• Yeniden öğrenmek için herşeyi
    Bildiklerimi unutarak gelirim sana
  • 140 syf.
    1) YUNUS'U YETİŞTİREN İKLİM:
    11. yüzyılın ortalarında kurulan Büyük Selçuklu Devleti, Osmanlı Devletinden önce Türker adına en önemli devlettir. 1071'de Malazgirt Türkler ve anadolu için bir dönüm noktası olmuştur.

    1. Birinci Alladdin Keykubat (1220-1237) dönemi Anadolu Selçuklu Devleti'nde her bakımdan en parlak ve en ideal devirdir. Bu tarihten itibaren Konya, Sivas, Kayseri gibi Anadolu'nun önemli şehirlerinde gözle görülür imar faaliyetleri başlamıştır.

    13.yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 14. yüzyıl boyunca Anadolu'da ve Bizans İmparatorluğuna yakın bölgelerde irili-ufaklı bir takım bağımsız beylikler kuruldu. Bunlardan en önemlisi ve etkini Karamanoğulları Beyliğidir.

    Bir taraftan Anadolu'nun içinde bulunduğu karışıklıklar, diğer taraftandan bunların sonucu olarak karşı karşıya kalınan Moğol ve Haçlı saldırıları... Ardı arkası kesilmeyen baskınlar, kavgalar, zulümler... Hepsinden kötüsü hep pusuda yatan düşmanlığı bitmeyen Haçlılar karşısında değil de enerjilerin içeride tüketilmesi... Kardeşlerin birbirini yok etmesi... Bir takım tarikatların ve dervişlerin katkılarıyla Müslümanlığı yeni benimsemiş ve bu dini samimiyetle hayatında yaşamak isteyen bir toplumun korku ile ümit arasındaki çaresizliği... "Alplik geleneği" ile "cihat fikri"ni kaynaştırmış Orta Asya'dan gelen dervişlerin Anadolu çıkartması, Namık Kemal'in deyimiyle etkisini yüzyıllar boyu sürdürecek " bir aşiret"ten çıkarılmış "cihangirane" bir harekettir.

    İşte bu dervişlerin önderliğinde tasavvuf düşüncesi maya tutmuş, tekke ve tarikatlar arasıbda oldukça yaygınlaşmıştır. Tasavvuf ve tarikatlar bunalımdan kurtuluşun tek yolu olarak görülmüştür. O zamanlar Adadolu'da büyük mutasavvıflar da yaşamaktaydı.

    İşte Yunus Emre de, Anadolu topraklarında böylesine kargaşa ve karışıkşıklarla dolu bir ortamda yetişen, İslamlık ve Türklük masasının tutmasında adı mutlaka söylenmesi gereken mutasavvıf dervişler zincirinin ilk ve en önemli halkalarından biri, belki de birincisidir.

    HAYATI:
    Şiirlerinin bu kadar okunmasına ve halk tarafından bu kadar sevilmesine rağmen ne yazık ki gerçek hayatı hakkında çok da ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz.

    Diğer mutasavvıf dervişler gibi Horasan bölgesinden kalkıp Anadolu'ya gelmiş ve buraları yurt edinmiş mutasavvıf dervişlerden bir aileye mensup olduğu kabül edilmektedir. Sivrihisar'a yakın Sarıköy'de doğduğu tahmin edilmektedir. Yunus Emre,nin ümmiolduğunı söyleyenler olduğu gibi, onun iyi bir eğitim alarak çağının bilimlerine sahip aydın bir kişi olduğunu ileri sürenler de vardır. Arap ve Fars diline vukufiyeti, bu dilleri şiirlerinde ustalıkla kullnmasından bellidir.

    Ölüm tarihi olarak 1321 yılı gösterilir. 13. yüzyılda yaşadığını ve 1273 yılında ölen Mevlana ile görüştüğünü,

    Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı

    Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır
    şiirinden anlıyoruz.

    Kaynaklarda ortaklaşa olarak yer alan menkıbevi hayatından birkaç anekdot:

    Hacı Bektaş Veli, Horasan diyarından Anadolu'ya gelip yerleştikten sonra veliliği etrafa yayıldı. Her taraftan mürit gelmeye, büyük meclisler olmaya başladı.

