• -Teknik bir inceleme değildir. Sadece kendim için yazmak istedim, kendimi aktardım.-

    Galiba çoğu zaman yazmaya nereden başlayacağımızı bilemiyoruz.. Hadi yazmayı bir kenara koyalım, karşımızda birisi olsa ve ona anlatacak olsak, konuşmaya nereden başlayacağımızı bile kestiremiyoruz. Bizler de bu sebeplerden ötürü hep susmayı tercih ediyoruz.

    Ben de öyle güzel yazılar yazamam aslında bakma şimdi uğraştığıma. Otururum bir defterin başına, saatlerce sayfaları karalar dururum. Anlayacağın kendi yalnızlığıma bile dökemem içimi. Bir konuşsam, anlatsam, saçsam dünyamı ulu orta her yere, birileri gelse, toplamak zorunda kalsa...
    Eminim çok güzeldir, eh pek yaşamadım ama güzeldir diye tahmin ediyorum. Gerçi genelde çok konuştuğum söylenir de aldırma sen onlara, o konuşmak o konuşmaktan değil. Havadan sudan anlatır, içimdeki karanlığı gizlerim çoğu zaman.

    “Lâkin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan. — Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. Duvardan doğru eğilmiş, yazdıklarımı oburca yutmak, yok etmek isteyen gölgeme. İşte onun için denemek istiyorum: Birbirimizi ola ki daha iyi tanırız. Uzun zamandır başkalarıyla bütün bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.”

    Benim de tek korkum ZAMAN.

    Bir şey olacaksa oluyor, bazen farkına varıyoruz elden bir şey gelmiyor, bazen de asla farkına varmıyoruz. Bazı şeyler inceden işliyor insanı.
    Dakika dakika, saniye saniye, giriyor ruhuna, kaplıyor seni. En gizli korkuların, duyguların, hepsi zamanla, yavaş yavaş dolduruyor benliğini.

    Bazen bir hastalık çalıyor kapını. Sen konuşmuyorsun, anlatmıyorsun ama biliyorsun olacakları. Susuyorsun, gülüyorsun, gerçeklerden kaçıyorsun, bununla birlikte etrafını da mutlu ediyorsun belki de, ama zamandan kaçamıyorsun... Sadece kaçtığını sanıyorsun, yanılıyorsun. Misal işte.

    Kitabımızda da karakter deli gibi ölmek istiyor.
    Bazılarımızın ruhu öyle yorgun oluyor ki, ölmeye hali bile kalmıyor. Bence bu ölmek istemekten çok daha kötü.
    Hem ölüm nedir ki? Kurtuluş mu?
    Ah! Kocaman bir saçmalık.
    Eğer ölmeyi bir kere denemiş ve ölememişsen bunun bir kurtuluş olmadığını anlamışsındır, ee bravo sana.

    Ne kadar da saçmalıyorsun sen yine Neslihan. Hayır konuşacağım bu sefer diyerek oturdun şu defterin başına ama yine boş boş doldurdun şu satırları. Hem neyi konuşacaktın ki? Kendinden kaçtığın gerçekleri yazmaya cesaretin var mı senin Sadık Hidayet gibi?

    Ee bir kalem duraksadı tabi, olmadı di mi, ıhıh olmaz olmaz.

    Olmayacaktır da zaten, biz yalnız insanlarız. Alışmışızdır susmaya, öyle ağzımızı da kolay kolay açmayız. Şu kalem mi açacakmış benim ağzımı? O öyle sanmaya devam etsin o zaman.

    Yazar da demiş ki;
    “Kendimden kaçmak istiyorum, böyle bir şey mümkün mü?”

    Bırak abicim sen de kendinden kaçma. Zaten kimsen yok, kendini terk edip ne yapacaksın? Batıyorsa batsın nefesin, konuşuyorsa konuşsun için. Alış, dinle, ses ver, cevap ver.. Bırak kendin kalsın bari sana.

    Herkes her gün düşüyor zaten, -mecaz anlamda bahsediyorum canım tabi- düşüyor da nasıl kalkacağını bilemiyor. İşte yalnız insan düştüğü yerden kalkmasını en iyi bilen insandır! Yahu seçeneği yoktur bir kere. Sağ elini önce koyacak yere, işte onun gücünü alabileceği tek yer doğadır, topraktır, aldın mı gücünü, heh şimdi doğrul işte, mis. Ne yapsın canım adam ya da kadın? İlla gitsin birilerinden yardım mı beklesin? Beklemeyecek tabi. Bilecek en iyi yardımın ona kendisinden geleceğini. Bilmiyorsa da yardım beklerken sürünmeye devam edecek, kirlenecek.

