• Okuldayken tarih derslerini neden dinleyemediğimi buldum. Çünkü bize sadece Osmanlı Devleti tarihi anlatılıyordu!

    "Politika tabii bir şeydir, hayatın içindedir. Adımınızı sokağa attığınız anda başlar. O gün ekmek fiyatına zam geldiyse, o gün benzin pahalandıysa, siz de bir arabaya biniyorsanız ve ekmek yemek zorundaysanız bu doğrudan politikaya bulaştınız demektir. Evin içindeki konuşmadan tut, bakkalla konuşman, şoförle konuşman politik bir meseledir. "
    Müjdat Gezen

    Dostoyevski, Ecinniler kitabını Sergey Neçayev'in devrimci kişiliğinden ve kurduğu örgüt yapılanmasından esinlenerek 1870-1872 yılları arasında yazdı. Öncelikle bu yıllarda Rusya'nın siyasi ve sosyolojik durumuna bir bakmak gerek, yani Lenin (1870), Stalin (1878) ve Troçki (1879) gibi isimlere Rus ekonomik krizi içerisinde bebek bezinin pahalılığından şikayet eden ailelerinin ucuz bebek bezi bulma savaşı verdiği yıllardan.

    Sergey Neçayev. 1847 doğumlu. Yaklaşık olarak 22 yaşlarındayken, -bu insanımızın üniversitede vize-final dönemlerinden sıkıldığı bir ana denk gelir.- 1869 yılında bir Rus devrimcisi olmaya kalkışır. O sıralar var olan düzeni pek de seviyor diyemeyiz, muhalif bir kimlik, zira Puşkin'in de adından pek çok kez bahsettiği Pugaçev isyanına benzer nitelikte bir isyan çıkarmak amacıyla Çarlık ailesinin de ortadan kaldırılabilmesi için bir örgüt kurmanın çağrılarını yapıyor. Bu amaç uğruna da her türlü şantaj, hırsızlık ve cinayeti de meşru kılıyor. İşte tam da Dostoyevski'nin bir kitap yazması için muhteşem bir esin kaynağı!

    Yahu, bu adam o sıralar var olan düzeni niye sevmiyor peki? Adı üstünde düzen, varsın yönetilsin işte bir şekilde. 1814 yılında Napolyon'u yenmiş olan bir orduya sahip bir Rusya'nın vatandaşı iken buna cüret ediyor hem de? Durun durun daha matruşkalarımızı alıp kamarinskaya dansı izleme kısmına geçmedik.

    I. Aleksandr'la başlamak gerek belki de. Bu adam liberal görüşlere yakınlık duyan bir adam ve çeşitli reformlar getirmeye kalkışıyor 19.yy'da. E o sıralar hunharcasına savaşan bir Avrupa ve Rusya var tabii. Adam ne yapsın? Devletin insan gücünü ve mali kaynaklarını, çölde günlerce susuz kalmış birinin suyu gördüğü anda onu tüketmesine benzer bir hızda tüketiyor. Sonra bir de gözlerini kendi toplumuna çevirmekten çok, Avrupa ilişkilerine ve dinsel mevzulara çevirince bizim Aleksandr'ın başına pek çok iş açılıyor haliyle. Neçayev'in kurduğu gibi gizli örgütlenmeler boy gösteriyor, bir şekilde bu isyanlar bastırılıyor fakat I. Nikolay'ın da Rusya'nın başına geçmesiyle birlikte iyice otokratik bir rejime doğru gidiliyor. Bu yine de 1848'de başlayan ve uzantıları Neçayev'e kadar giden devrimci dalgaların başlamasını engelleyemiyor.

    Bunları neden mi anlatıyorum?

    Dostoyevski'nin bu kitabını eğer ben şu an elimde tutabiliyorsam, eğer sizler bu incelemeyi okuyabiliyorsanız, bu, Dostoyevski'nin 1849 yılında I. Nikolay'ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanıp tam kurşuna dizilmek üzereyken cezasının sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilmesi sayesinde olmuştur. I. Nikolay'ın beyninin kıvrımlarından o anda geçmiş olan ufak bir ileri görüşlülük sayesinde yüzyıllar geçmesine rağmen bütün dünya edebiyatını sarsmaya devam edecek Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler, Karamazov Kardeşler gibi eserleri okuyabiliyoruz. Fakat yine de Panslavizm, Rus liberalizmi, nihilizm, Rus milliyetçiliği gibi pek çok konu var daha anlatacak...