    O zaman Sivrihisar'ın şimal tarafında Sarıköy denilen yerde Yunus derler, bir kimse var idi. Gayet fakir olup ekincilik ederdi. Bir vakit kıtlık oldu. Ekinden bir nesne hasıl olmadı. Yunus, erenlerin bu güzel vasıflarını işitti. Kimsenin bu kapıdan boş dönmemesi dolayısıyla, bir bahane ile gidip az miktarda bir şeyler istemeyi düşündü. Eli boş gitmemek için öküzüne dağdan alıç yükleyip Suluca Karahöyük'e doğru yola koyuldu.

    Karacahöyük'e varınca Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıktı. Armağanını sunup "Ben fakir bir kimseyim, bu yıl ekinimden bir nesne alamadım. Ümidim şu ki bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz" dedi. Hacı Bektaş, "öyle olsun" diyerek abdallara işaret etti, alıcı alıp paylaştılar, yediler. Yunus birkaç gün orda eğlendi. Gidecek olunca, Hacı Bektaş'a haber verdiler. O da "Sorun bakalım ne ister, buğday mı, himmet mi?" dedi. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Buğday istedi. Ne yaptılarsa da razı edemediler. Yunus, "Bana buğday gerek" diye ısrar etli. "Ben nefesi neyleyim" dedi. Razı olmadı. Hacı Bektaş, emretti, buğdayı verdiler. Yunus da Dergahtan çekilip gitti.

    Yunus, biraz yürüdükten sonra, işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. Fakat Hacı Bektaş, "O iş şimdiden sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tabduk Emre'ye verdik, varsın nasibini ondan alsın", dedi."

    Menkıbeye göre "Yunus, üç bin şiir söylemiş. Bunları bir divan haline getirmiş. Molla Kasım isimli şeriat bilgini bir su kenarına oturup bu şiirleri okumaya başlamış. Bunlardan binini okumuş ve şeriata aykırı bularak yakmış. Kalan bin tanesini de aynı sebeple suya atmış. Üçüncü bine başlayınca şu beyitle karşılaşmış:

    Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme

    Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir

    Bu beyti okur okumaz, Molla Kasım, Yunus'un kerametine inanmış. Divanı öpüp alnına koymuş. Fakat ne çare ki elde bin şiir kalmış. Şimdi Yunus'un o yakılan bin şiirini gökte kuşlar ve melekler, denize atılan bin tanesini balıklar, kalan bin şiirini de insanlar okumaktalarmış."

    ESERLERİ:
    Yunıs Emre'nin şiirlerinin toplandığı Divanı ve mesnevi tarzında yazdığı Risaletü'ün- nushiyye olmak üzere iki eseri vardır. Onu günümüze taşıyan divanındaki şiirleridir. Buradaki şiirlerinin her birini " Sehl-i mümteni"ye ( söylemesi kolay gibi görülen ancak yazmaya kalkışıldığı zaman zorluğu anlaşılan şiirler için kullanılan edebi bir tabirdir) örnek göstereceğimiz bu şiirler bir sanat endişesi güdülmeden söylenmiş derin anlamları olan sade ve açık şiirlerdir. Şair içinden geldiği gibi, gönlünden koptuğu gibi söylemiştir. Bu şiirlerinde aşk, ahlak, ölüm gibi temalar işlemiştir. Bu şiirlerin bir kısmında aruz vezni kullanılırken, çoğu hece vezni ile yazılmıştır. Divanda gazel nazım tarzıyla söylenmiş şiirler ve mesnevi biçiminde yazılmış manzumeler de bulunmaktadır. Şiirleri dörtlük olark da okunabilir. Dolayısıyla gazel yarzına değil de, tasavvufi halk şiirinr daha yakın durmaktadır. Bu bakımdan Yunus Emre, Divan şiirinin ilk şairlerinden olan Hoca Dehhani, Sultan Veled, Aşık Paşa gibi şairlerle çağdaş olsa da , Divan şairlari arasında değil, Ahmed Yesevi ie başlayan tasavvufi Türk edebiyatının en önemli halkası olarak kabul edilmeltedir.