    Hepimizin hayatı eminim bok gibidir. Ya da ben sizlerin hayatınızın da öyle olmasını istiyorumdur. Eminim Sadık Hidayet’in hayatı da öyleydi. Belki benim hayatım da öyledir.

    Yahu nankörlük değil bu bak dinle hemen çat diye yapıştırdın suratıma, anladım ben seni.
    Cidden nankörlük değil, yazıp anlatamam sana ama buna ne nankörlük denir ne de şımarıklık. Kimisinin elinde gerçekten çok sağlam sebepler vardır. Herkesi kendin gibi göremezsin ki. Kimisi sınav stresi yaşar ve bu sebepten ölmek ister. Ee buna basit ya da saçmalık diyebilir misin?
    Diyemezsin, sen bence öyle deme. Herkesin yükü kendisine ağırdır. Herkesin acısı da kendisine göre çok fazladır.

    O yüzden hayatım boyunca kimseyle acı kıyaslaması yapmadım. Bizimki de kendimize en acı geldi.
    Yani anlatamadık, dökemedik, çoğu zaman en yakınımızdan, ailemizden bile sakladık ama olmadı yapamadık işte. Sorguladık, kaybolduk, kaçtık, terk ettik, geri döndük..
    Hepimiz yaptık bunları. Ama saklamasını sadece birkaçımız başardı. Ee iyi bok yedik o zaman o birkaç olarak ne diyim.

    Herkes zamanının kıymetini bilsin. Hepimiz bilelim. Zamandan korkan insan, zamanının kıymetini bilir. Zamandan korkun. Size getireceklerinden de korkun. Mutluluk olsa bile korkun. Sizler sadece mutluluğu, heyecanı, sevinci, aşkı güzel duygulardan sayarsınız. Ben korkuyu da güzellikten sayıyorum. Çünkü onun hep içimde olduğunu biliyorum. Güzelleştirdim onu, eğittim. Etrafıma gülücükler saçıyorum mesela bak şu an bile gülüyorum. Hastaysan, ölüm döşeğindeysen bile kalk gül. Her şeyden kork, bir tek gülmekten korkma.
    Bana diyorlar ki “maşallah ya ne güzel hiç derdin tasan yok gibi sürekli gülüyorsun, Allah herkese senin bahtından versin,” ee ne diyim ben şimdi buna? Bütün insanlık adına beddua ettin ablacım deme öyle şeyler desem anlamayacak, ben de bir daha anlatmak istemeyeceğim. Yine güldüm geçtim. Artık bütün insanlık adına cidden felaketler gelirse bilin sebebi o abladır. Neyse cidden ağır boş yaptım. Kitabı okuyanlar belki yazdığımı anlayacaktır, okumayanlar ise anlamayacaktır. Bana yarattığı kasvetten bir an önce kurtulmak istedim sadece. Çok güzel bir dil, çok güzel bir anlatım.. Bazı yerlerinde kadına duyduğu o derin arzudan rahatsız olmadım değil ama genel olarak bu kitap okuduktan sonra tam intihar etmelik ya da intihar düşüncesindeysen vazgeçmelik. (Üzgünüm.)

    “Gel gidelim içelim,
    Rey şarabından içelim!
    Şimdi içmezsek onu,
    Ya ne zaman içelim?”

    Eğer buraya kadar okuduysan rica ediyorum senden yorum yapma. Çünkü ben kendi kendime konuştum ve bu incelemeyi de kendim için yazdım. Ama bana diyeceklerin varsa özelden belirtebilirsin :)
    Şimdiden teşekkür ederim.
  • Aykut
    Önce özür dilerim diye başlamak istiyorum yazıma. Kitabı yollaman üzerinden epey bir zaman geçti şimdiye kadar çoktan inceleme yazılmadıydı ama umarım bunu bir kasıt olarak algılamazsın. Bir dönem ilgim sadece şiir kitaplarına oluyor, içimi şiir mısraları ile dökesim artınca da ihmalkarlık doğuyor affola.
    ‘’Müfreze Dağı Sarar
    Dağda Kaçaklar Arar
    Geçit Vermez Kayalar
    Hızlan Be Halil İbrahim’’
    Mısralarını ve Halil İbrahim’in hikayesini okurken öyle güzel bir anlatım ile ifade etmişsin ki dayanamadım türküyü de defalarca dinledim.
    Sadece bu türküyü mü hayır sonrasında Karadeniz ağıdını da ilk defa ama kaç defa dinledim. Teşekkür ederim)