    Pan-Slavizm kelimesi, hepimizin eskiden kendi tarihimizden ve dinimizden başka bir şey öğretilmediği okullarda duyduğu, Osmanlı Devleti'ni de zamanında epey rahatsız etmiş, Rusların sıcak denizlere inme idinde yanıp kavrulduğu bir zamanda ortaya çıkmış Slavsever bir milliyetçilik arzusudur. E pek tabii ki normal olarak, Pan-Slavizm, hem Batı karşıtı hem de anti-liberaldir. Zamanın muhalif olan nihilistleri de tam tersine Avrupa'ya karşı bir açılmacılık politikasında olmak istiyordu. Durur mu bizim Dostoyevski? Almış eline kalemi. Başlamış Ecinniler'i yazmaya. Liberalizm, ateizm ve Batılılaşan düşüncelerle de beslenen böyle örgütlerin karşısına "Durun daha, kendi kimliğimizi henüz kaybetmiş sayılmayız, Rusya ölmedi, her ulusun kendi kimliği ve Tanrısıyla özdeşleştiğini savunan Şatov adında öyle bir Rus karakteri kaleme alacağım ki herkes neden bu görüşü savunduğumu anlayacak, özellikle de Turgenyev!" diyerek çıktı. Sonra da 311. sayfada bulunan:
    "Bir insan hem ateist, hem Rus olamaz; ateist oldu mu derhal Rus olmaktan çıkar"

    173. sayfada bulunan:
    "Bizim Rus liberali her şeyden önce uşaktır, çizmesini temizleyeceği birini arar hep."

    315. sayfada bulunan:
    "Büyük bir ulus, gerçeğin yalnızca ve münhasıran kendisinde olduğuna ve bu gerçeklikle her şeyi yeniden canlandırıp kurtarma olanağının bir tek kendisinde bulunduğuna, bu görevin bir tek kendisine verildiğine inanmazsa, hemen o anda büyük halk olmaktan çıkar ve etnografik bir malzemeye döner." gibi yazılarla savunmasını ortaya koydu.

    Fakat o tarihlerde biraz muhafazakar biraz Pan-Slavist biraz da edebiyatçı Dostoyevski'nin aklında Rusya salt etnografik bir malzemeye dönüşmeye pek de niyetli değil gibiydi. Bu görüşüyle I. Nikolay'ın, kendisini kurşuna dizmesinden vazgeçmesinin hakkını Pan-Slavizme yakın görüşlerle mi ödemeye çalışıyordu?

    O yüzyılın Rusyası, memurların sayısının üç kat artmasıyla bürokraside büyük bir şişkinliğin başladığı, yetersiz bir öğrenimden geçen ve düşük ücretler alan memurlar ordusunda o zamanın liberalizminin verdiği yoksulluk ve işsizlikten de etkilenmeyle birlikte kayırıcılık, rüşvet ve yolsuzluğun son derece yaygın olduğu, toprak ağası adına çalışan köylünün oluşturduğu serflik kurumunun da etkilerinin görüldüğü, I. Aleksandr'ın nispeten özgür düşüncesiz ortamına Nikolay'ın "Ulan ben şu ortamdaki gerginliği biraz alsam çok "dobra" bir Rusya olacağız ha!" gibisinden bir düşünceyle nispeten özgür düşünceleştirmeye çalıştığı, II. Aleksandr'ın da 1861'de serflik sistemini kaldırarak milyonlarca kişiyi özgürlüğüne kavuşturduğu bir Rusya'ydı.

    Siz yine de benim böyle dediğime bakmayın. Ağır baskı ve sansür ortamında yeşermeye çalışan bir ülkenin edebiyatından bahsediyoruz burada. Bir tarafta "Ah, biraz Batı'ya açılsak ne olur sankiiee?" diyen sosyetik kısımla diğer tarafta "Geleneksel Rusya, Ortodoks Rusya, Slavofil Rusya" diye tutturan kısımın savaşı desek yeridir.

    Bir de tüm bunların üstüne tuz biber niteliğinde, 19.yüzyılın ikinci yarısında Rus düşünce dünyasında entelijansiya olarak adlandırılan bir kesim öne çıkmış. Vikipedi böyle diyor. Bu abilerimiz bizim beyaz yaka olarak tanımladığımız o zamanların hukukçuları, mühendisleri, öğretmenleri ya da bazı bürokrat ve subaylardan oluşurmuş. E bu grup da normal olarak imparatorluk rejiminin baskıcı yapısına epeyce karşı oluyor. İşte, bu kitapta bu kesim ve bu kesimin iktidara ince göndermelerle dolu görüşleri de var sevgili okurlar. İlk kez Fransızca cümlelerin bir Dostoyevski romanında bu kadar çok kullanıldığını, Orhan Pamuk'un okuduğu en iyi siyasi kitap olduğu gibi ayrıntıları da belirtmeden geçmemeli.

