• Sirkat çoğalıp lafz-ı sadakat modalandı
    Namus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı
    Ziya Paşa

    (Gümüzde sadakat sözleri moda haline geldi ama hırsızlıklar çoğaldıkça çoğaldı. Namus anlayışı rafa kaldırıldı, yerine "hamiyyet (insaniyet, özgürlük)"denilir oldu. )
  • Hani "İnsanların ürettiği robotlar bir gün insanlara hükmeder mi?" sorusu vardır ya...İşte kitabın ana mantığı da buna çok benziyor. İnsanların ürettiği nesnelerin insanlara hükmetmesi, insanların bu tüketim çılgınlığı içinde kaybolması işlenmiş. Doğal ihtiyaç olmadığı halde size ihtiyaçmış gibi sunulan, reklamlarla, AVM'nin ışıltılı güzellikleriyle gözünüzü boyayan bu ürünler çağımızın yeni virüsü.

    Çirkinlik satılamayacağı için allanıp pullanan, illüzyon ile cilanan ve sahte güzellik yayan ürünler ve belki de bunu bu kadar içselleştirdiği için önce insanın özüne değil dış güzelliğine bakarak ilişkiler yaşayan gösteriş budalaları türedi.

    Bir bolluk var görünüyor çünkü zararları hesap etmek zor. Çevre kirliliği, rekabet etmek için sürekli kendini yenilemesi gereken insanın hızla değişmesi neticesinde artan güvensizlik, psikolojik bunalımlar vesaire hep bolluk için ödediğimiz bedeller. Tüketirken tükeniyoruz.

    Nesneleri kullanım değerine göre tüketsek bir yerde doyuma ulaşırdık. Mesela, suyu doyana kadar içeriz ama aldığımız üründe bir türlü doyuma ulaşamıyorsak o zaman statümüzü yükseltme hedefiyle hareket ediyoruz demektir. İşte çağımızın hastalığı da bu doymamak üzerine oluşturulan yaşamlar.

    Sizi dışarıdaki olumsuzlukları dramatize ederek odanızda güvenli olduğunuza inandıran medya da insanların bireysel içe kapanıklığının baş sebebi. Belki de odamızın büyük bir simülasyonu olan AVM'ler bize bu nedenle bu kadar çekici geliyor. Reklamlarla ürünün kendisi değil onu tüketme hızı pazarlanıyor. ''Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?'' repliğine gülerdik ama gerçekten artık televizyon da bizi izleyerek bizi yönlendiriyor. Çünkü tüketilmeli. Çünkü artık değerden kurtulmanın tek yolu moda yaratıp sonra çılgınca bu artık değeri yok etmek. Yoksulluğu bile yeniden üreterek kendi içinde kaybeden bir matruşka gibi duruyor sistem. Yoksulluğu ise büyüme ile yeniden ve yeniden üretiyor.

    Yani sen kendini şımartmak amacıyla aldığın ürünle farklı olduğunu zanneden kardeşim, aslında kendini şımartmak için o ürünü alan milyonlarca insanla aynısın. Tüketim seni farklı değil tam da diğerlerinin bir kopyası yapıyor. Cem Yılmaz'ın Business Class yolcular için dediği ''Sana portakal suyu verirler, sen kendini lord zannedersin.'' tespiti tam senin için. Sistem sana ihtiyaç duyuyor çünkü senin yerine üretecek makineler var fakat senin yerine tüketecek kimse yok.

    Kültür de bu hızlı tüketimden nasibini alıyor. Önceden tıpkı piramitler gibi kalıcı olması hedeflenen eserlerin yerini şimdi yapıp yıktığımız binalar gibi, fast food ürünleri gibi çabucak sıkıldığımız filmler, kitaplar, eserler alıyor. Yani kapitalizmin ve tüketim toplumunun kültürü de şekillendirdiği bariz. Kültürü sadece yaratmıyor. Onu revize de ediyor. Rejim programlarıyla bedenimizi, çiftlik evlerinde tatillerle nostaljiye olan özlemlerimizi revize ediyoruz. Aldığımız dergiler bile statü göstergesi. Özel kapağı olan ama 200 tane basılan kitaplar gibi. Özelse nasıl 200 tane oluyor? Çünkü hem sana özel hem de senin statündeki herkes kullanıyor.

