• Heyecanımın içine bir aralıktan giren soğuk hava akımı gibi utanç sızmıştı. Olanları berrak zihinle bir kez daha düşününce kendi kendimi anlayamaz oldum:Benim gibi bir centilmen, elit tabakaya ait biri, saygın bir yedek subay, ihtiyacı olmayan bulunmuş bir parayı alıp cüzdanına sokmuş, hatta her türlü özrü silecek biçimde taşkın bir sevinçle bundan haz almışt
  • Bu savaşla Osmanlı büyük kayıplara uğramıştır. Coğrafyamız yerle bir oldu; basit taktiksel hatalar yüzünden, Balkanlar ve Rumeli’deki anavatan topraklarımızı kaybettik. Birinci Cihan Harbi’nde de Halep, Musul ve Antakya’yı kaybettik. En fenası da, bu savaşa girmeseydik Kudüs gibi, Mekke ve Medine gibi yerler elimizde kalabilirdi. Yalnızca imparatorluğumuzu ve topraklarımızı değil, Tanzimat’tan bu yana başlayan kalkınmanın ana unsuru olan insanlarımızı kaybettik. Yani iyi çiftçimiz, iyi zanaatkârımız, iyi mühendisimiz, bunların hepsi bu savaşta yitip gitmiştir. Okullar, sınıflar boşalmıştır. O kadar ki liseyi daha bitirmemiş gençler yedek subay olarak alınırken “Dönen olamaz ama eğer olursa, buraya değil doğrudan Darülfünun’a gidin!” denilmiştir. Bu savaş döneminin yarattığı nüfus yıkımı ancak 1950’lerde onarılabilmiştir.
  • Şurası bir gerçek; genç Türkler belki ilk başta haklı görünüyordu, ama haklı ve doğru görünmenin ötesinde doğruya ulaşmak, yani kendine güvenmek ve büyük harp dışında kalarak, ince bir politikayı yönetecek kadrolar bu hükümet çevrelerinde yoktu. Büyük Harp, imparatorluğun yıkımını getirdi. Bugün buna ağıt yakacak değiliz; imparatorluklar yıkılmak için kurulurlar. Türklerin imparatorluğu da er veya geç idare ettiği milletleri ve bu geniş memaliki bırakmak zorundaydı. Ama okullarını boşaltacak kadar gençlerini yedek subay harbinde harcamak, demircilerini ve çiftçilerini cephelerde yok edecek ve iktisadiyatını onlarca yıl kalkınamayacak derecede boğazlamak bu hükümetin suçu olmuştur. Türkiye İmparatorluğu’nu bu kadronun dar anlayışı veya hesapsız ideali, basiretsiz politikaları, ani kararları çok erken ve çok pahalı bir şekilde yok etmiştir. Bu aynı zamanda millî sınırları da mahvetmiştir.
  • 163 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali‘nin en önemli romanıdır. Bu yazıda Kürk Mantolu Madonna’nın özeti, roman türü, konusu, Kürk Mantolu Madonna romanın hakkında bilgiler, eser ile devrin ve yazarın hayatı arasındaki alakalar, romandaki şahıslar, romanın bakış açısı ve tekniği vb sıralanmıştır.

     

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali  tarafından  1943 yılında yayımlanmıştır. Eser  ilk olarak Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında ve  " Büyük HİKÂYE" başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilmiştir.[1]

     

    Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı 1940 yılında Yedek subay olarak  ikinci kez askerliğe alındığı  Eskişehir Büyükdere’ de[2] görev yaparken  çadırda yazmış ve günü gününe gazeteye yetiştirmeye çalışmıştır.  Bilindiği kadarıyla bu romanını yazarken attan  düşmüş, sağ bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyarak [3] yazmaya devam etmiştir.
  • 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  • Bir akşam idarehanede “Markopaşa”nın yazılarını yazarken benden az daha genç birisi geldi, benimle özel olarak görüşmek istediğini söyledi. Odada yalnız kalınca, yedek subay olarak sıkıyönetim komutanlığında önemli biyerde çalıştığını söyledikten sonra, “Markopaşa’nın hükümetçe zararlı görünen yayınına son vermek için Ankara’dan çok gizli bir buyruk geldi,” dedi.
    İnsan, içinde yaşarken biçok olayı değerlendiremiyor. Ben de, o zamanki siyasal kavganın içinde öyle bir tutkulu havadaydım ki, sivil elbiseyle gelen bir yedek subayın verdiği bu haberin önemini hiç kavrayamamıştım. Gitmeden şunları ekledi: “Markopaşa’daki yazıları sizin yazdığınızı biliyorlar. Yakında bir bahaneyle sizi tutuklayacaklar.”
    Aziz Nesin
    Sayfa 191 - Nesin Yayınevi