• 327 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Özet mahiyetinde bir not olarak;

    1985'te kitap haline gelmeden önce, Anzieu'nün 1974'te yayımlanan "Deri-Ben" adlı makalesinde bu kavram şöyle tanımlanıyor; "Çocuğun beninin, gelişmesinin erken evreleri sırasında, beden yüzeyi deneyiminden hareketle, kendini kendisine ben olarak temsil etmek için kullandığı bir şekillendirme" (s. 14).

    Deri, hem organik hem imgesel düzeyde kökensel veri kaynağıdır, öznelliğin kurucusu, koruyucusu ve ötekiyle de iletişimin, alışverişin ilk aracı ve yeridir. Deriye ilişkin bilgiler madde madde sentezlenecek olursa;
    * günlük konuşma dilimizdeki birçok ifade derinin ve benin birbirine bağlı işlevlerine göndermede bulunur; eli uğurlu, nabza göre şerbet vermek, pohpohlamak [dokunsal haz işlevi], terletmek, can sıkmak, kafa ütülemek [bedenden atma işlevi], postu deldirmek, taş yürekli [savunmacı saldırgan işlev], tepeden tırnağa değişmek, deri değiştirmek [özdeşleşme işlevi], elle tutulur, ele avuca sığmamak [gerçekliğin sınanması], temasta bulunmak [iletişim işlevi]
    *deri bir organdan fazla bir şeydir, farklı organların oluşturduğu bir bütündür ve derinin anatomik, fizyolojik, kültürel karmaşıklığı, benin ruhsal düzeydeki karmaşıklığını organizma düzeyinde önceler. tüm duyu organları içerisinde en yaşamsal olanıdır; kör, sağır ve tat ile koku duyumundan yoksun olarak yaşamak mümkünken derinin büyük bölümünün bütünlüğü söz konusu olmaksızın yaşamak mümkün değildir.
    *uyarılma engeli işlevini sağlayan kürkümüz memelilerde son derece önemli olan tutunma ya da bağlılık dürtüsünün anatomik desteklerinden biri haline gelmesini sağlayan dokunma, ısı ve kokuya dair niteliklere sahiptir.
    *deri paradoksal bir işleyişin pek çok örneğini sunar, o kadar ki ruhsal paradoksallığın kısmen deriye yaslanıp yaslanmadığını kendimize sorabiliriz. Deri geçirgendir ve geçirimsizdir yüzeyseldir ve derindir, doğrucudur ve yanıltıcıdır, sürekli kurumaya doğru gider ama yenileyicidir, esnektir ama bütünden kopan bir parça deri önemli ölçüde büzüşür, narsisistik olduğu kadar cinsel libido yatırımlarını da çağırır, hem huzurun hem de baştan çıkarmanın yeridir, haz verdiği kadar acı da verir.
    * deri erken yoksunluklardan mustarip hastalara bir fantezi çekirdeği sunar.
    *yeni doğan bebeğin, en iyi tanımayı öğrendiği deri annesinin elleri ve memeleridir.
    *derinin nesneye yansıtılması bebekte yaygın bir süreçtir.
    * deri sakatlanmaları beden ile benin sınırlarını koruma, dokunulmamış ve birleştirici olma duygusunu onarma amacı taşıyan dramatik girişimlerdir. >> https://youtu.be/-O2pD93x6Tc

    Etolojik verilerden çıkarımlar da bulunacak olursak anne ile yavru arasındaki bedensel temas arayışı yavrunun duygusal, bilişsel ve toplumsal gelişmesinde temel bir etkendir, üstelik bu, besin verilmesinden bağımsız bir etkendir. (bunun için Harlow'un çok bilinen çalışması >>https://youtu.be/0k7wmqkwEjE). Anneden ya da onun ikamesinden yoksunluk, geri döndürülemez hale gelebilen bozukluklara yol açar. Anne bedeni ile temasın ve tutunmanın hazzı, hem bağlılığın hem ayrılığın temelinde yer alır.
    Grup içerisindeki bireyler de genellikle boşlukları doldurma, delikleri kapama eğilimindedirler, bu ise grup yanılsamasının oluşumunu destekler: kolektif bir narsisistik zarın yeniden kurulduğu güvenliği yaratır.
    Derideki bozulmanın derinliği ruhsal hastalığın derinliği ile orantılıdır. Yani derideki bozulmanın ağırlığı deri-bendeki boşlukların nicel ve nitel önemi ile orantılıdır. Öyle ki iki yaş altı çocuklardaki egzamanın anne tarafından sevecen ve kuşatıcı bir temasın eksikliğine işaret ettiği düşünülebilir.

