• 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Gelişmiş Batı ülkeleri ve bu gelişmişlikten etkilenen tüm ülkelerde çokça dile getirilmeyen trajik sorunlar mevcut. Jean M. Twenge, kendisi de bir Amerikalı olmasına rağmen çok açık konuşmayı tercih ediyor. ABD’den tüm dünyaya yayılan, tarihte bir benzerinin yaşanmadığı kitlesel yozlaşma sürecini inceleyen Twenge, genç neslin hızla ve şaşırtıcı bir şekilde dengesini kaybettiğini dile getiriyor. Amerikan kültürünün etkisine maruz kalan toplumlarda atadan ve aileden gelen ahlaki değerlere karşı bir isyan haline vurgu yapan psikolog Twenge, değerlerin yitirilmesinin bedelinin ağır olacağı öngörüsünde bulunuyor. Durumun acı fotoğrafı ise şu: Bulaşıcı hastalık derecesinde yaygın bir narsisizm/enaniyet, hayalî iyimserlik, gittikçe artar oranlarda genel kaygı ve depresyon.
    Ben Nesli ABD’de yapılmış, 1,3 milyon genç hakkındaki bilgilere dayanan 12 araştırmanın sonuçlarını içeriyor. 1970, 1980 ve 1990′lardaki Ben Nesli diye adlandırılan genç insanlara odaklanıyor. Ben Nesli’nin niçin bu kadar özgüvenli ve iddialı fakat bir o kadar da depresif ve kaygılı olduğu sorusundan yola çıkıyor ve ayrıntılı araştırma sonuçlardan faydalanarak içinde yaşadığımız çağı fotoğraflıyor. Kitap zaman zaman farkına vardığımız, dile getirdiğimiz durumları sağlam kanıtlara dayandırarak karşımıza çıkartıyor. Örneğin hepimiz günümüz çocuklarının eski nesillere kıyasla daha fazla psikolojik problem yaşadığının farkındayız. Kitaptaki rakamlar bize bunun azımsanmayacak bir oranda olduğunu söylüyor. Texas’taki Tarrant County’de okul bölgesi raporları, 39 okulun %93′ü anaokulu çocuklarının beş yıl önceki çocuklara kıyasla “daha çok duygusal ve davranışsal bozukluk” sergilediklerini belirtiyor. Yine kitapta bahsedilen araştırma sonuçlarına göre, 1990′lardaki ortalama bir üniversite öğrencisi, 1950′lerdeki öğrencilerin %85′inden, 1970′lerdeki öğrencilerin %71′inden daha endişeli. Yaşları 9′a kadar inen çocukların endişeli olma hali, 1950′li yıllarda yaşamış çocuklara kıyasla çok yüksek. 1980′lerdeki normal okul çocukları 1950′lerdeki çocuk psikiyatrisi hastalarından daha yüksek miktarda endişeye sahip. 2001′de yapılan bir ankette, gençlerin %75′i bazen sinirli ve gergin olduğunu, bu oranın yarısı kadar genç de her zaman böyle olduğunu söylemiş. 2001′de her üç üniversite öğrencisinden biri, sürekli bunaldığını ifade etmiş. Bu oran, 1980′dekinin tam iki katı.