    Üretim sınırlıyken ihtiyaçlar sınırsız. Toplumda statü elde etmek için tüketim çılgınlığına düşerken psikolojik yoksullaşma yaşıyoruz. Ürünler, reklamlar aracılığıyla dinselleştiriliyor. Vücudunuzu koruyun, onu tanıyın yoksa hastalıklar oluşur diye Tanrı'nın cezalandırma mekanizmasına benzer göndermeler yapılıyor. Vücut fetiş hale getiriliyor ve sonrasında güzellik salonları, ürünleri vs. pazarlamak hiç de zor olmuyor. Artık fiziksel değil psikolojik ihtiyaçlarla, çevremizden geri kalmamak amacıyla yaptığımız tüketimle çevrelendik. Önceden arzı piyasa, talebi tüketici belirlerken şimdi hem arz hem talebi piyasanın manipülasyonuna bıraktık. Seçerek özgür olduğunu sanan liberal! Piyasa diktatörlüğü altında yaşıyorsun. Homo economicus değil yazarın ifadesiyle Homo psycho-economicussun.

    Kısacası bizi farklı hissettirerek narsist bireyler haline getiren tüketim var. Peki ama narsistler ne yapar? Toplumdan farklı yerde konumlandırır kendisini. Ancak tüketim çılgınlığında toplumdan ayrı davranmıyoruz. Dışlanma korkusu hissediyoruz. Yani hem narsizm hem kolektivizm var. Sistem zıtlıktan besleniyor.

    Ürünlerin kullanım değeri veya onun üretimindeki emek süreci önemsiz. Önemli olan onun göstergesi. Yani bir asıl işlevi bir de yan anlamları var. Üst sınıftaki birisi sadece sanatsever olduğu içi değil; kendisini diğer sınıflardan ayırmak için ünlü tabloları alıyor. Alt sınıflar mı? Onlar da çakmasını alıyor. Bizim ülkemizde ise üst sınıflar o kadar acınacak halde ki kendisini sanatla da değil lahmacuna Bodrum'da 70 Lira vererek ayrıştırıyor. Doyurmak amacı olan lahmacun böylece yeni bir anlam kazanarak tüketim nesnesi oluyor.

    Boş zamanı harcama özgürlüğümüz bile yok. Üretime katılmak zorunda hissettiğimiz dünyada, en önemli özel mülkiyet olan zamanı bile kullanamıyoruz. Ancak para kazanmaktan feragat edebilecek durumdaysak karşılığında boş zaman satın alabiliriz.

    Anladığım kadarını çok özet halde yazdım. Gelelim başka konuya. Kitabın dili çok ağır. Bu konulara ilgi duymuyorsanız uzak durun derim. Ama anlamadığınız yerleri tekrar tekrar okuyup pes etmezseniz çok ufuk açan bir kitap. Özellikle kadın ve erkeğin tüketim sürecindeki rolü ve kendilerine dayatılan yapaylıklarla bu rolü gerçek sanmaları harika işlenmiş. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin yanına piyasa cinsiyetini de eklemiş bir nevi.