    Deri-benin sekiz işlevini şöyle sıralayabiliriz.
    *1- Deri nasıl iskelet ve kaslar için bir tutma işlevini yerine getiriyorsa deri-ben de aynı biçimde ruhsallığı TUTMA İŞLEVİni yerine getirir. #59420190
    *2- Bedenin tüm yüzeyini örten ve tüm dış duyu organlarının içinde yer aldığı deriye, deri-benin İÇERME İŞLEVİ karşılık düşer. Nasıl deri tüm bedeni sarıyorsa, deri-ben tüm ruhsal aygıtı sarmayı hedefler.
    *3- Üstderinin yüzeysel tabakası, duyarlı tabakasını ve genel olarak organizmayı fiziksel saldırılara, radyasyonlara, aşırı uyarmalara karşı korur. Anne bebeğe ek uyarılma engeli olarak hizmet eder ve bu hizmeti bebeğin büyümekte olan beni aynı işlevi üstlenmek için yeterli dayanağı kendi derisinde bulana dek sürdürür. Bu UYARILMA ENGELI İŞLEVİdir.
    *4- Deri-Ben kendiliğe biricik bir varlık olma duygusunu taşıyan bir kendiliğin BİREYLEŞMESİ İŞLEVİni sağlar.
    *5- Deri, dokunma duygusundan başka duyu organlarının da yerleştiği ceplerin, oyukların taşıyıcısı olan bir yüzeydir. Deri-ben çeşitli doğalara sahip duyumları kendi aralarında birbirine bağlayan ve dokunma zarının oluşturduğu o kökensel zemin üzerinde şekiller olarak ortaya koyan bir ruhsal yüzeydir. Bu deri-benin DUYULARARASILIK İŞLEVİdir.
    *6- Cinsel hazlar, üstderinin yüzeysel tabakasının inceldiği ve mukozayla doğrudan temasın bir aşırı uyarılmaya yol açtığı sertleşebilen bazı bölgelerde ya da bazı deliklerde lokalize olurlar. Deri-ben CİNSEL UYARILMA DESTEĞİNİN YÜZEY İŞLEVİni yerine getirir.
    *7- Duyusal-motor kas gerilimini dış uyarılmalar yoluyla sürekli uyaran bir yüzey olarak derinin karşılığı deri-benin RUHSAL İŞLEYİŞİN LİBİDİNAL OLARAK YENİDEN YÜKLENMESİ , iç enerji geriliminin korunması ve ruhsal alt sistemler arasında eşitsiz bir biçimde dağıtılması işlevidir.
    *8- İçerdiği dokunsal duyu organları ile birlikte deri dış dünya üzerine doğrudan bilgiler üretir. Deri-ben, dokunsal, duyusal izlerin kaydedilmesi işlevini yerine getirir. #59420209

    Séchaud şöyle diyor: "Didier Anzieu'nün özgünlüğü, duyusallığa baskın bir yer tanımak ve dokunsal duyusallığı benin ve düşüncenin örgütleyici modeli haline getirmektir."


    İçindekiler

    Sunuş
    İkinci Basıma Önsöz "On Yıl Sonra Deri-Ben"

    I. KEŞİF
    1. Epistemolojik Önçalışma
    2. Dört Veri Dizisi
    3. Deri-Ben Kavramı
    4. Marsyas'la İlgili Yunan Miti
    5. Deri-Benin Ruhsal Doğumu

    II. YAPI, İŞLEVLER, AŞMA
    6. Deri-Benin İki Öncüsü: Freud, Federn
    7. Deri-Benin İşlevleri
    8. Temel Duyusal-Motor Ayrımlara İlişkin Bozukluklar
    9. Narsisistik Kişiliklerde ve Sınır Durumlarda Deri-Benin Yapısında Gözlenen Bozulmalar
    10. İkili Dokunma Yasağı, Deri-Benin Aşılmasının Koşulu

    III. BAŞLICA KONFİGÜRASYONLAR
    11. Ses Zarı
    12. Isı Zarı
    13. Koku Zarı
    14. Tatla İlgili Niteliklerin Karıştırılması
    15. İkinci Kas Derisi
    16. Istırap Zarı
    17. Rüya Pelikülü
    18. Özetler ve Tamamlayıcı Düşünceler

