• Bir emir, bu sessiz sakin hayalleri bizim düşmanlarımız yaptı;
    bir emir onları bizim dostlarımız yapabilir. Herhangi bir masa başında, hiçbirimizin tanımadığı birkaç kişi tarafından, bir yazı imzalanır.
  • Ben bir Adalar Vapuruyum. Altımda uzanmış uçsuz bucaksız deniz, üzerimde mavi kanatlı gök ve yanı başımda sürüsüne isyankar ayrık otu martılar. İnsanlar; tüm dertlerini, hüzünlerini parça parça ettikleri simite bulayıp martılara atan ve onlardan da geriye isyanı, karşılıksız aşkı alan insanlar.
    Yıllardır gövdemde aşk acısı çeken gençleri, yapayalnız ihtiyarları ve umarsızlığa düşmüş kalbi hasta insancıkları gezdirdim. Acaba bundan mıdır demirlerimin pası, dökülmeyen başlayan duvar boyaları? Yok yok hiç olur mu öyle, ben yalnızca umutsuzları gezdirmedim ki. İskeleye yaklaştıkça kalbinin ritmi hızla artan aşıkları, annesine gülücükler saçan bebekleri, her gördüğü yeni şeyi gözünü kocaman açarak yalayıp yutmaya çalışan çocukları ve en güzeli de yaptıkları müzikle yolcuların içine bir parça yaşam sihri damlatan amatör müzisyenleri de taşıdım. Benimkisi anca olsa olsa hızla akıp geçen yıllardan kaynaklı bir tür yaşlanma kuruntusu, başka bir şey değil.
    Halbuki, daha düne kadar son zamanlarda içimde gelişen hislerin yalnızca bir kuruntu olduğunu sanıyordum. Fakat dün bizim müdüriyetten resmi bir yazı geldi bana. Mektupta, yarın yapılacak Adalar seferinin benim bu hayattaki son yolculuğum olduğunu, otuz beş yıldır yaptığım başarılı seferler için tebrik ettiklerini ifade eden daha bir takım başka süslü ve -sözüm ona- göğüs kabartıcı cümleler yer alıyordu.
    Peki benim hayalim bu muydu? Tabii ki böyle değildi. Zaman gelecekti, ben artık yaşlandığıma, takatimin kalmadığına karar verecek ve emekliliğim için müdüriyete başvuracaktım. Benim için –son sefer sonrası- şöyle afili bir tören düzenlenecekti; başta benimle bugüne kadar aynı yola baş koymuş kaptanlar ile tüm gemi insanları, emektar yolcular ve benim ne kadar da başarılı, görevini aşkla yapan bir vapur olduğuma dair ekabir konuşmalar yapacak üst düzey yetkililer olacaktı. Şimdi ise elimde bir iki süslü cümleyle yazılmış bir mektup ve bana lütufmuş gibi sunulan otuz beşinci yıl takdir beratı var.
    Bugün kendi veda törenimi düzenlesem yarın yazarlar mı gazeteler beni? Çıkar mıyım acaba televizyon kanallarının akşam bültenlerine? Bir emektar Adalar Vapurunun vedası çeker mi ilgilerini?
    Denizden, güneşten, gökten, martılardan ve tabii ki insanlardan ayrılacak olmak beni o kadar derinden üzüyor ki... Hayat ne ilginç değil mi? Otuz beş yıllık yaşamımda en sevdiklerim hep insanlar oldu ama bana bu tarifsiz kederi de yaşatan insanlar, gaddar, acımasız, kıymet bilmeyen insanlar. Bana bu haksızlığı yapanlara karşı öyle bir öfke doluyum ki, onlara öyle bir acı tattırmak istiyorum ki bir vapurun gururuyla oynamanın nelere mal olduğunu anlasınlar.
    Acaba gerçekten anlarlar mı? Anlarlar, anlarlar, hem de öyle bir anlarlar ki...
    “Babalara Geldik TV Ana Haber Bülteni’nde karşınızdayız sayın seyirciler, ben spikeriniz Deniz Dalgacı. Ne yazık ki bültenimize üzücü bir son dakika haberiyle başlıyoruz. Eminönü-Adalar seferini yapmakta olan Cahit Sıtkı Tarancı Vapuru, saat 15:00 sıralarında, beş yüz otuz beş yolcusu ve on beş mürettebatıyla Büyükada açıklarında battı. Yetkililerin ilk açıklamalarına göre canhıraş yapılan tüm arama ve kurtarma çalışmalarına rağmen yolcu ve mürettebattan henüz kurtulan bir kimse bulunmamaktadır. Vapurun neden battığına dair henüz bir bulgu bulunmamakla birlikte motor bölümünde yaşanan arızadan kaynaklı bu elim kazanın olduğu tahmin edilmektedir.”
    “Sayın seyirciler, canlı yayınımıza telefon bağlantısıyla Ulaştırdık mı Yoksa Ulaştıramadık mı Dairesi Başkanı Dr.Hayati Battık’ı konuk ediyoruz. Sayın Battık, yaşanılan üzücü felaketle ilgili duygu ve düşüncelerinizi almak istiyoruz.”
    “Deniz Hanım, öncelikle bu talihsiz kazada ölen kardeşlerimize Allah’tan rahmet ve yakınlarına da başsağlığı diliyorum. Bugün ne yazık ki ülkemizin en büyük deniz kazalarından birini yaşadık. Şu an kazaya sebep olan neden tam olarak belli olmamakla birlikte inceleme ekibimiz en ince ayrıntısına kadar olayı titizlikle tetkik edeceklerdir. Halkımız bu konuda müsterih olsun, eğer bir ihmal söz konusuysa sorumlularla ilgili gerekli tahkikat derinlemesine yapılacaktır. Son olarak yaşanılan bu elim kazadan dolayı tüm halkımıza sabır ve metanet diliyorum.”
    “Sayın seyirciler, Dr.Hayati Battık’a değerli görüşleri için teşekkür ediyor ve bir başka habere geçiyoruz. Ankara Sincan’da katliam gibi trafik kazası, beş ölü, on yaralı...

