• 560 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Masallarla kadının zengin ve çok eski çağlara dayanan tarihinin en eski çağlardaki içsel/duygusal dayanaklarına ve deneyimsel kökenlerine bir yolculuk sayılabilecek bir kitaptan söz etmek istiyorum ama bu şahane esere geçmeden önce yazarı ile ilgili bir-iki bir şeyler öğrenelim; Clarissa P. Estes, bir şair ve psikanalisttir ve mesleki hayatı boyunca bir çok ihtiyaç duyana yardımcı olmuştur. Aynı zamanda Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi anlamına gelen ‘cantadora’ olarak da tanınan bir kadındır.

    Bir dönem Sigmund Freud’un öğrencisi olan, bir süre beraber de çalışan Clarissa Estes, onun kuramından ayrılarak analitik psikoloji kuramını geliştiren Carl Gustav Jung’un görüşlerinin takipçisi olur.

    Clarissa P. Estes’in Türkiye’de baskı üstüne baskı yapan kitabı ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’, çok eski zaman masal ve öykülerinden yola çıkarak ve bunları analiz ederek, kadınların tarihine dair anlatılarda fazlaca el atılmamış bir boyuta dokunuyor, bu temaslarını Carl Gustav Jung’ın Dört Arketip kuramına dayanarak açıklıyor.

    Masal bizi, somut maddi dünyanın verili koşulları ile bağlı olmayan, neden sonuç ilişkisinin uzağında, zaman-mekan kavramları ile yeryüzüne ait canlı türlerinin dışında düşünmeye ve özgürce hayal etmeye sevk eden olaylar bütünüdür. Olaylar gerçek hayatın fiziksel ve toplumsal kurallarından bağımsız bir oluş ve işleyişe sahiptir, masallarda. Fiziksel dünyanın engelleri ile toplumsal engelleri hayal ile aşan insan zihninin zengin hayal bahçesinin meyveleridir bir bakıma da.

    Bu kısa hikayeler, zaman içinde, sistemler ve toplumlar içinde şekil ve mesaj değiştirerek, dönüşerek, egemen kültürün unsurlarıyla donanarak orijinal, ilk hallerini yitirse de, çok kaba hatlarıyla olsa da evrensel değerleri hatırlatır bizlere. İyilik-kötülük, dostluk-düşmanlık, vefa-vefasızlık, bencillik-özgecilik, kurnazlık-masumiyet gibi zıt ikilikler arasında başına gelen belalarla mücadele eden iyi kahramanın zaferi, kötünün cezasını bulması gibi pek çoğu klişe örüntülere sahiptir. Ancak, bu örüntülerin, tarihsel olarak taşıdıkları mesaj, o kadar derinlerde kalmıştır ki masalları çözümlemek, Clarissa P. Estes’in yaptığı gibi arkeolojik bir kazı ile orijinal elementlerini ortaya çıkarmayı gerektirmektedir.

    Kitap, kadını, erkeği, çocuk veya genç kızı/genç erkeği, dünyanın ve insanın çeşitli halleri içinde, başlarına gelen dünyevi belalar ve çıkmazlar içinde nasıl çıkar yol bulduklarına, yanlış yol/yöntemler seçtiklerinde nasıl yıkıma sürüklendiklerine dair masalların izini takip ediyor. Bizi masalların sembolik unsurlarını ve psikolojik arka plan çözümleriyle “kadının kendisini çözme ve anlama yolculuğu”na çıkarıyor, bunu yaparken de esas olarak kadının içsel dünyasında geçmişle bugün arasında bir köprü kurmaya çalışıyor.

    Kitaptaki 16 bölüm içinde yazar, derindeki cevherleri çıkarmak için kazı yapar gibi, bu eski masal ve öykülerin içerdiği işlevsel bilgi ve deneyim birikimini açığa çıkarıp uzman gözü ile analiz ediyor.