    ‘’Ağamız büyük adamdır , sizin öküzünüzle onun öküzü bir mi? Allah bile farklı muamele eder onun hayvanına. Siz de yerinizi bilin kardeşler’’ cümlelerin bana rahmetli Kemal Sunal’ın oynadığı defalarca zevkle izlediğim Kibar Feyzo filmindeki ‘’ Ağanın b..unun üstüne b..k olur mu’’ repliklerini hatırlattı da gülümsedim.
    Ama ne senin Baran ağa, ne Maho Ağa, ne de senin köyünde Kibar Feyzo var.
    Ağalık boydan değil soydan gelir söyleminin ispatını gözler önüne serdiğin soysuz sopsuz Baran Ağa, hem de boysuz ağa, ondan sonra da ağa olacak ise soysuz sopsuz boysuz oğlu Sabri.
    Zavallı, silik ezik karakter Sabri, ağa oğlu olsa ne fark eder ki? Okumayı kızlara hava atmak amacıyla , hatta bunu günümüzde sıkça rastladığımız sosyal medya fenomeni olmak için yaptığını anlatarak toplumun acınacak durumuna parmak basmışsın bunu çok beğendim.
    Zeynep, bir ara romanın ana karakterlerinden olacak aşk meşk işleri dolu sayfalar gelecek derken ‘’ Kendine iyi bak demiştin bana, kalbimi benzettiğimden beri zindanlara, çok çizik atan oldu duvarlarıma. Sokak lambalarının bile aydınlatmadığı, kimsenin üzerine yazı yazmaya bile değer görmediği bir duvar oluverdim..’’ yazdın da Zeynep, imkansız aşk oldu ve sayfalarda pek yer almadı ya bunu da takdir ettim.
    Bir de Çeto var ki akıllara zarar. Ağanın kuklası, insanlığın acınacak parçası. Onun jandarma sorgusu evet polisiye tadını tam hissettirdi.
    Aaaa bunları yazıp duruyorum nerede ana karakter evet ya nerede?
    Halil, nerede kaldın da unuttum seni? Zeynep’e olan aşkından vazgeçen, amacı yazar olmak olan, annesinin anlattığı hikayeleri tekrar anlatırken zihnime iyice yerleşsin diye türküleri de ekleyen ya da dinlediği türkülerin hikayelerini hatırlatan Halil, unutmadım seni sadece daha iyi anlatmak için bu ana bıraktım.
    Babasının katilini bulmak için İstanbul’dan köyüne geri dönen ağanın eziyetlerine katlanan, ağanın kurbanı olmuş Elif’in,
    ‘’Bir ay doğar ilk akşamdan geceden neydem neydem geceden
    Şavkı vurur pencereden bacadan
    Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben
    Uykusuz mu kaldın dünkü geceden neydem neydem geceden’’ ezgisinin https://www.youtube.com/watch?v=ZifwSWWfgX4
    belki de umudu olmasını istediğim
    imkansız aşkı Halil.
    Köye tayini çıkan öğretmen Mustafa’nın en yakın yardımcısı destekçisi ‘’ Korkaklar, korkak olduklarını kendilerine söyleyebilecek kadar cesur mudur? Yoksa bu bir kabullenişin mi ürünü? ‘’ cümlelerin sahibi korkusuz Halil. Öğretmen Mustafa’dan bahsederken Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ü rahmetle anmama sebep olan kısımlar için de minnettarım sana.
    Fikir Kapısı, Düşünce Bahçesine yorulmadan yardım eden çocukları da hatırlamak gerek değil mi Aykut? Ne kadar yaratıcı , özgürlükçü bir çalışma idi hayran kaldım imrendim emeğine sağlık bu bölümler için.
    Olayları açıkça anlatıp okumak isteyenlerin meraksız kalmalarına sebep olmak istemiyorum.
    Aklınıza gelebilecek her türden anlatım, toplumsal yara, kulluk, kadın hakları, susmak zorunda kalmak ya da cesur olup haykırmak , cinayet , eğitim mevcut bu kitapta.
    Çokça beğendiğim betimlemeler , ifadeler oldu. Hele de Elif’in itiraf oyunu aferin kız işe bu dedirtti.
    Çok haklısın Aykut, aynen yazdığın gibi
    " Kader biraz da eğitimden geçer’’