    Yunus Emre'nin diğer önemli eseri Risaletü'n - nushiyye'dir. 'Nasihat Kitabı" anlamına gelen bu eseri Yunus Emre didaktik nitelikte yazmış olup insanlara yol gösterici olarak karşımız çıkmaktadır. İlk sayfalarda yer alan kısa bir mensur kısmın yanında eser manzum olarak yazılmıştır. Mesnevisinin sonunda şöyle der:

    Söze tarih yedi yüz yedi idi
    Yunıs canı bu yolda fidi idi.
    Burada onun eğitici ve öğretici yanını bulmaktayız.

    DÜŞÜNCE DÜNYASI
    Yunus Emre hiç kuşkusuz tasavvufi Türk edebiyatının ilk ve en büyük şairleribden biridir. 12.asırda Ahmed Yesevi ike başlayan tasavvufi halk edebiyatı Yunus'la zirveye ulaşmıştır. Daha sonraki uüzyıllarda onların izinden yürüyen birçok şair yetişmesine rağmen, Yesevi'nin ve Yunıs'un bulunduğu zirveye hiöbiri ulaşamamıştır. Ahmed Yesevi hikmet'leriyle, Yunus Emre ilah'leriyle asırlardır yaşamaktadır.

    "Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
    Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi”
    beytiyle başlayan şiir, Yunus’un temel düşüncesinin ilk ve en önemli kaynağını açıklar. Kişi Müslümanlık binasına şeriat kapısından girecektir. Kur’an’la öğrenilen emir ve yasaklarla günahlardan, yanlışlardan uzak bir hayat yaşayacaktır.

    İkinci ana kaynak Peygamber’dir ve O’na da uyulması gerekir. Zira peygamber, kendinden ortaya bir şey koyan değil, Kur’an’dan haber veren, onu açıklayan kişidir.

    Sen hak peygambersin seksiz gümansız
    Sana uymayanlar gider imansız
    Yunus’un düşünce dünyasında olay, kişisel bağlamda inanma ve ibadet etmeyle sınırlı değildir. Şiirinde İslam’ın pratiğe geçirilmesi gereken kurallarıyla ilgili tespitler yani ahlaki ilkeler de vardır. Bunların çoğu yine ayet ve hadislerin yorumu şeklindedir. Yalan söylememek, sabırlı olmak, insanlarla iyi geçinmek, gönül kırmamak, kanaat, cömertlik, yardımseverlik…. kişiye teklif edilen olumlu davranışlardır.

    “Ey dostunu düşman tutan
    Gıybet yalan söz söyleme
    Bunda gammazlık eyleyen
    Onda yeri dar olur”
    mısralarında ifadesini bulan davranışlar bu bağlamdaki şiirlerin örnekleri arasındadır. Bu hedeflerin gerekleşmesi ise kişinin bir eğitimcinin eğitimi altında nefsini eğitmesine bağlıdır. Zira hedefe ulaşmada en büyük engel nefstir. Onun eğitimi de ancak manevi terbiye ile mümkündür. Bu terbiye de bir tarikat içinde kazanılır:

    İkincisi tarikat kulluğa bel bağlaya
    Yolu doğru varanı yargılaya hocası
    Manevi eğitimin sonunda gerçekleşen hedef, kişinin gönül gözünün açılmasıdır. Nefsini eğitmiş, gönlünü her türlü kirden, pastan, günahtan geçici heveslerden, kinden, öfkeden arındırmış ve buraya Allah sevgisini yerleştirmiş olanların kalp gözü açılır. İnsan-ı kamil olmanın adıdır bu.

    Üçüncüsü marifet can gönül gözün açar
    Bu mana sarayının Arşa değin yücesi
    Bu noktadaki bir insan, ıslah olmuş, eğitilmiş, elinden, dilinden, gönlünden emin olabileceğimiz kişidir. Kendi problemlerini yendiği gibi yaşadığı toplum içinde de artık örnek bir kişidir. Güzelliğin, doğruluğun, mükemmelliğin timsalidir. Toplum bu tür örneklere bakarak, bu örneklerin temsilleriyle aynı hedeflere varma olanağına kavuşur. Böylece kul olma sorumluluğunu yerine getiren bu tür kişiler, kişisel olgunlukta daha ileri noktalara gitmenin yollarına yönelebilirler. Sonuçta kişi. Marifet kapısından Hakikat’e ulaşmış olur. Ve yaratılış amacı gerçekleşir.