    Vaka Kayıtları Tablosu
    Kaynakça
    Dizin
  • 456 syf.
    Etkileyici bir kıtap...
    Deus, Tanrı, ilah. Yazar insan türünün bilimsel adı Homo Sapiens ile bir kelime oyunu yaparak Homo Deus ( tanrı insan) terimini titretiyor. Peki tanrı insanın var olması mümkün mü? Ölümsüzlük mümkün mü? Okurken sürekli yeni sorularla karşı karşıya geldiğimiz, farklı bir bakış açısından dünyaya baktığımız ve çok geniş bir çerçevede gelecekte olabilmesi mümkün bir dünya da hakim olacak yeni bilgi dünyası. Geçtigimiz 70 bin yıl boyunca insanları hakim güç olduğu ve süreçte var olan dinler insanevladı merkezli gösterdiği var olma süreçleri çeşitli acılardan değerlendirip sizi deli sorularla baş başa bırakacak çok keyifli ve bilgi dolu bir kitap. Sadece bu kadar mı? Hayır.

    Liberalizm bireyselci hakimiyeti, Hümanizm insan merkezli dini anlayışı yerine Dataizm veri dini hakim olabilecek mi ? Tartışılır. Ama bunları olabilme ihtimalleri üzerine kitapta baya destekleyen araştırmalar var ve devamının da geleceği anlaşılır bir şekilde verilmiş. Bilim her zaman dinle bir münakaşa için de bu zaten bilenen bir durum bunun gelecekte daha üst seviye çıkması ihtimal dahilin de bence... Peki bu yeni durumda yani Yapay Zeka her şeyin önüne geçip bizi kölesi yapar mı?Hayır yapmaz. Çünkü yazarında dediği gibi işine yaramayız. Homo Sapiens'in yerine Homo Deus'un geçetiğinde, zeka bilinci bitirdiğinde insanlığın tepkisi ne olacak? Ben bilmiyorum ne olacak yani tahmin edemiyorum. Çünkü bunlar gerçekten sağlam konular yeterince bilginiz olmadan fikir yürütmek zor. Bu yüzden bence herkesin mutlaka okuması ve araştırması gereken konular bunlar.

    Her ülkenin, devletinin varlığını sürdürmek, idolojisini devam ettirmek adına verdiği mücadele bu mücadele sürekli farklı sebeplerle olsa bazen din için bazen ülke için, bayrak için bazen inandığı görüş için kısacası bu kadar yıkımın olduğu bütün bu savaşlar Homu Deus var olduğunda bitecek mi?
    Düşünün l. Dünya Savaşı'nda 40 milyon insan ölmüştü. Sonra savaş bitti mi? Hayır. Bugün hâlâ insanlar: inançları olur, inandıkları değerler olur yani genel olarak bildiğimiz bizim de tanıdığımız, duyduğumuz bütün var olma sebepleri uğruna ölmeye devam ediyor. Ne var ki insanlar değer yargıları olmadan ayakta kalamaz. Homo Deus bunu bitirebilecek misin?

    Bu kitapla ilgili o kadar çok sorulacak tartışılacak konu var ki, bireyselikten toplumsallığa kadar derin ve araştırılması çokça mümkün bir sürü bilgi yığını içinde kafanızda deli sorularla boğulup gidiyorsunuz okurken... Bu yüzden zaman kaybetmemeden hemen okuyun.