    Eski ile yeni her daim çatıştı.
    Batılılaşma ile Pan-Slavizm her daim çatıştı.
    Sürgünden önceki Dostoyevski'nin düşünceleri ile sürgünden sonraki Dostoyevski'nin düşüncelerinin dönemin Rusya Zeitgeist'ından uzak olması pek tabii ki düşünülemezdi.

    İnsan bile yalnızlaşırken koskoca Rusya yalnızlaşamaz mıydı yani?

    O zaman gelsin bir Black Sabbath, Dostoyevski'nin beyninin politik kıvrımlarına!
    https://www.youtube.com/watch?v=h3FyNH9v7mU

    KAYNAKÇA:
    https://m.bianet.org/...silik-sergey-necayev
    http://www.itobiad.com/.../article-file/206378
    https://ogulcankuslar.wordpress.com/...vrupa-siyasi-tarihi/
    https://herkesindergisi.com/...-yuzyil-liberalizmi/
    https://tr.0wikipedia.org/wiki/Ecinniler
    https://tr.0wikipedia.org/wiki/Liberalizm
    https://tr.0wikipedia.org/...%B0mparatorlu%C4%9Fu
    https://tr.0wikipedia.org/wiki/entelijansiya
    http://pauegitimdergi.pau.edu.tr/.../1361249905_7-19.pdf
    http://dergipark.gov.tr/.../article-file/315941
    http://dergipark.gov.tr/.../article-file/319687
    http://dergipark.gov.tr/.../article-file/262329
    Siyasi İdeolojiler, 10. Baskı, Andrew Heywood
    https://tez.yok.gov.tr/...TezMerkezi/giris.jsp 511895 No'lu Doktora Tezi, Balkanlar bölgesinde Panslavist-Ortodoks düşüncenin oluşmasında Slav yardımlaşma cemiyetinin rolü (1859-1878)
  • Yeni dünya düzeni'nin (özal'dan beri Türkiye dahil) yer yüzünde nice ülkeyi içine soktuğu çıkmaz sokak işte budur, öyle bir çıkmaz ki, siyasi parti, sendika, kamu kuruluşu, hatta hükümet sorumlusu kişi, yetkilerini artık ulusal yani toplumsal sorumluluklarını yerine getirebilmek için değil; bireysel avantajlarını sağlamak için kullanmakta, bunda hiçbir beis görmemektedir; böylece yolsuzluklar da hem demokratikleştirilmiş hem de küreselleştirilmiş oluyor; yani toplumda, kimseye tutunacak dal bırakmıyor.
  • Rozanov'un nihilizm tanımı en iyisi: "Gösteri biter. Seyirciler gitmek için ayağa kalkarlar. Paltolarını alıp eve dönme zamanı. Geriye dönerler ... Paltolar yok, ev de yok."

    Nihilizm mitin çöküşünden doğar. Mitik açıklamalarla -Cennet, Kurtuluş, Allah'ın İradesi- gündelik yaşam arasındaki çelişkinin herkes tarafından görülebilir olduğu dönemlerde, bütün değerler bir girdabın içine çekilir ve altüst olur. Bir kez mit İktidarın yollarını insanların gözünde haklı çıkaramadığında, toplumsal eylem ve deneyin gerçek imkanları ortaya çıkar. Mit toplumsal baskıyı hem mazur görür hem de destekler. Onun patlaması uzun zamandır otantik deneyim alanından dini aşkınlık ve soyutlama alanına püskürtülmüş bir enerji ve yaratıcılığı serbest bırakır.

    Klasik felsefenin sonu ile Kilise'nin yenilenmesi arasındaki fetret devrinde, toplumsal düzenin daha önceki her biçimi birdenbire sorgulanmaya başladı. Sayısız yaşanı stili anında kurgulandı ve icra edildi, tarikatlarınkindcn Caligula ya da Neron'un sapkınlıklarına kadar. Bir kez mitin birliğine meydan okunduğunda, toplumsal varoluşun bütün biçimleri parçalanır. Aynı şey feodal toplum ve Hıristiyan mitinin çözüıüşüyle de gerçekleşti. Artık hiçbir şey kesin değildi ve herşey mümkündü. Her türlü deney ve araştırma. Gilles de Rais neredeyse bin çocuğa öldürene kadar işkence etti; 1525 yılının devrimci köylüleri Yeryüzündeki Cennet'i kurmaya kalkıştılar. 1789 aynı toptan yıkımı birdenbire getirdi, bu sefer önemli bir fark vardı: siyasi tepkilere rağmen, tutarlı bir mitin yeniden inşası bütünüyle olanaksız hale gelmişti.

