• Fakat Fransız İhtilali’nden sonra ve Madam de Staels’in romanlarıyla yetiştirilen bir genç neslin zaaflarını ancak tanrı bilebilir.
  • “Ben yaşlı bir kadınım” diye söze başladı, “hayatı, ona kanca takmayacak kadar iyi tanıyorum. Tecrübelerim bana öğretti ki, hayatta sıkı sıkıya tutunduğumuz şeyler önünde sonunda ya bizi mutsuz ediyor ga da bize tahakküm ediyor. Onun için ben tanrıya bile sıkı sıkıya yapışmam.”
  • 112 syf.
    ·2 günde
    İsminden dolayı aylarca kitaplığımda bana göz kırpmasına rağmen alıp da okumamıştım. Ah şu önyargılar.. bir bitmiyorlar..

    “Maymundan geldik, şebeğe gidiyoruz.” (İroni)

    Fantezi tarzı, bolca ironili, hikaye kısalığında, 2075 senesinde geçen, eleştirisel, şuur açıcı, günümüzü de hayli güzel anlatan, sonunda neden daha önce okumamışım diye hayıflandığım farklı ve bir o kadar da harika bir roman. Yarısı çizgi roman tarzı, bir sayfayı kaplayan çizimlerle dolu olduğundan bir kaç saatte okunabilecek, kısa ama öz bir kitap.

    Çizimler başka bir güzellik katmış hikayeye, bir yandan olay örgüsünü kafada canlandırmak açısından, diğer yandan da okumaya kattığı görsel hazdan dolayı başarılı buldum.

    Başta bilim kurgu gibi görünse de ilerleyen kısımlarında olayın aslında gerçeğin tam da kendisi olduğunu anlıyoruz. İnsanlığın, inancın, inançsızlığın ve çöküşün, çöküş içinde kendini buluşun hikayesini çok güzel kaleme almış, ilk kez okuduğum ve hayat hikayesi de hayli ilginç olan yazar Ayşe Şasa.

    Kendisi, Köroğlu ve Yedi Kocalı Hürmüz gibi filmlerin senaristi, roman yazarı, düşünür, çalkantılı ve zorlu hayatıyla tanınması gereken bir kişilik.

    Uzun lafa ne şayet, kitap kısa, okuması kolay ve eğlenceli, bir o kadar da besleyici. Alın, okuyun, okutun.

    İyi okumalar. :)
  • Fıkralardaki espriyi yakalamakta genellikle zorluk çeken Nadya'nın çenesi gülmekten düşecek gibi
    oldu. "Buranın fıkraları ne acayip, ancak içinde yaşayan anlayabiliyor."

    -Bak, bu sefer sana fıkra değil ama, bir Yahudi
    hikâyesi anlatayım: Adamın biri, yedi çocuğu, karısı, annesi ve babasıyla tek göz bir kulübede yaşıyormuş. Hayat çok sıkıntılıymış bu evde. Bir hahama gidip akıl danışmaya karar vermiş. Haham da ona eve bir de inek almasını ve bir ay sonra tekrar gelmesini söylemiş. Adam bir ay sonra hahamın kapısına dayanarak, "Daha da perişan olduk, inek kokuyor, her
    yere pisliyor, çok ama çok kötü durumdayız." demiş. Haham da, "Önemli değil, bir de eşek sok eve, bir ay sonra yeniden gel." diye yanıt vermiş. Adamın aklı bu işe pek yatmamış ama kendisine denileni yapmış. Bir ay sonra yine aynı hikâye... Gitmiş hahama demiş ki, "Durum daha da kötü, ineğin kokusuna eşeğin kokusu eklendi. Üstelik hayvan ha bire anırıp duruyor, bittik öldük..." "Boş ver." demiş haham, "Bir de at sok sonra yine gel..." Adamın sabrı kalmamış pek, ama hahamın bir bildiği vardır deyip söyleneni yapmış. Bir ay sonra gittiğinde adamın her yerinde yaralar bereler varmış. "Evde herkes hasta, hayvanlarla yaşanmıyor." diye yakınmış adam. Haham da demiş ki "Tamam, bütün hayvanları dışarı at bir gün sonra gel." Adam sevinçle eve dönüp, hayvanları dışarı çıkarmış, ertesi gün de hahama koşmuş, "Ay her şey harika, bir rahat ettik bir rahat ettik sorma..." Julani burada susup vites değiştirdi.