    Keyifli okumalar
  • 300 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Herkese Merhaba Nasılsınız bakalaım canlar Bu gün konusunun farklılığı ve kaleminin gücüyle beni çok etikileyen bir kitap ile geldim. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri olduğunu tereddütsüz bir şekilde söyleyebilirim. Yazarımızın ilk kitabı olduğuna rağmen kurgusu o kadar iyiydi ki serinin devamı olacak 2. Kitabını okumak için sabırsızlanıyorum. Kullanılan dilin sadeliği ve akıcılığı sizi kitabın içine çekerek kendinizi bambaşka bir dünyada bulmanıza sebep olacak. Bizim sadece dışarıdan duyduklarımızla bildiğimiz ülke savaşlarını, iç çatışmalarını, bu uğurda yapılan fedakarlıkları ve kalleşlikleri görebileceğimiz aynı zamanda muazzam bir aşka şahit olacağımız pencere sunuyor bizlere... Ve siz bu dünyayı bazen çok sevecek bazense böyle bir dünya da yaşamak isteyemeyeceğinizi düşeneceksiniz. Kendinizi kısa bir süreliğine bu dünyadan soyutlayarak yeni bir dünyaya adım atmak ister misiniz?
    O zaman keyifli okumalar dilerim.
    Gelelim konusuna;
    "Hampton imparatorluğunun başında olan Richard Hampton artık tahtını torunu Emma'ya bırakma zamanının geldiğinin farkındadır. Fakat uzun zamandır iş birliği içerisinde olduğu Harry Goldman'ın arkasından iş çevirdiğini düşündüğü, kimseye güveninin olmadığı bir zamanda bu konularda hiç tecrübesi olmayan küçük torununu böyle bir dünyaya nasıl hazırlayacağını bilememektedir. Uzun uzun düşündükten sonra torununun işlerde tecrübeli olan şirketinin Ceo'su olan Daniel Raymond'un yanında çalışmasına karar verir. Bu sıralarda Harry Goldman acaba neler planlamaktadır? Yakışıklı Daniel ve Mükemmel bir kadın olan Emma'nın birbirine kapılmaması mümkün mü? Hayatında herşeyin iyi gittiğini sanan Emma'nın bir anda hayatının tepetaklak olmasının sebebi ne? Güç mevsiminde kim kazanacak? Devamı kitapta..."
  • Şimdi sorarım size: Böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir ki? Önüne dünya nimetlerinin hepsini serseniz, başı kaybolana, hatta su yüzüne ufak ufak kabarcıklar çıkana kadar saadet deryasına gömseniz, çalışmaya ihtiyacı olmayacak derecede refahını sağlasanız da, sırf ballı çörekler yiyip yan gelip yatması, bir de insan neslinin kurumaması için uğraşmasını sağlamak için iktisadi refaha kavuştursanız da, sırf nankörlüğü, küstahlığı yüzünden bir rezalet koparacaktır. Sırf müspet akla kimi düşsel öğeler katabilmek için ballı çöreklerden, iktisadi refahından vazgeçip, kendisine en zararlı saçmalıkların peşinden koşar. Akla sığmaz hayallerinden, en adice ahmaklığından sıyrılmaya asla yanaşmaz, çünkü tabiat kanunlarının insani arzu duymaktan caydıracak kadar tıpkı bir piyano çalmasına, bir cetvele göre davranmaya zorlamasına rağmen, bir piyano tuşu değil de insan olduğunu (sanki pek gerekliymiş gibi) kendi kendine ispat etmek ister. Öte yandan insan, gerçekten bir piyano tuşu olduğunu görse, hatta tabiat bilimleri ve matematik yoluyla, öyle olduğu ispat edilse bile gene akıllanmaz; gene mahsus, sırf nankörlükten, inadından yeni haltlar karıştırır. Bunu yapmaya gücü yetmezse, bu defa ortalığı kasıp kavuran fırtınalar, türlü türlü facialar icat eder ve isteğini o yoldan elde eder! Tüm dünyaya lanetler eder; lanet etmek, yalnız insana mahsus olduğu için (insanı diğer canlılardan ayıran başlıca üstünlüklerden biridir bu) belki de sadece bunu yapmakla isteğine ulaşır, yani bir piyano tuşu değil, insan olduğuna kanaat getirir! Ama diyeceksiniz ki, bütün bu fırtınalar, karanlıklar, lanetler önceden cetvelde hesaplanabilir ve aklın daha ağır basması sağlanabilir; ne mümkün, adam bu defa, aklı olmadığını ispat etmek için deli taklidi yapmaya kalkar ve gene istediğini elde eder! Buna inanıyorum, yanılmadığıma tamamıyla eminim; zaten galiba insanların bütün işi, bir civata değil de insan olduklarını her an kendi kendilerine ispat etmektir! Bu uğurda kendini feda edebilir, sırası gelince mağara devri barbarı olabilir. Şimdi gel de günaha girme: Henüz bu dereceye gelmediğimize, iradenin kim bilir hangi şeytanın keyfine bağlı olduğunun hala anlaşılmamasına sevinme...
    Bana bağırarak (tabii bana bağırma alçak gönüllülüğünü gösterirseniz) irademin bağımsız olduğunu, yalnız onun normal çıkarlarıma, tabiat kanunlarına ve aritmetiğe uygun olmasına çalışıldığını söyleyeceksiniz.
    - Hadi efendim, iş cetvelle aritmetiğe dayanınca, iki kere iki yalnızca dört ediyorsa, iradenin lafı mı kalır! İki kere iki, iradem karışmasa da dört edecek. İrade bu mudur!
    Dostoyevski
    Sayfa 32 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • "Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!"