    Clarissa P. Estes, masal ve öykülerin analizi aracılığıyla eskiye ait ve işe yaramaz bir bilgi yığını yerine toplumsal tarihimizin bireysel izdüşümlerini oluşturan davranışlarımızın kaynaklarıyla bağ kurmamızı öneriyor. Kendi sözleriyle bu kitapta “...kadınlarla ilgili öyküler içeren bir kitaptır ve bu öyküler yol boyunca yıkılmadan duran işaretler gibidir. Doğal olarak kazanılmış kendi özgürlüğünüze; kendinizden, hayvanlardan, yeryüzünden, çocuklardan, kız kardeşlerden, sevgililerden ve erkeklerden hoşnutluk duymanıza giden yolda size destek olsun diye okumanız ve üzerinde düşünmeniz içindir. Hemen söyleyeyim, vahşi benliğin dünyasına açılan kapılar az ama değerlidir. Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o bir kapıdır.

    Bu kitaptaki malzeme sizi cesaretlendirmek için seçilmiştir. Bu çalışma kendi içsel ufuklarında zahmetli yolculuklara çıkanlar dahil olmak üzere, hem kendi yolunda gidenlere hem de dünya için zorluklara göğüs gerenlere destek olmak üzere sunulmuş”tur.

    Kitap son derece başarılı oldu, 18 dile çevrilerek defalarca basıldı. Birçok uzman, Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın feminizme yeni bir bakış açısı getirdiği ve bunu okura büyülü ve muzaffer bir şekilde sunduğu doğrultusunda beyan verilmiş ve bu zümrece kabul görmüştür.

    Kitabın temel fikri; Her kadının içinde vahşi bir ruh bir kurt ruhu olduğudur. Bu ruh, onun doğal varlığından kaynaklanan canlı ve güçlü bir enerjidir. Bu dişi hayvan aynı zamanda şiddetlidir kendini avcılardan korumayı bilir ve tecrübe eksikliği ya da safdilliği aşmayı başarır. Kurt, güçlüdür ve uzun süre uykuda olmuş bile olsa gücünü göstermesini bilir.

    Bu fikir üzerinden yola çıkarak değerlendirecek olursak günümüz kadınları İnanılmaz başarılar elde ederek güçlü konumlara ulaşmış olsa da vahşi kurt özlerinden hâlâ çok uzaktalar. Her ne kadar “Kadın olmak bir ayrıcalıktır” dense de kültürümüz bu gerçeği gömmektedir ve nice kadın bunu kendilerine dahi itiraf etmemektedir. Halen pek çok kadın erkekleri taklit ederek bağımsız olmaya çalışıyor.Ama vahşi kadın bir erkek değildir. Dişiliğini takdir eden vahşi ve kararlı bir kadındır. Esasen vahşi bir kadın kimsenin onun vücuduna hâkim olmasına izin vermez. Yalnız ya da bir partnerle dans eder. Çevresindekileri kucaklayıp sarar. Neşelidir ve iç sesiyle arzularıyla bağlantılıdır. Kaç kilo olması, ne zaman çocuk sahibi olması ya da başkalarının onayı için neler yapması gerektiğini kimse söyleyemez ona… Hisleriyle hareket eder,onlar duygulardan önce gelir, bunlara mantık da eklendi mi daha derinlere inen köklere sahip olur. Hisler kişisel deneyimlerle oluşur ve bu yüzden de durumsal değişkenlere bağlı değildir… Daha güvenilir, daha iyi.

    Clarissa P. Estes, “Kendimiz olmak, başkaları tarafından sürgün edilmemize neden oluyor ama başkalarının istediklerine uymak, kendimizden sürgün edilmemize yol açıyor.” derken bu konuda tercih yapmamız gerektiğini öne sürüyor. İlerleyen paragraflarda kendimizi tanımanın, ayırt edici özelliklerimizi bilmenin bir beceri olduğunu öne sürüyor, kendi kişiliğimizle ön planda durarak benliğimizi gözlemleme fırsatı bulup, eylemlerimizi değerlendirme ve bunlardan sonuçlar çıkarabilme yetimizi geliştirdiğimiz konusu üzerine vurgu yapıyor.

    “Güçlü olmak kas yapmak anlamına gelmez. İnsanın hiç korkmadan kendi aydınlığıyla buluşması, kendi usulünce vahşi tabiatıyla yaşaması demektir. Öğrenmek, bildiklerimize dayanabilmek demektir. Ayakta durmak ve yaşamaktır.”