    Kitapta odaklanılan Ben Nesli dünyanın merkezine kendisini yerleştiren bir nesil. Toplum kuralları yeni nesil için anlamını yitiriyor, fedakarlık gibi değerler yerine “kendisi olmak” birey için en önemli değer haline geliyor. Medya aracılığıyla çocuklar sık sık “kendin ol, başkalarının ne düşündüğünü önemseme, bu senin hayatın” mesajlarını alıyorlar. Kitap “kurallara uymayın, neyle mutlu oluyorsanız onu yapın.” mesajı veren bir çok filme örnekler veriyor. Bunlar verilen mesajların farkında olmadan hepimizin beğenerek izlediği filmler.
    Gençler için yaşam artık bir “kişisel ifade biçimi” halini alıyor. Giyinirken, yerken, gezerken, evlenirken bile farklı olmak, kendilerini ifade etmek istiyorlar. Bir kendini ifade biçimi olarak estetik ameliyatlar ve piercing, dövme yaptırma yaygınlaşıyor. İnanç sistemleri de kişiselleşiyor. Kurumsallaşmış dine inanç zayıflıyor, cemiyet ve derneklere katılım azalıyor.
    Artık kendin olmak, kendini olduğu gibi ifade etmek, her şeyi açığa vurmak moda. Kitap, izlediğimiz pek çok dizi ve filmden bunun örneklerini sunuyor. Gençlik dizisi O.C’nin bir bölümünde 16 yaşındaki Seth, babası “Sözlerine dikkat et. Kibar olmaya çalışıyorum, beni anlamayı denemelisin.” dediğinde şu cevabı veriyor: “Hayır teşekkürler. Dürüst olmayı tercih ederim.”
    Kitaptaki araştırma sonuçlarına bakarsak, Ben Neslinin öz saygısı doruğa ulaşmış durumda. 1990′larda ortalama bir çocuk, Ben Nesli öncesi son zaman dilimi olan 1979′daki çocukların %73ünden fazla özsaygıya sahip.
    1950′lerin başında 14-16 yaşlarındaki ergenlerin sadece %12′si “Ben önemli bir insanım.” fikrine katılmış. 1980′lerde ise ergenlerin %80′i önemli olduklarını iddia etmişler. Peki tüm bu sonuçlara rağmen neden gençler arasında yaygınlaşan saldırganlıkla ve türlü psikolojik rahatsızlıkla uğraşıyoruz! İçi boş bir öz saygı narsizmi tetikliyor olabilir mi! Öz saygı sandığımız kadar iyi bir şey mi!
    Gençlere her şeyi yapabilecekleri, hayallerinin peşinden koşmaları vaaz ediliyor. Ancak bu herkes için mümkün mü! Üniversite hazırlık öğrencileri, %98′lik bir çoğunlukla “Bir gün olmak istediğim yere geleceğim” sözüne katılmış. Beklentiler sınırsız ancak yaşam şartlarının bu beklentilerin gerçekleşmesine izin vermediği bir dünyada gençleri hayal kırıklıkları bekliyor gibi görünüyor.
    Kendini keşfetmek,sevmek, mutlu etmek, başkalarına bağımlı olmamak önemli hale gelmiş durumda. Ancak giderek yalnızlaşan ve kendi başlarına kalan gençler kendilerini ne kadar sevebilir!
  • Yazar ABD’de 30 yıl öğretmenlik yapmış.Bu süre boyunca iyi ve kötü bir çok okulda görev yapmış.Emekli olduktan sonra 12 ülkede 1500 civarı konferans vermiş.Kitaba gelecek olursak, yazar bizi bir öğretmen olarak zorunlu eğitimin karanlık dünyasına yolculuğa çıkarıyor.Zorunlu eğitimin Prusya( Alman prensliği) askeri devletinin eseri olduğunu ve amaçlarınında köle ruhlu bir işgücü ordusu,zararsız bir seçmen kitlesi ve zihinleri iğdiş edilmiş bir toplum meydana getirmek olduğunu ileri sürmektedir.Okullar çocuklara itaat etmeyi öğretir,siz kendi çocuklarınıza hayal kurmayı ve maceraperest olmayı öğretin gibi tespitlerde bulunmaktadır.Eğitimin tek kaynağının okul olmadığını,bizim Türk kültüründe hayat okulu olarak tanımladığımız açık kaynaktan öğrenmenin önemini yani insanın günlük yaşamın her anında bilgiye ulaşması gerektiğini ifade ermektedir.Zorunlu eğitim ile beraber, yeni kuşakların ABD’de yapılan araştırmalara göre kendilerinden daha az eğitim almış bir önceki kuşaklara göre okullardan daha az şey öğrendikleri ve yetersiz olduğunun bilimsel olarak ispatlandığını ifade etmektedir.John Taylor Gatto zorunlu okul eğitimin bir muhalifi,hatta düşmanı denilebilir.Özellikle yeni nesil ebeveynlere sağlam eleştirileri var.Bizlerin,çocukların çocukluklarını yapay olarak uzattığımızı ifade etmektedir.9,10,12 yaşlarında kaptan olan veya matbaada çalısmaya başlayan tarihsel kişiliklerden örnek vererek,bizlerin bu yaşlarda okul sıralarında azar işittiğimizi ifade ediyor.Gatto’ya hak verdiğim nokta gençleri çocuk yerine değil de yetişkin yerine koymaliyiz.Onlara gerçekten işlerine yarayacak bilgiler öğretip doğru kitaplar okumalarını sağlamalıyız.13-15 yaşlarında okumamız gereken kitapları ve öğrenmemiz gerekenleri 30 yaşında okursak hayati da kaçırmış oluruz.Sorumluluk alabilmeyi,lider ruhlu olmayı bir şekilde öğretmeliyiz yerimizde saymamak icin..
  • 259 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Üstünde saatlerce konuşulup tartışılması gereken kitaplar bu klasikler okuyup öylece rafa kaldırmak insanin içine sinmiyor hep biseyler eksik kalıyor gibi
    Babalar ve oğullar gelince yazarın baba derken geleneği oğul derken de yeniliği vurgulamak istediğini net sekilde anlıyoruz