    Hıristiyanlık kimi gnostik tarikatlerin patlayıcı nihilizmini tesirsiz hale getirdi ve geriye kalanlardan yeni bir düzen emprovize etti. Ama burjuva dünyasının düzeni nihilist enerjinin mit düzlemine yeniden kazandırılmasını olanaksız hale getirdi. Burjuva tasarımı aşkın "öteki dünya"nın yıkılışının ta kendisiydi, bu dünyanın ve onun pazar değerlerinin egemenliğiydi. Burjuvazi mit yerine ideoloji üretebilir ancak. Ve ideoloji özünde kısmi, teknik bir rasyonalite olduğundan, hiçbir zaman nihilistin topyekün yadsımasını kendi içinde eriteinez.

    Nihilist yaşamakla ayakta kalmak arasındaki ayrımı ciddiye alan birisidir. Eğer yaşamak imkansızsa, niçin ayakta kalmalı? Bir kez bu boşluktaysanız artık, her şey kırılır. Dehşet. Geçmiş ve gelecek patlar; şimdiki zaman sıfır noktasıdır. Ve sıfır noktasından yalnızca iki çıkış vardır, iki tür nihilizm: aktif ve pasif.

    Pasif nihilist değerlerin. yıkılışı konusunda ulaştığı berraklıkla uzlaşır. Son bir nihilist jest yapar: "dava-sına karar vermek için zar atar ve onun sadık kölesi olur, Sanat için ve biraz da ekmek için... Hiçbir şey doğru değildir ve böylece bir iki hareket moda olur. "Enteller", patafizikçiler, gizlifaşistler, nedensizlikler estetleri, yabancı ordudaki ücretli askerler, popsanatçılar, "psychedelic" emprazaryolar takım takım bandolar kendi "credo quia absurdum est" versiyonunu çalarlar: inanmıyorsunuz ama gene de yapıyorsunuz; alışırsınız hatta sonunda hoşlanabilirsiniz bile. Pasif nihilizm konformizme uvertürdür.

    Zaten en sonunda, nihilizm, bir geçiş, kayıp duran, kötü tanımlanmış bir bölge, iki aşırı uç arasında bir tereddüt döneminden başka birşey olamaz. iki kutup arasında intiharın ve yalnız katilin, Bcttina'nın devletin suçu diye tanımladığı suçlunun çorak ülkesi, ıssız bir toprak uzanır. Karındeşen J ack özünde ulaşılmazdır. Hiyararşik gücün mekanizmaları ona dokunamaz; devrimci irade de ona ulaşamaz. O sıfır noktasına, ötesinde, yıkımın, gücün neden olduğu yıkımı destekleyeceğine, onu kendi oyununda yendiği yere çekilir ve öylesine büyük bir şiddete çeker ki onu Ceza Kolonisi mekanizması parçalara ayrışıp yok olur. Maldoror çağdaş sosyal organizasyonun çözülüşünü mantıki sonucuna ulaştırır: onun kendi kendisinin yok ettiği yere. Bu noktada bireyin toplumu mutlak yadsıması toplumun bireyi mutlak yadsımasına tekabül eder. Bu yer dönmekte olan dünyanın hareketsiz noktası, bütün perspektiflerin birbirleriyle değiştirilebilir olduğu yer, hareketin, diyalektiğin ve zamanın artık varolmadığı yerin ta kendisi değil midir? Büyük reddedişin öğlesi ve sonsuzluğu. Ondan önce, yahudi kıyımları, ondan sonra, yeni masumiyet. Yahudilerin kanı ya da aynasızların.

    Aktif nihilist şeylerin çöküşünün seyriyle yetinmez. Süreci hızlandırma niyetindedir. Dünyaya egemen olmuş kaosa doğal bir cevap sabotajdır. Aktif nihilizm ön devrimciliktir; pasif nihilizm karşı devrimciliktir. Ve çoğu insan bu ikisi arasında bocalar durur. Bir Sovyet yazarının Victor Chlovsky belki betimlediği "Yaşasın Çar" diye bağırmadan ateş etmeyen Kızıl Ordu askeri gibi. Ama olaylar önünde sonunda kaçınılmaz bir çizginin çekimiyle sonuçlanıyor ve insanlar birdenbire kendilerini barikatların şu ya da bu tarafında bulmak durumunda kalıyorlar.