    “Sevilmeye duyduğumuz gizli açlık, hiç güzel değil. Sevgiyi eksik ve yanlış kullanmamız hiç güzel değil. Sadakat ve bağlılıktan yoksun oluşumuz sevgisizlik getiriyor. Ruhsal siğiller, yetersizlikler ve çocukluk hayallerine dayalı ruhtan ayrılmış hâlimiz çirkin.”

    “Sürgün, eğlenmek için arzulanacak bir şey olmasa da, beklenmedik bir faydası var; sürgünün hediyeleri çoktur. Zayıflığı darbelerle çekip atar. Mızmızlığı ortadan kaldırır, hızlı kavrayış sağlar, sezgiyi arttırır, keskin gözlem gücü ile ‘içeride olanın’ asla elde edemeyeceği bir bakış açısı verir.”

    “Yine de, en dolu haliyle aşk bir ölüm ve yeniden doğuşlar dizisidir. Bir aşamayı, aşkın bir yönünü bırakıp başka birine gireriz. Tutku ölür ve geri getirilir.”

    “Yeniden yeni bir şey ekip yetiştirmek için en iyi toprak kaya dibidir. Bu anlamda, son derece acı verici olsa da, kaya dibine vurmak da yeni yaşamı ekmenin zeminidir.”

    “Nefes alırken, nefesimizi alıp verirken, hata yapamayız.”

    Kitap alıntılardan da anlaşılacağı gibi ‘Kendin ol.’manın yanı sıra ‘Güçlü ol.’, ‘Uzaklaşmak kendini keşfetmenize izin verir.’gibi cümlelerin altını dolduran yazarımız, ‘Kendinizi sevmediğinizde ne olur?’ sorusuna da cevap veriyor bu eserinde. ‘Özgün Sevgi’, ‘Dibe Vurmak’, ‘Gerçekçilik’ kavramlarını mit ve masalları baz alarak analiz ediyor ve olmazsa olmazımız duygularımızın önemine de değiniyor.

    Dr. Clarissa P. Estes, en bilinen kitabı Kurtlarla Koşan Kadınlar’da erkek egemen ve kapitalist düzen içerisinde gücünü fark edebilmeleri için kadınlara doğal ve uygulanabilir birçok yöntem sunuyor. Bu yolda kadınların yapması gereken ilk şeyin içlerindeki doğal ve yabanıl sesi keşfetmek olduğunu; bu sesin kadınlara yaratıcılık ve gücün kapılarını açacağını ileri sürüyor.

    Kurtlarla Koşan Kadınlar ilk yayımlandığı günden biri dünya çapında birçok kadının yaşamını derinden etkiledi.

    İşte, vahşi benliğini ortaya çıkarmak isteyenlere 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' kitabından öneriler;

     Dünyaya binlerce yıldızlı gözle bakmak için iç sesini ve sezgilerini yabana atma! Onlara kulak ver, sahip çık.

     Her beden güzeldir, yalnızca bunun farkına var! Günün modasına ve kalıplarına uygun olmadığı için bedeninin güzelliğini yok saymak onun sonsuz mutluluk hakkını elinden almaktır.

     'Bilinmeyen' yüzünden korkup adım atmaktan çekinme! Karanlık bilinmeyen bir kadının yolunu aydınlatacak en önemli etmenlerden biridir.

     Gerçekten kim olduğun konusunda kendini cesaretlendirmekten korkma!

     Yaşam süren içerisindeki zamanı korumayı bil. Kendi zamanına sahip çık ve başkalarının onu parça parça çalmasına müsaade etme.

     Güvenli limanlarını terk etmekten korkma...

     Hayat/ölüm/hayat doğasını anla ve onunla yüzleş!

     'Yırtıcı' olandan kendini sakınmayı öğren.

     Yaralarından utanma ve yaraların hayat boyu kendi dönüşüm gücünü yeniden keşfetmene yardımcı olduğunu anımsa...

     Gülmenin hayat verici gücünü ve içinde barındırdığı tinselliği unutma!

     Kendi içindeki alevi közlemek, kendi gücünü ortaya çıkarmak için etrafında seni koruyan bütün güçlerden kurtul!

