• Yemen savaşında birçok kumaş ganimet olarak ele geçmişti. Diğer müslümanlar gibi Hz. Ömer'e ve oğluna da birer parça düştü. Fakat Hz. Ömer, bir elbiseye muhtaç olduğundan ( ve bir parçanın kendisine kafi gelmemesinden dolayı ) oğlu Abdullah, kendine düşen parçayı babasına verdi. Ömer(R.A), bu elbise ile hutbeye çıktı ve: Ey İnsanlar Dinleyin ve itaat edin deyince Selman ayağa kalkarak:
    Ne dinleriz ne de itaat ederiz dedi. Ömer:
    Niçin? diye sorunca o cevaben :
    Bu elbiseyi nereden buldun? Sana da bir parça düşmüştü. Halbuki uzun boylu olduğu için, bir parçadan bu ebise olmaz dedi
    O zaman Hz Ömer
    Acele etme der ve oğluna hitaben:
    Ey Abdullah Kalk cevap ver demesine karşılık kimse cevap vermez. Tekrar:
    Ey Ömer oğlu Abdullah Kalk cevap ver deyince Abdullah:
    Buyurunuz Ey Müminlerin Emiri der. Hz Ömer ona şöyle sorar.
    Allah aşkına söyle oğlum, üzerimdeki elbisenin kumaşının yarısı senin midir? Yoksa benim midir ? Abdullah: Allah'a yemin ederim ki benimdir. cevabını verir Bunun üzerine Salman:
    Emret Ey Ömer, şimdi dinliyoruz ve itaat ediyoruz der.
  • Zihnin anı defterindeki tamamlanmayı bekleyen bir olayı tamamlamak için harekete geçtiğinde bedenin mutlaka sana birtakım sinyaller verecektir. Nefesinin hızlanması, dakikadaki solunum sayının artması, titremen, tırnak yemen, dudak ısırman, terlemen, ses tonunun değişmesi ve avuçlarını sıkman gibi. Bunların dışında senin hissettiğin bedeninin farklı sinyalleri de olabilir.
  • Komiser önce bana: “Kimsin sen?” diye sordu. Sesi bir fıçıdan çıkıyormuş gibi uğulduyordu. Ben de tabii herkesin verdiği cevabı yapıştırıyorum: “Hiçbir şey hatırlamıyorum ekselans, her şeyi unuttum.”

    — Sen hele dur, dedi. Seninle ayrıca konuşuruz. Hem seni bir yerden gözüm ısırıyor.

    Beni yukarıdan aşağıya süzüyordu. Oysa ben onu ömrümde görmüş değildim. Başka birine:

    — Sen kimsin? diye sordu.

    — Tüyen, ekselans.

    — Adın Tüyen, ha?

    — Öyle efendimiz.

    — Pekâlâ, seninki Tüyen… Ya sen? (Üçüncüsüne soruyordu.)

    — Ardındaki, ekselans.

    — Adın ne, onu soruyorum!

    — Adım, Ardındaki, ekselans.

    — Hangi teres verdi sana bu adı?

    — İyiliksever insanlar verdiler, ekselans. Siz de bilirsiniz ya, dünyada iyi insanlar pek çoktur…

    — Kimmiş o iyi insanlar?

    — Unutuverdim ekselans, kusuruma bakmayın.

    — Her şeyi unuttun mu?

    — Her şeyi unuttum, ekselans.

    — Anan baban vardı herhalde… Bari onları hatırlıyor musun?

    — Herhalde vardı ekselans, ama onlar da hatırımdan çıktı… belki vardır ekselans.

    — Nerede oturuyordun şimdiye kadar?

    — Ormanda, ekselans.

    — Hep ormanda mı?

    — Hep ormanda…

    — Ya kışın?

    — Kışı görmedim, ekselans. (Bir bahaneyle hapse girerek her kışı orada geçirdiğini söylemek istiyor.)

    — Ya senin adın ne bakayım?

    — Balta, ekselans.

    — Ya senin?

    — Açıkgöz, ekselans.

    — Sen?

    — Keskin, ekselans…

    — Hiçbiriniz bir şey hatırlamıyorsunuz, değil mi?

    — Hiçbir şey hatırlamıyoruz, ekselans.