    Gelenek ve yeni nesil çalışmasının anlatıldığı bu eserin unutulmaz karekteri tabiki Bazarov oluyor
    Kendisi nihilist hicbir otorite tanımayan gelenekleri degerleri yok sayan ve onlarla dalga geçen biri
    Dolayısıyla tamamiyle topluma ters bir karekter
    Yüzyıllardır olduğu gibi toplum farklı olanı farklı düşüneni tabiki bağrına basmıyor
    Ve farklı olan daha fazla yaşayamıyor zaten Bazarov un da fazla yaşamadığı gibi

    O gittikten sonra herşeyin gayet yolunda gittiğini ama hüzünlü bir havanın varlığından bahsediliyor .

    Burdan çıkarılan durum" düzen kötü de olsa alışılmışın dışında olmaması iyidir" şeklinde sanırım doğru kelimeleri kullandığımdan emin değilim ama anlayabileceğımız pek çok mesaj içeriyor

    Basta okuduğum zaman Bazarov u kendini beğenmiş ve itici bir karekter olarak görmüştüm daha sonra kitabı okurken ve inceleyince farklı düşündüğünü gordum ve fikirlerinin bazılarına katılırken buldum kendimi .
    Bu durumda ACABA BENDE MI FARKLI OLAN YOK OLSUN ISTIYORDUM ? diye sorguladığım oldu

