• İnsanın kendini veya başkasını putlaştırması, sonuç olarak, aynı yere çıkar; şifası güç bir aşağılık duygusu saplantısına.
  • 536 syf.
    ·10 günde
    Bu bir dönem kitabı. Nazım Hikmet dönemi ve 2.dünya savaşı sırasında Türkiye dönemi ve Dünya dönemi...

    Ayrıca bu bir gizli kalmış, unutulmuş, unutturulmuş olayları tekrar hatırlatma kitabı.

    Ayrıca bu yeni nesile hiç öğretilmemiş, anlatılmamış,
    hiç olmuş hayatların yıkılmış umutların kitabı.

    Osman Balcıgil ile Yeşil Mürekkep kitabıyla tanışmıştım. Putlar Yıkılırken’i görünce hiç tereddütsüz aldım. İyi ki de almışım.

    Romanımız kitap kapağındaki gibi Nazım Hikmet dönemini anlatırken aynı zamanda dönemin Almanya’sı ve SSCB’sinin siyasi tarihine ışık tutuyor.

    Kitabı 10 günde okudum. Aslında daha kısa sürerdi. Uzamasının sebebi, yazarın yıldızlayıp, sayfa altlarında paylaştığı bazı olaylara dalmam, araştırmam, makaleler e belgeseller izlemem yüzündendir.

    Bu kitapla beraber bir çok belgesel, makale, film vb çok şey daha sığdırdım araya.

    Öyle şeyler öğrendim ki kanım dondu.

    Yine yazar sayesinde bir kaç kitap aldım listeye. En kısa zamanda okuyacağım.

    Keşke önerdiği kitap ve paylaştığı bilgilerin sadece kelimelerde kalmadığını bilseydi yazar okusaydı şu kelimelerimi

    Bunların haricinde kitap bir dolu olay, dönemin aydın, siyasi, yönetici kişileri, makaleler, gazeteler, demeçler hakında kısa bilgiler içeriyor

    Romanı oluştururken bu hikaye ve olayların sırasını bozmadan, doğru yerde doğru bilgiyi paylaşabilmek, yazarken aynı zamanda yanlış yapmamaya çalışmak, eksiksiz olmaya çalışmak ve tarafsız olmaya çalışmak
    Bunlarda yazarın takdirlik özellikleri..

    Son olarak Putlar Yıkılırken putlar yıkılırken okunması gereken ve asla sıkmayacak bir kitap. İyi ki okudum. Sayenizde çok şey öğrendim Osman Balcıgil Osman Balcıgil
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Biraz eski biraz yeni kitap okumalarımda bu sefer çok taze yani Ekim 2018 tarihinde çıkmış bir kitapla buradayım. Yine kitabevleri dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında görüp
    (yine kapak önemli) şöyle üstün körü bakmam ve almam bir oldu. Okuma fırsatı ancak bu zamana kaldı.

    Mete Gündoğan'ın daha önce, yine yakın bir tarihte 'Narkoz' #34512777 isimli kitabını okumuştum ve güzeldi.

    "Para Bok Gibi" kitabı da güzel ve bunu baştan söyleyeyim, öneririm.

    Çoğumuzun kullandığı 'vay be, adamda bok gibi para vermiş' lafına benzer cümleyle kitaba başlıyor. Bizde günlük hayatta bu cümleleri kullanmıyor muyuz. O yüzden bazıları başlığa eleştiri getirebilir ama oldukça çarpıcı ve doğal bir başlık.

    Sonra birden geçmişe dönüp, yakın zamanda sonsuzluğa uğurladığım çok değerli arkadaşımı andım. Muhabbetlerimizde şunu söylerdi: "Ben paranın kölesi olacağıma, para benim kölem olsun, para bu dünyada geçerli, para biriktirmekle hayat yaşanmaz" derdi. Dediği gibi standart bir vatandaş olarak aramızdan ayrıldı. Bunu niye yazdığıma gelince kitabın 14.sayfasında geçen,
    "İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı" Özdemir Asaf cümlesi idi.
    Gerçekten de kitapta güzel bir şekilde anlatılan örnekler misali hayatı yaşıyoruz.

    Tefe, tefecilik, faiz, artırma, borç-alacak, arz, talep şimdinin değil insanlık tarihi boyunca irdelenmiş bir konu ve bu kitapta bunu anlatıyor. Tefe, tefecilik kavramlarına da açıklık getiriyor.


