Kütüphane kedisi, bir alıntı ekledi.
18 May 13:46 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Her yeni icat cennet bahçeleri ile aramızdaki mesafeyi biraz daha açıyor

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah HarariHayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari
Li-3, Adem ile Havva’nın Güncesi'ni inceledi.
 14 May 13:30 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi

SADECE ADEM İLE HAVVA'NIN GÜNCESİ ÖYKÜSÜNÜN YORUMLAMASI


Öncelikle bu yazıyı okurken arka fonda, aşağıda ilişik olan şarkıyı dinlemenizi hatta sonrasında klibini izlemenizi öneririm.

SOKO - First Love Never Die : https://youtu.be/-_Y2jfK06pY

---------------------------------------

Havva anamız Adem babamız veya Eva anamız Adam babamız dünya yuvamız.

Düşünsenize, gözünüzü bir açmışsınız, her yer o kadar canlı renklere sahip ki!
Her şey o kadar saf ve temiz ki aldığınız oksijen ciğerinizi yakıyor. Daha yeni doğdunuz ve yeni doğar doğmaz gözleriniz yanmaya başlıyor cennet bahçesinin zerafetinden.

Bir gün uyanmışsınız ve kaburganızda bir leke var. Yanı başınızda da uzun saçlı bir yaratık! Kim bu nereden geldi? Zararlı mı? Yaratık doğruluyor ve ses çıkarıyor.
Her şeye isim takıyor. Adem'in peşinden ayrılmıyor. Çünkü bu yaratık sevgi dolu ve yaşadığı dünyayı hayvanları bitkileri o kadar çok seviyor ki her nesne ile arkadaş oluyor.

Yıldızlar ile dost oluyor onları selamlıyor. Adem'i merak ediyor ve sonra ne oluyor biliyor musunuz???

Adem'e değer veriyor. Tabi o zamanlar aşk meşk falan yok. Ama Eva anamız Ademi çok çok çok seviyor. Onun gönlünü almak için de yasak ağaçtan elmalar topluyor Adem'e veriyor.

-"Yasak elmalar bunlar. Onun dediğine göre bir iş açacakmışım başıma. Olsun!
Onu hoşnut kılmak uğruna, başıma gelecek her işi göze almaya hazırım." diyor koca yürekli Eva.

Adem ise hep ondan kaçıyor. Onun çekip gitmesini istiyor. Miskinliğine devam etmek istiyor.

-"Yeni yaratık kendisinin dişi olduğunu söylüyor. Belki de uyduruyordur. Her neyse, beni hiç ilgilendirmez.
Başımdan çekip gitse de şu çenesinden kurtulsam tek." diye düşünüyor Adem.

O malum elmanın yenmesiyle bütün dünya değişiyor ve dünyaya ÖLÜM geliyor. Kaplanların koynunda uyuyabilirdi Eva önceden ama artık uyuyamıyor. Bütün canlılar birbirlerini yemeye başlıyor. Ölüm dünyaya balyoz gibi iniyor.

Kaçıp iki insan başka yere yuva kuruyor. Bir gün Havva ufak bir yaratık ile beliriyor. Adını Kabil koyuyorlar. Kimse bu yaratığın ne olduğunu bilmiyor. Sonrada bir tane daha yaratık geliyor. Buna da Habil diyorlar.

Artık ilk ailemiz yuvasında yaşıyor. Zaman geliyor geçiyor derken dünyaya gelen ÖLÜM, herkese tadını tattırıyor.

Bildiğimiz üzere Kabil kardeşi Habil'i yaralıyor ve ölmesine sebep oluyor. Henüz aileden kimse ÖLÜMün ne demek olduğunu bilmiyor ki! Şeytanın tasvir ettiği gibi "uzun bir uyku hali, ama bildiğin bir uyku değil.". Eva ana için ne büyük bir acı. Dünyanın ilk cinayeti, ilk ölümü, ilk acısı, ilk kaybı, ilk gözyaşı.... Bir ananın ilk feryadı. Acaba Havva ana o elmayı yediğine pişman olmuş muydu oğlunu ölü görünce? Bunu asla bilemeyiz sanırım.

Ömrünü sevgiye ve güzelliğe adamış Havva anamızı saygı ve sevgi ile yad ediyorum.

