• CENNETİN RENGİ
    Cennetin rengi nedir? Sonsuz mavi, Saflığın temsili beyaz, Huzurun diğer adı yeşil. Peki sizin renginiz nedir?
    Bana göre cennetin rengi tabiki yeşil ve kitaplarla dolu bir yer.tabi biraz çikolata biraz dondurma ve çokça huzurun olduğu bir yer... Her neyse,sizin Cennet hayaliniz nedir peki? Kitap ismi gibi Cennetin Rengi'ni, hayatın nasıl da incecik dengelere bağlı olduğunu sorgulatıyor insana. Ölümle yaşam arasındaki o belirsiz boşlukta insanın neler yaşayabileceğine dair ufacık bir bakış açısı sunuyor. Bu serüvende bir annenin kaybını, yürek burkan bir aşkı, yürek burkan başka bir aşkı ve umudun hiç tükenmediğini okutuyor yazar.Evet umudumuzu hiç kaybetmeden,her yeni güne,yeni bir başlangıçla başlayalım.Mutsuzlukları, acıları,bizi yoran her ne varsa geride bırakalım.Hatalarımızdan dersler alıp,yolumuza devam edelim.Tek nefeste,soluksuz okuyup bitireceğiniz,betimlemelerle dolu bir roman. Keyifli okumalar...
    CENNETİN RENGİ
    E. V. Mitchell
    Çevirmen: Çağla Dirice Çakır
    Arkadya Yayınları
  • (biliyorum üşenirsin ama ricamdır okuman [özellikle gençlerin okuması])


    Dün bir dostumla sohbet ederken “Sizce bizi en çok yaralayan ve toplumu mutsuzlaştıran sebepler nelerdir?” şeklinde bir soru sordu. Cevaben başlıkta zikrettiğim üç husus ilk planda aklıma geldi. Evet sevgili dostlar, problemlerimizin, yaşadığımız sıkıntıların, mutsuzluğumuzun ve huzursuzluğumuzun kaynağında bence bunlar yatıyor. Ve bu temeller üzerinde bina ettiğimiz tavırlarımız, reflekslerimiz, hadiseler karşısında ortaya koyduğumuz davranış tarzlarımız ve tepkilerimiz de yeterince adaletli ve sağlıklı olmadığından olsa gerek “Yaratana kulluk, yaratılana şefkat, merhamet ve adalet” üzerine bina etmemiz gereken münasebetlerimiz de o ölçüde yara alıyor, örseleniyor.

    Ve hayat bu çerçevede kendi kendimize oynadığımız bir tiyatroya dönüşüveriyor. Söze gelince her şeyi, insanları, havyaları, çevreyi seviyor(muş) gibi yapıyoruz ama kalp kırmaktan, gönül incitmekten, yaralamaktan, aşağılamaktan, suçlamaktan, kişilerin hatalarını boyunlarına adeta bir yafta gibi yapıştırıp yargılamaktan bir an bile geri durmuyoruz. Sadece kendini seven, sevdiklerini ise kendi nefsine hizmet ettiklerine inandığı ölçüde seven ve değer veren egosentrik, narsist bir halet-i ruhiyeye esir olmuş durumdayız. Materyalizm bütün benliğimizi neredeyse hücrelerimize hatta ruhumuza kadar esir almış durumda. Yeni terminolojide “empati”, eski dilde “digerkamlık” olarak ifade edilen “kendini karşısındakinin yerine koyarak onun hissettiklerini hissetme” yetimizi çoktan paketleyip duvara asmışız. Kardeşimizin ayağına batan bir dikenin acısını yüreğimizde hissetmemiz talep edilen bir öğretiye inandığımızı ve o minvalde yaşadığımızı söyleyip dururuz oysaki. “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” sadece sohbetlerde ve nutuklarda söylenecek güzel bir söz, bir kelam-ı kibar olarak kalmış akıllarımızda sadece.