    Her ne kadar ağa ‘’ tek geçerli saat bizim saatimizdir ‘’ desen de Aykut ne güzel bitirdi seni ve eziyet ettiğin saatleri son cümlesi ile;
    ‘’Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’’


    Keyifli okumalar
  • "LEYLİM" bir insan sevdiğine en güzel nasıl seslenebilir? Hem onun adından uzaklaşmadan hem de kendi kalbini katarak nasıl çağırabilir ki? Bir Ahmed Arif'in Leylim'i olmak nasıl bir duygu? Peki ya, Leylim'in Arif'i olamamak? Böyle diyordu Leyla Erbil'e, Leyla'sına Leylim, Sevgili Canım, Canım Leylâm, Ömrüm diye başladı mektuplarında böylesine içten böylesine yürekten, böylesine sıcak, böylesine samimi bir dille.

    Bıkmadı usanmadı canı Leylim'ine yazmaktan ne kadar zor durumda olsa da. "kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?" dediğinde Ahmed Arif o boşluğu ben hissettim buz gibi ve karanlık içimde sanki. Yapma Leyla, Ahmed Arif böyle söylerken yokluğunla onu bin parçaya ayırma :(

    Her mektubun sonunda gözlerinden öptü sevdiğinin. Yanlış hatırlamıyorsam bir mektubunda yazmıştı gözlerinden öpmeyeceğim birine yazmam diye. Ah! Bu nasıl bir duyarlılık, güzelliktir böyle?
    "Gözlerinden öperim cânım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum.
    Yarı parçan" sen en tatliş şair cümlesi olabilirsin mesela.

    Sonra "Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar" diyen bir adama "Yazma! Sevme! ne demek?" Hakikaten ne demek bu? Leyla farkında mısın öl diyorsun ona hatta öl deseydin daha iyiydi ama yazma, sevme demeyecektin, kelimeleriyle sana tutunan bu insana. Koparamazsın ki onu ne kendinden ne de her defasında seni anan ve anlatan tüm o sözcüklerinden. Biliyor musun? Ahmed Arif duysaydı beni, çok kızardı bu söylediklerime eminim, Leylim'e bunu söylemeye hakkın yok derdi. Seni incitecek ufacık bir kelimeye dahi katiyen izin vermezdi. Bu kadar "delin divanenken" o böyle diyordu ya sana, sen ona karşılık veremedin.
    "Hep, yaz diyorum ama hiç yazmıyorsun."
    "ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."
    "İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim."
    Üzdün Ahmed Arif'i o böyle bir şeyi her ne kadar kabul etmese de tam aksine senle yücelmiş sade. Beni de üzdün :/
    Gittin evlendin başka biri ile
    "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    Ağlanmaz mı bu cümlelerde sen söyle Leylim, bunu yazan kalem kırılmış mıdır bu cümlede?
    "Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."
    Offf umutsuzluk en sevmediğim şey benim. Bu cümle umutsuzken bile umutla göz kırpıyor buna. Ne ettin sen Ahmed Arif'e Leylim şair ettin, viran ettin, mafettin :((
    "Ne güzel şey, sana inanmak! Bunu bir anlatabilsem." dedin çok güzel anlattın o kadar güzel anlattın ki ben de ona inandım. Ama bilir misin Leylim'e senin gözünle asla bakamadım, bakamazdım zira ben sen gibi kalp ateşiyle bu şiirleri, mektupları yazamazdım.
    "Sana mahkûm kalmak güzel." dedin sen;
    "Kalbindeki yerim en güzel esaretim. Bilirim sonsuza kadar kalsam yüreğinde, sevginin sıcaklığı bu kadar güzelken, ordan hiç çıkmak istemem ki. Sensiz özgürlükse zindan bana. Tıpkı kanatsız bir kuşu, soğuk ve karanlık bir gökyüzüne terk etmek gibi." demiştim ben de, aynı anlamlarda farklı satırlarda buluştuk bak gördün mü seninle? :)
    "Hasret ile gözlerini öpeyim. Orası öyle ya, bu hasret böyle biter mi?"
    Bitmez, bitmedi
    "Canım Benim,
    Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep."
    Bundan mıydı Leylim'e bu denli çok "Canım" demen mektuplarında?
    Araya gönderdiğin şiirler de iliştirilmişti kitapta:
    "Bilsinler!
    Sana nasıl yandığımı..." diyor Ahmed Arif.
    Bildik, bilmeyen kaldı mı daha, sanmam. Kalmasın da :)
    "Müthîş özledim seni." Sen müthişsin asıl biliyor musun? Hayır şair olarak zaten öylesin ama onu demiyorum ben insan olarak, kalbin işte çok müthiş diyorum. Bu zamanlarda kimse kimseyi müthiş özlemiyor. :/
    "Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten."
    "Şiirse içimde uyur. Sen gibi, içimde büyür."
    Evren=sen, şiir=sen. Her şey sade sen, sen olmayan tüm nenler hiç. Bunu diyor Arif, anla be Leylim.