    Aşağıdaki yazıyı, Twitter'da "kült ablası" lakabıyla yazan bir profil paylaşmış. Kendisine teşekkür ediyorum.

    EVET, HİÇBİR LİNÇÇİNİN, YARGISIZ İNFAZCININ, İNSANLARI ALÇAKÇA HEDEF GÖSTEREREK İNTİHARA AZMETTİREN HİÇBİR YARATIĞIN BAHÇESİNDE ÇİÇEK AÇMASIN.

    "Merhaba herkese.

    Sibel'i vaktinde yakından tanıyan birisi olarak birkaç kelam etmek istiyorum size. Özellikle de kalpsiz, merhametten yoksun ve ön yargı dolu düşünceleri olanlarınıza... Bugün haberi gördükten sonra hunharca ağladım. Son fotoğraf gözümden gitmedi. Sakinleştirici alıp uyudum. Hiçbir habere bakmadım. Yarım saat önce komşuya geldim, o söyledi Twitter'ın ne kadar acımasız olduğunu... Bir bakayım dedim. KANIM DONDU. Biz ne ara bu kadar gaddarlaştık? Dayanamayıp yazmak istedim ben de...

    Bursa'da üniversite okurken sivil toplum alanında çalışıyordum, Sibel'le tanışmamız bu sayede oldu. Yalan olmasın, 2-3 sene kadar önceydi sanırım. Belediyenin psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanıyordu kendisi. Psk. Danışman da yakın bir arkadaşımdı zaten.

    Gel zaman git zaman Sibel beni orada gördükçe benimle yakınlaşmaya başladı. Çok saf, hor görülmüş, gerçekten bir insanın duymaması gereken sözleri gerek ailesi gerek akranları tarafından duymuş bir kızdı. Sosyal medyadan takipleşmeye başladık sonra...

    Seansa geldiği yer benim yaşadığım yere yakın, ailesiyle yaşadığı yere uzaktı. O yüzden seansa gelmeden önce bana yazardı müsait miyim diye... Seans sonrası yürüyüş yapardık, konuşurduk; Sibel defalarca benim evimde yemek yemiş bir insandı. Hayatını anlatırdı bana.

    Sibel şiiri çok severdi, ezberinde bir sürü şiir vardı. Divan Edebiyatı mı Cumhuriyet Dönemi mi tartışmasını çok yapardık. Edebiyat âşığı birisiydi, kitaplardan konuşmayı çok severdi. Eminim sizin hayatınızda gördüğünüz kitaplardan daha çoğunu okumuştur sığdırdığı hayatına.

    Bir erkek arkadaşı vardı, çok sevdiği... Onu anlatırdı. Diyemezdim tabii, "Adam seni kullanıyor," diye. Kibarca gözünü açmaya çalışırdım. O kadar sevgi görmemişti ki, inanırdı gerçekten ona el uzatan herkese... Çok saf bir kalbi vardı Sibel'in.

    Bir gün çorba yaparken, adama yazdığı şiirleri okumuştu bana hatta. Adamın onu terk ettiğini anlatıp ağlamıştı kucağımda. "KİMSE BENİ SEVMEYECEK BİLİYORUM. KİMSE BENİ SEVMİYOR; ABİM BİLE, AİLEM BİLE..." diyerek hem de...

    Bana üniversite hayatının nasıl olduğunu sorardı hep laf arasında. Ortaokulda yaşadığı zorbalıkları anlatırdı. Lisede, beden eğitimi dersinde, soyunma odasındayken kızların Sibel var diye soyunmadığını, kendisini dışarı çıkarttıklarını anlatırdı.

    Evime çok insan gelip gidiyor mu diye sorardı; üniversitede arkadaşlar gerçekten arkadaş mı diye sorardı. Sanat tarihine ve yakın tarihe çok meraklı ve ilgili biriydi Sibel. Çok kültürlüydü. Bulduğu her şeyi okumak isterdi. Kütüphaneye giderdi. Felsefeye ilgisi vardı.