    Tanrının belirgin yokluğunda mübadele gerçekliği gizlenemez, çünkü mitin mutlak yanılsaması artık yoktur. Son bir çabayla, İktidar, nihilizmin gösterisini yaratmıştır şu prensibe uyarak: biz tüm değerlerin alçaltılmasına seyirci kaldıkça, biraz gerçek yıkım yapabilme yetimiz azalır. Son bir buçuk yüzyıldır sanata ve yaşama en çarpıcı katkı iflas etmiş bir uygarlığın olanaklarıyla özgür deneylerin ürünü olmuştur. Sade'ın erotik aklı, Kicrkegaard'ın istihzası, Nietzsche'nin kamçı gibi şaklayan ironisi, Ahab'ın Tanrı'ya küfrü, Mallerme'deki tamamen ifadesiz çehre, Carroll'un fantezisi, Dada'nın negativizmi insanlarla yüzyüze gelmek için çürüyen değerlerin rutubet ve ekşiliğinin bir bölümüyle dışarı uzanan güçler bunlardır. Bununla birlikte gelen perspektifi tersine çevirme arzusu, yaşamın alternatif biçimlerini keşfetme ihtiyacı Melville'in "tek tek dikkate değerliklerin tüm bütünsellikleri oluşturduğu o vahşi balina avı yaşamı" dediği alan. Ama bu dünyayı yaratabilmek için, nihilist eyleme geçmek zorundadır.

    Paradoks
    I. Nihilizmin büyük yayıcıları vazgeçilmez bir silahtan yoksundular: tarihsel gerçeklik duygusu.

    Il. Burjuvazinin gerileme döneminde tarihi yapanlar nihilizmin anons ettiği sosyal firmaların topyekun çürüyüşü duygusundan yoksundular. Marx Romantizmi ve genelde sanatsal fenomeni analiz edemedi. Lenin isteyerek günlük yaşam ve onun dejencrasyonunun önemini, Fütürist'leıin, Mayakovski"nin ve Dadaist'lerin önemini görmezden geldi.

    Şu anda ihtiyacımız olan şey nihilizmin ve tarihsel bilincin birleşmesidir (Marx'ın Kcntish Town'daki sokak lambalarından daha iyi bir şey kırıp parçalaması; karnında ateşle Mallerme ). İkisi güçlerini birleştirmedikçe, bugünkü parçalanmışlığı vaaz eden, Büyük Uyku için gayretkeşlikle çalışan, şu düzen veya bu düzen adına (aile, ahlak, kültür, uzay yarışı, margarinin geleceği... ) kendilerini haklı çıkaran politik ve artistik kiralık çırpıştırmacılar imparatorluğuna katlanmak zorundayız. Herkes nihilizmden geçecek. Ateşle yıkanmaktır o. Bütün değerlerin sonu Yokluk Kutusudur. Geçmişten ve gelecekten geriye kalan tek şey "şimdi"nin talep edilişidir henüz inşa edilmesi gereken bir şimdiki zaman için. Bugün, tarihin yıkıcı ve yapıcı anlan yavaş yavaş bir araya geliyor. ikisi karşılaştığı zaman, topyekun devrim olacak. Ve devrim refah toplumunda artakalan tek zenginliktir.

    Yasal dünyanın uyumsuz bir temposunda kendiniz için dans etmesini öğrenmek zorundasınız. Arzularınızı mantıki sonuçlarına ulaştırın; ilk engelde uzlaşmayı reddedin. Tüketim toplumunun yeni ihtiyaçlar üretmeye olan çılgınca gereksinimi, tam çıkıştan önce, kaşla göz arasında, tuhaf ve şoke edici olanı da paraya çevirir. Kara mizah ve gerçek acılar Madison Avenue'da boy gösterirler. Nonkonformizmle flört önde gelen değerlerin entegral bir parçasıdır. Çökmekte olan değerlerin bilincinin de satışlar stratejisinde oynayacak rolü vardır. Çürümede para var. Daha da daha da çok katışıksız süprüntü pazarlanıyor.