    Öte yandan her gün yaşadığımız onca acı gösteriyor ki hiç kimse için dört dörtlük bir hayat da söz konusu değil. Ruhumuz kısa günde kırk defa örseleniyor şu acımasız zamanların, şu acımasız dünyasında. Ve biz “sabır” denilen hasseden ve Allah’ın beraber olacağını defaten Kitabında müjdelediği ettiği sabredenlerden olabilmek erdeminden de çok uzaklaştık. En ufak bir sıkıntıda hemen isyan ediyor, çevremizdekilere sataşıyor, hemen birilerini suçlama telaşına düşüyor, daha da olmadı kadere ve ilahi takdire bahane bulmaya, suç atmaya çalışıyoruz. Ve biz biz olmaktan, kul olmaktan, insan olmaktan hızla uzaklaşıyoruz. Oysa ne de güzel müjdeler vardı temel öğretilerimizde sabredenlere dair; rıza makamına ermek gibi, Allah ile birliktelik gibi, Resul’e komşu olmak gibi, cennet gibi değil mi? Tüm bu hırçınlıklarımız, isyanlarımız, hazımsızlıklarımız; hakiki kulluktan, has kulluk has ümmetlik devletinden ne kadar az nasibedar olduğumuzu haykırıyor adeta her gün yüzümüze de bir türlü farkına varamıyor, gerçeği idrak edemiyor, özümüze, aslımıza dönme hususunda bir gayret sarf edemiyoruz. Biraz gayret etsek, biraz çaba göstersek, mütehammil olmaya çalışsak, yani “bir adım gitsek bize on adım gelineceği” vaat edilmişti oysa değil mi?

    Hele bir de şükür bahsi var ki, işte o sınavı bir türlü geçemiyor, her sene ikmale kalan öğrenciler gibi bir türlü üst sınıfa, bir üst makamlara terfi edemiyoruz. Halbuki ne kadar da çok nimetler içinde yüzüyoruz. Etrafımıza, sahip olduklarımıza bir kere hakikat nazarıyla bakabilsek, herhalde alınlarımızı secdeden kaldırmamacasına şükür makamında olurduk Yaratanımıza. İmanımız var bizi var edene, sağlığımız var, eşimiz, dostumuz, aşiyanımız, ailelerimiz var. Ekmeğimiz, suyumuz, teneffüs ettiğimiz havamız var. Bir astım hastasına, bir kronik bronşit hastasına soralım bir nefes havanın değeri nedir sizin için diye. Aklımız yerinde çok şükür, akıl hastası bir çocuğun annesine soralım, ne hisseder her gün diye. Elimiz ayağımız tutuyor hamdolsun. Spastik engelli bir yavrunun babası ile dertleşelim bakalım, her gün ne yaşıyor, neler hissediyor diye. Belki de çocuğunun sadece tuvalet ihtiyacını giderebilmesi, kendi yemeğini yiyebilmesi bu durumdaki birçok anne baba için en büyük şükür vesilesi olacak. Ya da sadece büyüyebilmesi ölmeden, tıpkı Suriyeli, Filistinli ya da Sudanlı, Somalili bir annenin yüreğindeki dua gibi.
    ~köşe yazıları
  • Yeryüzünde cennet dilemek Allah’a ‘insanı helak et’ ya da ‘yaradılışını değiştir’ demek değil mi? Bir ömür hiç durmadan dilekçe yazsam Tanrı’ya, kaç insanın hayatını değiştirebilirim ki? Milyonlar? Belki… Ama yeni başlangıçlar dilemek, Tanrı’dan kendi hayatını değiştirme gücünü sunmaz mı insana? Her şey olup bittikten sonra kıyam etme gücünü kendinde bulan bir insan bahtiyarlığını diledim aslında.”

    Ayarsız Dergi, Eylül sayısı’18
  • Çocukluğumdaki sofra muhabbetlerine/yemek saatlerine dair hatıralarda babam pek yoktur. Çünkü o ailesinin maişetini temin için erkenden kalkıp işe gitmiştir ve eve dönüşü de oldukça geç saatlere denk gelecektir. Yaşları birbirine yakın dört küçük çocuğunu bir sininin/yer sofrasının etrafında toplayan annem ise bilmem farkında mıdır, ama yemek saatlerini çocuklarının kimlik ve kişiliklerini inşa çabasıyla değerlendirmektedir.

    Annem, her şeyin en iyisini ve en doğrusunu kendisinin bildiğine dair tereddütsüz imanımızın farkında olarak bu itimadımızın kendisine sağladığı rahatlıkla çocuklarına peygamber kıssalarını anlatırken biz dört kardeş de gözümüzü dört, kulağımızı sonuna kadar açarak onun anlattığı her bir şeye ram olmaya hazır vaziyette söylediklerine dikkat kesilirdik.