    Ayrıca kitabın sonunda bahsedilen ve para için suretini satan bir gencin hikayesini anlatan ''Praglı Öğrenci'' filmini de merak ettim. Acaba hepimiz para için kendisine yabancılaşan birer metaya mı döndük?
  • İçerisinde “kapak” kelimesinin geçtiği “Kapak olsun” yahut “kapak oldu” gibisinden sözler son zamanlarda pek bir moda oldu… Birisi münakaşa ettiği muhatabını susmaya mecbur bıraktığını veya altından kalkamayacağı bir cevap verdiğini mi düşünüyor, hemen “Bu sana kapak olsun”u yapıştırıyor; böyle didişmelerden zevk alan üçüncü kişiler de hemen “Aha da nasıl kapak yaptı!” diye tartışmanın göbeğine atlayıveriyorlar…

    Üstelik “kapak olsun, kapaaak!” deyip duranlar sadece sosyal medyada dolaşan işsiz-güçsüz tayfası yahut çoluk-çocuk da değil; yaşını başını almış koskoca köşe yazarları da muhataplarını susturduklarını düşündükleri takdirde hemen kapağa müracaat ediyorlar…

    Şimdilerde dilimize pelesenk ettiğimiz “kapak” hakkında birkaç sene önce de yazmış, bahsedilen kapağın neyin kapağı olduğunu yazmıştım ama milletin “kapak da kapak, kapak da kapak, cânım, gülüm kapak” diye tutturması üzerine aynı konuya tekrar temas etmemin lâzım geldiğini düşündüm…

    Beyefendiler ve hanımefendiler! İçerisinde “kapak” kelimesinin geçtiği söz çok ayıp, diline hâkim olanların asla kullanmamaları gereken ve kimselere yakışmayan bir ifadedir, zira küfürden de öte bir hakarettir!

    Çocukluk ve gençlik senelerinizi İstanbul’da geçirmiş iseniz ve sizinle yaşıt Rum arkadaşlarınız oldu ise mutlaka bilirsiniz: İçerisinde “kapak” kelimesinin bulunduğu ifadenin aslı İstanbul Rumları’nın “Ellenika” dedikleri mahallî Rumca’ya mahsus ağız dolusu bir küfrün Türkçesidir ama küfrün birebir tercümesi değil, aslını söyleyemeyeceğimiz için kibarlaştırdığımız şeklidir.

    Elenika olan ibârenin aslı “Mama sta muni kosta kapaki”dir. Türkçesi “Ananın...” diye başlar, derken burada değil, hiçbir yerde yazılmasına imkân bulunmayan bir başka kelime gelir ve cümle kalıp “kosta kapaki!” yani “kapak olsun” diye biter!

    Geçmişte iki ayrı milletin, Türkler ile Rumlar’ın İstanbul’da asırlar boyunca devam etmiş beraberliklerinin tam bir örneği olan bu ifadede bir tek “kapak” kelimesi Türkçe, gerisi Rumcadır ama bu “kapak”ın tencere, tava yahut başka bir eşyanın kapağı ile hiçbir alâkası yoktur, bir organın mecazıdır!

    BİRKAÇ “KAPAK” ÖRNEĞİ…

    Yunanlılar ile ortak özelliklerimizden biri, “Mama sta muni”de geçen “muni” kelimesinin onların, kelimenin Türkçesine de bizim sık sık müracaat etmemiz, içerisinde bu sözün geçmediği küfürleri âdetâ eksik hissetmemizdir. Üstelik bu merak her iki millettede yeni değildir, asırlardan beri mevcuttur ve “muni”, Yunanistan’da bugün konuşulan modern Yunanca’da da vardır.

    Şimdi, alanında tek olan bir eserden, Mary Koukoules’in kitabından “kapak” kelimesinin geçtiği bir-iki örnek vereyim ama önce Koukoules’in kim olduğunu yazayım:

    Mary Koukoules, 2002’te Paris’te ölen çok önemli bir Yunan folklor tarihçisinin, Elias Petropulos’ın eşi idi ve 1983’te Paris’te “Loose-Tongued Greeks” isimli çok önemli bir kitap yayınlamıştı. Yunanca’da bundan bin küsur sene önce öncesinden başlayıp 1980’lerin başına kadar uzanan küfürleri ve argo ifadeleri kitabında biraraya getirmiş, eserine Yunan argosuna Osmanlı idaresi zamanında geçen Türkçe ibâreleri de almış ve “Loose-Tongued Greeks”, Yunanca’nın en önemli argo ve küfür sözlüğü olmuştu.

