş dertlerimi kağıda geçirmek istiyorum, çünkü düşüncelerimi daha bir düzene koyarım böylece. Yoksa maksadım bir vasiyetname yazmak mı? Hayır! Çünkü ne malım var kadıya yedirecek, ne dinim var şeytana verecek. Hem sonra daha nesine takılıp kalacağım bu dünyanın? Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden!

    Bu hayat bana tek değişmez mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti adeta, öyle ki bağrımda hep aynı alev vardı ve o beni bir mum gibi eritti.

    Duymuştum : insan, gölgesini duvarda başsız görürse, hemen o yıl ölürmüş.

    Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafında vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır ;yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır ; bu gibi şeyleri umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum. Ölümünü karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum. Sağlığı yerinde ve mutlu olanlar için, eğlencelik şeylerdi bunlar. Ölümün ve çektiklerimin korkunç gerçeği karşısında, kıyamet günü üzerine, ruhun ahretteki mükâfatları üzerine bana telkin ettikleri şeyler, tatsız bir aldatmaca oluyordu. Bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etksizdiler...

    Düşündüm :"Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. Belki de benim hiç yıldızım yok!"

    Cinsel ilişki ânında, iki kişi yalnızlıklarından kurtulmak için birbirine yapışır, herkeste aynı delice kıpırdanışlara bir kapıdır bu, ve yavaş yavaş ölümün derinliklerine yönelmiş bir pişmanlıkla karışıktır.
    Yalnız ölüm yalan söylemez!

    Çocukluğumu yaşamak istiyordum, ama gelince anladım : her şey çetin ve acı verici, hep o günlerdeki gibi!

    Yaşarken nasıl başkalarının uzağında kalmışsa, şimdi de diğer ölülerin uzağında kalması gerekiyordu...
  • Benim senden daha önemli meselem olamaz. Ne değişen ekonomik dengeler ne de savaş. Ben senin arsızın oldum. Seninle devrimler, ufak tefek kazalar yapmak, renklerin isimlerini değiştirmek istiyorum.Bendeki bu halin bir açıklaması yok. Sorsalar ne cevap veririm bilemiyorum.Dışarıdan baksam kendimi aptal olarak tanımlarım.Kendime kulak asmam, kendime aldırmam, kendimi dinlemem..Aramızda küçük farklılıklar yok değil, sen kahveyi seviyorsun beni seni. Sen maviyi seviyorsun ben seni, sen özledin mi bilemiyorum, ben seni bu gün günlerden pazar..Anlamıyorsun, avuç içlerim kaç gündür kanıyor bilmiyorum, ellerim kaç saattir titriyor hatırlamıyorum. Yalnızlığın bir takvimi yok. Seninle tarih yazmak istiyorum. Bir kaç önemli gün kutlamak, geleceğime yön vermek küçük tartışmalar yaşamak, barışmak istiyorum.Sarılarak, öpüşerek barışmak.
    Dudakların için, kokun için sonsuz sayıda bahane üretebilirim. Dökülen saç tellerini biriktiririm cüzdanımda, biten parfüm şişeni, rujunu diş macununu saklarım anı olsun diye. Kendimi biriktiririm çokça senin istediğin gibi sesinde, bir gün alır cümlene katarsın diye.Benim senden önemli meselem olamaz,anlamalısın. Bilmelisin sarılmalısın, bırak tek kişilik koltuk yalnızlığımı kenara, aldırma. Televizyonda saçma sapan bir film var..
    uzan yanıma ölene kadar izleyelim istersen..

    Özcan Bülbül