    Hz. Âdem, yaratılış, Havva annemiz, Cennet, Şeytan, Şeytan’ın kadını kandırması, kadının da erkeğini kandırarak cennetten kovulup yeryüzüne iniş, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hacer annemiz, İsmail’in kurban edilme hikâyesi, Yusuf ve Yusuf’un kıskanç kardeşleri, Nuh tufanı ve aşure ve dillere destan sabrıyla Eyüp Peygamber annemin en çok anlattıklarındandı. Kur’an’da elbet ismi geçen başka peygamberler de vardı, ama onun müfredatında öncelikle bu peygamberler yer alırdı.

    Peygamber sayısının mahdut olmasına karşın mütemadiyen günde üç kez tekrarlanan yemek yeme merasimiyle gerçekleşen sofra muhabbetleri sınırsızdı. Bu sebeple bazen mecburiyetten bazen de istek üzerine bir peygambere ait kıssayı defaatle dinleme imkânımız olmuştu. Ama her seferinde her birimiz sanki anlatılanları ilk kez dinliyormuşçasına kıssanın seyrine göre ya nefeslerimizi tutmuş vaziyette gözlerimizi fal taşı gibi açar, ya da mutlu sona ulaşmanın rahatlığıyla derin bir nefes alırdık. Mesela, Şeytan sinsice Hz. Havva’yı kandırmak için ona yaklaştığında Havva annemizin onun vesveselerine kanmaması için her seferinde istisnasız duaya durur, annemizin kandırılıp babamızı da ikna etmesiyle Cennetten çıkarılışlarına yine istisnasız her seferinde üzülürdük. Şimdi Cennette olsaydık orada bizi ne gibi bir hayatın kuşatmış olacağının hayalini kurardık. İbrahim tam bıçağı çalmak üzereyken gökten inen koçla hayatı kurtulan İsmail’den daha derin bir nefes alır, bakışlarımızı evin tek erkek çocuğu olan ağabeyime yöneltir, böyle ilahi bir ikram olmasaydı onun şimdi aramızda ol(a)mayacağı ihtimaliyle ürperirdik.  Kıskanç kardeşlerin ihanetlerine öfke duyar, Yusuf’un bağışlayıcılığına hayran kalırdık. Yusuf’un dillere destan güzelliği karşısında dillere düşen Züleyha’nın şahsında aşkın ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışırdık.


    Sonra büyüdük. Annemizden masal ya da kıssa dinleme çağını çok gerilerde bıraktık. Kardeşlerim için bir şey diyemem, ama ben kendi yaptığım okumalarla, annemin anlattıkları arasına yüksek duvarlar örmeye başlamıştım. “İndirilen din-uydurulan din” gibi ayrımların da etkisiyle olsa gerek heybemdeki her şeyi sorgular olmuştum. Sorgulamam arttıkça sıfırlanıyordum. Öyle kalıyor muydum? Elbette hayır! Yeniden inşa oluyordum. Ama yeni hâlimle ben kendimi toplumdan soyutluyordum. Ancak benim gibi düşünen birkaç kişiyle bir araya geldiğimde onlarla konuşup halleşiyor, mutluluğu onlarla yakalamaya çalışıyordum. Şükür ki bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmam uzun sürmedi. Her ne kadar yanlış bir mecraya sürüklenmem okumalarım sebebiyle olmuş idiyse de doğru olana kanalize olmam da yine okumalarım sayesinde olmuştu.

    Zamanla, dili sürçüp ayağı kayanın sadece “ben” olmadığımı, insan olanın hâlden hâle evirilebileceğini şahidi olduğum birçok örnekle anlayıp rahatladım; ama aklen, fikren, ruhen sağlıklı beslenemeyen, gerçek rol modellerden olabildiğince uzak tutularak sahte kahramanların kucağına itilen asrımız insanının içler acısı hâline de daima hayıflandım. Dilerim ki her bir inanan kimseye teslim etmeyeceği iradesiyle her daim sağlam adımlar atar ve din adına kaş yapayım derken göz çıkaranların cinayetlerine ortak olmaz.