    Kitap, Mekke'de gücü elinde bulunduran kabilelerin Kabe'deki putlar vasıtasıyla çevrede oluşan ekonomik imkanları kullanarak (bunun içinde borç para verme ya da faizle borç verme de var), insanları kendilerine bağlayıp, buradan geçinmelerini anlatarak başlıyor.

    Buradan hareketle 'Haram Aylar'a oradan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi sebeplerini de anlatır. Hz.Muhammed'in niçin Medine'ye gitmek zorunda kaldığı da yine başka açıdan burada anlatılır. Ki, bu yaklaşımda o bütünün bir parçası sayılabilir. O zaman burada Mekke'nin
    dinini sorgulayp, Hz. Muhammed'in çatışma sebeplerini de insan kendi içinde düşünmeli ya da benim çok sevdiğim bir kitap olan, Ali Şeriati'nin Dine Karşı Din (#28428143 ) kitabı, aradığınız
    çoğu şeyi de bulmanıza yardımcı olabilir. İslamiyet geldiğinde kimin ona muhalefet ettiğini ve İslamiyetin kiminle çatıştığını anlatması bakımından çok iyi bir kitaptır.

    Tevrat, İncil ve Kur'an'da faizin yasaklandığını belirttikten sonra örnekler üzerinden hareket ediyor ama o kadar teolojik bilgim olmadığından dolayı bu konularda fazla bir şey diyemiyorum. Ama anlatım dili açısından değil sadece verilen örnekler babında.

    Konunun anlaşılması açısından buraların çok daha dikkatli okunmasında fayda var. Esas okuması kesim ise hurafelere din diye tapanlar ama onlar kendi dinlerini yarattıkları için zaten bu tür kitapları da okumazlar, bu da ayrı bir konu. Çünkü anlasalar o taptıkları hurafelerden sıyrılırlar diye düşünürken yine Ali Şeriati, Dine Karşı Din'in ( #28428143 )
    eğer okunmadıysa mutlaka okunmasında fayda var diyerek sonlandırıyorum.

    Yazar Mete Gündoğan o kadar güzel anlatmış ki, yani laf cambazlığı, uzun diyaloglar, anlaşılmayan cümleler ya da
    artık devrini tamamladığı halde hala o çok eski kelimeleri de (sanki onlar yazılmazsa millet dinsiz olacak yahu)
    kullanmayarak herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir hale getirmiş konuyu.

    Herkesimden insanın okunmasında fayda olacağına inandığımı belirterek, belki okuyanlar arasında hurafe bataklığına düşmüş olanlar da tekrar 'imana :)' gelir diye de düşünüyorum. Mesela "Zekat" konusu çok fazla konuşulmaz. Varsa yoksa 'namaz kıldın mı, oruç tuttun mu, kurban kestin mi' eee, Zekat verdin mi ve Zekatla ilgili ne biliyoruz?

    Ayetler eşliğinde faiz almadan da ticaret yapılacağını ve borç verileceğini, anlaşılır bir dille 'herkesin anlayabileceği şekilde'
    anlatıyor yani anlatmaya çalışmıyor, doğrudan anlatıyor. Faiz yerine Zekat üzerinden işler yürütülmeye çalışılsa o zaman
    çoğu şeyin daha hızlı çözüleceğini de belirtiyor.

    İslam'da Riba ya da faizin her durumda yasaklandığını anlatması bakımından ve kullandığı dilinde aydınlatıcı ve anlaşılabilir olması dolaysıyla kitap çok rahat bir şekilde okunup, anlaşılabilir.

    Osmanlı'ya vakıflar aracılığıyla bu faizin girmesini de örneklerle anlatırken yine buna karşı çıkan ve öncülük edenleri de gösteriyor.