    Yaradılanı yaradan'dan ötürü hoş görür. İnsanı ve yaratılışı en iyi ve en derin bir şekilde anlamış ve anlatmışbir şairdir. Yetmiş iki milleti kucaklayacak kadar geniş bir gnlü vardır:

    Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

    Halka miderris olsa hakikatte asidir

    Yardılanı severiz yradan' dan ötürü

    DİLİ:
    Yunus Emre, Türkçeyi en güzel kullanan şairlerimizden biri, belki de birincisidir. Divan şiirinin arifesinde, bu şiirin temellerinin yeni yeni atılmaya başlandığı bir dönemde onun kullandığı açık, anlaşılır ve sade dil oldukça dikkat çekmektedir. Dönemin diğer çoğu mutasavvıf şairlerin Farsça yazması karşısında onun Türkçeyi bilinçli şekilde kullanması önemlidir. Yunus mutasavvıf bir şairdir. Şiiröerini sanat endişesiyle yazmamıştır. Ancak bu demek değildirki onun şiirleri sanattan yoksundur.
    Yunus Emre'nin şiirlerinde sıklıkla ele aldığı konuları düşündüğümüzde dilinin bu özelliğini daha iyi anlarız: Allah ve peygamber sevgisini, aşkla gönüllere işler. Onda ölüm hayatla güzeldir. "Bana seni gerek seni" diyerek cennetin de cehennemin de sahibine sığınır.
    Yunus Emre'de Türkçe kelimeler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Bugün kullanmadığımız Türkçe deyim ve kelimeler bile onda bol miktarda vardır. Çağının dilini, yaşayışını canlı bir tablo gibi bıgüne olduğu gibi aktarır. Dilindeki ahenk ve kelimelere yüklediği anlam, zamanın şairleriyle kıyaslandığında oldukça zengindir.

    DİĞER. YUNUSLAR:
    Yunus Emre'nin Anadolu'nun bir çon yerinde mezar ve makamının olduğu söylenmektedir. Bu durum, halkın ona olan sevgi ve bağlılığını göstermekle beraber, ister istemez onun izinden giden başka Yunus'ları da akla getirmektedir.
    Yıllardır Yunıs Emre'nin bazı şiirlerini Yunus Emrelere karışmış olarak okuduk. Daha doğrusu, asıl Yunus Emre'den sonra gelmiş bazı Yunusların şiirleri ona mal edilmiştir. Bu konuda yapılan araştırmalara bakıldığında bunlar arasında Aşık Yunus ön plana çıkmaktadır. Bu Yunus önceki Yunus Emre'den saygıyla bahseder ve onları bir deniz olarak gördükten sonra kendisini o büyüklerin yanında bir damla gibi görür.

    Kimi Topduk kimi Yunus her birisi derya deniz

    Yunus'a da bir cür'adan zerrece sunuldu yine

    Bütün bunlar asıl Yunus Emre'nin ne kadar büyük bir şair olduğunu ve açtığı çığırın zenginliğine işaret etmektedir.

    DİVANI'NDAN SEÇMELER:
    Ben yürürüm yâne yâne
    Aşk boyadı beni kaane
    Ne âkılem ne divâne
    Gel gör beni aşk neyledi

    Yunus Emre, ilk dörtlükte Tanrı'ya seslenir. Ben, içimi kana boyayan Tanrı aşkı ile ya­na yana yürürüm.

    Tanrı'ya olan aşkım beni perişan etti, aklımı başım­dan aldı, deliye çevirdi. Tanrı'm, aşkının bana yaptı­ğını gel, gör.
    Dörtlükte "ben yürürüm yane yane" dizesinde ozanın gezginci kişiliğinden de söz edilebilir.

    Gâh eserim yeller gibi
    Gâh tozarım yollar gibi
    Gâh akarım seller gibi
    Gel gör beni aşk neyledi
    ....
    Ozan, içinde bulunduğu durumunu doğanın tüm öğelerinden yararlanarak dile getiriyor. Doğanın için­de kalış ve ona tutsak oluş, çağlar boyu Türk köy­lüsünü statik bir toplum haline getirmiştir. Bu ruh hali Yunus Emre'de de güçlüdür.