     Bütün hikâyeler şifadır! Hikâyeciliğin, kadınlar arası hikâye paylaşımının şifacılığına itibar etmekte fayda var.

     Dibe vurmak tam anlamıyla acı dolu olsa da yeniden başlamanın tohum ekmenin, filizi beklemenin başka bir adıdır. Vurulan dibin sahip olduğun vahşi benliği filizlendireceğini unutma...

    Kurtlarla Koşan Kadınlar’da yazarın yirmi sene boyunca masalları ve halk hikayelerini harmanlayarak, araştırarak ve çözümleyerek yazdığı tam bir başucu kitabı.

    Doğadaki bağımızı güçlendirmek ve asla kopartmamak gerekirken, sezgilerimize ne kadar önem vermemiz gerektiğini anlatan Kurtlarla Koşan Kadınlar, bence herkesin okuması gereken bir kitap. Her kadın okumalı, arada toplanmalı, her kelimeyi, cümleyi yakalayarak tartışmalı.

    Öyle roman gibi değil… her gün az az. Okurken, arada topraklanma ihtiyacıyla dışarı çıkarak yürüyüş ya da koşu yaptıktan sonra gelip yeniden okumaya devam etmeli…

    Ne kadar yerinde olur bilmiyorum ama sormadan geçemeyeceğim. Şu alıntı kadınlara dair en büyük gerçekliği anlatmıyor mu? “Kadınların gücü konusundaki literatürün büyük bir bölümü, erkeklerin, kadınların gücünden korktuklarını söyler. Bense hep şöyle haykırmak isterim: Meryem Ana! Ne kadar çok kadın, kadınların kendi gücünden korkuyor.”

    https://aklinizikesfedin.com/...kitabindan-7-alinti/
    https://aklinizikesfedin.com/...nde-bir-kurt-vardir/
    https://onedio.com/...indan-13-ders-763487
    https://ekmekvegul.net/...ak-hafizasini-aramak
  • 480 syf.
    ·7/10
    Ilber hoca bu biyografi calismasi ile bircok bilgi kirliligini ortadan kaldiriyor. Akici kalemi ile yeni bir mihenk tasi yazmis. Bize de okuyup istifade etmek dusuyor. Keyifli okumalar!
  • 832 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Burası Spoiler içermez…

    Dostoyevski’nin bu başyapıtıyla ilgili inceleme yazımdan önce şunu belirtmeliyim. Dünya klasikleri okunacaksa, daha iyi anlaşılması, anlam bütünlüğünden uzaklaşılmaması, yan karakterlerin kurguda askıda bırakılmaması için “aslından” ve “tam metinli” çeviri yapan yayınevlerinden okunmalıdır. Kitapların kapaklarında veya ön izleme sayfalarında bu bilgi (aslından&tam metin) yer almıyorsa büyük ihtimalle kitap daha önce çevrildiği başka bir dilden Türkçe’ye çevrilmiştir.

    Karamazov Kardeşleri, uzun yıllar önce okudum. İnceleme yazımı başka bir sitede yapmıştım ama o site kitaplarla ilgili bölümü kapattığından inceleme yazım internet çöplüğüne gitti. Aklımda kalanları paylaşamaya çalışacağım. O yüzden hatalı bir yer görürseniz, düzeltme mesajı atın olur mu?

    Bu kitap Dostoyevski’nin yaşadığı hayatın bir iç hesaplaşması olduğundan kısaca onun hayatına değineceğim ki, kitap daha net anlaşılsın.