    Koukoules’in eseri alanında tektir ama rağmen temini hayli güçtür, zira elyapımı kâğıda sadece 303 adet basılmıştır, bulunması bu yüzden zordur, orijinaline tesadüf edildiği takdirde de sahip olabilmek için yüklü bir meblâğı gözden çıkartmanız gerekir!

    İşte, Mary Koukoules’in kitabından içerisinde “kapak” ile beraber diğer o çok ayıp kelimenin de geçtiği iki örnek: “Muni kapaklıdiko” ve “Muni me efta kapakia!”…

    Bu sözlerin Türkçe’de ne mânâya geldiklerini yazmama imkân yok, olsa bile edep gereği zaten yazmam ama şu kadarını söylemekle yetineyim:

    Beyefendiler, hanımefendiler, gençler, çocuklar ve özellikle de köşe yazarı arkadaşlar! “Kapak olsun!” sözünü kullanmayın, zira bu ifadenin derunî mânâsı hem çok ayıp, hem de ağırdır!

    Muhatabınız bu ifadenin ne mânâya geldiğini bilmediği için şanslı sayılırsınız, zira bildiği takdirde en hafifinden kafanızı-gözünüzü yarabilir ve böyle yaptığı için hâkimin karşısına çıkartıldığı takdirde ağır tahrikten ceza indirimi bile alabilir!
  • ‘Başucumda müzik olmadan uyuyamazdım ‘