    Şimdi burada Meryem Ana ayaklarına yatmayın, şov yapmayın Sibel cinsel içerikli şeyler paylaştı diye... Hepimiz seks nedir, cinsellik nedir merak ettik. Sibel de bizim gibi merak ediyordu, bu konularda da konuştuk çok. Hiçbir insanın, hiçbir kadının cinsel hayatı sizi İL Gİ LEN DİR MEZ.

    Sibel de kendi bedenini tanımaya başladığı yaşlardaydı. Okulda (okul dediğim şey LİSE) akranlarının gelip O'na, "Çok çirkinsin, seni kimse .ikmeyecek," dediğini anlatırdı bana.

    Cinselliği tek bir taraf üzerinden görüp, diğer tarafı aşağılamak SİZİN SORUNUNUZ zaten.

    Bir keresinde, "Yağmur, neden bu kadar acımasızlar? Ben onları arkadaşım olarak görüyorum ama onlar beni hiçbir zaman sevmiyor," demişti. Bunu dediğinde henüz lisede olan birini düşünün. Sibel Ünli'nin ölümü, tek seferde olan bir şey gibi geliyor size değil mi?

    Sizler; kafanızdaki tabularla, öğrenilmiş baskılarla, toplumun size kanıksattırdığı rollerle hayatta kalmaya çalışan zavallı, ön yargı dolu insanlar! Sibel akranları gibi bir kahve içmeye Starbucks'a gitmek istemesin miydi? Soruyorum size.

    Ben de bira içiyorum. Ölmeyi hak mı ettim bira içiyorum diye? Size mi kaldı ulan bir yaşamın devam edip etmemesini sorgulamak? Kaldı ki Sibel, yaşadığı onca psikolojik ve maddi şiddete rağmen mizah yapmayı seven birisiydi. Gülerdi. "Dişlerim ayrık biliyorum ama seviyorum gülmeyi," derdi bana. Sizler, DİŞLERİ AYRIK OLDUĞU İÇİN SİBEL'E, "GÜLME SEN," DİYEN İNSANLARSINIZ.

    Sibel SİZE RAĞMEN kendini sevmeyi öğretmişti kendine.

    Sibel'in telefonu yoktu mesela lisede. Dalkavuğun biri 'telefonunu satıp yemek yeseymiş' demiş. Sibel zaten zorluk içinde okudu, biliyorum ben. Üniversiteye gidince her şeyin düzeleceğine inanırdı, o umudunu hep taşırdı. SİZ O UMUDU ÖLDÜRDÜNÜZ.

    Sibel fiziksel olarak dayak da yerdi. Bunu kaçınız biliyor?

    Oturduğunuz yerden, atılan iki tweet'e göre hayat yargılamak kolay tabii. Aslansınız lan siz, kaplansınız, afffferin size. Yargılayın da yargılayın. Bu intiharın tek seferlik bir şey olduğunu sanmayın.

    Sizin yüzünüzden oldu bu!

    Sizin öğrenilmiş ve yıkmadığınız yargılarınız, egonuz yüzünden oldu. Gece nasıl rahat uyuyabileceksiniz? Bu, Sibel'in ilk intihar girişimi değildi bu arada... Siz, Sibel'in ve daha nicesinin katillerisiniz.

    Bahçenizde çiçek açamasın sizin!

    Siz, Sibel'imin okuduğu kitapların altında boğulmaya bile layık değilsiniz. Üniversiteye gittiğinde de yazışmaya devam ettik biz Sibel'le... Yeni şeyler öğrenmenin O'na verdiği hazdan bahsederdi sürekli bana. Yok votka demiş, yok kahve içmiş. SİBEL'İN TIRNAĞI OLAMAZSINIZ ULAN SİZ.

    Yazmasam içimde kalacaktı. Siz gidin klavye artistliği yapın, Sibel'in acısını bize bırakın. Yaşarken saygınız ve sevginiz olmadı, bari ölüsüne saygınız olsun da laf etmeyin.

    Şu an Sibel geldiğinde hep oturduğu tekli koltukta oturuyorum. Sana sözüm olsun Sibel, çok çabalayacağım yaşatmak için... Başka bir dünya mümkün çünkü...

    Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!

    BAHÇENİZDE ÇİÇEK AÇMASIN!"