    Mete Gündoğan, varolan düzenin yanlışlarını anlatıyor. Bunu yaparken de deyimleri yerinde kullanıp, olayların daha da netleşmesini sağlıyor. Zor, çetrefilli bir konuyu anlatmak gerçekten de zor ama yazar bunu güzel bir şekilde başarmış. Okuyucuya 'bildiği' ya da 'duyduğu' düzenin 'yanlışlarını' anlatarak 'doğruya' ulaşmasını hedefliyor. Ama bunu yaparken de beni takip edin demiyor. Kitapta çok güzel belirttiği gibi 'imamlar ve hocalar bize bunları böyle anlatmıyor' cümlesini sorgulamaya başlıyor. İşte çoğu sorunun da kaynağı bu maalesef. Gelenekler din olmuş, o imamlar ve hocalar da o dinin ruhbanları olmuş. Örneğin, X hoca diyorsa doğrudur cümlesini ele aldığımızda o X hocanın doğru bildiğini
    nereden biliyoruz, 'okumuş o bilir', peki, yanlış biliyorsa, 'günahı onun boynuna' diyerek kurtuluşa ermeyi amaçlayan bir sistemin içindeyiz. Hatta hocaya güvenmekle ilgili Kanuni Sultan Süleyman'a adfedilen bir alıntıyı paylaşmak istedim. Gerçekten de ibretlik bir olay diyelim:

    "Bunun artık efsaneleşen bir fıkrası vardır :

    Kanunî, bir gün ölünce, beni husûsî çekmecemle gömünüz, demiş. Cenazesine, birlikte gömülmesi vasiyeti var, diye bunu da getirmişler. Kanûnî gömülmüş ; sıra çekmeceye gelmiş, ulemâ, birlikte gömülmek caiz değildir, ama padişah vasiyet etmiştir, yerine getirilmesi vaciptir, diye münakaşalar olurken çekmece taşıyanın başından kurtularak yere düşmüş, parçalara bölünmüş ve içinde bir çok ufak ufak kâğıtlar etrafa dağılmış. Defin merasimi esnasında hazır bulunan Şeyhülislâm Ebussuud Efendi bunlardan birkaçının yerden alarak bakmış,
    hemen hepsi Kanunî’nin emriyle kendisinin verdiği fetvalar.

    Bunun üzerine : Ey Süleyman! Rûzi cezâda sen bu işi neye böyle yaptın? Ebussuud fetvasını verdi. Buna neden lüzum gördün. Ebussuud reyiyle hareket ettim. İşte fetvası diye kendini bütün sorgulardan kurtaracaksın.
    Ya ben de oraya varınca halim nice olacak, diye ağlamış.

    Resimde görülen bu çekmece ile bir münasebeti olabilir mi diye buraya naklettim." (Kanuni Armağanı, TTK, 2.Baskı 2001,S.306, Süheyl Ünver)

    O resim: https://resmim.net/f/nnbbny.jpg


    Şimdi rivayete göre Kanuni kendini bu şekilde kurtarmaya çalışırken biz bu devirde nasıl kurtulacağız.

    Mete Gündoğan durumu anlatırken kimseyi de rencide etmeden bunu gerçekleştiriyor. Çünkü derdi bağcıyı dövmek değil üzüm yemek.
    Ama okurken de şunu görüyoruz: Kendisini 'İslamcı' addedenlere de savaş açmış. Sizlerin bunu söylemesi lazımken siz kalkmış 'eski düzen ve gelenekleri' tekrarlayarak varolan yanlışı yanlış olarak devam ettiriyorsunuz. O zaman sizin o mesleğiniz yani 'imam, hocalık' nerede kaldı'. Esas sizlerin konuşması var diyerek, bu cenaha da sesleniyor. Ama bu cenahın belli bir kesimi hurafe, biat, bidat, tağut, tarikat, cemaat içine o kadar batmış (ya da girmiş) ki, zaten görmez, duymaz, bilmez olmuşlar. (Herkese söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın, önemli bir kesmi tenzih ederim)

    Örneğin, yakın zamanda yeni bir kavramla tanıştık. Kripto para. Bitcoin. Belki de çoğu kişi bunu duymamıştır ve tam olarak ne olduğu da şu aşama da -anlatıldığı kadarıyla - bilinmiyor. Mesela bu konuyu da işlemiş ve gidilen yolun önündeki sis perdesini aralamaya çalışmış.
    Niçin kayıt para, mal para, kripto paraya doğru gidildiğinin sebeplerini de anlatıyor.


    Kitabın sonlarına doğru 'Yeni Bir Model Yeni Bir Dönem' başlığı altında anlatılan ise oraya kadar anlatılanların nasıl değişeceğine dair yeni dönem düşünceleri. Ama bunu yaparken de ben buldum da demiyor, sadece Kur'an'da bundan zaten bahsedildiğini belirterek bir yol çizmeye çalışıyor.

