• Soma denilen ilaçla uyuşturulan, genetikleri ile oynanarak istedikleri gibi tüplerde yerleştirilen insanlar. Eski olan her şey yasak kitaplar,bilim,sanat,giysileriniz bile. Uyurken telkinlerle büyütülen çocuklar onlara telkin edilen şeylerle hayatlarını devam ettiriyorlar. Aile kavramı-ilişkide süreklilik yok hatta anne baba düşüncesi onlar için iğrençlik kabul ediliyor. Böyle bir dünyaya yavaş yavaş yaklaşırken bazı şeylerimizin çok benzeşmeye başladığına tanık oluyor insan.
  • Otuzların Kadını, Tomris Uyar’la ilk gerçek tanışma kitabım oldu. Kendisini İkinci Yeni şairlerinden biliyoruz çoğumuz. Hep paylaşılamayan bir kadın olarak kaldı aklımda. Bir çok şairin aşık olduğu kadın. Bildiklerimiz, itiraf edenler. Peki ya itiraf edemeyip aşkını içinde yaşayanlar ? Kim bilir kaç İkinci Yeni şiirinde onun ilham periliğini yaptığı şiirleri okuyoruz bilmeden. Bu denli sevilmiş ve paylaşılmazmış bir kadın olunca benim aklımda bir güzellik abidesi canlanırdı sadece. Edebiyatın magazinsel kısmında kaldı bu yüzden benim için.

    Biraz bölük pörçük. Aralar vererek de olsa kitabı okuyup bitirdiğimde yazara karşı görüşlerim tamamen değişti. Kitap bittikten sonra merak edip fotoğraflarına baktım. Ve düşüncelerini okudum kadını gördüğüm fotoğrafla ancak o zaman birleştirdim. Çok kısa bir kitap olmasına rağmen bir çok konuya değinmiş. Ülkedeki siyasi çalkantılar, kültürel öğeler ve bunların bireye etkileri, toplumun ekonomik durumu ve sosyo-kültürel değişim, göç ve arabesk kültür, kuşak çatışması ve bir noktada uzlaşması, (bunu her yazarda bulamayız. Çok kısa ve basit bir şekilde uzlaşıyı sağladığını gördüm.) aile yapısı ve ilişkileri, cinsiyet ve toplumsal roller, bir bireyin yetişmesi ve bu bağlamda toplumun inşaası gibi bir çok konu üzerinde durmuş. Kuşakları çok iyi gözlemlediği için toplumsal yapıyı da iyi bir şekilde gözler önüne sermiş. Kitapla ve yazarla çok geç tanıştığımı düşünüyorum bu yüzden. Bir kaç yıl önce okumuş olsam, toplumsal cinsiyet dersi sunumlarıma ayrı bir tat katabilirdi.

    Yalnız kitabın girişini sıkıntılı bulduğumu söylemem lazım. Bir türlü giriş yapamamış gibi. Belki de bu yüzden 20 sayfa okuyup bir süre ara verdim. Ama yinede beni kitaba çeken bir şey oldu. İkinci Yeni şairlerinin hatrı mı ? Başta belki. Sonrasında Tomris Uyar’ın her hangi bir şairin eşi olarak anılmasından ziyade kendi başına da anılması gereken önemli bir yazar olduğunu gördüm. Aydın, kültürlü, donanımlı, eleştirel bir kişiliğe sahip. Bunların çok önemli özellikler olduğunu düşünüyorum.

    Kitabında işlediği üç kuşağın kadınlarının portrelerinde, kadının toplumdaki yerini kendi dönemi koşulları içerisinde çok başarılı bir şekilde irdelemiş. Kadını bir anne, bir eş, bir kız, bir anneanne, bir torun olarak ayrı ayrı, kısaca ve net çizgilerle ele almış. Bunu dışında evlilik ve boşanma konusunda da gerçekçi çıkarımları var. Başından bir çok evlilik geçmiş bir kadın olarak, konuya hakim olduğunu hissedebiliyoruz.