    Çürüyüşün bilinci en sarsıcı dışavurumunu Dada'da buldu. Dada gerçekten nihilizmin aşılma imkanlarını veren tohumları içeriyordu ama onları tıpkı diğerleri gibi çürümeye bıraktı. Öte yandan Sürrealizm'in bütün belirsizliği yanlış zamanda yapılmış doğru eleştiri olmasında yatar. Dada'nın düşük çocuğu aşma sorunsalı etrafında yaptığı eleştiriler tamamen haklı olsa bile, sıra ona gelip de o Dada'yı aşmak istediğinde, Dada'nın başlangıçtaki nihilizmi ile işe başlamadı; Dada-anti-Dada'ya dayandırmadı kendini; Dada'yı tarihscl açıdan göremedi. Tarih Sürrealist'lerin hiçbir zaman uyanamadığı kabusun ta kendisiydi: Komünist Parti önünde savunmasızdılar, İspanya İç Savaşıyla boylarını aştılar. Bütün havlamalarına rağmen kuyruklarını kısıp resmi solu sadık köpekler gibi izlediler.

    Romantizm'in (Marx ve Engels'de hiçbir ilgi uyandırmayan) kimi özellikleri göstermişti ki sanat-kültürün ve toplumun nabzı- değerlerin çözü üş ve çürüyüş ünün ilk endeksidir. Bir yüzyıl sonra, Lenin bütün meselenin gereksiz olduğunu düşünürken, Dadaist, artistik çıbanı, zehri toplumun bütününe dağılmış bir kanserin çıbanı olarak görebiliyordu. Nalıoş sanat devletin gereksindiği haz ilkesinin bastırılmasını dile getirir. 1916 Dadaislerinin ispat ettiği budur. Bu analizden öteye gitmenin ancak bir yolu vardır: silaha sarılmak. Bugünkü tüketimin bok yığınında üreyip kaynayan nco-Dadaist tırtıllar daha karlı iş alanları bulmuşa benziyorlar.

    Kendilerini ve uygarlıklarını hoşnutsuz ( discontents, çn.) taraflarından iyileştirmeye çalışan Dadaist'ler -son analizde, Freud'un kendisinden daha tutarlı olarak- gündelik yaşamı yeniden canlandırmak için ilk laboratuarı kurdular. Yaptıkları işler teorilerinden daha radikaldi. Maksat tamamen karanlıkta çalışmaktı. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Dada grubu dünyayı karıştıran bütün saçmalık ve katışıksız süprüntüleri içine em(:n bir huniydi. Öteki uçtan çıktığında, hcrşcy biçim değiştirmiş olurdu. İnsanlar ve şeyler aynı kalsalar da yeni anlamlar almış olurlardı. Dada'nın başlangıcı yaşanmış deneyimlerin ve onun olası keyiflerinin yeniden keşfiydi -sonu ise tüm perspektiflerin tersine çevrilmesiydi; yeni bir evrenin icadıydı. Yoldan çıkarma (subversion), radikal değişim taktiği, eski dünyanın bükülmez yapısını tahrip etmişti. Bu karışıklığın ortasında herkes tarafmda yapılan şiir (Lautrcamonl'un kavramı, çn.) gerçek anlamını ifşa etti- Sürrealist'lerin o kadar acınası bir şekilde teslim oldukları edebi anlayıştan çok daha farklı bir şey.

    Dada'nın baştaki zayıflığı onun olağanüstü alçak gönüllü üğünde yatıyordu. Her sabah Tzara'nın (bir Papa ağırlığındaki şaklaban) Descartes'ın şu cümlesini yinelediği söylenir: "Bir başkasının benden önce varolduğunu bilmek ilgimi çekmiyor bile." Ama gelin görün ki bu aynı Tzara sonunda Ravachol, Bonnot gibi insanlara ve Mahkno'nun köylü ordusuna dudak büken bir Stalinist oldu çıktı. Eğer Dada dağıldıysa kendini aşamadığındandır, o zaman suç Dadaist'lerin kendisindedir bu tür bir aşmanın mümkün olduğu reel tarihi durumları aramadıklan için: yığınların doğrulup kendi kaderlerini kendi ellerine aldıkları anlar. ilk uzlaşma sonuçlarında daima korkunçtur. Sürrealizm'den neo-Dada'ya bu uzlaşmanın geri tepmeleri yavaş yavaş Sürrcalizm'in başlangıçtaki enerjisine sirayet eder ve nihayet onu zehirler. Sürrealist'lerin geçmişe olan ikircikli tavrını düşünün. Sade'ın, Fourier'nin, Lautreamont'un yıkıcı dehalarını tanımakta haklıyken, daha sonra bütün yaptıkları onlar hakkında bir sürü şey yazmakla kaldı. Onlar hakkında o kadar iyi yazdılar ki kahramanlarına ilerici okul kitaplarında bir kaç çekingen dipnot kazandırma şerefine ulaştılar. Şu anki çürüyüşümüzün gösterisinde neo Dadaist'lerin ataları için kazandıkları üne benzer bir edebi ün.