    Şimdi kitabın bu kısmını okuyan çoğu kişi hemen şunu söyleyebilir: 'Bu olmaz ya!', 'Tutmaz' (ne yani balık mı tutuyoruz:)), 'Mantığı yok' (sanki şu andakiler çok mantıklı da), 'Yürümez' (sanki ötekiler çok iyi yürüyorda) veya 'bu zamanda olmaz, imkansız, yanlış, hatalı' gibi gibi çeşitli savlar ortaya atabilirler.

    Bu sefer de ben yazarın yerine geçerek niyet okuma yapıyorum: 'Ey muhterem! Ben bunu daha yaşanabilir dünya için öneri olarak sundum. Kur'an'da faizin yasaklandığı ve yasaklanma sebebi aleni anlatılıyor ve ben de buradan hareket ediyorum. Bugün yani şu an hemen bunu uygulayıp da yine hemen mükemmel sonuç alırız demiyorum ki. Şu anda varolan sistemler zaten binlerce yıldır değişe değişe buraya kadar geldi. Bak, şimdi de tek para, tek dünya ve kripto paraya doğru gidiyor. Tabi ki, bahsettiğim düzenin de yerleşmesi, kabul edilmesi, insan unsuru, inanç, felsefe, karakter, zaman gibi çeşitli etkenlere bağlı.' (Bu kısım tamamen niyet okumadır yazarı bağlamaz, bana ait)

    Kısaca, Mekke'deki müşriklerin faizli borç para düzeninden bu zamana kadar geçen sürede ve dinler içinde faizle ilgili kavramlara kadar ve oradan da şu andaki sistemler ve kripto paraya kadar varolan yapının temelden bozuk, yanlış ve insan onuru için ahlaksızca bir sistem olduğunu anlatıp, çıkış yolu olarak da, Kur'an'da faizin yasaklanma sebeplerinden hareketle yeni bir bakış açısı (bu tarz başka kitap okumadığım için)
    getiriyor. Mekkeli müşriklerin İslam öncesi dönemde yaptıkları rezilliğin devamının şu an hala nasıl devam ettiğini anlatması açısından önemli.
    Tabi kitabın temeli olan, İslam öncesi müşriklerin faiz sarmalına Kur'an'nın verdiği cevap (ve çözüm) ve oradan hareketle 'İslami bir çözüm sunuyor'.
    Tüm şeylerin kaynağının bu faiz, borç sarmalı olduğunu da belirtiyor.

    Ezcümle: Beğendim, tavsiye ederim. Sıradan bir okur olarak anlayabildiklerimi aktarmaya çalıştım. Yazamadığım, değinemediğim konular da var.
    Mutlaka alın, okuyun diyorum. Sonuç kısmı belki şu anki dünya şartlarında yazarın belirtiği şekilde olması zor gözüksede, yarının ne göstereceğini kimse de bilmiyor. O çerçevede biraz daha geniş açıdan son bölüme bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Sadece yazara şunu sormak isterim. Anlattığınız düzen (hedeflenen) şu an ki dünyada örneğin bizlerin ilkel diye nitelendirdiği kabilelerde yaşanıyor mu? Hiç bu konuda araştırma yapmış mı? Ya da bir benzerlik kurulabilir mi? Çünkü orada 'ortak payda', bölüşüm var diye biliyoruz? (ya da belgesellerden gördüğümüz kadarıyla)
    Teşbihte hata olmaz diyerek, konuyu kapatıyorum.