    "Ya, sensiz edebilmeğe mahkûm eder misin beni?"
    "korkuyorum, sen uzakken. Gitme!"
    "Söyle yittin mi? Söyle! Yitebilir misin?"

    Senin de suçun yok elinde değildi belki ama Leyla mahkum ettin onu, üzgünüm gittin belki de yittin :(
    Oysa seni sevdiğini haykırmıştı, sana rağmen defalarca
    "Seni seviyor, seviyor, seviyorum."
    "SEVİYORUM. Başkaca da yokum." demişti.

    "Kazağın sırtımı, canımı, sevdan evrenimi sarmışken böyle nasıl üşürüm?"
    Neden bilmem, ben üşüdüm bu satırlarında...

    "Seni öper, öper, öper, öperim."
    Senin yalnız senin diye mektupları bitirişlerin, yandırdı içimi benim.
    "Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?"
    Anlaşılmak istedi hep sevenler anlamadı kimi zaman sevilenler ve en iyi şairler böyle yetişti inanır mısınız? En çok acı çekenlerdi zira gerçekten sevenler...

    Son olarak en sevdiğim alıntılardan
    "Ne güzel şey senden gayrisini tanımamak, takmamak!"
    "Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm."
    "Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki."
    "Ne zaman bu düşüne kapılsam, aklıma hep senden açmak gelir."
    "Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir."
    ...

    Yazacak o kadar çok şey, söylenecek nice cümlelerim var da ellerim varmıyor devamını yazmaya ben susayım, siz daha da fazlasını anlayın olur mu?

    Kitapta küfürlü kısımlar vardı, keşke olmasaydı bunun dışında çok sevdim.
    Ahmed Arif Ve Leylim'ine ithafen bu incelemem. Okuyan ve hisseden güzel yüreğinize sağlık.
    Sevgilerimle,
    Şiirle kalın...
    Üzdüysem sizi affola.
    "Nasıl bitireyim, umutlu mu, sevdalı mı, yoksa ağlamaklı mı?"
    Benimki hepsinden biraz oldu işte :)

    NOT: Kitap linki aşağıda mevcuttur, okumak isterseniz oradan indirebilirsiniz :)
    Bu arada kitaptan epey alıntı yapmam rahatsız ettiyse üzgünüm gerçekten. Kendi cümlelerimle anlatsam da onları eklemem kitabın güzelliğini gerçekten görebilmeniz içindi o yüzden onlar olmadan benim satırlarım eksikti :)
  • Bazı kitaplar vardır gerçekten hakkında çok konuşmaya gerek yoktur. “Al, oku” deyip geçeceksin, o depremi okuyunca okuyanın kendisi yaşayacak ama ben kendime not düşmek ve kitabı birilerinin radarına düşürmek için yine de yazacağım. Bitirdiğim günden beri inceleme yazmak için yanıp tutuşuyordum. Nihayet kendi çapımda yaptığım araştırmayı bitirip yazmaya başladım. Çok büyük ihtimalle yazdığım ve yazacağım en uzun inceleme olacak. Birilerine ulaşırsa ne mutlu bana.

    Kitap, Çin’de köyleri gezip köylülerden dinlediği hikâyelerle halk şarkıları derleyen bir gezginin, kitabın kalanındaki anlatıcımız olacak olan Fugui ile karşılaşması ve Fugui’nin ona anlattıklarıyla gelişiyor. Olayların yaşandığı dönem, Mao’nun Çin’in lideri olduğu ve sözümona Büyük İleri Atılım projesini gerçekleştirmeye koyulduğu zamanlar. İncelemenin kalan kısmında bu projeyi BİA diye kısaltacağım ve Mao’nun kendi halkına yaşattığı acıları ve zulmü dilim döndüğünce anlatacağım.

    Öncelikle yaşanmış tarihi bir döneme ışık tuttuğu ve beni derinden sarstığı için bu incelemeyi yazmasaydım da kitaba kaynaklık eden Mao dönemi Çin’i kesinlikle araştıracaktım.