    Bu kanılara varmış olmak bana yeterli gelmiyor anlamam gereken daha fazla mesaj varmış gibi hissediyorum
  • Lise yıllarında az da olsa kitap okurdum. Okuduğum kitaplar sosyal içerikli ve hikaye türü kitaplardı.
    Bir gün, Edebiyat öğretmenim, kitap okumaya beni teşvik etmek yerine, okula götürdüğüm kitabımı elimden alıp ”kitap okuyacağına Servet-i Fin-unu, Fecri-i Atiyi... ezberlesene!” diyerek beni fırçalaması; ülkenin mevcut eğitim sistemine inancı olmayan beni, eğitimden biraz daha uzaklaştırmıştı.
    En çok neye üzülüyordum biliyor musunuz? Edebiyat öğretmenim de diğer kadın öğretmenlerin yaptığı gibi; sınıfta kazak-hırka-çorap örüyor olmasıydı. Oysa hepsi kendi dersini bize iyice, hakkıyla anlatmalıydı. O da olmadı, örgü örmek yerine; kitap okumalıydılar. En çok da Edebiyat Öğretmeni...!
    Onlar, oturmak veya örgü örmek yerine, ders anlatmış veya kitap okumuş olsalardı; Biz hem iyi bir mesleğe sahip olurduk hem de kitap okuyan bir toplum olurduk.
    “Öğretmenler, yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır” diyen Mustafa Kemal’in bu sözüne binaen “Bakın öğretmenlerim, biz sizin eseriniziz ve toplumun halini ve eserinizi -ölmemişseniz- görüyorsunuz!” Diyorum.
    Saygılar...
  • 168 syf.
    ·8/10
    Snelman adlı bir finli bir aydının tüm halkını siyasi, ekonomik ve en önemlisi kültürel olarak cehaletten, yoksulluktan kurtulmasını harekete geçirmiş . Ülkede bulunan finli halkın ülkelerini nasıl ayağa kaldırdıklarını anlatıyor. Uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilermesi için umutlarını yeni yetişen gençlere terbiye vermeye ve düzenli çalışmaya baglanmistir."suç genclerde değil sizde , siz gençleri nasıl eğitirseniz, onlarda öyle yetişir gençlere ne terbiye verdiniz?"gençlerin yetiştirilmesinde aile kadar, devletin ve toplumun da sorumluluguda var.
    Tarihten ibret almak...yıllar önce moskovodaki devlet tiyatrosunun duvarlarında birden bire büyük çatlaklar meydana geldiğini fark etmişler. Bütün binanın yıkılma tehlikesi baş göstermiştir. Çatlaklarin sebebi araştırılmış devlet tiyatrosunun sağlam olmayişının nedeni yere kalın kazıklar çakılmış ve bunlar ustunede kalın taş duvarlar örülmüş. Mühendisler tehlikeye karşı ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlar. Çürüyen kaziklar yerine sağlam granit taşlar yerleştirilmiş. Bu şekilde bütün temeli yenilemisler devlet tiyatrosu eski sağlam temellere kavuşmuş. "Zaman geçtikçe nesilller sürekli değişiyor, yenilesiyor her nesil kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor yeni nesillere artık eskimiş zaman aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uygulanamaz.
    Kahramanlar mi milleti millet mi kahramanları yönlendirir. Devletlerin güç ve zaafı yönetim kabiliyetlerinden ve beceriksizliklerinden kaynaklanmaz, "yöneticiler iyi veya kötü olsunlar kahraman veya zalim olsunlar onlar milletlerin yansımasıdır. Her millet layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur."
    Snelman ve arkadaşları halk öğretmenleri sıfatıyla sürekli hizmek ederek batakliklar ülkesini beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmeyi başarmışlardır. Snelman gittiği her yerde rastladığı. Zeki insanları uyandırıyor ve onlarla sürekli mektuplaşıyordu bir iki nesil sonra bütünüyle bambaşka yeni fin milleti ortaya çıktı . Millet kültürel ve ahlaken yukseldiler. Bir millet için örnek bir toplum oldular.
    Snelman dan önce kislalarda askerlere kötü davaranilir. Yiyecekleri ve yapacaklarını az verirlerdi kislalarda kötü küfürlerin edilmesi sıradan hale