    Internationale Situationniste, sayı: 11, 1967, Çeviren: Lale Müldür
  • Haziran 1925’te İzmir’in Menemen ilçesinde doğdu. 11 Ekim 2005’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. İzmir’de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu ve Karşıyaka Ortaokulu’nu bitirdi. Atatürk Lisesi’ndeki öğrenciliği sırasında Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla eğitimi sürdürme hakkını kazandı. İstanbul’da Işık Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. 6 yıl aralıklarla Paris’te yaşadı. Türkiye’ye döndü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı’nı üstlendi. Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığını yaptı. Senaryolarında “Ali Kaptanoğlu” takma adını kullandı. Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Yelken ve Sanat Olayı dergilerini yönetti. İlk şiiri olan “Balıkçı Türküsü” 1941’de Yeni Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. “Nevin Yıldız” takma adıyla İstanbul, “Beteroğlu” takma adıyla Yücel dergilerinde şiirleri çıktı. 1946 CHP şiir yarışmasında “Cebbaroğlu Mehemmed” şiiriyle birincilik ödülü kazandı. Bu başarıdan sonra hızla tanınıp sevildi. Genç, Yeni Nesil, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikayeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı gibi dergilerde şiirleri, deneme ve eleştirileri yayınlandı.

    Türk edebiyatının önemli isimleri arasına girdi. Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıktı. Mavi ya da Maviciler adıyla tanınan toplumcu gerçekçi şiir akımını başlattı. Şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık getirdi. Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum şiir kitaplarındaki şiirleriyle genç şair kuşağını etkiledi. Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün kitaplarındaki şiirlerinde divan şiiri veşarkılardan da yararlandı. İlk iki romanı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez’den sonraki romanlarında tarihsel konulara ağırlık vermeye başladı. Bu tür romanlarında öz Türkçe akımına karşı çıktı. Senaryolarını yazdığı önemli filmler: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). 11 Ekim 2005 tarihinde hayatını kaybetti.

    ESERLERİ

    ŞİİR:
    Duvar (1948)
    Sisler Bulvarı (1954)
    Yağmur Kaçağı (1955)
    Ben Sana Mecburum (1960)
    Bela Çiçeği (1962)
    Yasak Sevişmek (1968)
    Tutkunun Günlüğü (1973)
    Böyle Bir Sevmek (1977)
    Elde Var Hüzün (1982)
    Korkunun Krallığı (1987)
    Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)

    Böyle Bir Sevmek ..

    Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
    Yagmur giyerlerdi sonbaharla bir
    Azicik oksasam sanki cocuktular
    Biraksam korkudan gözleri sislenir.

    Ne kadinlar gördüm zaten yoktular
    Böyle bir sevmek görülmemistir
    Hayir sanmayin ki beni unuttular
    Hala arasira mektuplari gelir

    Gercek degildiler birer umuttular
    Eski bir sarki belki bir siir

    Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
    Böyle bir sevmek görülmemiitir
    Yalnizliklarimda elimden tuttular
    Uzak fisiltilari icimi ürpertir
    Sanki gökyüzünde bir buluttular
    Nereye kayboldular simdi kimbilir

    Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
    Böyle bir sevmek görülmemistir
  • Düzen ön şart olarak demokrasi gerektirmez. Düzen çeşitli değer sistemleriyle uyumlu bir koşuldur. Demokrasi ve özgürlük arzulanan ve kapitalist ekonomi ile uyum gösteren değerlerdir. Ancak bu değerler evrensel olarak saygı görmezler. Daha önce yok olan Çin ve Islam dünya düzenleri 21. Yüzyılda ilginç şekilde tekrar ortaya çıkmıştır. Çin dünya düzeni merkezi komünist bürokrasi olarak tekrar hayat bulurken, Islami düzen ademimerkeziyetçi terör olarak vücut bulmuştur. Ne Çin ne de Islam demokrasi veya özgürlükler yanlısıdır. Liberal değerlerin yeni dünya düzeninden destek almaksızın kültür ve eğitimi kullanarak dünyada kendilerine yer açmaları gerekmektedir.
  • Murat Bardakçı
    Savaş tarihimizi toplu şekilde ele alan ilk eser: “Savaşın Sultanları”.