    Yazarımız Yu Hua kendi çocukluğunda , yine Mao döneminde yaşanan Kültür Devrimine tanıklık ediyor. Bu dönemin onda yaşattığı travmanın izleri de yazdığı her kitabında yer bulmuş. Bu Kültür Devrimi’ne aşağılarda BİA ile birlikte detaylı olarak değineceğim.

    Kitap yayımlanır yayımlanmaz Çin’de yasaklanıyor. Sonra filme uyarlanıyor, hızını alamayan devlet anında filmi de yasaklanıyor. Bir ülkenin yüzleşmekten ve başkalarının da haberdar olmasından korktuğu utanç dolu bir geçmişe sahip olması ne acı. Çin tarihini elimden geldiği kadar kısaltıp özet geçeceğim. Benim de çok bilgim yok, az şey okudum. Eksiğim, yanlışın olursa affola. Belirtirseniz düzeltirim.

    Çin’in 8 bin yıllık köklü bir tarihi var. İlkokul ve ortaokuldan az çok biliyoruz medeniyete öncülük eden keşiflerini de. Kağıt yapımıdır, matbaasıdır, pusulasıdır, barutudur, sismografisidir, matematikteki pi değeridir, KONFÜÇYUS’udur vs. Her alanda birikimli, gelişmiş, zengin bir geçmiş yani. Gerek tıp alanında gerekse sanayi ve sanatta gelişime imzasını atmış bir toplum. Araştırmaya başladığımda taa Milattan Öncelere kadar gitmiştim ama baktım işin içinden çıkacak gibi değilim, aldığım notlar derya olmuş. Dedim “Bahar sakin ol” (((:::: Daha yakın tarihten itibaren başlayacağım o yüzden.

    Şimdi 1912 yılına kadar Çin hanedanlıkla yönetiliyor. Sonrasında nüfus artışı ve Afyon Savaşları sonucu çıkan iç isyanlar sebebiyle bu hanedanlık sistemi sona eriyor. Fakat hanedanlık yıkılıp cumhuriyet ilan edildikten sonra da Çin uzun süre huzur yüzü görmüyor.

    Devletin başında milliyetçi rejim var. 1920-21 yıllarında Çin Komünist Partisi kuruluyor. Rejimin başındaki General Chiang egemenliği eline alıp komünizm unsurunu şiddet yoluyla ekarte etmeye çalışında iç savaşın fitilini ateşlemiş oluyor. Komünistler silahlanıp örgütleniyor. II. Dünya Savaşı’na kadar Çin bu iç sorunlarıyla meşgulken Japonya Çin’e saldırıyor. Hâl böyle olunca komünistler ve milliyetçiler kendi aralarındaki sorunları “bir süreliğine” askıya alıp dış düşmanlarına karşı tek yumruk olarak mücadele veriyor ve Japonya’yı yenilgiye uğratıyorlar. Savaşla beraber ittifak da bitiyor ve iç savaş kaldığı yerden devam ediyor ama bir farkla: bu Japonya’yla olan mücadeleden komünistler güçlenerek, milliyetçiler güç kaybederek çıkıyor.

    Bundan sonra, 1949’dan itibaren Mao’nun 27 yıl sürecek olan devri başlıyor. Dananın zart dediği yere geldim sonunda. Şimdi Çin’e, bugün lanetleyerek andıkları kitapta geçen zamanları yaşatan kişiden, Moa’dan 1-2 cümleyle bahsedip geçiştirmek olmaz.

    Araştırmaya ilk başladığımda zalim bir diktatör mü yoksa kahraman bir lider mi anlayamamıştım. Youtube’dan birkaç video izledim, sonra videoların altındaki yorumları okuyunca her iki fikirden de insanlar olduğunu anladım. Siyasetten de, gizli kapaklı olaylardan da nefret ederim. Asla güvenemediğim tüm bu bilgi kirliliği içinde benim şahsi kanaatim kesinlikle cani olduğudur. 2-3 günlük bir araştırma sonucu vardığım kanı budur tabii ki yanlışım olduğunu düşünen, fikri başka olan varsa yazsın enine boyuna tartışıp konuşalım. Ben şimdi kendi araştırmalarım sonucu kafamda biçimlenen Mao portresini kelimelere dökeyim.