    gelmiştir . Büyük rütbelilerin hepsi isveçliydi finlandiyalılara çok kötü baskılar Yapiyorlardi. Snelman yeni kışla dönemi başlattı. Kışlayi halk okuluna dönüştürecek ti. Erler her gün banyo yapmaya mecbur bırakılmış çevre temizliğine özen gösterilmiş artık küfür edilmez bir ortam oluşmuştu. Millet çocuklarını daha saygılı ve eğitim gormelri için kışlalara gönderiyordu..
    İngiltetenin savaşta galip gelmesiyle olmasıyla bütün avrupa ıngiltere yi örnek almaya
    Başladı futbol salgın hastalık gibi yayılmış hatta futbolu ibadet haline getirenler bile gerek olmuş.. Snelman "hiçbir şeyde aşırıya kacmamalidir, hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Herşeyde orta. yolu gözetmeliyiz herşeyi zamanında ve yerinde yapılmalıdır." Der hem spora hemde bilime teşvik eder.
    Yeni nesillere akılcı terbiye verme meselesi snelman ve arkadaşları bütün ümitlerini yeni
    Nesile bağlamislardir. Gençlik meselesi snelmanin en çok sevdiği konu idi.
    Anneler ve babalar çocuklara ogrettileri şeyler kendilerinin yapması gerekttigini vurguluyor.
    Genç aydınlar snelmanin çevresine toplanmışlar di oldukça aydın kesimden diler. Halk üniversitesinin çalışması kağıt üzerinden kalmaktan çok uzaktı herkes çalışıyor ve herkes birer kültür misyoneriydi. Snekman üniversiteye geçen v iyiye aç insanları guduleyici konuşmalar dinleterek toplum eğitimi içinde yer alır.
    Karokep, haydut ve hırsız di. Polislere meydan okuyarak hirsizlik yapar adam öldürür tanrıya bile kafa biri haline gelmiştir. Kliseler soyar rahipleri öldürür yine kaçmaya çalışırken bacagi kurşun ile yaralanir, herkes onun öldüğünü arkadaşları tarafından gömüldüğünü düşünüyordu . Jarvien onu italya da ilk önce tanımadığını onun kendisini tanıdığı ni belirtir . Karokep . Eskisi gibi haydut ve hırsız değildi .. Papaz sayesinde iyi bir tücca olmuş r oğullarına iyi eğitim vermiş ....
    Yöneticiler halkın yaşantısını kendi başına bırakmışlardır bütün bunları düşünmek hiç kimsenin görevi değilmiş gib davranışlar, her çağda ve her bölgede halk kitleleri sabır ve tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır. Ormandaki ağaçlar nasıl bahçedeki gibi canlı agacsa, halkın her ferdine insan gözüyle bakılması gerekiyor insan eşit ve akıllı yaratılmıştır.
    Halkıni, devletini, satan yazar ırk yönünden asıl bir slav olduğu halde almanca yazar ve almanları savunur. Yazar zevk ve eğlence düşkünü menfaatci para için herşeyi yapabilen biridir. Snelman ile konuşmasından sonra yaptıklarından halkını küçümsediği için çok pişman olmuş intihar edip ölmüş...
  • 235 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    > Merhaba arkadaşlar! Bugün sizler ile birlikte Grigory Petrov’dan son okumuş olduğum Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi incelemek, daha doğrusu ele almak istiyorum. Biliyorum, belki birçoğunuzun aklından, burada da herkes hep aynı yazarların eserlerini okuyor düşüncesi geçiyor olabilir, ama inanın ben bu kitabı okumayı belli bir sebepten ötürü daha önceden planlamış olsam da, işlerimin yoğunluğundan ve bazı isteklerden dolayı ötelemiştim diyebilirim ve kısmet bu güzel Aralık ayınaymış. Sanırım bu kitap için en uygun zaman Aralık ya da soğuk kış günleridir diyebilirim çünkü Finlandiya’yı ve bulunduğu coğrafi ortamı biraz olsun anlayabilmek de soğuk havadan geçer düşüncesindeyim. Neyse, lafı sözü çok ballandırıp, aşırı tatlandırmadan konuya geçelim o zaman! İşte size Finlandiya ve Finlandiyalı “Yaşam Mimarları”.