    -Nadya, biz de biraz böyleyiz. Başımıza bir sürü kötü şey geliyor ama azıcık iyileşme olunca da büyük kazançlar elde ettik sanıyoruz, Oslo'da olan da bu, şimdi İsrail'in işgal ettiği bölgelerden bir çekilip bir girmesinde de yaşadığımız bu. Oysa otuz beş senedir değişen bir şey yok. Biz yerimizde sayıyoruz, aslında daha da kötüsü, geriliyoruz...
  • 164 syf.
    ·16 günde·8/10
    Spoiler içermez!

    *Kısa Bilgi*

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yayımladığı bir romanıdır. İlk olarak Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihinde “Büyük Hikâye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayınlanmıştır. (Vikipedi)

    *Düşüncelerim*

    Kürk Mantolu Madonna, okuduğum ilk Türk romanı oldu. Genellikle dünya klasikleri okumama; Dostoyevski, Tolstoy, Kafka gibi usta kalemlerle iç içe olmama rağmen,kitap bana gerek teknik özellikler, gerek tema ve temayı işleyiş bakımından gayet ustaca geldi ve beğenimi kazandı. Zaten gerçekten beğenmediğim kitaplar hakkında inceleme yazmıyorum. Sabahattin Ali tam anlamıyla döktürmüş. Bana kendini sevdirmeyi başardı. Edebiyatımızda böyle usta kalemlerin olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Kitabı benden önce kardeşim okumuştu.Çok beğendiğini, harika bir kitap olduğunu ve hatta etkisinden zor çıkacağını söylemişti. Ama bana çok inandırıcı gelmemişti açıkçası. Hatta ve hatta kitabı bana kardeşimden daha da önce lisedeki edebiyat öğretmenim önermişti. Ama ben bütün bu tavsiyeleri dikkate almak yerine Madonna 'yı okumayı hep ileri bir tarihe attım. Bugün;kitabı bitirdikten, Sabahattin Ali' yi tanıdıktan sonra kendi kendime diyorum ki:"Neden kendini böylesine benimsetmiş, böylesine sevdirmiş usta bir yazarın böylesine muhteşem bir eserini okumakta bu kadar geç kaldım? Neden Türk romanı ile bu kadar geç tanıştım? Neden artık Türk romanlarından, en azından kendini kanıtlamış olanları okumaya başlamayayım?"Benim Türk edebiyatına, yerli edebiyatımıza yönelmemin zamanı gelmiş ve hatta geçiyor.

    Romanın içeriğine gelince ise; Raif Efendi’nin aşkı, yalnızlığı ve tüm kişilik özellikleri beni çok etkiledi. Görünüş itibarı ile sıradan olan, içine kapanık, sessiz sedasız insanların da ilginç ve acı dolu hikayeleri olabileceğini gösterdi. Hatta bazen insanlara karşı çok da vicdanlı davranmadığımı, önyargılı olduğumu hissettirdi bana. Raif Efendi'nin sevgisizlik ve anlaşılmazlıktan kaynaklanan içine kapanıklığı onu yalnız ve kendini insanlardan soyutlamış birisi haline getirmişti. Maria Puder ile karşılaşması ve beraber geçirdikleri kısa bir dönemde hayata daha sıkıca sarılması ve gerçek mutluluğa erişmesi ise;bazen ihtiyacımız olanın sadece bizi anlayabilen ve sevildiğimizi hissettiren bir tanecik insan olduğunu çok güzel yansıtmış. Bazen gerçekten sadece sevgiye ihtiyacımız oluyor. Koşulsuz, şartsız sevgiye... Belki de birçoğumuzun mutsuz oluşunun nedeni ;bir Maria Puder'den yoksun oluşumuzdur.


    Kitabın arka kapağında Sabahattin Ali için:"İnsanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarıyor" diye not düşülmüş. Bu not kitabın özeti gibi aslında. Kürk Mantolu Madonna, başından sonuna kadar insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarıyor.