    Adamın çocukluğundan arıza bir tip olduğu belli. 3 ayrı okuldan atılmış ama okuma hevesi bitmemiş ve durmamış. Askerliğe heveslenmiş, orduda da dikiş tutturamayıp ayrılmış. Düşünceleri ve görüşleri okuduklarıyla şekillenmiş. Tabi Mançu hanedanlığının yıkılışına tanıklık etmesinin etkileri de vardır mutlaka. Çocuklukta yaşadığınız her şey ömrünüz boyunca sizi etkiler. Yazarımızda da böyle olmuş, girişte yazdıklarımı hatırlayın. Neyse Mao’ya dönelim tekrar. Marksizmi çok genç yaşta tanıyıp benimsemiş. Çin Komünist Parti’sinde de daha ilk kurulduğu yıllardan aktif rol almaya başlamış. Adından o zamanlar söz ettirmeye ve parlamaya başlamış ama Mao denince akla ilk gelen olay Uzun Yürüyüş oluyor. Destekçileri onu bu olayla efsaneleştiriyor. Bu Uzun Yürüyüş’ün çok detayına girmeyeceğim. Rivayet edilen o ki; Mao ve yoldaşları, Chiang Kai Shek önderliğindeki 700.000 kişilik ordu ile kuşatılınca 9.000 km uzunluğunda bir yolu kaçarak geçmek zorunda kalıyor. Bu açlık ve sefaletle dolu yolculukta 80.000 civarı kişiden sadece 10.000 kadarı hayatta kalmayı başarıyor ve halk nezlinde kahraman konumuna erişiyor. Burda başkahraman olarak görülen kişinin kim olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Bu olay Mao’yu artık tamamen etken ve olayların merkezinde kontrol sahibi biri yapıyor ama ilginçtir ben bu Uzun Yürüyüş’ü araştırırken aslında Mao’nun bu yürüyüşe hiç katılmadığına dair iddialar da okudum. Meydanlarda propogandası yapılmak amacıyla ve sadece kahramanlık öyküsü olsun diye Mao kaynaklı uydurulduğunu söyleyenler var. Muhtemelen iddialar doğrudur çünkü gözümde katil birinin dürüst olduğuna inanacak değilim. Katil demişken halkına yaptığı zulümlerden, Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi’nden de bahsedelim artık. BİA ile ilgili aşağıdaki dört paragrafı Cafer Tayyar Karadağ’ın yazısından olduğu gibi alıntıladım. Özet geçmek istemedim çünkü kitapta yaşanan acılara kaynaklık eden olaylar tam da bunlar. Kitabı okurken bizzat duyacaksınız o acıları.

    “1957 yılının Kasım ayında Moskova’da düzenlenen Komünist Partilerin Enternasyonel Konferası’nda Mao ilk defa Çin’in 15 sene içerisinde Büyük Britanya’yı çelik üretiminde geçeceğini belirtecekti. Mao bu amacı doğrultusunda her yöntemi mübah olarak görecek ve Çin halkı bu uğurda büyük bedeller ödeyecekti.

          Bu çerçevede 1958 tarihinde daha çok “Büyük İleri Atılım” olarak bilinen ikinci beş yıllık kalkınma projesi başlatılmış ve ilkinden farklı olarak Sovyet modelini örnek alan bir planın yerine Çin usulü bir yol takip edilmiştir. Bundaki en büyük etken ise ÇHC-SSCB ilişkilerinin bozulması ve Mao’nun Çin’in Sovyetlerden farklı bir yapıya sahip olduğunu, dolayısıyla kalkınma için farklı metotların benimsenmesi gerektiğini düşünmesidir.

        BİA projesi en basit anlatımıyla tarım ve endüstrinin büyümesini öngörmekteydi. Mao, bu ikilinin büyümesinin diğer alanlarda da büyüme sağlayacağına inanıyordu. BİA projesine sanayi ve tarım üretimini ikiye katlayacağı sloganıyla start verilmişti. Bu bağlamda köylülerin kişisel üretimi yasaklanmış ve binlerce kişiden oluşan dev komünler oluşturularak kolektif üretime zorlanmışlardı. Fakat bu komünal sistemin yanlış istatistiklere neden olması kısa zamanda yaşanacak olan faciaları tetiklemiştir.