    Askerî tarih konusunda böyle bir eserin zamanımıza kadar ortaya konmamasının sebeplerinden biri olayları ekonomik analize ağırlık vererek yorumlamaya dayanan “Annales Tarih Okulu”nun son senelerde bizde de moda olması ama evrakı okumayı ve kullanmayı beceremeyenlerin Annales tavrına bürünüp tarihi bol bol lâf edip ahkâm kesme vasıtası hâline getirmeleri idi.

    Bu moda yüzünden askerî tarihten uzaklaşıldı ve “17. yüzyılın ilk çeyreğindeki nohut fiyatlarının ıspanak mâliyetine etkisi”, “1734 Mart’ı ile aynı senenin Temmuz’u arasında çuval üretimi” yahut “Üçüncü Murad zamanında ısırgan, kekik, davul tozu ve minare gölgesi ithalâtımızın merkantilist paradigması” gibisinden son derece önemli konularda birbirlerinden kıymetli eserler verildi!

    Askerî tarihçilikte artık neyse ki tekrar ayağa kalkmaya başladık ama bir hayli vakit kaybettiğimiz için dünya tarihçiliğine kıyasla epey geride kaldık! Batı’da yazılan savaş tarihi eserlerinde bizim bu gecikmemiz yüzünden Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî boyutundan hep kısaca bahsedildi; askerî tarihimiz İstanbul’un fethinden, Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlerinden ve 1571’de uğradığımız İnebahtı bozgunundan ibaret kaldı. Askerî geçmişimizi anlatan zengin arşiv malzemesi, o dönemlerin canlı belgeleri gibi olan dünya kadar yazılı ve görsel kaynak ile müzelerimizdeki savaş malzemeleri de bir köşede âtıl vaziyette bekleyip durdu.

    Prof. Feridun Emecen ile Prof. Erhan Afyoncuʼnun uzun seneler boyunca ve bilinen önemli kaynakları kullanarak kaleme aldıkları eser, işte bu yüzden önemlidir.

    Editörlüğünü Dr. Coşkun Yılmaz’ın yaptığı kitabın girişinde Osmanlı savaş taktikleri, Osmanlı ordusunun ok ile yaydan ateşli silâhlara geçişi ve sefer lojistiği anlatılıyor; daha sonra on bir padişahın bizzat katıldıkları, çoğu galibiyet ama bazısı da büyük mağlûbiyetler ile neticelenen on altı savaş, Koyunhisarı, Pelekanon, iki ayrı Kosova, Ankara, Varna, Otlukbeli, Çaldıran, Mercidabık, Ridaniye, Mohaç, Haçovası, Hotin, yine iki ayrı Buldur ve Zenta meydan muharebeleri yerli ve yabancı kaynakların ışığında ele alınıyor. Bütün bu savaşlar minyatürler ve gravürler ile İstanbul, Budapeşte ve Viyana’daki askerî müzelerde ve Topkapı Sarayı’nda bulunan silâhların görüntüleri ile zenginleştirilirken hem sefer güzergâhları, hem de orduların yerleşim düzeni 3D yöntemi ile hazırlanmış haritalarla gösteriliyor.

    Konusunda ilk ve şu anda tek olan bu çok önemli eserin yazarları ile emek veren herkesi tebrik ediyorum ama kitapta olmaması gereken bir hatâya temas etmeden de geçemeyeceğim…

    Savaş tarihçiliğimize uzun seneler kaynaklık edecek olan böyle mühim bir eserde kullanılan minyatürlerin ve gravürlerin altlarına ne olduklarının yazılması ve referanslarının, yani asıllarının bulundukları yerin mutlaka gösterilmesi, hattâ sayfadaki boşlukları doldurmak maksadı ile minyatürlerden alınan detayların bile neredeki hangi elyazmasının kaçıncı sayfasında olduğunun tek tek ifadesi gerekir. Hele “Bir yeniçeri”, “bir kalkan”, “bir mızrak” yahut “bir savaş sahnesi” gibi alelâcele ve baştan sağma yazılmış hissi veren ifadeler büyük emeklerle hazırlanmış böyle eserlere yakışmaz, zira sayfadaki görüntü “bir dansöz”, “bir tencere”, “bir süpürge” veya “bir dans partisi” değil, hakikaten “yeniçeri”, “kalkan”, “mızrak” ve “savaş sahnesi”dir; dekupe görüntünün referansının da “bir” ibâresi kullanılmadan ayrıntılı şekilde verilmesi, kitabın hem yeni baskılarında, hem de çıkacak İngilizce yayında bu hataların tashihi şarttır.