    Müthiş fikir zenginliğine sahip;akıcı, sürükleyici ve ustaca kaleme alınmış harika bir kitap...

    *Kitap Hakkında Bilinmesi Gerekenler *
    (Onedio)

    1)Askerde kolu çatlakken yazdı

    Kürk Mantolu Madonna romanında Maria Puder ve Raif Efendi'nin aşkını anlatan Sabahattin Ali, askerdeyken, kolu çatlak halde yazdı. Ali'nin kitabı yazarken yaşadığı acıyı giderebilmek için kolunu sık sık sıcak suya soktuğu biliniyor. Deyim yerindeyse Kürk Mantolu Madonna, Ali'nin dizinin üstünde yazdığı bir kitap. 

    2)İlk kez gazetede tefrika olarak yayımlandı

    Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunan roman, ilk olarak 1940 yılında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayımlandı, sonra 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından basıldı.

    3)Kendi romanını şöyle yorumladı;

    Sabahattin Ali, romanın ana fikrini, ”Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” sözleriyle açıkladı.

    4)İlk eleştiriyi Nazım Hikmet yazdı

    Kitap 1943 yılında basıldıktan sonra ilk eleştiri Nazım Hikmet’ten geldi. Nazım, Mayıs 1943’te Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektupta Kürk Mantolu Madonna hakkında şunları yazdı:
    “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”

    5)Ünlü yayınevi ingilizceye çevirdi

    Kürk Mantolu Madonna’, 2016 yılı başında İngiliz yayıncı Penguin’in "Modern Klasikler" serisi arasında yer aldı. Penguin Yayınevi'nin Modern Klasikler Serisi kapsamında Maureen Freely ve Alexander Dawe tarafından geçtiğimiz mayıs ayında çevrilen ‘Kürk Mantolu Madonna', 73 yıl sonra ilk kez İngilizceye çevrilmiş oldu.

    6) Yedi dilde basıldı

    Kürk Mantolu Madonna’nın ONK Ajans aracılığıyla bugüne dek İngilizce (Madonna in a Fur Coat), Almanca (Dörlemann), Fransızca (Le Serpent a Plumes), Rusça (Ad Marginem Press), Hırvatça (Hena Com), Arapça (Sphinx) ve Arnavutça (Shkupi) yayımlandı; İspanyolca (Salamandra), İtalyanca (Scritturapura), Hollandaca (Verlag Van Gennep) ve Gürcüce (Ustari) baskıları da yayına hazırlanıyor.
     
    7)Tablodan ilhamla yazıldı

    Bir tablodan başlayan aşkı anlatan roman için Sabahattin Ali’nin Andrea Del Sarto imzalı "Madonna delle Arpie" tablosundan ilham aldığı biliniyor.

    8)Öğretmenlerin en sık tavsiye ettiği kitaplar arasında

    Sabahattin Ali'nin kızı müzikolog Filiz Ali, ‘Kürk Mantolu Madonna'nın bu kadar ilgi görmesini ve en çok satanlar listesinde yer almasını "Kitap genç insanların duygularına hitap ediyor. Edebiyat öğretmenleri, hala öğrencilerine bu kitabı tavsiye ediyor ve gençler duygularını aktardığı için kitabı severek okuyor" sözleriyle özetliyor.

    Okuduğunuz için teşekkür ediyorum :))




     
  • "Herşeyin bittiği yerden başlanmalıydı, hayata tutunabilmek"

    Nefesi kesilircesine uyandığında saat 03.46.26'yı gösteriyordu. Odanın içerisi, dışarıdan gelen ışık ile puslu bir görünüm hissiyatı veriyordu ilk başlarda. Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri ile yüzünü, kollarını anlamsız bir şey yapar gibi siliyordu. Tavrı çok farklıydi. Sanki üzerinde örümcek gezmiş gibi, korkulu bir irkilme hali...

    Çoktan yatağından fırlamıştı. Lambayı açmış içeride ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Frank. Gökyüzü aydınlıktı odanın camı güneye bakıyor olması, ay'ı odada hissettirmeye yetiyordu. Tabi ki lamba yanana kadar.