    Gülmeye başladı, ötekiler de ona bakıp sırıtıyorlardı. Ama bu bir düşeşti canım. Bazen tam sırıtırken, ağzının ortasına bir tane yemen de mümkün; herifin keyfine bağlı.
    Dostoyevski
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / E-pub
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • 375 syf.
    Zaman Akıp Gidiyor
    Okuduğu kitapların sayısı toplamda 50’yi geçmeyen 25’li yaşlarında birine kitap önerecek olsanız ne önerirdiniz? Elbette ki kişinin okuduklarına ve ilgi alanlarına göre değişebilecek bir cevap bu. Ama zaten benim bunlarla işim yok, söylemeye çalıştığım, okuduğu kitap sayısı bu denli az olan bir insanın okuyacağı o kadar çok kitap var ki önünde. Zaman asla durdurulamayan, sürekli akıp giden bir nimet bizim için. Ve bu zaman içerisinde okunmaya değer binlerce hatta milyonlarca kitap var. Ortalama olarak bir kitabın bir haftada bitirildiğini varsayarsak, okuyacağın kitabı öyle bir seçmelisin ki, bir haftan (ortalama) boşa gitmesin. O kitap hayatından bir haftayı çalmış olmasın. Sana kattıklarının yanında onun için harcadığın zamanın lafı bile olmasın. Umarım ‘zaman kaybı’ olarak nitelendireceğiniz kitaplarla karşılaşmamanız, seçmemeniz dileğiyle. Dolayısıyla; ‘İyi kitaplar, iyi ki varlar.‘


    Kısaca Kitabın Konusu
    Dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olarak kabul edilen Afganistan’nın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han nispeten sakin sayılabilecek bir döneminde geçen hikayede baş kahramanlarımız Emir ve Hasan’dır. Doğumunda annesini kaybetmiş olan Emir’in, sert mizaçlı babasına kendisini ispatlama ve ilgi görme çabası. Etnik kökeni ve babsının bedensel rahatsızlığı nedeniyle akranları arasında her zaman alay konusu olmuş olan Hasan. Emir’in babası, bölgenin nufuzlu kişilerinden, yardımsever ve cesur bir kişidir. Hasan’ın babası Ali ise Emir’in babasınınn evinde hizmetçi olarak çalışmakta, zaman zaman da oğluyla beraber ev ve bahçe işlerini yapmaktadırlar.

    Hasan, Emir’e her daim sadık kalmış, her zaman yardımına koşmuş, dostluğun ve kardeşliğin ne demek olduğunun adeta vücut bulmuş halidir. Hatta Emir için başını türlü zorbalıklara ve belalara sokmaktan asla geri kalmamaştır. Ancak Emir’in bu dostluğa aynı ölçüde karşılık verememesi, zorbalara karşı onun gibi cesaretle duramaması ömür boyu çekeceği bir vicdan azabına dönüşmektedir.

    Hükümete yapılan bir darbe ile Monarşinin yerini Cumhuriyet almıştır. Ardından Sovyetlerin etkisiyle Kominist bir baskı süreci başlamıştır. Emir ve babası bu baskı sürecinde Amerikaya göç etmişlerdir. Orada geçen yıllarda yaşam koşulları, geçim derdi, soyo-kültürel farklılıklardan kaynaklanan bir takım sorunlarla başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda Emir’in sosyal ve psikolojik dünyasının da bir yansımasını görmekteyiz. Uzun bir süreden sonra bir gün babasının eski bir dostundan mektup alır ve tekrar Afganistan’a gider. Afganistan’a gittiğinde ise bazı gerçekleri öğrenir. Bu gerçekler onu bir kez daha geçmişiyle yüzleştirir.

    Kitap, ihanetin ve sadakatin bedellerini, babaların oğullarıyla ilişkilerini ve babaların çocuklar üzerindeki etkilerini göstermektedir. Sevgi, yalan, dostluk ve fedakarlıklarla dolu bir hikaye… Zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip olan toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seren savaşın izlerini görmekteyiz. Gaddarlıklar, ırkçılık ve insanlara yapılan zulümlerin hikayesi…