Adem klasik erkek, hisseder ama pek belli edemez. Adem de onu çok seviyor ve hatta diyor ki:
-Aradan geçen bunca yıldan sonra, başlangıçta Havva'yı zaman zaman yanlış anlamış olduğumu görüyorum. Cennet Bahçesi'nde onsuz yaşamaktansa, dışarıda onunla birlikte yaşamak çok daha güzel. İlkin çok konuştuğunu düşünüyordum hep, şimdi ise bir gün susmasının, sesinin günlerimden silinmesinin benim için büyük bir acı olacağını düşünüyorum.
Bizi birbirimize yaklaştıran, bana onun yüreğindeki iyiliği, ruhundaki tatlılığı tanımayı öğreten o ilk kestane bin yaşasın!

Biraz ketum olsa da Adem baba iyi birisi. Havva yı çok sevmiş sonraları. Yukarıda da diyor ya..

Adem'in güncelerinde cümleler birer ikişer cümle ile sınırlı iken Havva'nın günceleri oldukça uzun ve betimleme kaynıyor. Çünkü Eva sevgi dolup taşan bir kalbe sahip. Konuşmayı da çok seviyor :)))

Çok enfes ve mizahi yönü güçlü bir öykü idi. Herkese tavsiye ederim. Normalde tavsiye işini sevmem pek ama bu kısa ve sıcacık öykü için istisna yapabilirim. :))

Okuyacak olanlara keyifler dilerim.

Bu öyküden edindiğim çıkarımlar şunlardır:

1) Dünyaya ölüm indiğinden bu yana, hayatı çok ciddiye almak aptallıktır.
2) Sevgi sadece insana değil canlıya, cansıza, dünyaya, galaksiye, evrene beslenebilen bir duygudur.
3) Sevdiklerimizin ölümüne ağlamak, kendi bencilliğimizden ileri gelir. Biz en çok kendimizi düşünürüz.
4) Sevdiklerimizin ardından elbette göz yaşı dökeriz ama dökerken de güzel anılar ile tebessüm edebilmeliyiz.
5) Sevgi yetmez tek başına; emek, özveri, mücadele, dayanışma varsa sevgi bir anlam kazanır. Yoksa sadece beş harfli bir kelimeden öte gidemez.
6) Sevdiklerimize kızarken, tavır alırken veya kötü söz söylerken, onların bir gün hayatımızdan göçüp gideceğini, ardından ise bize pişmanlıkların kalacağını düşünmek gerek bazen.
7) Kaybedişler aslında birer kazanımdır. Bazıları meyvelerini geç verir.
8) Sevilenler ihmale gelmez.
9) Sevdiğini söylemek, belli etmek ayıp bir şey değil.
10) Ayıp derseniz şayet, en büyük ayıbı işleyin. Şahane sevin, doğaçlama dans edin.
11) Sizi mutlu edecek şeyleri asla ve asla ertelemeyin. Mottomuz şu olsun "ŞİMDİ DEĞİL İSE NE ZAMAN"

Sevgi ile sağlıcakla, esen kalın.



Eva'nın mezarında ise şu yazılıymış:

Cennet, O'nun olduğu yerdi.
Adem

---------------------------------------
Final şarkımız da yine aynı sanatçıdan.
SOKO - We Might Be Dead By Tomorrow : https://youtu.be/hqj8_RdLoJE

ANNE ve BABA (YENİ YAZI)
Biri  dokuz  ay  taşımış  karnında.  Sonra  besleyip, büyütmüş  bu  yaşlara  getirmiş.  Diğeri okutmuş, askere gönderip, evlendirmiş.  Hayatınızın  her alanında,  her  anında  yedi  yaşında  iken  de  yetmiş yaşında iken de duasını, esirgememişler.  Peki, kim bunlar?   

Birisi  ayaklarının  altına  cennet  serilen  annemiz, diğeri dünyadaki tek  güvencemiz babamız. Sen doğduğunda  birisi o kadar  acı  çekmiş,  diğeri saatlerce  kapıda  beklemiş  kendi  kendini  yemiş. Herkes  dualarla  katılmış  bu  duruma,  demişler sağlıklı  olsun  kız  oğlan  fark  etmez.  Sen  dünyaya gelmişsin  annen  emzirmiş,  giydirmiş  beslemiş, büyütmüş.  Artık  onlar  için  uyku  vakti  yokmuş.  İkisi de senin emrinde ve başında  pervane.   Anneniz  ve  babanız  hayatta  ve hayattaki tek varlığınız  ise  unutmayın  siz çok zenginsiniz...