    Tuvalete gitme isteyi uyandı bir anda. Önce eli-yüzünü yıkadı ardından tuvaletin kapısını açtı, irkildi. Lambayı açtığını sanmış, yanılmış olmalıydı. Tuvaletin lambasını açtı, düşünerek ve emin olmak ister gibi tepkinli. Tuvaletin kapısını kapatma gereği duymadı. Korkuyor olmalıydı, bu yüzünden fazlasıyla belli oluyordu. İşini bitirdiğinde sifonu cekti, ellerini bol sabunlu suyma yıkadı, yetinemedi. Aynalığın içerisinde bulunan traş kolanyasını alıp, neredeyse yüzüne yarısını boca etti...

    Karnının guruldadiğını hissetti mutfağa doğru yöneldi. Dolabın kapısını açtı, soguk bir su ve bir kaç gereksiz şişeden baska hiçbir şey yoktu. Kapıyı sertçe kapadı ve dışarıya çıkmak için üzerine bir şeyler aldı. Merdivenleri sakin sakin iniyordu, koşmamak için komşularını rahatsız etmek istemiyor, içindeki huzursuzluğu, uyanmadan önce ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sabah doğru bir sabah değildi. Nisan ayının sabahında serin, üşütebileceği bir hava hakimdi. Hazırlıklı çıkmıştı evden.

    Brooklyn'de bir sokağa girdi. -Taci's Beyti Turkish Restaurant - kocaman bir tabela vardı, girip girmemekte tereddüt etse de kapıya elini uzattı. İçeri girdi kafasıyla selam verdi. "Do you have breakfast" sorusuna, gülümseyen kasiyer, "lütfen istediğiniz yere geçin, size harika bir kahvaltı sunacağız" - kasiyer avuç içi havaya bakiyordu - ve bir kaç boş masadan ona şık kahverengi masaları gösterdi...

    (Between Av. P and Quantin Rd.) -- Brooklyn, New York..
    - - - -

    Ziya bey saat 07.00'da dükkanını açmış, oğlu Kerem'in, sabah keyfiyetine sinirlenmiş.. "saat dokuzda dükkanda olmak nedir?" diye fırçayı basmıştı Kerem'e. Biraz daha yazıhane de oturduktan sonra, umursamaz davranışına daha fazla tahammül edemeyip, "Şakip Usta'nın oradayım, bir şeyler atıştıracağım, dükkana iyi bak!" diyerek çıkıp gitmiştir bir anlık sinirle..

    Kerem, yazıhaneye geçip bilgisayarda, yine sohbete dalmış, umursamaz tavrını, müşterilere gayet kendine göre bir tavırla fazlasıyla belli etmiştir. Daha önceleri yaptığı gibi. Bu Ziya Bey'in kulağına gitmiş, Kerem'i tabiri yerindeyse, eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel hırpalamış. Bir sene öncesine kadar böyle değildi, takıldığı sohbet sitesinde kız peşinde koşturmaktan, kendine de dükkana zarar vermekten başka bir iş yaptığı yoktu. Belki kendince haklıydı. Ona göre o daha gençti.

    Ziya bey içeri girer İçkisiz olan muazzam Restaurant'ın camekan bölümüne geçer, hafif açık renkli ceviz ağacını andırır masasına oturmuş. Manzaranın eşsiz zerafetiyle, Ziya Bey'in var olan iştahını bir parça daha arttırmıştır. Öncelikle bir çorba siparişi verir, kocaman camların ardında, oğlu Kerem'in vurdum duymaz tavrı, ister istemez canını sıkıyordur.

    Bir çığlık, homurtusu arası bir ses duyuldu 10.46.26. Ses ürkutücüydü. Restaurant ayağa kalkmış, kaçmak ile etrafa bakmak arasında kalıp, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Bir kadın çocuğunu alıp dışarıya fırladı.

    - Nalan adında ki bu kadın, İstanbuldan uçakla Gaziantep'e gelmiş, kocasının ani bir iş seyahati nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, geziyi oğlu Mert ile devam etmeye karar vermiş. Mert daha altı ayına yeni basmak üzere, tatlı hoş bir masumiyeti, kara gözleri ile dünyayı büyülüyordu sanki
    Annesine göre Mert tamda buydu. - -

    Hızlı gelen arabayı fark etmeyen Nalan, ne kadar geri çekilmek istesede başaramaz, araba hizlıca çarpar. Ani bir reflexle, oğlunu daha sıkı tutar Nalan, carpma anı ile Nalan bir anda ortadan kaybolur. Tabi bu kayboluşa Mert'de dahildir.

    Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışmaya uğraşan, Restaurant sakinleri, bir taraftan Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışırken, bir taraftan da "ambulans arandı mı?" diye elamanlarına talimat veren Şekip Bey bilgi almaya çalışır...

    Şahinbey/ Gaziantep

    - - -

    "Tokyo Disneyland, Tokyo Disney Resort'ta bulunan bir eğlence parkıdır. 15 Nisan 1983 tarihinde açılmış olup ABD dışında açılan ilk Disney parkıdır. Park, Walt Disney Imageering tarafından Kaliforniya'daki Disneyland ve Florida'daki Magic Kingdom ile aynı tarzda inşa edilmiştir." diye sözlerine son vermiştir.

    Juju Travel'in yapmış olduğu geziye ailecek katılan Kawa, Junko, ikiz olan 4 yaşlarında ki; Mie ve Mao da katılmıştı.

    Setsuka; Tokyo Disneyland, hakkında bilgi verirken, Kawa, Junko dikkatlice dinliyorlardır. Bu arada Mie ve Mao da bir birileri ile didişiyor, insanlarin arasında koşturuyor, yaramazlık yapsalarda, onların tatlı hallerinden kimse şikâyetçi değillerdi. Hatta yaşlı olan Taja ve Yoshe onlarla otobüste oyun bile oynamışlardı.

    Rehberlik eden Setsuka, tam anlatmaya başlıyordu ki "eve.." bir anda öksürük tuttu. 10.46.02 ciğerlerinin yandığını hissetti. Elinde ki su şisesinden bir yudum almayı düşündü, kolunu kaldırmadı. Bir daha öksürdü. Ağzından kan gelmeye başladı, ve öksürmeye devam etti. Beyaz gömleği otuz saniyeden kısa bir zamanda kıpkırmızı oldu yere bir ağaçın düşme sesinr benzer bir ses ile Setsuka; sırt üstü düşmüs, kafasının arkasını sert bir şekilde beton zemine çarpıp, kafatası çatlamış, yere kanlar dağılmaya başlamıştı.

    Kawa çocukları ve eşini hemen oradan uzaklaştırıp, caddenin karşı tarafına geçirdi. Çocuklarına eğilip bir kaç şey tembihledi ve tekrar olay maaline yöneldi.

    Sensuka'nin etrafına adamlar toplanmış , kadınlar bir kenara çekilmiş, korku ve panik içerisinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.

    Maihama, Urayasu 279-8511, Chiba Prefecture Japonya

    - - -


    6 saat önce;

    "Bay Bartley, dediğiniz gibi suları.."
    "Aptal.. kaç defa dedim sana, hımm?, bir daha asla deneyler hakkında.." , "tamam anladım! Bana biraz, erik kökü getir?"
    "Seradan mı efendim?"
    "Manavdan getirmeyi düşünmüyorsun değil mi Volney?"
    "Peki efendim.."

    -Eğer başka bir zeki adam daha bulsam bu aptalı, burada asla barındırmayı düşünmüyorum. Ama sorgusuz itaat ededecek böyle zeki bir aptal daha bulamam heralde.- - -

    -Bay Bartley harika bir bilim adamıydı. Fakat katil diye adlandırabilirsiniz. Bilim için bir değil bir milyar insan ölecek olsa, gözünü kırpazdı, ve bunu dünyanın yarısı öleceğini bilse bile, mutlaka yapardı.- -

    Dr. Bartley duvarda ki saate baktığında 07.46.09'du çoktan geride bırakmıştı. Yan tarafta ki diğer analog saate baktı. New York'a göre saat 21.46 geçiyordu.

    Dr. Farklı 7 ülkeye, su içerisinde yapmış olduğu deneyi dağıtmış, "ışınlama" diye tabir ettiği, veyahutta solucan deliğinden zaman dilimlemesini yapmaya çalışıyordu. Hatta fare deneklerinde, yapmış olduğu deneylerle, bir kafesten bir odaya taşımayı başarmıştı. Fakat bu her farede geçerli değildi. Bazıları patlıyor, kanlar etrafa ketcap gibi dağılıyor... bazıları baska bir noktaya ışınlanıyor veya kayboluyordu.