    Okur-Zaman Puanı
    ‘Zaman Akıp Gidiyor’ başlığı altında düşünmeye zorladığım konu ‘iyi kitap’ seçimiydi. Bir insanın ömründe okuyabileceği tüm kitapların, dünyadaki tüm kitaplara oranını alsak bir hayli küçül bir sayı elde ederiz. Okuyacağımız kitabı seçerken biraz da olsa bunu düşünerek seçim yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu felsefeye de bundan sonraki kitap değerlendirmelerimde de kullanabilmek adına bir isim ve puan sistemi vermek istiyorum. Bu felsefenin ismini, ‘Okur-Zaman’ olarak vermek istiyorum açıkcası bu ismin üzerine pek düşünmedim, ileride belki değiştirebilirim. Şimdilik Okur-Zaman olarak nitelendirmek ve bu felsefeye uygun kitapları da 1’den 10’a kadar puanlamak istiyorum.

    ‘Uçurtma Avcısı’ kitabının Okur-Zaman puanının bir hayli yüksek, yani 8 olarak veriyorum. Benim gibi çok duymuş ancak okumaya fırsat bulamamış, daha farklı öncelikteki kitaplara yer vermiş iseniz, tavsiyem bir ara fırsat tanıyın bu kitaba.


    Ancak!
    Kitabın başarısı su götürmez bir gerçek. Ancak;
    Afganistan’da savaşa maruz kalmış 2 çocuğun hikayesini anlatmış. Dedim ya düşünmeye sevk ediyor kita diye. İster istemez, Suriye, Irak, Yemen, Pakistan, Afganistan, Libya, Çad, Ürdün, uganda ve bunun gibi nice ülkeler ve bu ülkelerde savaşa maruz kalmış, nice ‘çocukluğunu yaşayamamış çocuk’ vardır. Sadece Suriye’yi ele alalım. UNİCEF Türkiye Milli Komitesi verilerine göre ülkemizde 1.6 milyon süreli çocuk bulunmaktadır. Savaştan kaçmış, ülkemize sığınmış. (Ki bu durumdan rahatsız olan bir çok vatandaşımızda yok değil, vizdanları nasıl elveriyor anlamak mümkün değil.) Diğer tarafta bunlar kadar şanslı olmayan savaşın ortasında acı çekerek açlıktan sefaletten ölen çocuklar. Bununla birlikte Mülteciler Derneğinin verilerine göre akdenizi kullanarak Avrupa’ya umuda yolcula çıkan 15.000’den fazla kişi boğularak ölmüştür.

    Bunza zalimliğin, vicdansızlığın en çok yaşandığı bölge olan Ortadoğu coğrafyasının en önemli sebeplerinden biri de ‘Petrol’ rezervidir. Bir damla petrolün bir damla kandan daha değerli olduğu bu toprakların, bugün ki durumunun sorumlusu kim dersek alacağımız cevapların bir çoğu Emperyalist güçler olacaktır. Yıllardan beri en büyük emperyalist güç olarak bölgede Amerika var. Afganistan’da Rusya ile mücade ettiği için Taliban’a silah veren Amerika. Taliban ile mücadele gerekçesiyle Afganistana giren ve coğrafyayı yerle bir eden Amerika. Ve yazarımız. ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde (UNHCR) 2006 yılından beri iyi niyet elçisi olarak çalışmalar yapan Khaled Hosseini’yi bir yazar olarak yere göre sığdıramaz olsak ta, bebek katili George Bushile yan yana duruşu ve bundan gurur duyuşu ile eserleri benim nezlimde anonim değerindedir
  • 304 syf.
    ·3 günde·8/10
    Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek kitap hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum: "Çocuğunu bir proje olarak görüp, ona doğru kodu girdiğinde çıktısını alacağı bir bilgisayar programı gibi davrananlardan nefret ederim." Bunu neden söyledim, kitap tam da o şekilde düşünen çocuğuna dünyanın öbür ucundaki Hebele Hübele otunun çekirdeğini yedirip, atomu parçalamasını bekleyen mükemmelliyetçi ebeveynlerin seveceği bir kitap. Şunu görebilmeliyiz ki, hayatımızdaki hiçbir insan hayallerimizdeki gibi şekil almayacağı gibi çocuklarımız da öyledir. Siz istediğiniz yöntemi tekniği uygulayın, çocuk hiçbir zaman tam istediğiniz gibi olmayacak, zaten olması da gerekmiyor.