    Otuzların Kadını, her ne kadar kimisinin 30 dakikada okuyup bitirebileceği bir kitap olsa da yıllarca akıllardan çıkmayacak bir kitap. Yakın zaman da tekrar dönüp okuyacağım bir kitap benim için. Siz de hala Tomris Uyar’ı edebiyatın magazinsel kısmından tanıyorsanız, o kısmı unutup Gerçek Tomrisle tanışmanızı öneririm. Kitapla kalın :)
  • ..., oğlu yanında bulunduğundan beri Siddhartha ‘nın kendisi düpedüz çocuk insanlardan biri olup çıkmıştı, bir insan için açı çeken, bir insanı seven, bir sevgiden kendisini yitiren, sevgi yüzünden aptalın biri kesilen bir çocuk insan. Kendisi de şimdi, hayli geç olarak ve hayatında ilk kez, bu alabildiğine güçlü ve garip tutkuyu hissediyor, bu tutkudan dolayı acı çekiyor, fena halde acı çekiyordu; ama yine de mutluydu, yeni bir şey gelip katılmıştı yaşamına, yeni bir şeyle yaşamı zenginleşmişti.
  • insanın zihni, insanı kımıldayamayacak kadar nasıl da yorgun kılabiliyor! mutfaktan bi bardak su almak bile zor geliyordu,gıda ihtiyacımı karşılamak için yumurta yapmakta karar kıldıysam bile yataktan çıkıp ocağı yakana kadar, kültablasını ıstıcak miktarda sigara içtiğimden karnım doyuyordu... insanın zihni insanı ne hale getiriyordu! ne çok yorgun kılıyor, be çok üşengeç yapıyordu! biri küfür edip bağırıp çağırsa cevap vermek bile,ağzımı kımıldatmak bile, saatlerce tartışıp kavga etmek cesaretten çok enerji istiyordu! insanın zihni, insanın tüm gücünü emiyordu! yeni bir kıyafet almak için çarşıya inmek yerine o yırtık yamalı pantolonlarla gezebiliyordun. zaten sokağa çıkmak bile şu an kararlaştırsan dahi belki de bi hafta sonra yapabileceğim bi eylem oluyordu. insanın zihni, insanı olduğu yere çiviliyordu! daha çok unutkan oluyordum, daha çok dikkati dağınık biri oluyordum. biri bana bir olay anlatsa, olayın yüzde doksanını anlamıyordum. kafam hep zihnimde bir yerlerde, bir şeylerle meşgul oluyordu, günlük hayatı kaçırıyordum. kafamın içinde yaşarken günlük hayatta ne oluyor, ne bitiyor, hiçbirinden haberdar değildim ve zaten de önemsemiyordum. Hiçbir şeyi önemsememe, umursamama hastalığına yakalanmıştım sanki, kendi hayatım bile değersizdi benim için. Bu noktada Dostoyevski'nin dediği gibi, dünya yıkılsa umrumda değil, kıyametin kopması ve çaysız kalmam arasında beni seçime zorlasalar, çayımdan vazgeçmezdim. Bir insanla yan yana gelmek dahi istemiyordum. Yine Dosto'nun dediği gibi, bütün insanlar için iyiliği ve güzelliği isteyebilirdim ama herhangi bir insanla bir saat bir odada kalmazdım! Tahammül edemiyordum, yalnız kalmak istiyordum hep. Tüm bunları işyerinde olmasam daha iyi anlatırdım, müşteriler yine canımı sıkıyor. AMA diğerlerini takip ediyordum. Salak saçma bir konuda bile saatlerce tartışabilecek, aptal bir takımın, siyasi partinin fanatikliğini yapabilecek, dğzenli bir şekilde yemek yiyip, düzenli bir şeilde spor yapabilecek, en ufacık şeyler için kavga edebilecek, kötülük düşğnebilecek, sabah akşam alışveriş yapıp gezebilecek, para kazanmak için hayatlarını harcayabilecek ve tğm bunları da keyifle yapabilecek kadar düşünce dünyasından mahrum ve enerji doluydular. benden ne çöpçü olurdu, ne iş adamı! çok iyi hikayelerim vardı, yazıya dökmeye üşendiğim. bu dğnya ile ilgimi kaybetmiş gibiydim, ne bileyim, sanki bu dünyadan ve tüm absürd kombinasyonlarından sıkılmıştım. elimi oynatım yoktu. hiçbir şey olmadım ve olmayacağım sanırım; fakat bence toplum bunun nedeni! yoruluyorsunuz, inanın bana, yoruluyorsunuz ve umursayamıyorsunuz artık hiçbir şeyi.
  • Bilmiyorum,
    Gözlerinde bir sıcaklık,
    -derin bir mutluluk
    İçten bir bakış seziliyor
    Bakışların bakışlarıma uzaklardan hükmediyor
    Ey gönül hakim adayı !
    Uzun zamandır tanıyorum gibi
    Birden bire
    Sessizce "seni sevebilirim" fırtınaları
    Esmekte bu beyinde ...
    Kelebeği ateşe mi götürüyorlar ?
    Yoksa ateşi kelebek için mi
    Yandırıyorlar?
     Bunun izahini ver!
    Gün güneşli ama üşüyorum
    Eller titriyor ,
    yürek paramparça
    iki sandalya bu yan
    Yan yana, yana-yana hasret
    Gözlerinde mutluluk
    Gözlerimde hasret
    Akılım üşüyor,
    yürek tahtı fermanında
    Eller titriyor
    Sessizlik ve anlamsız bir dünya
    Her şey hoş !
    Mecnunı, Ferhadı, Kaysi
    Dinledim 
    Sen;
    Leylaya, Şirine veya Rabia'ya
    benzemiyorsun
    Sen bu bakışlarınla
    Yazılacak yeni bir destansın ! 