Devamı: http://hayattdemek.blogspot.com.tr/...nne-ve-baba.html?m=1

**Okuduktan sonra yorumlarınızı bekliyorum**

Anne
Küçük kız annesine "seni çok seviyorum annecim" yazılı bir resim yaptı. Anne ve kız elele tutuşuyordu bu resimde, güneş ışıl ışıl parlıyor, gül kokuları yayılıyordu etrafa.. Küçük kız, tabletini elinden düşürüp de yüzüne bile bakmadığı annesini, bu yıl da susturdu. Oysa ne çok muhtaçtı bebekliğinde, annesine. O olmadan nasıl tutunurdu hayata? Yaradan annesini onun hizmetine sunmuştu, gece gündüz. Ne çok vefa borcu vardı ona.. Küçüktü işte, nereden bilsindi vefayı? Tableti kullanmayı bilirdi bu nesil ama vefa kelimesinin varlığından habersizdi.. "Iphone" desen "en havalı telefon modeli" olduğunu bilirdi ama "vefa" desen, sokağın ismi olduğunu dahi bilmezdi. Kördü bu neslin kalbi..

Genç kız annesine damla şeklinde bir çift küpe hediye etti. Bu küpeler.. Tıpkı.. Tıpkı annesinin kendisi sebebiyle, yüzünden süzülen damlalara benziyordu. Annesi o yaşları hatırladı, usul usul ağladığı günleri.. Ama bugün anneler günüydü. Bugünün adeti mutlu görünmekti, o da öyle yaptı. Nasıl olsa yarın, kaldığı yerden devam edecekti her şey. O halde bugün anın tadını çıkarsındı.

Genç adam annesine miss kokulu çiçeklerden elde edilmiş şeker aromalı bir parfüm hediye etti. Kullandığı maddelerin ağzında biriken kokusunu içine çekip, çaresizce, için için ağlayan annesine, koca yılın faturasını, bir parfümle ödedi. Annesi, içki, uyuşturucu kokan ağzı, bir günlüğüne unutmuş gibi yaptı. Oğlu kaldığı yerden devam ettiğinde ise, o parfüme sarılacaktı: Hapisten çıkması için dua ettiği gecelerde, evladının kazağına sarıldığı gibi..

Adam, annesinin mezarını ziyaret etti bugün. Süzülüyordu gözünden yaşlar. Nida ediyordu hafif nemli olan kara toprağa: "Yaşasaydın da tek, şu köşede otursaydın."
Bir yıl önce annesi de aynı şekilde ağlamıştı sessiz sessiz, huzurevine giderken, elden ayaktan düştüğü için, gelin hanım bakamadığı ve hanımı, annesinden ağır bastığı için, adama.. Ah ne pişmandı şimdi! Babasının sözü çınladı kulaklarında: "Birçok zevce bulursun da, bir tane daha ana bulamazsın oğul!"

Genç kadın, yeni anne oldu, bu yıl. Doğum sancısı, lohusa sendromu derken, annesini anladı bu yıl. Tam da bu yıl! Neden daha önce bilmedi ki? Anne olunca anlarsın diyen annesi, meğer ne kadar haklıydı. Elini bile öpememişti evlenirken, ayağını öpmesi gereken yerde.. Ne acelesi vardı ki sanki? Telli duvaklı gelin olmak varken, hangi akla hizmet kaçarak evlenmişti? Genç kadın, önce cennet kokulu bebeğini öptü, sonra buluşmaların ahirete kaldığı annesinin resmini.. Annesinin kokusu hâlâ üzerinde duran eşarbını derin derin koklamayı da ihmal etmedi. Ve fısıldadı, bebeğini uyandırmamak için, usul usul: "Anneler günün kutlu olsun annecim!"

İş işten geçmişti çoktan ama bugün neydi? Anneler günü. Vicdan rahatlatma günü! Bugün her şey "öyleymiş" gibi olmalıydı. Herkesin yüzünde bir maske olmalıydı. Bugün vicdanlar rahatlamalıydı ki, seneye aynı yerden devam edilsin..

Peki siz yıl boyunca yaptığınız kabahatleri telafi etsin diye, sırtınızda taşıyarak yedi kere Kabe'yi tavaf ettirseniz de hakkı ödenemeyecek olan annelerinize, ne hediye aldınız?

Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak
her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar
verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
Allah’a inanmaktır

https://www.youtube.com/watch?v=huGuzi28d3w
Yılmaz Erdoğan

Hasan SABBAH; 11 yüzyıl İran topraklarında hüküm sürmüş, zekası ile insanları etkileyen bir zındık mı mümin mi onun kararını tarihin kendisi versin. Kader güzergâhında at koşturan Üç büyük arkadaş; biri şair gök bilimci Ömer Hayyam, diğeri bulunduğu coğrafyayı ve zamanı etkileyen ve siyasetin kalbini avuçlarında taşıyan Nizam-ül Mülk ve zekâsı ile kararlılığını bilemiş, keskin bir hançer gibi merhametsizliği ile kalpleri titreten; kader güzergâhının son yolcusu Hasan Sabbah.

Hasan Sabbah’ın Sultan Melik şah ve Selçuklunun baş veziri olan Nizam-ül Mülk ile ters düştükten sonra sürgün edilmesi ile intikam tohumları düşer Sabbahın yüreğine. Kadim zamanlarda pers topraklarında hüküm sürmüş olan Deylem Krallarından kalma Alamut kalesini ele geçirir Hasan intikam almak için. Alamut ki adına kartal yuvası denmekte. Sabah; İsmaili öğretisini yayarak kendisine taraftar toplamakta büyük hesaplaşmaya hazırlanmaktadır. Dünya görüşü engin bir denizin ufku kadar geniş olan Sabbah gezdiği, gördüğü, gözlemlediği kültürler, okuma araştırma merakı sayesinde zekasını ölümcül bir silaha dönüştürmüştür. Din ve biraz da ilim sayesinde insanların en büyük silah olabileceğini keşfetmiştir. Dini öğretisi sayesinde kendine koşulsuz itaat eden kitleleri, biraz haşhaş biraz ve çokça da Kuran bilgisi ile ölüme gülümseyen Fedailer haline dönüştürür. Kitapta anlatıldığı gibi yeni bir nesil yaratmış. Kitabı okurken Karl Marx’ın “ Din toplumun afyonudur. “ sözü ister istemez aklıma geldi. Çünkü fedailerini cennet vadi ile ölüme gönderiyor Sabbah. Alamut ile lgili birçok hikâye dinledim birkaç kitap okudum. Ancak Fedailerin Kalesi Alamut bana göre dinlediğim okuduğum kitapların kaynağı. En kapsamlı anlatan tarihi roman. Okurken binli yıllarda geziniyor insan. Tabi konu ilgi çekici olduğu ve üzerinden yüzyıllar geçtiği için artık hikayeleşmiş bir devir. Ve bu sebeple diyorum ki ; “tarih canlı bir organizma gibi görünse de ölümlüdür, ancak ve ancak efsanelerde yaşar.”

Bukowski/ pamuk makaralarıyla oynayan küçük bir çocuğun elleri
Düş kurmakla geçti ömrüm. Hayatımın anlamı buydu, evet, yalnızca buydu. Sahnemin dışındaki hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hayatımda ki en büyük üzüntüler, gönlüme bakan pencereyi açıp oradaki bitip tükenmez kaynaşmayı seyrederek kendimi unutmamla eriyip gitti.


   Baştan beri sadece hayalci olmayı istedim. Yaşamaktan bahsedenleri yarım kulak dinledim. Olduğum yerde olmayana, asla olmadığım şeye ait oldum hep. Ne kadar değersiz olursa olsun, ben olmamak kaydıyla her şeyi şiirsel buldum. Ben, bir tek hiçlik’i sevdim. Düşünü bile kuramayacaklarımı arzuladım sadece. Hayat akıp gittiğini hissettirmeksizin, bana şöyle bir değip geçsin istedim.  Aşktan tek dileğim, uzak bir düş olarak kalmasıydı. Tamamen gerçek dışı olan gönlümdeki manzaralarda bile hep uzaklar cazip geldi, gittikçe silinerek neredeyse ufka dek uzanan su kemerlerinde, manzaranın geri kalanında olmayan bir düş dinginliği vardı; işte bu dinginliğin hatırına sevdim onları.


   Kendime bir düş dünyası kurma saplantısı hiç terk etmedi beni, öldüğüm güne kadar da sürecek. Çekmecelerimin dibine rengarenk makaralar ya da-içlerinde bazen çekmeceye sığmayacak kadar büyük bir atın ya da filin de olduğu- satranç taşları dizmiyorum artık, ama özlüyorum.. bugün düş evrenime, kışın şöminenin köşesinde ısınırcasına, iç dünyamda yaşayan capcanlı yaratıkları diziyorum keyfimce. İçimin derinlerinde yığınla dostum var benim, her biri kendine has, gerçek, sınırları gayet iyi çizilmiş ve hep yarım kalmış bir varlığa sahip.