    Beyaz Zambaklar Ülkesinde:

    “Bu milletin her şeyi var. Sa’y ü ameli, akl ü ameli, akl ü nakdi, an’anat-ı muhimmesi ile Finlandiya milleti her ne türlü terakki etmek lazım ise etmiş, yalnız bir eksiği var: Milli bayrağı. Finlandiya’da yalnız fazla, lüzumsuz ve zararlı bir şey var: Rus bayrağı.“ ~ Celal Nuri (İleri) ~


    > Bir ülke hayal edin; coğrafi olarak neredeyse Avrupalı, kuzey batısında Murmansk’a, güney doğusunda St. Petersburg’a, güneyinde Estonya’ya, batısında ise İsveç’e komşu. Ama aslında zamanın şartları gereği, yıllarca iki emperyal gücün sarmalında kalmış, iki milyon nüfuslu kendi halinde zavallı bir halk düşünün. Milli bir kimlikten, dilden, tarihten ve hayatın diğer ülkelere cömertçe davrandığı tüm nimetlerden yoksun insanları düşünün! Tüm bu yazdıklarım ve yazamadıklarımın içerisinde, samana düşecek bir kıvılcımı beklercesine uyanmak için o günü bekleyen bir toplum düşünün. Hepimizin unutmaması gereken şudur ki, dünya tarihi, tarih sahnesinde kimi uluslara ve ülkelere hazin bir son öngördüğü gibi, bazı devletlerin ve ulusların ise kalkınmasını ve ilerlemelerini kaydetmek için temiz, beyaz sayfalar açmaktadır.

    "İnsanlar ülkelerinin istikbaline dair şahsi mesuliyetlerinin bilincine varmazlarsa o ülkenin kalkınıp müreffeh bir ülke haline gelmesi imkânsızdır. Her gerçek vatandaş ‛hayat mimarı’ olmalıdır." (S.48)

    “Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.” ~ Bilge Daniyal ~


    > Hep başka bir ülke krallığı ve egemenliği altında yaşamış olan Finliler, yüzyıllarca İsveç Krallığı’nın siyasi ve kültürel egemenliği altındaydılar. Fakat on dokuzuncu yüzyılın başlarında İsveç mandasından kurtulan Finliler bu kez özgürlüklerini Çarlık Rusyası’nın siyasal egemenliğine teslim etmek zorunda kalmışlardır. O dönemin yayılmacı Rus siyaseti, başkentleri olan Sankt Petersburg’un Finlandiya’ya çok yakın olması ve bu coğrafi konumun Rus karar mercilerince jeopolitik, jeostratejik bir risk olarak görülmesinden kaynaklı olarak bu güzel ülkenin işgali için yeterli nedenlerden sadece birisiydi. Bu stratejik konumun ileride bazı batılı güçler tarafından suistimal edilebileceği ve bir harekât üssü olarak kullanılabileceği düşüncesi bile Ruslar’a, başkentlerini Sankt Petersburg’dan daha iç bölgeye, Moskova’ya taşınmasına sebep olacak derecede önemliydi. İşte böylesi bir zamanda, 19. yüzyılın muhteşem imparatorluklarını bile yerle yeksan eden “nasyonalizm - ulusçuluk” ateşi, Finlandiya’da da başladı. Kuzeyin “Yalnız Kurt”ları Fin Halkının edebiyatçıları, müzisyenleri, fikir önderleri, kamu çalışanları, İsveç ve Rusların baskı ve zorbalıklarına karşı Finlandiya’nın değerlerini yeniden diriltme, geliştirme ve tüm bunları korumak adına büyük gayret sarf ettiler. Finlandiya halkının sahip olduğu büyük kültür ve medeniyet birikimi, sadece ve sadece ulusun bütün üyelerinin ortak çalışması sonucu bugünkü müreffeh düzeye ve zenginliğe kavuşmalarını mümkün kılmıştır. (Darısı bizlere!)

