• “Aramızdaki Kadın” bitti…
    Klasik bir konu gibi dururken, kitap tam bir sürpriz yumağı oldu :)
    Hikaye geçmiş ve bugün olarak ilerliyor.
    3 insan, üç ayrı hikaye, üç ayrı konu var aslında kitabımızda.

    Vanesa zengin ve kariyer sahibi kocası Ricahard dan yeni ayrılmış ve hayattaki tek akrabası olan teyzesinin yanına taşınmıştır. Kocasının tekrar evleneceğini duyunca bunalıma girmiş ve bu evliliği önlemek için planlar yapmaya başlamıştır. Herkes onun delirdiğini, içki bağımlısı olduğunu ve kocasını geri almak isteyen bir Kadın olarak bilirler.
    Peki olayın iç yüzü nedir?
    Yoksa arkasında başka bir şey mi var?

    Richard: Vanessa’nın eski kocası. Çevre tarafından gayet kibar, güvenilir biri olarak tanınan karizmatik adamımız. Geçmişindeki sırları bilen ise sadece kardeşi Mauren. Şimdilerde şirketinde çalışan Emma isimli genç asistanı ile nişanlanmış ve evlilik hazırlıkları yapıyor.

    Emma: Onun hikayesi sonlara doğru netleşiyor ve şok oluyoruz :) Ava giderken avlanan kendisi oluyor bu hikaye de :) gerçekten ters köşe yaptı yazar....
    Hikayenin yarısından sonra olaylar netleşmeye ve ters köşeler yavaş dan ortaya çıkmaya başlıyor. Aslında olaylar hiç de düşündüğümüz gibi çıkmıyor.
    Gerçekten satır aralarını iyi okumak gerek çünkü bambaşka bir hikaye ile karşılaşıyoruz.
    Ben sevdim. Oldukça farklıydı. Final ise kitaba yakışır şekilde oldu.
  • Bugün bütün İstanbul bayraklarla donandı. Resmi bildiriler, cephelerde yeni bir zaferimizi duyuruyorlar. Bu ne tuhaf şey... Cephede askerler ölüyor; İstanbul'da keselerini doldurarak yaşayanlar, sanki zaferi kendileri kazanmışlar gibi övünüp seviniyorlar. Zafer şerefine şampanyalar patlatıp genelevlerin çatıları altında "Yaşasın savaş!" diyerek çırpınıyorlar...
    Salâhaddin Enis
    Sayfa 174 - İletişim Yayınları. Fitnat.
  • Bir aciz kalışın hikâyesini anlatmak istedim. Okumak isteyen olursa diye buraya bırakayım, kitapla kalın :)


    Gök gürültüsü. Yağmur. Bambulardan yapılma evin tavanındaki küçük bir delikten yağmur suları sızıyor. Evin küçük oğlu bulduğu kil kabı, koşar adımlarla getirdi, düşen damlaları tam içine alacak şekilde hizaladı kabı. Tahta masada evin babası Wei, masanın en başında oturuyor, onun solunda Wei'nin bugün haydutların elinden son anda kurtardığı eski samuray Feng duruyordu. Feng'in karşısı ise daha yeni kabı getiren küçük Mao ile dolacak, babanın tam karşısına da mutfakta yaptığı patatesli köftenin kokusuyla çoktan herkesin iştahını açmış olan Lu gelecekti ki işte geldi. Sakince elindeki tepside olanları masaya boşalttı. Mao da annesinin doldurduğu tabakları servis etmek için bekliyordu. Annesi ilk tabağı ona verince, aynı anda babası ve Feng'in ona baktığını gördü. Önceliği yaşlılığa mı yoksa alışkanlıklara mı vereceğini bilemeyip, biraz bocaladı ise de önce babasının önüne koydu, sonra da diğer tabağı Feng'in önüne. Nihayet Lu da kendi yemeğini aldı ve yerine oturdu, her şey tamamdır.

    Nimetler için Tanrı'ya şükrettikten sonra kaşıklar ellere alındı. Herkes o leziz köftelerin kokusunu biraz daha içine çekmek için tabağını koklarken, Feng dimdik şekilde durup, kapıdaki iki eğri bambunun arasından izleme fırsatı bulduğu yağmurun kokusunu çekti bir süre içine.

    Wei hemen yanında oturan bu ihtiyar samuraya belli etmemeye çalışsa da oldukça sinirliydi. Bunca zaman samuraylık yapmış birisinin, böyle tehlikeli yollarda yürüyor olmasına bir türlü anlam veremiyordu. Üstelik Wei eğer sırtına indirilmeye ant içmiş o katananın rüzgarını hissedip kenara kaymasaydı, pekâlâ ölebilirdi. İşte onu da asıl sinirlendiren buydu: Başkasının hayatını, ondan daha çok düşünmek.

    Bir şekilde lafa girip iğnelemek istedi. İhtiyar, köfteleri tabağın bir köşesinde biriktiriyor, patatesleri ise yiyordu. Wei seslendi:

    - Köfteleri sona mı saklıyorsun ihtiyar? Bu yaşta sindirimi zor olabilir, hiç yeme istersen.

    Eşi tabağın üstünden aşırdığı gözleriyle kocasının yaptığı hareketi kınadı. Sen karışma, dercesine işaret yaptı Wei. İşin garip tarafı, cümleyi duyduktan sonra bir saniyeliğine duraksayıp cevap vermeden tekrar yemeye koyulan Feng'di. Wei ise güçlüydü, o en iyiydi, bu kasabanın lideriydi. Huzurunda sadakatsizlik yapılamaz olandı.