    (Oktay)
  • Kadın, kıvranıyor ağrıdan. Kısa ve kıvırcık saçlarını karıştırıyor yorgun elleriyle. Şarkılarla yaşıyor üstelik:
    "Bildiği gibi değilmiş buralar, o her şeyi mor severmiş../kalbi kırılmış bir kadın, belki de saçları ondan kısaymış.."
    Kargalar en çirkin şarkılarını mırıldanıyor, gece bir şeyler gizliyor ondan. Sonra kadın nefret ediyor bir kez daha, yeni sabahlardan. "Gidin!" diyor acı bir haykırışla. Fakat duyulmuyor hiçbir şey. Sanki dünyadaki milyonlarca insan, gitmek üzerine oyunlar oynamış, gitmek ile kurgulamış her şeyi. Kadın ise beklemiş, beklemiş ve vazgeçmiş sonunda. Orada öylece kalıp gri ve soluk yaşamı izlemiş. Sokaklardan geçmiş gururla, geçememiş insanlardan. Neyi beklediğini bile bilmemiş belki.. Bu bir masal mı? Hayır.
    Kadın, kıvranıyor ağrıdan. Bileklerindeki son gücü de topluyor. Ağrıyan omuzlarından kuşlar yükseliyor. Sonra ölüyor kuşlar.
    Kadın vebâdan titriyor.
    Yaşamsa son şarkılarını fısıldıyor geceye..
  • Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi
    linç edilmem için artık bütün deliller elde
    kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de.
    Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
    kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
    uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi
    gayret ettim ve sövdüm
    bu da geçti polis kayıtlarına.

    Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
    ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
    kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
    laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
    ruhum sahte
    evi Nepal'de kalmış
    Slovakyalı salyangozdur ruhum
    sınıfları doğrudan geçip
    gerçekleri gören gençlerin gözünde.

    Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
    kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
    sanki ne anlıyorum?
    Ola ki
    şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
    Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
    çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
    devlet sırrıyla birlikte insanın
    sinematografik bir hayatı olabilir
    o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
    yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
    ve sonunda estetik bir
    idam belki!
    Evet, evet ruhu olmak
    bütün bunları sağlayamaz insana.
    Doğruysa bu yargı
    bu sonuç
    bu çıkarsama
    neden peki her şeyi bulandırıyor
    ertelenen bir konferans
    geç kalkan bir otobüs?
    Milli şefin treni niçin beyaz?
    Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
    Ne saçma! Ne budalaca!
    Dört İncil'den Yuhanna'yı
    tercih edişim niye?
    Ben oysa
    herkes gibi
    herkesin ortasında
    burada, bu istasyonda, bu siyah
    paltolu casusun eşliğinde
    en okunaklı çehremle bekliyorum
    oyundan çıkmıyorum
    korkuyorum sıram geçer
    biletim yanar diye
    önümde bir yığın açalya
    bir sürü çarkıfelek
    gergin çenekli cesetleriyle
    önümde binlerce çiçek
    korkuyorum sıra sende
    sen de başla ve bitir diyecek.
    Yo, hayır
    yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
    söyleyin
    aynada iskeletini
    görmeye kadar varan kaç
    kaç kişi var şunun şurasında?

    Gelin
    bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
    Bana kötü
    bana terkettiğiniz düşünceleri verin
    o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
    ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
    onları verin, yakınmalarınızı
    artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
    ben aştım onları dediğiniz ne varsa
    bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
    boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
    içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
    verin bana
    verin taammüden işlediğiniz suçları da.
    Bedelinde biliyorum size çek
    yazmam yakışık almaz
    bunca kaybolmuş talan
    parayla ölçülür mü ya?

    Bakın ben, bir çok tuhaf
    marifetimin yanısıra
    ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
    üstüme yoktur ödeme hususunda
    sözün gelişi
    üyesi olduğunuz dernek toplantısında
    bir söyleve ne dersiniz?
    Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
    Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
    kazanana vertigolar, nostaljiler
    karasevdalar çıkar.
    Yapılsın adil pazarlık
    yapılsın yapılacaksa
    işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
    sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
    Ne yapsam
    döl saçan her rüzgarın
    vebası bende kalacak
    varsın bende biriksin
    durgun suyun sayhası
    yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.

    İsmet ÖZEL