    + Bu kitabı 21-22/Kasım/2018 tarihinde okuyup 23 Kasım 2018 tarihinde inceleme yazısını siteye ekledim.
  • ''Bu dünya geçicidir. Bu dünyada elde etmek ve korumak bir insan için sadece kısa ömrü için gereklidir. Bunu unutmamalı. Mezarlıklar bu nedenle gözümüzün önünde bulunmalı. Evimizin bahçesinde, sokağın köşesinde tek mezarlar yer almalı. Her şey geçicidir. Belgeler gereksidir, unutulacak ayrıntıları yazmak anlamsızdır. Belki de unutmak esastır. Öğrenmek, kendini tanımak mutsuzluktur. Bizden geri kalan eserler birbirine benzer taşlar, yazılar, yapılar olmamalıdır. Putlar gibi ayırıcı özelliği olmamalıdır. Hiristiyanlık da ikonoklast ("azizlerin* resimlerini* parçalayan" manasına gelir.
    yerleşmiş geleneklere karşı çıkanlar için kullanılır. ) bir dönem yaşadı; ilk Hiristiyanlar eski Yunan ve Roma’dan kalan anıtları yok ettiler. İslamlık, özellikle Osmanlı bu işi daha ciddiye aldı. Osmanlı, İslamlığı ciddiye aldı. İslamlık put kırıcılığını ciddiye aldı. Osmanlı bunu İslamlığın ciddiye alınışından da öteye götürdü. Kuralları ciddiye aldı, insanı ciddiye almadı. Sorunların sayısını azaltarak mutluluğu artırmaya çalıştı. Bütün değişimleri devlet eliyle gerçekleştirmek istedi. Nevzat Tandoğan (Tek-parti döneminin ünlü Ankara Valisi), yakalanıp yanına getirilen bir solcuya, ‘Bu memlekete komünistlik gerekirse onu da biz getiririz. Sana ne oluyor? demişti. Bireye ne oluyordu? Yahya kemal kendisine soru sorulmasından hoşlanmazdı. O, geleneği temsil ediyordu. Onunla tartışılamazdı. Kendisine bir toplantıda genç bir adam soru sorunca yanındakine dönerek, ‘Kim bu adam?’ demişti. Osmanlı gösterişi sevmiyordu. Küçük saraylarda, ahşap evlerde oturuyordu. Tiyatroyu soytarılık, resmi küfür sayıyordu. Bütün sosyal kurumlar, askerlik örgütü için birer araçtı. Bunun yanısıra halk, kendi düzenini ayrı bir biçimde geliştirdi. Bugün Saray dili yaşamadığı halde, halkın dili yeni düzen için esas oldu. Hiçbir ülkenin resmi dili, fermanların Osmanlıcası kadar insanların anlayamayacağı bir biçime sokulmamıştır. Devlet Kafka/nın insanları için aşılmaz bir duvar olan bürokrasiye benzer. Lale devri bir bakıma istisnadır. Devlet her türlü eleştiriye kapalıdır. Divan şiiri her türlü eleştiriye kapalıdır. Düşünce her türlü eleştiriye kapalıdır, felsefe yoktur. Tek felsefe bireyin yok oluşudur; vahdet-i vücud’dur. Şiirde, divancılar ‘biz’ diye seslenir. Eleştiri çirkini güzelden ayırır; oysa çirkin yoktur. Kapalı sistemdir bu. Ülkücü insan yoktur. Ülkücülük bireyciliktir. Özgün sanat yoktur. Usta-çırak ilişkisin içinde taklit vardır. Bir bakıma gelenek de yoktur. Usta, yaşantısını kimseyle paylaşmaz; yaratıcılığın ayırıcılığı kendisiyle birlikte ölür. Ne ruhun ölümsüzlüğü, ne de canlı dünyanın gürültüsü duyulmaz. Batıya olduğu kadar, Doğuya da kapalı bir sistemdir bu. Orta Doğu’dur, Kenar ‘Batı’dır. Ne Doğu’dur, ne Batı’dır. Kafka’nın yer altında yaşayan hayvanı gibi, kendisine doğru kazılan bir tünelin içindeki bilinmeyen düşmanı korkuyla bekler. Bizim ‘ilk günah’ımız belki de budur. Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur. Fütuhat’da (fetihin çoğulu demek), herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. Kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen Saray’ın korkusudur. Her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. Kültür korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk partisinin Köy Enstitülerinden korkmasıdır. Demokrat Parti’nin modern resimden korkmasıdır. Bazı solcuların modern edebiyattan, modern sanattan korkmasıdır. Halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır. Korkunun sonucu yabancılaşmadır. Yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır. Temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. Korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. Bunun için müeyyideler gevşektir; herkes korkmalıdır, ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır; ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. Neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. Fakat herkes her an suç işlediğini hissetmelidir ki başkaldıramasın. Her zaman, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim ‘ilk günah’ımız budur; cezalandırılmayan küçük günah''
  • Büyük adamın kaderi put kırıcılık... bu putlar bir dönem onun da mabudu olmuştur... ve bilir ki yeni bir dünyanın daha güzel bir dünyanın yolunu açmak için bu sevimli oyuncakları parçalamak zorundadır...