    - Söylesene ihtiyar ne zaman öleceksin?
    - Wei, yeter!

    Karısı dayanamayıp araya girdiğine pişman oldu hemen. Feng ise kullandığı chopstick'leri(çubukları) bir kenara bıraktı, koynundan çıkarttığı mendiliyle yavaşça ağzını sildikten sonra sakin bir şekilde cevapladı:

    - Tanrı ölümümü benim bilmediğim bir sonraya saklıyor olabilir. Tıpkı tüm insanlar için de geçerli olduğu gibi.
    - Senin şu köfteleri sonraya sakladığın gibi mi?
    - Bunun, dedi Feng. Komik olduğunu mu düşünüyorsun?

    Wei daha fazla dayanamayıp yumruğunu masaya koydu. Ayağa kalkıp Feng'e yukarıdan bakarak saydırmaya başladı.

    - Bu kadar yeter ihtiyar samuray bozuntusu! Kendinin farkında değil misin sen, ha!? Her zaman böyle başkalarını tehlikeye mi atarsın kendin için? Kendini koruyamayacak kadar güçten düştüğünün farkında değil misin? O kızıl güneşin altında kara zırhını giydiğin günler sona erdi artık anlamıyor musun? Senin bundan sonra yapacağın en fazla evinde oturup bahçenle ilgilenmek! Bugün orada ölseydim, şimdi burada ne sen olurdun ne ben, bir sandalye eksilirdi.

    Nefes nefeseydi. Boğazındaki pembeli yeşilli damarlar ayırt edilebiliyordu. Feng biraz olsun onun sakinleşkesini bekledi ve söze başladı:

    - Aileni ve kendini sadece kılıçla mı koruyabileceğini, hayatta tutacağını sanıyorsun. Hemen şimdi, şu anda oğlunun nefes borusuna iri bir köfte kaçsa, nasıl çıkartmayı planlıyorsun? Oğlun yerde öksüre öksüre, nefes alamamaktan yüzü morarmış, gözleri kanlanmış vaziyetteyken bile, sırtına vurmaya devam mı edeceksin? Bir köfte gibi absürt bir şey yüzünden ölse, kimi suçlayacaksın? Eşini mi? Etini yediğiniz hayvanı mı? Etrafındaki her şeyi suçlamalaktan...

    Masaya inen bir yumruğun sesi Feng'in sözünü kesti. Oğlu ard arda öksürüyor, iki eliyle boğazını tutuyor, diğer eliyle döşüne yumruk atıyordu. Morarmıştı. Feng yerinden kalkıp müdahale etmek istedi. Wei "Sen karışma ihtiyar! Ben hallederim." diye karşı çıktı. Gerçekten de oğlunun sırtına vuruyordu ama değişen bir şey yoktu. Morarmanın da ötesinde bir hal alıyordu çocuk. Feng "Çekil kenara!" diye bağırıp eliyle Wei'yi itti. Yerde kıvranan çocuğu kaldırdı, arkasına geçti, iki eliyle çocuğu göbek hizasında belinden kavradı ve ellerini birbirine kilitledi. Yumruk gibi üst üstr binmiş elleri kendine doğru güçlü bir şekilde bastırdı. Çocuğun boğazından hırıtılar duyuldu. Feng bir kez daha var gücüyle aynı hareketi yapınca, çocuğun boğazından fırlayan köfte parçası, babasının ayaklarının önüne düştü. Çocuk yavaş yavaş o narin, beyaz tenine tekrar kavuştu. Lu oğlunu ölecek sandığından ağlıyordu. Wei'nin göz bebeği neredeyse rengini kaplayacak kadar büyümüştü. Şaşkınlıkla, dehşet içinde Feng'e bakıyordu.

    Feng yürüdü, yerdeki köfte parçasını aldı ve Wei'nin karşısına geçti. Köfteyi Wei'nin göğsüne sıkı sıkıya bastırdı. "Kılıç her şey değildir, sersem herif!"

    Feng torbasını aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz rüzgarın şaşırttığı yağmur taneleri evin içine doluştu. Torbasından çıkarttığı bambu şemsiyesini açtı ve karanlıkta yürüyerek kayboldu. Ne Wei, ne Lu ne de küçük Mao bir daha hayatlarının hiçbir anında Feng'e denk gelmediler.
  • Neler hissediyorsunuz, talihli olmak nasıl bir şey, heyecanlı mısınız?
    Orhan Pamuk
    Sayfa 155 - YKY
  • "Zaten aramızda her şey böyle başladı: Siz bana daha ilk konuşmamda inandınız ve o gün benim hayatımda yeni bir dönemin başlangıcı oldu."
  • O Amerikan filmlerinden çıkma, uzun saçlı özentili gençlerden hiçbir şey yoktu bende. Bana çok güveniyordu, çok.
    Orhan Pamuk
    Sayfa 120 - Yky
  • Hiçbir erkekten nefret etmeme gerek yok, o beni incitemez. Hiçbir erkeği pohpohlamama gerek yok, o bana hiçbir şey veremez. Böylece, belli belirsiz bir biçimde, insan ırkının diğer yarısına karşı yeni bir tavır benimserken buldum kendimi.
    Virginia Woolf
    Sayfa 43 - Remzi Kitabevi