    Dostoyevski’nin babası, alkol bağımlısı, evini sıkı disiplin yöneten ve çok kolay sinirlenen biriydi. Annesi ise bir tüccar kızıydı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldükten sonra, Dostoyevski sert disipliniyle tanınan Petersburg Mühendis Okulu'na gönderildi. Eşinin ölümünden sonra kendisini içkiye daha çok veren Dotoyevski’nin babası bu trajik, erken ölümün ardından sahibi olduğu topraklara çekildi. Bu topraklarda köylülerle birlikte arazilerini işlemeye başladı. Ancak babası da ani bir şekilde öldü. Babasının ölüm sebebinin; çiftlikteki köylülere çok kötü davranması ve onun kötülüklerine katlanamayan köy halkının en sonunda onu öldürmesi olduğu belirtilmiştir. Babasının ölümünü Petersburg'da haber alan Dostoyevski, (bakın burası çok önemli) onun ölümünü istediği düşüncesi yüzünden depresyona girdi. Sara nöbetlerinin ilkini hayatının bu evresinde geçirmeye başladı. Ve Dostoyevski’nin sıkı okuyucuları bilir; bu sara nöbetlerini her kitabında en az bir karakter üzerinden işlemiştir. (en çok bilineni için bkz: raskolnikov)


    Dikkat bundan sonrası Spoiler içerir.
    Dikkat bundan sonrası ağır ve derin Spoiler içerir.

    Kitapta;
    Fyodor Pavloviç Karamazov; Karamazov Kardeşlerin babası olarak karşımıza çıkıyor, kâhyası tarafından öldürülüyor. Karamazov Kardeşler ise Mitya, Vanya ve Alyoşa… Mitya, babasını öldürmek suçuyla itham edilir ve yargılanır.

    Dostoyevski, romanlarını üçüncü ağızdan yazmış olmasına rağmen karakterlerin iç dünyalarını anlatmadaki beceri konusunda gelmiş geçmiş bütün yazarlar arasında en iyisi olduğu gerçeği su götürmezdir. Düşünün, karakterlerinin bambaşka dünyaları var ama o hiç zorlanmadan karakterlerin iç dünyalarını anlatabiliyor. Karamazov Kardeşler, onun son eseri ve başyapıtı olduğundan karakterlerin iç dünyalarını anlatırken zirve yapmıştır. En önemlisi karakterlerin ani değişimlerini de çok güzel aktarabilmiştir. Bunun en güzel örneğini kitabın bir bölümünde geçen Alyoşa ile çaresiz bir babanın diyaloğunda görebilirsiniz. Alyoşa’nın para teklifinde bulunduğu baba, öyle bir seviniyor, öyle bir seviniyor ki o parayı alırken ki mutluluğunu siz de yaşıyorsunuz. Ama bir anda değişen babanın, parayı katlayıp ayaklarının altında ezdiğinde gurur ve şeref içerikli konuşmalarını büyük bir şaşkınlıkla okuyacaksınız. Gerçekten bu Dostoyevski bunu okuyucuya nasıl aktarabiliyor, insan şaşırmıyor değil.

    Başka bir bölümde ise mahkemeye sanık için mütalaasını veren savcı ile savunma makamı olan avukatın konuşmalarını okuduğunuzda sudan çıkmış balığa dönebilirsiniz. Önce sazı eline alan savcı öyle bir konuşuyor ki; sistemde, yönetimde, ebeveynlerde hiçbir eksiklik kusurun olmadığı, bütün suçun yeni yetişen ve hovarda olan gençlerde olduğu kanısına varıyorsunuz. Sonrasında sahneye çıkan avukat öyle bir konuşuyor ki, gençlerde hiçbir eksiklik kusurun olmadığı, bütün suçun sistem, yönetim ve ebeveynlerinde olduğu kanısına varıyorsunuz. Bu kadar iyi yazılmış ve kurgulanmış savcı ile avukatın atışması sadece Dostoyevski’nin söz sanatıyla ya da kullandığı dili iyi bilmesiyle açıklanamaz. Bunun tek ve mantıklı açıklaması olabilir, o da Dostoyevski’nin İNSANA HÂKİM OLMASIDIR.