   Kimi zorluklarla boğuşur bunların, kimi kendi köşesinde, renkli bohem hayatlar sürer. Ticari temsilci olanlar da var içlerinde, daha başkaları kendi köylerinde, kasabalarında yaşar; şehre inerler bazen; bir gün tesadüfen karşıma çıkarlar ve kanım kaynayarak, coşkuyla bağrıma basarım onları. Ve bütün bunları düşlerken, elimi kolumu sallayarak, yüksek sesle konuşarak odamda bir aşağı bir yukarı yürürken- derin bir sevinç dolar içime, tamama eririm, neşeyle zıplarım, gözlerim parlar, kollarımı kocaman açarım kucaklamak için dostlarımı ve elle tutulur, engin bir mutluluk duyarım.


   Hayır, hiçbir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine. Gerçek zamanda yaşanmış geçmişimi düşünürken, yol kenarına atılmış çocukluğumun cesedine ağlarken hissettiklerim…Bu bile düşlerimdeki mütevazı yaratıkların gerçek olmadığını düşününce bastıran acıya, ağlarken kapıldığım heyecana yetişemez; hatta figüranlara, sahte varlığımla düşlerimde yürürken bir köşe başında ya da hayalimde bin kez inip çıktığım o dar sokaklardan birinde, bir kapı önünde, tesadüfen, bir kerecik gözümün iliştiği insanlara bile içim yanar.


   Bu yaratıklara can vermenin, ayağa kaldırmanın imkansızlığının verdiği üzüntü, düş dostlarımın, bilincimdeki yerlerinden bağımsız olarak, gerçekten var olabileceklerini bir uzama ait olmadıklarını düşününce, işte en çok o zaman Tanrı’ya karşı hınca dönüşür, kurmaca hayatımda neler yaşamışızdır o dostlarımla, hayali kafelerde ne renkli sohbetler etmişizdir.


   Benim dışımda, zerrece var olmamış, ne biçim ölü bir geçmiştir bu içimde taşıdığım. Yalnızca gönlümde gerçek olmuş, küçük köy evinin bahçesindeki çiçekler. O düş çiftlikle sebze bahçeleri, çam ormanları. Düşsel yazlıklar,  hiçbir yerde var olmamış kırlarda gezmeler. Yol kıyılarında ağaçlar, patikalar, çakıl taşları, gelip geçen köylüler….Baştan beri birer birer düştü hepsi, belleğime kazınmış bunca şey sahte bir acı doğuruyor- ben ise, saatlerimi düşlere verdikten sonra, onları düşlediğimi hatırlamakla da saatler geçiriyorum; ve gerçek, melankolik bir üzüntü duyuyorum, gerçek bir geçmişe ağlıyorum ve ciddiyetle, tabutta yatan ölü bir gerçek hayatı seyrediyorum.


Tamamen iç dünyama ait olmayan hayatlar ve  manzaralar da var. Karşısında saatler geçirdiğim, sanat değeri düşük tabloların ya da bazı renkli taş baskıların gerçeğin ötesine geçtiği bile oldu gözümde. Böyle durumlarda daha farklı, daha hüzünlü, daha yakıcı olurdu hislerim. Gördüğüm yerler gerçek olsun ya da olmasın, oralarda bulunamadığıma yanardım. Hiç olmazsa, küçücükken uyuduğum odada asılı duran o küçük gravürde, mehtabın altında uzanan ormanın kıyısına fazladan bir figür olarak çizselermiş beni. Nehir kıyısındaki o ormanda, ölümsüz ay ışığının altında durduğumu, gözlerden uzakta, bir söğüdün eğik dallarının altından kayığıyla süzülen  adama baktığımı düşleyebilseydim. O an, doludizgin düşlere kapılmamak acı verirdi. Çektiğim özlemin yüzü başka olur, umutsuzluğum ellerini başka türlü uzatırdı. Beni işkencelerle kıvrandıran imkansızlığın altında yatan sıkıntı ise farklıydı. Demek hiç birinin ne Tanrı katında bir anlamı vardı, ne de arzularımızın mantığına uygun bir şekilde gerçekleşme olasılığı- bilmediğim bir yerde- üzüntülerimi ve düşlerimi yöneten mekanizmayla aynı özden, dikey bir zamanın içinde. Demek benim için bile yoktu, hiçbir yerde yoktu düşlerimdeki cennet. Düşlediğim dostlarıma, yarattığım sokaklara asla kavuşamayacaktım demek, kendime verdiğim o köy evinde, sabahları o kargaşanın içinde, horozların ve tavukların gıdıklamaları arasında uyanamayacaktım… üstelik her şeyin Tanrı’nın eliyle kusursuzca ayarlanmış, hepsinin var olması için mükemmel bir düzenin kurulmuş olmasına, onlara sahip olabileceğim bir şekle sokulmuş olmalarına rağmen- oysa kendi düşlerim, bu eksiksiz düzene ve şekle ancak, bu zavallı gerçekleri barındıran içimdeki uzamın var olmayan bir boyutunda ulaşabilirdi.