    Bunu farklı ülkelerde ki yedi ayrı insan üzerinde denemeye karar verdi. Bütçe büyüktü, destek veren Hindistan istihbarat örgütünden geliyordu.

    Ingiltere'de yapmış olduğu deneylerde başarısız olunca, ülkeden dahi kovulmasına sebep olmuştu. Volney Almanya'dan kaçarak gelmesi, daha sonra Dr. Bertley'i bularak ona bir öneri sunması için, Hindistan istihbaratı, Volney'i kullanmış, ve her gelişmede istihbaratı bilgilendirme karşılığı, ona hardmoon (uyuşturucu) sunuyorlardı.


    Hindistan’ın güneyinde yer alan baş döndürücü bir tropikal cennettir.Kerala’da Kovalam Plajı’nın kayalıklarına çarpan Umman Denizi dalgaları.
    (Dağın derinliklerinde, gizli bir geçit bulunmaktadır. Bir geçit denizin altında diğeri ise, dağ eteklerinde bir yerde yer almaktadır.).

    Gat dağları Hindistan

    - - - -

    Nalan uyuyordu, Mert mavileşmiş gözlerini açtığında annesine seslendi, fakat Mert'e hiç bir şekilde karşılık vermedi. Beyaz iris, kornea ve siyah gözlerinin tamamı maviydi. Etrafına bakındığında griye boyanmış dört duvardan başka bir şey yoktu. Kahverengiye çalan iğrenç bir kapıya baktı ve bekledi. Tekrar annesine döndü ve uyamdırmaya çalıştı fakat başaramadı. O anda bir kaç demir şırank.. sesleri ile kapının açılma sesi..

    "Demek uyandın, ufaklık!"
    Fakat odaya Volney giremedi. Odanın sadece bir metre kadar içerisindeydi ve ufaklık nasıl yapıyor bilmiyorum ama, deney işe yaramış, Mert'e fazladan güç ve duyular hediye etmişti. Buna kapının ve de duvarın ardını görmekte dahil.

    Gat dağları Hindistan..

    - - -

    Azerbeycan'a bir paket bırakılmak istenmişti. Hindistan'dan İstanbul, oradan da Baküye geçeçek olan adam, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, çanta kontrolleri sırasında su şişesini elinde tutuyordu. O arada masada olan Nalan'ın suyunun yanına bırakma ahmaklığını gösteren, Nilmakovic su şişesini karıştırıp, yanlış şişeyi aldığı gibi uçağa binmişti.

    Nalan su şişesini hiç farkında olmadan almış, karışıklığı fark etmeden Mert'in su istemesinden dolayı bir kaç yudum içirmiş, bir yudumda kendi içmiş, Antep uçağının yolunu tutmuştu.

    Sabiha Gökçen Havalimanı İstanbul

    - - - -


    Volney koşarak Dr. Bertleyin bulunduğu Laboratuara girer girmez..

    "Dr. BERTLEY başardık..."
    "Neyden bahsediyorsun?"
    "Efendim Deney başarılı oldu!"
    "Ne?"

    Dr. Bertley yerinden fırladı ve saate baktı o anda 13.25.57

    "Bu harika, hangi odadalar?"
    "Dört numaralı.."

    Dr. BERTLEY; koşarak laboratuardan çıkıp odaya yöneldi..

    Volney; Dr Bertley'in peşinden koşup bir şeyler söylemeye calişıyor. " Efendim.. Dr. Berl..". Sesini duyurmaya çalışsa da onu duymamazlıktan geliyordum. Veya bu mucizeye şahit olmak için, Volney duymuyordu.

    Dr Bertley odanın kapısını acar açmak içeriye bir hışımla daldı. Ve ani bir güç geldiği gibi geri fırlattı.. Dr. BERTLEY, Volney'in üzerine uçmuş, kafasının arkasını, Volney'in ağzına ister istemez çarpmıştı.