    Gelelim esas can alıcı noktaya; Karamazov Kardeşler (Mitya, Vanya ve Alyoşa) aslında Dostoyevski’nin karakterini bölerek adeta kendi içinden çıkardığı üç ayrı karakter. Hani incelememin başında gerçek hayatta babasının ölümünden dolayı Dostoyevski’nin büyük bir vicdan azabı çektiğini belirtmiştim. İşte Dostoyevski; masum olduğunu bile bile bu üç kardeşten, yani kendi karakterleri arasından en nefret ettiği Mitya’yı mahkûm etmiştir. Dostoyevski, Suç ve Ceza’da bile Raskolnikov’a acımamış, suçlu olduğunu bildiğinden onu kürek mahkûmluğuna göndermiştir. Peki, neden suçsuz Mitya’yı mahkum etmiştir? Bunun nedeni tam olarak bilinmese bile (çünkü bu kitabı yazdıktan sonra Dostoyevski ölmüştür), muhtemelen gerçek hayattaki babasının ölümüyle ilgili iç muhasebesini görüp vicdani olarak rahatlamaya çalışmasıdır, diye düşünüyorum.
  • "Heyecan, coşku ve bilgi, hayata yeni tatlar ve yeni renkler katan insana ait üç duygunun adıdır. "
  • 96 syf.
    ·Beğendi·6/10
    1894 Yılında Odessa’da tüccar bir yahudi ailesinde doğan yazar , Kızıl süvariler adlı eseriyle ün kazanıyor .
    Ancak Stalin kitapta Kızıl Orduyu yansıtış şekilini beğenmeyince sürgüne Sibirya’ya gönderiliyor.
    Gorki’nin desteklediği Babel , Sibirya’da ( bu kitabın başındaki hikayeye göre kurşuna diziliyor ) bilinmeyen bir nedenle öldürülüyor.
    Diğer bir bilgi de , Babel’in ölümünün nedeni , gizli polisin üst düzeyinde bir müdürün karısı ile gizli ilişkisi olduğu için gerçekleştirilmiş.

    Kitabın girişi enfes, hatta eşime “yine harika bir yazar keşfettim” dedim.
    Ancak bir süre sonra ,benim kitap okurken en zorlandığım konu olan ,yeni isimlerle karşılaştım .
    Zaten oldukça karışık giden olayları anlamak çabalarken , atıyorum ileride hiçbir rol alamayacak olan x karakterinin bile ismini devreye sokunca tüm konsantrasyonum bozuluyor .
    Bu kitapta da bunu sık sık yaşadım.
    “Kızıl Ordu”yu almayı düşünüyordum ama yine aynı sorunla karşılaşırım diye tereddüte düştüm.
    Bunun dışında farklı bir dili olan , son derece kaliteli betimlerle süsülü akan giden bir kitap.
  • Sadece genel kültür, bilgi, yeni olan ve dunyamizi değiştiren iceriklerin paylasildigi vizyonumuzu besleyen otekilerden farkli kilan sacma salak seylere takilmadigimiz vee sadece gelismislige, dogalliga, huzura eristigimiz; sağlıklı oluşumuzun en büyük lüksümüz olduğunun bilinciyle egomuzu yalnızca bilme konusunda işe koştugumuz, birbirimizin eksikliklerini görmek yerine açığını kapattıgımız, biber kızartması, peynir, zeytin ve caylı sofraların herkesin ruhuna kadar doyurduğu, şugünkü pahalılıkta kuş sütü eksik sofralara bile burun kıvıran zavallılardan olmadığımız, en büyük şımarıklığımızın kahve olduğu, dedikodunun kesinlikle yer bulmadığı, sorguladığımız, düşündüğümüz, huzur buldugumuz, gerçek manada birbirimizi bütün fikirleriyle oldugu gibi kabul ettiğimiz.... cok ama cok ütopik değil mi?...
  • Ateist felsefeci Michael Ruse bilimi dine karşı konumlandıran ve dinlerin insanlık için zararlı olduğunu iddia eden Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı adlı eserinin “Felsefeye Giriş” ve “Dine Giriş” seviyesinden bile aşağıda olduğunu belirtmiştir. Bu eser, Ruse’a göre bilim-din ilişkisiyle ve dinle ilgili iddialarında hem yüzeysel hem de hatalıdır.Yine Marksist-ateist düşünür Terry Eagleton da, Dawkins’in ve arkadaşlarının dinlerle ilgili bilgi edinme zahmetine girmeden dinlerle ilgili büyük hükümlere varmasını ve din-bilim ilişkisini yüzeysel bir şekilde ele almasını sert bir şekilde eleştirir.
    Birçok yeni-ateist kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla, aptal, cahil veya satılmış olmakla suçlamaktadırlar.

    Alper Bilgili