Şu yazdığım kağıttan başımı kaldırıyorum… Vakit henüz erken. Daha yeni öğle olmuş, günlerden Pazar. Yaşamanın verdiği mutsuzluk, bilinçli olma hastalığı bedenimin tüm zerrelerine işliyor, beni bunaltıyor. Huzursuz ruhlar için adacıklar, herkesin keşfedemeyeceği, düşlerine hapsolmuş ruhlara özel, kocamış ağaçlarla çevrili yollar olsa.. Ne zor iş, yaşamaya, az da olsa kıpırdanmaya mecbur olduğumu bilmek, hayatta benim dışımda, benim kadar gerçek başka insanların olduğu gerçeğinin üzerime gelmesine ses çıkaramamak. Mecburen oturmuş, ruhum muhtaç diye, bunca şeyi yazıyorum- ve bunu bile yalnızca düşlemekle, kelimelere, bilince başvurmadan, silikleşmiş, ezgili yeni bir ben yaratarak ifade etmekle yetinemiyorum, oysa içimdekileri gerçekten dillendirdiğimi hissedebilsem gözlerim dolardı, kendi benliğimin yamaçlarından usulca, büyülü bir ırmak gibi akardım, bilinçdışına, Tanrı dışında hiçbir anlamı olmayan uzaklara doğru.

Alper T., İslam'da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü'ü inceledi.
06 May 12:47 · Kitabı okudu · 156 günde · Puan vermedi