    Bu ülkede her şey küçük: Şehirler küçük, ülkenin sahip olduğu kaynaklar sınırlı. Buna rağmen ülkenin eriştiği refah düzeyi hiç de küçümsenemeyecek kadar ileri boyuttadır. (S.26)


    > Thomas Carlyle‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Evet, Fin halkının kahramanı ve sanatçısı da filozof Johan Vilhelm Snellman’dır Bu kitabımızda kendisinin ve diğer dava arkadaşlarının yaz kış demeden, tüm ülkeyi en zorlu şartlar altında dolaşarak milli şuuru tekrar uyandırma ve en ileri seviyeye çekme çabalarına şahit olacaksınız. Bu “Yaşam Mimarları” olan “sanatçı”ların halkı nasıl şekillendirdiğini, nelere öncü olduğunu okudukça aklınızdan, “Neden, neden bizler de böyle bir şeye öncü olamıyoruz?!” diyeceksiniz. Snellman’ın vefaat ettiği 1881 yılında Atatürk dünyaya geldi ve ileride ülkemiz adına yaklaşık aynı yolu izledi. 1938 yılına kadar biz halkını şekillendirmek isteyen “sanatçı”mızın ömrü düşüncelerini tam olarak yoluna koymaya yetmediyse de, çok güvendiği genç nesil bugüne dek elinden geldiğince bu yolda yürüdü ve bir hayli mesafe kat etti. Biliyorum, belki bazılarınız hadi canım diyecek, ama onun düşüncelerini hala benimseyen, savunan ve ileri taşıma gayreti içerisinde olan milyonlar var. Bu bugünün şartlarında ne kadar zor da olsa, son zamanda yaşatılmak istenilen ile Atatürk’e olan ilgi de gitgide artmaktadır.

    “Sizin göreviniz onları yetiştirmek, uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır. Halkımızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız yaşam tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz.”


    > Yazarımız Grigoriy Spridonoviç Petrov, 1868'de Petrograd ilinin Yamburg kentinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Okumuş olduğum kitapta da konu edilmiş olduğu gibi, “Bir tüccar ve meyhanecinin oğlu olarak küfürden başka hiçbir şey duymadı, sarhoşlardan başka da hiçbir şey görmedi,” (S.7). Kendisi 20. yüzyıl başında Rusya'nın en tanınmış din adamlarından, makaleleri, yazıları sıklık ile okunan halk yazarlarındandı. Düşünce ve görüşünden dolayı kilisede kendisinin çalışmalarına son verildikten sonra, Petrov kendisini tamamen yazarlığa adadı. Bir gazeteci, yazar ve bağımsız din adamı olarak gittiği her yerde insanları etkilemeyi başardı. Petrov; Bilimin, dinin, felsefenin ve sanatın insanlığın mutlu olması için yarar sağlamadıkça hiçbir değer ifade etmeyeceği kanısındaydı. Tüm bunların insanlığı daha aydınlık günlere götürmesi gerektiği düşüncesindeydi ve bu düşüncelerine bağlı kaldı. Bu din adamının karanlığa ve yozlaşmış gidişata karşı yanan bir meşale olduğu kaçınılmaz bir gerçekti. Yıllarca halkı uyandırmak için çabalayan Petrov’un neredeyse tüm çalışmaları ve seminerleri Çarlık polisi tarafından yakinen takip edildi ve sonrasında yönetimi ele geçiren Bolşevikler ile de yıldızı asla barışmadı diyebilirim. Bu Bolşevik Devrimi gerçekleştikten sonra gene çok sevdiği ülkesinden kaçmak zorundaydı. Hayatına Yugoslavya Krallığı'nda devam etti ve ömrünün kalan son yıllarında birçok eseri kaleme aldı ve halkları aydınlatmak adına konferanslar düzenledi. Eski Sovyet Rusya'da, kendi anavatanın da yasaklanan birçok eseri Bulgaristan’da ve Atatürk’ün silah arkadaşları ve Yüce Türk Milleti ile kurmuş olduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde baya etkili oldu. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”, Türkiye’de en çok okunan ve rağbet gören yabancı kitaplar arasına girmeyi başarmıştır.