    Dr. Bertley yerinden kalkamadı ve tam bir şok haliydi. Bir ayağının üzerine oturmuş, diğer ayağı yere dik vaziyette oturuyordu. Olup biteni anlamaya çalışıyordu. Volney'i unutmuş, hatta onun arkasında olduğunun bile farkında değildi. İnlemelerini bile duyamıyordu. Sanki sağır olmuş gibiydi.

    Volney ağzını tutmuş, ağzından eline dökülen dişlere bakıyordu, göz yaşlarından kaç tane olduğunu sayamasada üç olduğundan adım gibi emindi.

    - - - -

    Annesi halen uyku veya baygın bir haldeydi. Mert ağlamaya başladiğında, kapı kilitlerini açıp kapatıyordu. İçgüdüsel olarak savunmaya geçmişti..

    Kapıyı öyle bir sert kapatmıştı ki, kapının ardında hol de yatan Dr. BERTLEY ve Volney'in sağır olacağı türden bir sesti.

    Mert'in duyuları kendisinden çok annesini korumaya almıştı. Şuan bildiği tek tehtid kapının ardından geldiğiydi. Kapıyı kapadıktan sonra yaptığı ya da yapmayı bildiği tek şey, kapı kolarının ve kilitlerinin, saniyede en az on defa kapı kasasına sertçe ve tehtidkâr bir tavırla 1 dakikadan fazla açıp kapatmasıydı.

    Mert'in ten rengi açık mavi rengi almıştı, gözleri...

    Blue Baby...
    Mavi bebek!
    - - - -

    Dr. Bertley odasına döndüğünde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu..

    Ve döngü başladı...
    Kadim TATAROĞLU

    Umarım beğenmişsinizdir
    Bu hikaye beni bayağı bir zorladı...
  • Yazar: https://1000kitap.com/KadimTataroglu
    Hikaye Adı : Diego -Nedimeler
    Link: #33007038
    Ressam : Velazquez

    Gervasio atını ağaçların arasından hızlıca sürüyordu. Rüzgar gibi savrulan atın ayakları toprağı taşı bir taraftan eziyor, bir taraftan yere değmezcesine adeta uçuyordu. Korkusuz gözü pek cesur bir savaşçı olan Gervasio, atı adeta öldürürcesine sürüyordu. Ormanın puslu, sisli, gölgelerinden savaşırcasına son sürat gidişi sisleri ardında resim ahenginde savuruyor, gecenin yırtıcı hayvanlarına nalların sesi ile ürperti salıyordu.

    Gervasio ormanı arkasında bırakmış Sevilla'ya savaş açmışcasına son sürat ilerlemeye devam ediyordu. Atın yüz hattından soğuk havanın sıcak bedeninden buharlar çıkıyor ve bir anda kaybolup yeniden rüzgarla yarışmak ve dans etmek edasıyla bir hırçınlık yaşanıyor soluk alıp veriyordu.
    Gervasio: "şehre az kaldı dostum, son yedi sekiz kilometre ve ben sana harika yemekler söyleyeceğim." Diyerek bir çok savaş ve görevden memnuniyetle çıktığı atını teselli edip bir ödülün olduğunu dile getiriyordu.

    Gervasio şehre girdiğinde at ile birlikte derin bir nefes aldı, yavaşladı, iki nöbetçinin önünde durup Dieogo'nun evini sordu. Cevap olumsuzdu nöbetcilerin bilmemesi onu bıraz kızdırmış olmalıydı. Sert bir ses tonuyla atını hanın önüne doğru sürdü, atı durdurmadan atın sol tarafından kendini aşşağıya attı, kapıdaki görevliye "atıma iyi bak ve en iyi yiyeceklerinden ona sun!" Elinde ufak bir keseyle bahşiş verip hızlı bir şekilde zaman kaybetmeden han'a girip, Han'ın sahibine Diego'yu sordu güzel ve istediği bilgileri aldı. Gece yarıyı çoktan bulmuş, yorgundu. Daha fazla yola gidemezdi, at artık parçalanak üzereydi. Buraya kadar iyi bile dayanmıştı. İki günlük yoldaydı. Kendisine bir şeyler vermesini söyledi. Atına ve kendisine kalacak bir yer ve sabah erkenden yola çıkacağı için azık temin etmesini istedi.