     
  • Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler'den sonra bu dünyaya bıraktığı en güzel şey Korkma İnsancık Korkma romanıdır.

    İlk basımı 1993 yılında gerçekleşen roman, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarında geçmekte.

    Genç bir Türk çocuğunun 6 yaşından 16 yaşına dek dul bir Yunan kadına (22) aşık oluşunu konu alır.

    Önceleri roman kahramanımızın anne özlemini gideren Tiya Eleni (Eleni Teyze), zamanla çocuğun tutkuyla bağlandığı bir aşka dönüşür.

    Romanın her satırından, her sözcüğünden Turgut Özakman üslûbunun inceliği damlar. Soy Türkçe, iyi kurgu, gerçekçi karakterler ve dram...

    İşte altını özenle çizdiğim birkaç cümle:

    "Belki de annemin sesiydi bu! Daha iyi duymak için kulağımı yüreğime dayamak istiyorum..."

    "Kulhüvallahi ahad şimdi Cennet'in koynunda olsaydım Allahulüssamed hemen Pamuk'la Kartopu'nu çıkarır lemyelid ben de velemyüled..."

    "Aşkın tadından ve acısından habersiz insanlar, ne kadar yavan oluyorlar!"

    "Yatağı topladığı için vücudunun izi bile kalmamıştı geride..."

    "Ah duygusuzlar! Ham ervahlar! Aşktan habersiz eşşoğlu eşşekler!"

    "Daha öperken yeni bir öpüşe acıkıyordum..."
  • Yazıma Ham kelimesinin anlamından bahsederek başlamak istedim.( Yazar da böyle başlamış kitabına.) Ham; farsçadan dilimize gelen bir sıfat. 5 tane de anlamı var.
    [sıfat] Yenecek kadar olgun olmayan (meyve)
    "Ham elma."
    İşlenmemiş (madde)
    "Ham petrol."
    İdmansız
    "Ham vücutla ancak bu kadar koşabilirim."
    Gerçekleşme kolaylığı veya imkânı olmayan
    "Ham hayal. Ham teklif."
    Kaba, toplum kurallarını bilmeyen, incelmemiş
    "Ne ham adam!"
    Yazar, Ham kelimesinin anlamı ile şiirlerine ve yazılarına derinlik katarak hayatın anlamını okuyucularına aktarmaya çalışmış. Hayata bir kere geliyoruz ama bu hayatı kendi isteklerimiz doğrultusunda değil başkalarının bildiği bize gösterdiği kalıplarla yaşıyoruz. işte Burcu Bakdur bu kalıpların aslında hayatımızı ne kadar etkilediğinden bahseder. Bu kalıplar yüzünden sevgi ile bakamıyoruz dünyaya. Sevgimiz sulanmayan çiçekler gibi soluyor.

    Beni en çok etkileyen deneme yazısı Eli ve Sing'in Cennet İnşası oldu. Burada zamanın ilerlemesini, bir yerlere yetişerek ya da bir yerlerde zamanı düşünerek geçirilen hayata bir eleştiri yapılıyor. Şöyle bir düşündüğünüzde haklı değil mi? Zamana göre yaşamaya çalışıyoruz. Zamanı düşünüyoruz. Peki ya sizce zamanı durdurmak mümkün mü? Bu soruyu hem gerçek anlamda hem de mecaz anlamda düşünülmesi gerekir. Mecaz anlamda bence bir insanın kafasında biten bir durum. Zamanı durdurmak bu kadar zor olmamalı. Zamanın hayatın bütününe eklenerek yaşamaya çalışmasını engelleyebilir miyiz? Denememiz gerekir.

    Kitaptaki denemelerde mutlak bir son yok. Siz kendi sonunuzu kendiniz yaratıyorsunuz. Sorular sorarak yapıyorsunuz bunu. aslında yazar burada size kendinizi sorgulatmak istiyor. Ne istediğinizi, ne yapacağınızı, ne olduğunu anlamanızı istiyor.

    Şiirler de ise yaşanmışlık kokarak hayatta yer almak istiyor. Bu yeri onlara sizin vermenizi bekliyorlar sanki. Ben de böyle bir his uyandırdılar.

    Eğer yeni bir kitap arayışındaysanız ve deneme okumaktan hoşlanıyorsanız size önerebilirim.