    “Zinulya, 1 Ocak 1921 günü beş parasız, iç çamaşırsız ve ayağımda yırtık pırtık eski çizmelerimle bir berduş gibi Belgrat’a vasıl oldum. 26 Ocak 1921 tarihinde 2 numaralı lisede Rusça bir konferans verdim. Karşılığında 300 dinar aldım ve böylece sefaletten kurtulmak için ilk adımı atmış oldum. 2 numaralı lisenin müdürü çok iyi bir insan ve mükemmel bir öğretmen.” (S.18)


    > Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov'un bu ülkede kurduğu 'Petɾov Kültür ve Eğitim Cemiyeti' sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925'te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu.

    Petɾov'un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928'de 3 ayrı kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydaɾ Taneɾ'in çevirisi ile yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. Eser, 2008'e kadar dört defa Türkçeye çevrildi ve en az 41 kez baskı yaptı. (Wikipedia)


    > İlk defa Gazi Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçe çevirisi yapılıp neşredilen bu güzide eserin, Atatürk tarafından Türkiye’de bulunan tüm okulların dersliklerinde okutulması adına müfredata eklenmesi istenmiştir. Türkiye’de çok popüler olan ve geniş bir kitle tarafından okunan bu kitap, daha sonra inceleme kapsamında genç cumhuriyetin aydınlarınca da bir hayli ilgi görmüştür. Burada kitaptan bazı ufak tefek alıntılar vermiş olsam da, fazla ileri gitmemek ve okumamış olanlara da saygısızlık etmemek adına incelemeyi yavaş yavaş sonlandıracağım. Fakat okuyacak olanlara kesin tavsiyem, kitabı Fark Yayınlarından tercih etmeleri olacaktır. 235 Sayfa tam olmak kaydıyla benim gördüklerim arasında belki de en geniş kapsamlı olanıydı diyebilirim. Kitap beni gerçekten çok etkiledi ve siz okuyacak olanları da etkileyeceğinden eminim. Bu kitabı uzun aradan sonra, Ankara’da Metro ile oradan oraya git gel yaparken okudum ve inanın çok beğendim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Zaman geçtikçe nesiller sürekli değişiyor, yenileşiyor. Her nesil, kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler, yeni ihti­yaçlar ve talepler geliştiriyor. Yeni nesillere artık eskimiş, za­man aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uy­gulanamaz.
    Yeni nesiller için, daha yeni, daha akılcı, daha adil, daha sağlam temellere dayanan yönetim anlayışlarının yasa ve ku­ralların uygulanması zorunludur.
    Akıl ve sağduyu sahibi devlet adamlarına sahip olan ülke­lerde artık bu iş böyle yapılmamaktadır. Bu ülkelerde, krizlere, kaoslara, toplumsal sarsıntı ve çalkantılara yol açmadan, daha bilgece, daha adilce yöntemlere başvurulmaktadır.
    Birçok ülkede ise devlet adamları, halk yönetiminin ve toplum eğitiminin aşama aşama düzenlenmesi gerekliliğini kavramıyorlar veya anlamak istemiyorlar.
    Devlet yapısının duvarları harap oluyor, yer yer çatlaklar baş gösteriyor ama gittikçe derinleşen ve genişleyen bu çat­laklar önemsenmiyor. İşte bu nedenlerden dolayı dıştan sağ­lam ve güçlü görünen devlet kurumlarının çatlamasına, hat­ta yıkılmasına asla şaşırılmamalıdır.
    Eski İran yıkıldı. Eski Osmanlı Devleti, Eski Avusturya İmparatorluğu yıkıldı. Koca Rusya devrildi. Bismark’ların ve Wilhem’lerin Almanya’sı da yıkıldı gitti.