    Sabah beş civarı Gervasio ayaktaydı. O arada Han sahibi kapıyı tıklatarak, Mösyö saat sizin için uygun, erzağınız hazır, atınız güzel yiyeceklerle beslendi. O arada Gervasio odanın kapısını açtı, Hancı susmuş Mösyö'nün gozlerine bakiyordu. Boynu büküm elleri ellerine kavuşmuş. Gervasio sol tarafında asılı olan orta boylu bir keseyi Hancıya yakalaması için havaya doğru dengeli bir şekilde savurdu. Montequinto kasabasına doğru yola koyuldu.

    Yaklaşık bir saat içerisinde Montequinto'nun girişinin sağ tarafında ufak bir pazar kurulmuştu. Pazarın son tarafına doğru bir kumaş tüccarının önünde durup "Diego Rodríguez de Silva y Velázquez!" Dedi ve soru cevap arası bir duruş ile sordu. Tüccar ağzını açmadan hemen çaprazında ki iki katlı eskiden bozma binayı gösterdi. Gervasio atını aheste aheste yürüterek binanın önüne doğru sürükledi. Atın gitmeye niyeti yok gibiydi ya da Gervasio'nun acelesi yoktu.

    Binanin önüne durdu, atindan inip yuların ipini bağlayacaktı. Sağına soluna baktı. Belki de bir tek bu bina da yuları bağlayacak bir yer yoktu. Kapı tokmağına üç defa hızlıca vurdu fakat kapıyı kimsenin açmaya niyeti yoktu. Elini kaldırdı kapı kolundan tuttu o arada kapı gıcırdayıp aralandı...

    "Mösyö?"
    "Diago içeride mi?
    "Evet Mösyö lütfen girin atınızla ben ilgilenirim.."
    "Teşekkürler." (İçeriye girdiğinde Diego'nun yanına çıkmak için üst kata giden kapıyı tararken, Diego Velázquez karşıladı.)
    "Mösyö yardımcı olabilirmiyim?"
    Gervasio şövalye edasıyla ve saygılı bir şekilde değer verircesine selamladı ve devam etti...
    "IV. Filipe'nin sağ kolu baş danışmanı Kont-Dük Olivares, siz değerli Sanatçı -Diego Rodríguez de Silva y Velázquez- Saraya götürmem için ben Şövalye Gervasio De Leanardo Guido eşlik etmem istendi."
    "Hemen mi çıkmalıyız?"
    "Mümkünse evet efendim, üç gündür yollardayım..."
    "Hazırlanmam için bana biraz zaman verin, sizde bu arada dinlenirsiniz, yorulmuşa benziyorsunuz..!"
    "Teşekkürler Mösyö."

    Diego eşyalarını hazırlamış, uşağına uzun bir yolculuk için bir at arabası kiralamasını istemişti. Araba gelmiş eşyalar ve bir haftalık yol için yiyecekten sağlık malzemesine kadar bir çok eşya hazırlamış ve hazırlatmıştı.

    Geri dönüş yolunu Còrdoba yolunu kullanarak devam ettiler. Yol üç gün sürmüstü, Saraya geldiklerinde Gervasio derin bir nefes aldı, kapıdan iceriye girer girmez nöbetçilere Saray hizmetçilerini, kapıda karşılamaları için işarette bulundu...

    Diego Velàzquez IV.Filipe'nin karşısına çıkıp selamladı. Filipe ukala ve görkemli havasından burnunun üzerinden bakmasının yanı sıra geldiği için minnettardı...

    Diego Filipe'nin ilk resmini iki gün sonra yapmış Filipe tarafından beğenilip, sarayın tek Kralın portresini yapma görevi Diego'ya verilmişti. 1627 yılında resim yarışması düzenlenmiş ve Diego bu yarışmayı kazanmıstı.

    Aradan otuz seneye yakın bir zaman geçmiş bir çok eser resmemişti Diego. Atalarının geçmişine ilişkin uzun bir soruşturmanın ardından Santiago Şövalyesi sanını aldı.

    En büyük baş yapıtı da "Nedimeler" olmuştur. http://hizliresim.com/PDOd48