    Bütün bu yazdıklarıma karşın, kitabı lafı gereksiz uzatması dışında çok beğendim ve çocuğunun ruhen ve zihnen sağlıklı bir birey olmasını isteyen her anne babanın mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitabı tek cümleyle özetlemek mümkün: "0-3 yaş arası çocuğun zihninin bir daha hiçbir şekilde yapılamayacak kadar şekil almaya uygun olduğundan, anne baba veya bakıcının onunla sürekli ama sürekli konuşması gerektiği" ile ilgili. Diyebilirsiniz ki; "Bunu zaten biz de biliyoruz, o zaman bu kitabı neden okumakla vakit kaybedelim ki?" Buna yanıtımsa, "Aynı zamanda basit gibi görünse de 0-3 yaş arası çocukla nasıl konuşmamız gerektiğini de irdeliyor. Kitabı okumaya vakit ayıramayacaklar içinse şöyle özetleyelim:
    1. Çocuğunuzu değil her fırsatta yaptığı şeyi övün:

    "Çok akıllısın." demek yerine "Küpleri çok başarılı bir şekilde üst üste koydun, aferin sana." gibi.

    2. Pireyi deve yapın:

    Küçücük bir işten ya da objeden bir sürü cümle çıkarın ve bunu soru sorarak yapın, örneğin: "Şimdi ne yaptık? Yemek yedik? Yemek yedikten sonra ne yapmalıyız? Ellerimizi yıkamalıyız. Haydi musluğu açalım, elimize sabun alalım. Ellerimizi birbirine sürtelim. Parmaklarımızın arasını da yıkayalım..." gibi gibi gibi.

    3. Ne değil, neden?
    Çocuğa emir vermeyin, yapması gereken şeyin nedenini söyleyin. "Yemeğini ye." değil, "Yemeğini neden yemen gerekiyor? Sağlıklı ve mutlu bir şekilde büyümen ve güçlü olman için. Yemezsek çok çabuk hasta oluruz. Hasta olmak istemeyiz değil mi?" Elbette çocuk hala yemek yemek istemeyebilir ama "Yemeğini bitir." demekten yine de daha iyi ve etkilidir.

    4. Çocuğa seçenekler sunun:

    "Hadi ayakkıbını giy." demek yerine "Spor ayakkabılarını mı yoksa botlarını mı giymek istersin? Demek botlarını tercih ettin. Neden peki? Hava yağmurlu ve spor ayakkabıların su geçirebilir ve ayakların üşüyebilir." demek bir alternatif.

    5. Çok yönlü etkinlikler yapın: Onunla rol yapın ve oyunu onun yönlendirmesine izin verin, birlikte şarkı söyleyin, dans edin. Resim çizin, boyama yapın. Müzik dinleyin. Toprakla uğraşın. Çocuğa anlamasa bile herhangi bir kitabı okuyun.

    6. Hayatımızda yer alan basit matematik ve geometri kavramlarını fark ettirin: Kapı dikdörtgen, bulaşık makinesi kare, duvar saati yuvarlak, babanın ayakkabıları büyük, seninkiler küçük, benim saçlarım uzun, babanınkiler kısa, bakalım tabağında kaç parça peynir var, peynirin tadını seviyor musun?

    Benim özetim bu şekilde, kitabın anlattığı şeyler belki de hepimizin bildiği şeyler ama belki de uygulamakta zorluk çektiği ya da ihmal ettiği şeyler, en azından önemli bir konuya dikkat çekilmiş ve kitabın anlattığı şeyleri kendimizce geliştirebiliriz.

    Aslına bakarsanız bu tür kitapları okumaktan ziyade kendimizi geliştirmişsek çocuk zaten bizim yaşam şeklimizden etkilenir ve istediğimiz/olması gerektiği gibi/potansiyelini ortaya çıkarmış bir çocuk olur. Elbette bizim çocukluğumuzdakinden daha fazla imkana sahip olabilir ama bu mutlaka bizden daha donanımlı bir insan olacağı anlamına gelmez. Başta da söylediğim gibi robot değil insan olmak bundan ibarettir. Hangi doğru adımı atarsan at, sonuç vermeyebilir. Önemli olan "Ben anne baba olarak elimden gelen yaptım, istediğim gibi olmasa da çocuğumu olduğu gibi kabul ediyorum, ona saygı duyuyorum." demektir aslolan. Saygılar.