Çok sevdiğim bir arkadaşın kütüphanesinde görmüştüm bu kitabı, yazar üzerine ve kitap üzerine o kadar heyecanlı konuşuyordu ki “Bu kitabı okumalıyım” diye içimden geçirdim. İçimden geçirdiğim kelimeleri meğerse dıştan da söylemişim. Önce arkadaştan zorla kitabı aldım okuyacağım diye, sonra baktım kütüphanemde yer alması gereken bir eser, kendime de bir tane sipariş ettim.
Cengiz ÖZAKINCI araştırmacı yazar kimliğinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
-Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı
- İBLİSİN KIBLESİ United States Of İrtica
- Dünden Bugüne Türklerde DİL ve DİN
- Amerikan İmparatorluğunun Sonu EURO-DOLAR SAVAŞI
gibi araştırma kitaplarının yanında
-Münevver
-Neveser
gibi romanları da bulunmaktadır.
Yazarın akıcı bir dili olmakla birlikte savlarını belgelerle destekleyerek farazi konuşmadığını açık ediyor bizlere. Daha önceleri başka yayınevlerinde çıkan kitaplarını, artık kendi yayınevi olan “Otopsi Yayınları” altında basmaktadır. Aynı zamanda “Bütün Dünya” dergisinde yazılarına rastlayabilirsiniz.
Kitaba gelince; ilk bölümde yazar bazı kavramlara açıklık getiriyor. İlericilik, gericilik, muhafazakârlık gibi kavramları nasıl kullandığımızı ve aslında ne manaya geldiklerini hiç sıkmadan anlatması ile kitabın içine çekiyor bizleri.
“İlerici olsun, gerici olsun, tutucu olsun genellikle bütün ideolojiler kendilerine geçmişte bir kök arar, geçmişte düşlerinin gerçekleşmiş olduğu bir dönem yaşandığı savını ortaya atar; bir yitirilmiş cennet imgesi yaratır ve geçmişte yitirilmiş olan o cennet düzeni yeniden ve daha üst düzeyde kurmayı bir ülkü olarak gösterir (Syf.46)” ifadesinde yer alan Yitirilmiş Cennet olgusu bütün dinler ve birçok ideoloji tarafından nasıl oluşturulduğu, belgeler dahlinde anlatılıyor.
İlerleyen bölümlerde bütün semavi dinlerin ve hatta çok tanrılı dinlerin gerici düşünceleri, bu gerici düşünceleri uygularken kullandıkları zorlamalar ve katliamlar, dinlerin bilimle tartılması genel olarak anlatılmaya çalışılıyor. Tabi ki yine belgelerle..
Asıl, kitabın ismine dair (İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü) mevzular ilgi çekici ve hayret verici bir şekilde yazarın kaleminden dökülüyor. İslam’ın VIII-XII yüzyılları arasında yaşamış olduğu bilimsel devrimlerin kökenini yazar; Eski Yunan ve Yakındoğu öğretilerini baz alan usa dayalı bilimciliği savunan Mutezile görüşünün İslam Devletleri tarafından benimsenmesi ve bu görüşe dair medreselerin açılıp, eğitimin us yürütme (mantık) üzerine inşa edilmesi olarak gösteriyor.
Eski Yunan düşünürlerinin bilimsel bilgi ve deneyimlerini Hristiyan olduktan sonra şeytanlaştıran Batı, Aydınlanma çağında özellikle Endülüs’te bulunan İslam âlimleri tarafından öğrenmeleri oldukça ironik.
İslam’da Akılcılığa karşı devrim Gazzali nezdinde ortaya çıkıyor. Çöküşün etmenlerinden en önemlisini Haçlı saldırıları olarak gören yazar; Haçlı saldırılarının yakıp yıkmasından çok haçlı saldırılarına karşı duracak itaatkar Müslüman halkın olmamasından kaynaklı olduğuna dem vuruyor. Çünkü o dönem, bilime ve sanata kendini adamış halkı ikna etmek hamasi ve dini propaganda ile başarılı olamıyor. Din adına savaşacak insanları bulmakta zorlanıyorlar. Tam tersi durum Haçlı ordularında mevcut, Bilimden ve sanattan uzak milletleri Papa rahatlıkla dini kullanarak bir araya getirebilmiş. Bunu gören İslam devletleri Sufiliği kullanarak insanları din adına bir araya getirmeye çalışmıştır. Gazzali özelinde yürütülen bu çalışmalar, us yürütmenin dinsel inançları olumsuz yönde etkilediği görüşünü kabul edip yaymaya başladılar.
Bilimsel Yükseliş ve Çöküşün sebeplerini, sonuçlarını ve bilimin gerekliliğini kitabın birçok yerinde görebiliyoruz. Yazar, tekrarlardan kaçamamış ve birçok yerde bazı hususları defa ker anlatmak durumunda kalmış. Ancak ben, yazarın bu tekrarlamaları özellikle yaptığını düşünüyorum. Çünkü yineleyip daha fazla etki yapması ve akılda daha çok yer etmesini istemiş olabilir yazar.
Kitabı çok seveceğinize ve birçok karanlık konuyu aydınlatacağına eminim.
Not: Haddim olmayarak, Editöryel açıdan tekrar incelenmesi gerekiyor kanımca.
• Hangi yönetim biçimi kişilerin düşünce üretme yetilerinin özgürce gelişimine köstek oluyorsa, o yönetim biçimi gericidir. (Syf.35)
• Form, Biçim demektir.
Deform, ilk biçimin bozulması demektir.
Reform ise, özgün, bozulmamış, ilk biçime geri dönülmesi demektir. (Syf.55)
• “Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup olarak görebilir… Ama ben, “kozmik din duygusu” nun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum…” Albert Einstein (Syf.127)
• ....ilerleme, yalnızca bilimsel düşünceyle özgür araştırmaların yapılabildiği, bir önceki kuşağın ürettiği bilgileri bir sonraki kuşağa özgürce aktarabildiği, yabancı toplumların bilgi ve deneyimlerinin çeviri yoluyla edinilebildiği, yeryüzünde o an için var olan en ileri bilimsel bilgilere ulaşılabildiği ortamlarda ve toplumlarda gerçekleşir. (Syf.310)
• Nesturiler ve Nesturilikten Müslümanlığa geçip kendi inançlarını Müslüman adı altında sürdürmeye çalışanlar, Müslüman Araplarca ayrıntıya ilişkin tartışmalara sürüklendikçe, onlara öğretisini koruya geldikleri Aristoteles, vb. gibi Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürlerinin us yürütme yöntemlerini kullanarak karşı çıkmaya başladılar. Müslümanlar bu tartışmalarda Eski Yunanistan düşünürlerinin us yürütme yöntemlerine toslayınca, us yürütme(mantık) bilimini öğrenip kullanmaksızın onları alt edemeyeceklerini anlayarak, Aristoteles, vb. gibi Kur’an öncesi dönem düşünürlerinin yapıtlarını okuyup öğrenmek zorunda kaldılar ve sonunda, Müslüman Arapların da kendi inançlarını Aristoteles’in mantığına uydurarak karşıtlarına benimsetmeye çalıştığı, onları kendi yöntemleriyle vurdukları çok ince tartışmalar oldu.(Syf.336)
• Ey kara cübbeli!.. Senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar Yaradan’ın Sanatı peşindeler;
Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde!..
Ömer Hayyam (Syf.371)
• “Herkes saygı görmek için üztüne güzel giysiler giyer; gelgelelim akıllı ve bilgili kimsenin saygı görmek için güzel giysiye gereksinimi yoktur, o salt usuyla bilgisiyle saygı değer olur.”
Yusuf Has Hacib (Syf.391)