    cümlesi ile başlayan,1950-1960 yılları arasında geçen bir hikayenin çok dikkatli,araştırmacı bir bakış açısıyla anlatıldığı ,o dönem demokrasi ile yeni tanışan Türkiye’nin havasını,takip edilen moda anlayışını,giyilen ve kullanılan aksesuarları,dinlenen popüler şarkıları,kadınların naif,şık ve zarif erkeklerinde centilmenlikleri, titiz giyimlerini romanı okurken kelimelerde film seyreder gibi izleyeceğiniz sürükleyici ,anlatımı ile saygı uyandırıcı psikoloji, ilişkiler, moda, müzik,tarihsel dönemin şehirleri, sosyal hayatının anlatıldığı okunduğunda çok şey katacak bir kadın kitabıdır.Yaklaşık 10 sene önce okuduğum ve beynimin dehlizlerinde bazı sahneleri ile yer edinmiş sevdiğim bir romandır.Yazar ın bir erkek olması en baştan dikkatimi çekmişti çünkü bir kadının hislerine bir erkek nasıl bu derece vakıf olabilir şaşkınlığını ister istemez yaşatan bir kitap.Bir de Maide nin dinlediği Doris Day-Perhaps Perhaps Perhaps gibi o dönemin şarkıları aklımda yer edinenler..Kitap da yasak aşkın iki tarafının isimleri değiştirilmiş olsa da aslında roman içerisindeki dönemsel olaylardan dışişleri bakanı Fuat ın kim olduğunu çıkartabiliyorsunuz.Zaten yazar da kitabın başında söylüyor gerçeklerden yola çıkarak hepsini ben uydurdum diyor..Kitap dan zevk almanız beklentinize ve bakış açınıza göre değişebilir ve okuduğunuzda içindekiler sizi hayal kırıklığına da uğratabilir.Dönemin siyasi olayları ve politikasını öğrenmek istiyorsanız bir bilgi ile karşılaşmazsınız hayatın içinde ne varsa bu kitap da da her şey var ve sadece bu böyle olmuş mu acaba sorusunu size sordurur bazı cümleler ve bilgi deryası nette kendinizi araştırıken bılabilirsiniz.Zira ben kitap beni çok sardığı için olsa gerek gözlerim ağrıyana kadar pc başından kalkmamış ve o can alıcı anda bulduğum resmi hemen yazıcıdan çıkartıp ertesi gün kızlara göstermiştim.Ankara nın gece hayatı diyebileceğimiz bir balo salonunda gerçekteki Maide ve Fuat ın aynı karede resimleri..Yani sadece gazeteci görünümüne sahip değilimdir. Gerçek ve kurgunun ayırt edilemediği şahane bir kitaptır..Okuyanlar umarım benim kadar seversiniz..
  • Önceden yaptığım bu incelemeyi yeni beğeninize sunuyorum, umarım keyifli bir okuma olur.
    Neden şu an bu kitabı inceliyorum acaba? Uyku tutmamasının sebebi mi yoksa sonucu mu? Her ikisi de olabilir. Ama incelemeden önce kitabın bendeki öneminden bahsetmem lazım. Hem içerik bakımından hem de fiziki varlık bakımından benim için çok değerli bu kitap. Çünkü Buket Uzuner'in kitaptan bahsettiği Moda'daki bir söyleşinin ardından adıma imzalamıştı bu kitabı. Bunun dışında bu Tabiat Serisinin 3.kitabı ve bu seri yaklaşık 4 senedir hayatımda.Hep büyümeye ve bir insan olmaya çalışmamda benim yanımda oldu bu seri. Doğaya ve kadına kamanlık merceğinden bakmamı sağladı.
    Konudan bahsedecek olursam kitapta serinin diğerlerinde olduğu gibi yine Defne Kaman kayboluyor. Ve bu sefer Kayseri'de.Bana göre Defne Kaman'ın ele attığı konu yine hepimizi ilgilendiren hepimizin duyarlı olması gereken bir mevzu. Fakat Kayseri'de başına gelenler ne yazık ki bu ülkenin gerçeği bu konulara el atan herkesin başına gelebilecek olan şeyler. Davalar, mahkemeler...Kitapta kamlığın ve mitolojinin mistik bir pususu olsa da ekolojik ve hak temelli bir yaklaşım bu pusuyu dağıtıyor. Bu pusunun asıl sebebinin de özümüzde dolaşan kamlık kültürünü göstermek olduğu aşikar zaten. Bu kitapta ayrıca Su ve Toprağa göre Defne Kaman daha geri planda ve ön planda ise bir aile var birbirine kan bağları ile değil gönül bağları ile tutunan. Zaten kamlığın temelinde olan diğerkamlık ve gönül zenginliği hep başkasını düşünen bu güzel ailenin özüne işlemiş. (Her ne kadar Karaca Ertuğrul Amca'dan pek hazetmese de).
    İçeriği ne kadar sevsem, kitabın ben de önemi büyük olsa da beğenmediğim şeyler var. İlki Buket Uzuner'in kahramanları konuşturamaması 22 yaşında MIT'den kabul alan Karaca'nın sürekli ya diyerek yakınması çok abartılı ve gerçekçi değil doğrusu. Ayrıca kitapta sürekli bir şeyleri anlatmaya, öğretmeye çalışan bir anlatım sayesinde her ne kadar sadelik ve akıcılık sağlasa da sanki Buket Uzuner'in bildiği şeyleri bize göstermeye çalışmasını gösteriyor gibi.
    Bunları görmezden gelirsem her şeyden evvel başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesiyle ve Defne Kaman gibi güçlü bir kadın karakteri edebiyatımıza bahşetmesiyle dahi takdir edilesi bir seri bu. Bu yüzden alkışlar sana Buket Uzuner ve -her ne kadar gerçekten böyle biri olmadığını ısrarla söylesen de- Defne Kaman.
  • Demek ki biz fark etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik. Bizans'tan kurtul, Osmanlı'dan kurtul, Arap kültüründen kurtul...Şimdi de yeni moda Kemalizm'den kurtul.Mavi Alayı sakla Struma' yı sakla,Ermeni olayını sakla.
  • Bu can sıkıntısı da yeni moda! Eskiden kimsenin canı sıkılmazdı.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol
    Sayfa 242 - Petr Petroviç Petuh