    Yunus Emre, bu ruh halinin sonucu kimi rüzgar gibi eserim, kimi yollar gibi tozarım, kimi de seller gibi akarım diyor. Kendisini yönü belirsiz esen rüzgara, rüzgarın etkisiyle yollarda uçuşan tozlara ve akan sulara benzetiyor. Sonra, "Gel gör beni aşk neyledi" dizesiyle; Tanrı'm, aşkının bana yaptığım gel, gör, diyor.
    Yunus Emre, coşkun duygularına doğayı ortak ediyor, onunla bütünleşiyor.

    Acep şu yerde varm'ola
    Şöyle garip bencileyin
    Bağrı başlı gözü yaşlı
    Şöyle garip bencileyin
    ...

    Acaba şu yerde, böyle benim gibi gönlü yara­lı, gözü yaşlı bir başka kişi var mıdır? Şair, gurbetin, yalnızlığın, Tanrı'dan uzak kal­manın acısını anlatıyor.

    DEĞERLENDİRME:
    Yunus Emre'nin şiirlerinin yer aldığı, tasavvuf ve aşk hakkında yazılmış Yunus'u Yunus yapan, aşka ve sevgiye daha farklı bakmamızı sağlayacak olan bu kitap, şiirler de ki aşk ile insanın yüreğinin ısınmasına sebep oluyor...

    KİM NEDEN OKUMALI:
    Yunus Emre'nin eserleri günümüz açısından okunmasi ve okutulmasının büyük fayda sağlayacağını düşünüyorum cünkü günümüz insanının ihtiyacı olan sevgi,hoşgörü ve güzel ahlak adına çok büyük katkılar sunuyor... Bu konularda ihtiyaç duyacak herkesin mutlak okuması gereken bir seçki.
  • İçim şarkılarla dolup taşarken
    Dilim dolaşarak gelirim sana

    Aklım bir pazar yerinden karışık
    Gönlüm tepetaklak gelirim sana
    Ataol Behramoğlu
    Sayfa 42 - Adam Yayınları
  • Ölümü belki her zaman gizlice düşündüm
    Her şeyin içinde ve her şeyden önce düşündüm

    O benim içimdeki ikizimdi sanki
    Onu, kendimi düşününce düşündüm

    Unutur gibi oldumsa da arada bir
    Unuttuklarımı özleyince düşündüm

    Bir tabloda bin yıl önceki bir kız
    Bana kederle gülümseyince düşündüm

    Üzgün çocukluğumla karşılaştım düşümde
    Ellerimi saçlarında gezdirince düşündüm

    Biliyordum her yerden beni gözlediğini
    Bunu hep bildim ve sessizce düşündüm

    Veysel gibi uzun ince bir yolda
    Gidiyorken gündüz gece düşündüm

    Kendi ölümüyle ölüyorsa da herkes
    Kendi ölümümü biri ölünce düşündüm

    Öylesine güçlüydü ki yaşamak duygum
    Bir kavramdı ölüm, onu sadece düşündüm
    Ataol Behramoğlu
    Sayfa 36 - Adam Yayınları
  • Garajlar, garlar, hava alanları
    Kavuşmaklar ve ayrılmaklar

    Beni yeni sevdalar paklar
    Yeni şiirler ve çıldırmaklar
    Ataol Behramoğlu
    Sayfa 31 - Adam Yayınları
  • Böğürtlen lekesi silindi parmaklardan
    Yarası kabuk bağlamış dizler kaldı
    Aşk yeminlerinden, şiirlerden
    Kopuk dizeler, kırık dökük sözler kaldı
    Ataol Behramoğlu
    Sayfa 25 - Adam Yayınları
  • Sonuçta yalnızlığımı seçiyorum
    Savruk aranışlarını kalbimin
    Aşk ola da bilir olmaya da
    Sonuçta kendim kalmayı seçiyorum
    Gurbetin yani şu dünyanın yollarında
    Ataol Behramoğlu
    Sayfa 16 - Adam Yayınları
  • Bir güney kentinde, bir kıyı kahvesinde
    Başakların sonsuz salınışı
    Burada, kendimle başbaşa
    Ömrümü böylece tamamlayabilirim

    İLKBAHAR
  • 432 syf.
    ·7 günde
    Kimi zaman çocuğum,
    Bir müzik kutusu başucumda
    Ve ayımın gözleri saydam.
    Kimi zaman gardayım
    Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
    Ne zaman bir dosta gitsem,
    Evde yoklar.