    Nitekim bu yanlış verilerden yola çıkarak ülkede gerektiğinden fazla tahıl ve pirinç stokuna sahip olduğunu zanneden ÇKP ileriki yıllarda komünlerin farklı alanlara yönelmesi gerektiğine karar vermiş ve tarlalardan çekilen işçiler kanal, köprü, çelik üretiminde çalıştırılmışlardır. Özellikle 1957’de Mao’nun verdiği demeci gerçekleştirebilmek amacıyla çelik üretimine büyük önem verilmiş ve müthiş bir üretim sürecine girilmiştir. Ancak üretilen çeliğin kalitesiz olması ve neredeyse hiçbir işe yaramaması büyük bir kaynak ve emek israfına neden olmuştur.
    ÇHC’nin bu radikal projesi sonucunda ekonomik kriz patlak vermiş, kıtlık baş göstermiş ve milyonlarca Çinli hayatını kaybetmiştir. BİA politikası ile köylü toplumu bir anda sanayi toplumuna dönüşmüş, dünün çiftçileri birden fabrika işçileri olmuşlardı. Bu politikanın yanlış olduğunu belirten yetkililer vatan haini ilan edilerek, idam edilmiş ve Mao ne pahasına olursa olsun hedefe varmak için sonuna kadar bu facianın devam etmesine göz yummuştur. Bu noktada şu soruyu soracak olursak; Mao bu proje ile amacına ulaşabilmiş midir? Cevap kısa ve nettir; Hayır.”

    Mikrofon tekrar bende. Gelelim Kültür Devrimi dönemine. Faciayla sonlanan BİA’nın ardından Mao’nun geçmişinde ikinci bir kara leke olan bu olay “on yıllık kaos” olarak adlandırılıyor (1966-76)
    Eylemin sloganı şu: Dört eskiyi - eski düşünceyi, eski kültürü, eski adetleri, eski alışkanlıkları - yok et. Düşünebiliyor musunuz bir devlet, kendi eliyle milletinin tüm tarihini, kültürel birikimini “devrim” “reform” adları altında kendi elleriyle yakıp yıkıyor. Eski kitaplar, tablolar toz buz ediliyor, düşünürler yargılanıp idam ediliyor.

    Günümüzde bu “Kültür Devrimi” Çin ders kitaplarında artık yer almıyor ve şimdiki yönetim tarafından lanetleniyor.

    Benim anlatacaklarım bunlardı. İstemediğim kadar uzun oldu. Çin tarihine de bu kitabı okuyana kadar hiç ilgim yoktu. Yu Hua sayesinde araştırıp öğrenmiş oldum. Son zamanlarda okuyup en çok etkilendiğim kitap oldu ki salya sümük ağladığım da nadirdir ama oldu. Benim incelemem sizi cezbetmediyse (ve buraya kadar da incelik gösterip okuduysanız) lütfen kitabın internetteki başka incelemelerini de okuyun. Ben okudum, içeriği ve yazarı çok güzel anlatan, tahlil eden yazılar var. Yaşamak gerçekten şaheser. Bu kitaptan kendinizi mahrum bırakmayın. Yazımı okuyan herkese teşekkür ederim.
  • Ben tavan arasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.” Son sözlerimi duydu mu? “Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim.” İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. “Bir yerini kırarsın karanlıkta.” Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi düşünüyor?

    Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yere tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için. Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında… Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde gururlu bi somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldığını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotograflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçrimemeliyim bunu. Acdeleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kadar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç. Kim bilir hangi filmden? Arkamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra… İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi! Bir zamanlar evliydim ben de… Sonra yine evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra… Buradasın ya… Bu evde. Demek sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki… Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin… Bununla ne ilgisi var? Fakat ben… ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum resimlerde? Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil… belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce… çok daha önce…
    Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan biri. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi? Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol eli yerdeydi, bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz! Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

    Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi. Bu biraz sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şideeti kalmıştı aklında sadece. Sonra “onu” görmüştü sokakta: Bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen ‘onun’ gözlerindeki ilgiyi, insanı alıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm ondan sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. “Ne kadar daha çok” olur mu? deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tutu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.

    Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim ama çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bür türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni sesler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün bunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra… Bir türlü olmadı işte. Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği ‘onun’ bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.
    Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine… Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmediğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı. Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. Korkarak göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü’yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünürek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.

    Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma… Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, ‘ona’ gitmek için, öldürücü bi ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

    Işığın altından kaçmaya çabalyan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: “Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?” dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

    “Bir şey mi söyledin canım?”

    Elini telaşla kitap sandığına soktu. “Hiç” diye karşılık verdi aceleyle. “Kendi kendime konuşuyordum.”

    KORKUYU BEKLERKEN// OĞUZ ATAY
  • “Yeter! Yeter! Yeter! Okuyabileceğim bir şeyler yok mu? Var mı? Sanmıyorum. Bulursanız bana haber verin. Hayır vermeyin. Var. Biliyorum: siz yazdınız. Kalsın. Bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım.
    Siktir git lan. Hem ben Tolstoy’u da sevmem.
     
    BITTI”