• İnanç ruhun meyvesidir; bedenin değil. O yüzden birini inanca götürmek isteyen kişinin ihtiyacı, iyi konuşma ve doğru düşünme yeteneğidir; şiddet ve tehdit değil…
Papa XVI Benedict (Syf.433)

Arda Çolakoğlu, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
06 May 00:42 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 10/10 puan

Klasik kitap okuma etkinliği vesilesiyle okuma tarihimi daha erkene aldığım bu kitap, iyi ki daha erken okumuşum diyeceğim türden muhteşem bir kitaptı. Ana konu tabi ki topraklarından sürülen işçilerin yaşadığı acılardır. İşçi sınıfının yaşadıklarını anlatan John Steinbeck, yine kapitalizmin acımasızlığını yazmıştır.

Anlatım ve üslup olarak da dört dörtlük yazılan bu eseri, Türkçe okuma yazması olan herkesin okuması gerektiğine inanıyorum.

Hapisten yeni tahliye edilmiş Tom Joad, ailesinin yanına dönmek ister. Yolda tanıştığı papazla babasının çiftliğine giden Joad, bu çiftliğin terk edilmiş olduğunu görür. Gelen tozla hasatları zarar gören aileler, şirketlerin ve patronların zorlamasıyla topraklarından kovulmuşlardır. Artık göçebe hayata zorlanan ve sürekli iş bulmak için batıya göçen aileler için hayat, hiç de kolay olmayacaktır. Nihayetinde Tom Joad ailesini bulur, hep birlikte batıya, Kaliforniya'ya göç ederler. Çünkü dağıtılan renkli ilanlarda Kaliforniya'da meyve işçisine ihtiyaç olduğu, işin bol olduğu yazmaktadır ve herkes bu ilanlara umut bağlamaktadır. Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz. Dağıtılan bu ilanların, patronların ucuz işgücü elde etmek için yaptıkları bir numara olduğu anlaşılır. Ne Kaliforniya bir cennet, ne de herkes zengindir. Zengin olan büyük patronların dışında herkes fakirdir ve aç olduklarından, daha az paraya çalışmak için sıraya girerler. Patronların 25 sentle verdiği işi kapabilmek için 5 sente kadar razı olur millet. Böylece patronlar da amaçlarına ulaşmış olur. Geriye ne mi kalır? Açlıktan ve yoksulluktan ölen çocuklar, fiyatı düşmesin diye çürümeye terk edilen meyveler, kentteki halkın göçebe halka beslediği nefret ve kamplar. Yani tüm gerçekliğiyle kapitalizm. Joad ailesinin iş bulmak için gittiği Kaliforniya'da başlarına gelen olaylar, çektikleri acılar insanı mevcut düzene isyan ettirmektedir.

Kapitalizmin insana tokat gibi çarptığı bu devirde sömürü de kat be kat artmıştır. İnsan neden kendini yok eden bir sisteme razı olur, böyle bir sistem kurar? Bu cevabı bilmesek de insanın bu düzene daha fazla razı olamayacağı, kitapta anlatılmak istenen bir diğer husus. Fakat ne gezer? İnsanı bilinçlendirme amacı güden bu çeşit kitaplara rağmen, günümüzde insanlar çok daha vahim bir duruma gelmiştir. Din Allah diyerek birbirlerini satan, kullanan insanlara sömürüldüğünü anlatmak en zor şeydir çünkü. İşte bu kitap, insana kendisi tarafından nasıl sömürüldüğünü, köleleştirildiğini anlatmaktadır. Çözüm ise zincirlerini kırmaktır.