    Bekliyorum bir kapının önünde,
    Cebimde yazılmamış bir mektupla.
    Bana karşı ben vardım
    Çaldığım kapıların ardında,
    Ben açtım, ben girdim
    Selamlaştık ilk defa.

    Metin Altıok

    Olaylar nasıl başladı?

    2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı.

    "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti.

    Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00'de Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

    Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin kapatılmadan hemen önceki görüntüsü.
    Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

    Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte" diye sesleniyordu.

    Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-44677994


    Birimize bir şey olursa kalanlar ne yapar diye sorulduğunda, 'kalanlar, ölenler için şiirler yazar.' denilerek bekleniyordu ölüm.

    (Aziz Nesin 02.07.1993 Madımak)

    Ne zaman aklıma düşse Metin Altıok, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde oturmuş, elinde sapı kırılmış fırçayı tutmuş objektife bakar. Kararlı, biraz sert, belki bir miktar olup bitene bir türlü inanamayan.

    Hemen yanı başında bir şair daha, Uğur Kaynar; düşünceli, eli çenesinde. Ve iki basamak aşağıda bir başka şair Behçet Aysan; önüne bakıyor, biraz yorgun sanki.

    Belki dışarıdan gelen gürültüyü çıkaranların nefretinin nedenini anlamaya çalışıyor. Ayaklarının dibinde bir yangın söndürme tüpü; kırmızı, tehdit kokan. Yaklaşık beş saat sonra dışarıda toplanan katiller, ateşe verecek Madımak Oteli’ni. Tüm kelimeler gibi o kırmızı tüp de kifayetsiz kalacak.

    Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan’ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli’nin merdivenlerinde…

    https://imgyukle.com/i/o7wBcq

    (HALUK KALAFAT)

    ------------------------------------------------
    Bir düş gördüm geçenlerde
    Görmez olsaydım ah olsaydım
    İçime şeytan girdi sandım
    Keşke hiç uyumasaydım

    Birdenbire
    Ateş ve duman
    Feryad-ı figan
    Sanki elele
    Geliyor habire
    Üstümüze, üstümüze

    Canlar, sazlar
    Kan oldular
    Kesildi teller
    Durdu nefesler
    Ama hala
    Dimdik ayakta
    Ayaktalar

    Çığlık kalleş
    Sessizlik mi dost
    Ateş ve duman
    Hain düşman
    Issızlığın ortasında
    Issızlığın ortasında

    Moğollar

    https://www.youtube.com/watch?v=btafzpG7vdY

    Zülfü Livaneli Yangın Yeri
    https://www.youtube.com/watch?v=R0HlRdijGF0

    Edip Akbayram Türküler Yanmaz
    https://www.youtube.com/watch?v=iNs5atFK-uY

    Madımak Belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=rMpA-qFmOOE


    --------------------------------------------------------------

    Sonra geldin bir şeydin
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır
    Diye.

    Sonra geldin bir şeydin

    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
    Tutup indireceksin göğü
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.

    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.

    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,

    Kelime kelime,
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
    Ben düştüm yere,
    Oraya.
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
    Parmaklarımla kazdığım

    Mezarına Şerefine.

    Küçük İskender

    --------------------------------------------------------------------


    Metin Altıok’un emekli olduktan sonra Bingöl’den Ankara’ya taşınması 1990 yılına denk gelir. Enver Ercan da bu yıllarda Metin Altıok’la bir röportaj yapar.



    Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara‘ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok‘u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..



    – Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?



    Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..



    – Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..



    Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

    #MetinAltıok



    – Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..



    Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.



    – Bir de tabii “gezginliğiniz”. İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.



    Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..



    – Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.



    Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”



    – İçkiyi çok mu seviyorsunuz?



    Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçı değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.



    – Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?



    Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)



    – Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?



    Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.



    – Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.



    Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.



    – Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’ye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.



    Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..



    – Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?



    Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.



    – O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?



    Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

    Metin Altıok



    – Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.





    Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.



    – Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?



    Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.



    – Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masa başında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalanmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.



    Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle –tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”



    – Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.



    Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yenidünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.



    – İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?



    Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.



    – O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?



    Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojik bir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor.

    Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.



    – Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.



    Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu ve haklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır.

    Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.



    – Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..



    Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zamana insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..



    – Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?



    İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar.

    Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…