    Şair daha yolun yarısı demişti ama bugün denizin huzurlu derinliğinde sonlandı yolculuğum.
  • Son dönemde Rahip Brunson krizi, doların yukarıya fırlaması derken, ülkemizdeki belirsizlik ortamı adeta bir ekonomik karmaşaya dönüştü. Böyle olunca da her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Cebinde parası olan vatandaş ise kime güveneceğini şaşırdı. Daha iki hafta bile dolmadan, servetini kaybetme korkusu ile psikiyatriye başvuranların sayısı patladı.

    Bu insanları incelediğimizde dikkat çeken düşünce şuydu; “Dolar yükseldi, herkes kazandı, ben kaybettim.” Dolardaki yükselişi göremediği için kendilerine kızıyorlar ve suçluluk hissediyorlardı. Bu kişilere neden borsa ya da döviz ile ilgilendiğini sorduğumuzda ise, bize çoğunlukla şu yanıtı veriyorlardı:

    -Servetimi korumak için…

    -Peki servetinizi kimden korumaya çalışıyorsunuz, diye sorduğumuzda ise önce bir sessizlik… Sonra medyadan duyduğumuz klasik kendini kandırma cümleleri geliyordu. Aslında sorunun yanıtını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini sistemin aktif oyuncularından korumaya çalışıyorlardı. İçgüdüsel olarak elinde olanın alınmasını istemiyorlardı.

    Çünkü kapitalist sistemin bankaları onları evlerinde ve işlerinde sürekli olarak rahatsız ediyordu. Bankalar müşterilerine hep aynı mesajı veriyorlardı:

    -Fakirleşiyorsunuz. Şuna yatırım yapın, kazanın, fakirleşmeyin.
    Medyadaki ekonomi yazarları ve akademisyenler de aynı sakızı çiğniyorlardı. Sınırlı bir çerçeveden verdikleri bilgilerle ve muğlak cümlelerle, cebinde parası olan insanları yönlendiriyorlar ve dediklerinin tersi bile çıksa, kıvırarak işi kurtarabiliyorlardı.

    BORSA BİR UYUŞTURUCUDUR, BİR KUMARDIR

    Sizde bilirsiniz. Serbest denilen piyasayı, kapital sahipleri kurdu. Medya, hatta sosyal medya bile bu kapital sahiplerinin elinde… Üniversiteler, bilim insanları ve binlerce ekonomist de onların emrinde… Bu piyasa yapıcılarının tek bir şeye ihtiyaçları var. YOLUNACAK KAZLARA…

    Onu da medya üzerinden çözüyorlar. İnsanların içerisindeki aç gözlülüğü tetikleyecek mesaj bombardımanına tutuyorlar. İnsanlar kendi ayakları ile geliyorlar ve sisteme dahil oluyorlar. Sadece bir araya gelmekle de kalmıyorlar. Bir süre sonra adeta bir sürüye dönüyorlar. Sonra bu sürü psikolojine girmiş olan insanlara çobanlık yapmaya başlıyorlar. Dolar ile, emlak piyasası ile, borsa, hatta ürün borası ile her taraftan silkelemeye başlıyorlar.

    Bir düşünün. Sizler doktor, avukat, mühendis, bankacı vb. olmuşsunuz. İyi para kazanıyorsunuz ve bir yaşam standardına sahipsiniz. En önemlisi bankada paranız var. Kapitalin her şey olduğu bir sistemde, kendinizi bir anda o paranın getirdiği bir OMNİPOTANSIN (tüm güçlülük hali) içinde buluyorsunuz.

    Sonra medyadan insanların paradan para kazandığını görüyorsunuz. Farkına bile varmadan, omnipotansınız sizi bu mecralara doğru çekiyor. Bir de yükselen bir hisseyi ya da dövizi yakalayarak mal varlığınızı artırdıysanız, tadından daha da yenmez oluyor.

    Oysa bu sistemde kazanılan para, kumarda ilk kazanılan para gibidir. Kişi tıpkı ilk uyuşturucusunu çeken ve yaşadığı hazzın peşine düşenler gibidir. Beyni kazanmanın hazzını yaşadığında bunu tekrar istiyor. Bir süre sonra ise, borsa ve yatırım araçlarının değişkenliğinin verdiği hazzın bağımlısı oluyorsunuz. Hatta rüyalarınıza bile giriyor.

    İstediğin kadar doktor, avukat vb. ol… Fark etmiyor. Piyasaya girdiğinde üst beyin devre dışı kalıyor ve içinde ki hayvan ortaya çıkıyor. Zaten borsada olanlara bir bakın, görürsünüz. Oradaki insanlar birbirini parçalayan, birbirinin kanını emen birer vahşi hayvan gibidirler. Çünkü sizin kazanmanız için birisinin kaybetmesi gereklidir.

    AÇ GÖZLÜLÜK ŞEMPANZE YÖNÜMÜZ

    İşte bu şekilde sistem sürekli olarak içimizdeki hayvanı beslenmeye devam ediyor ve insan olmaktan çıkmaya başlıyorsunuz. Artık diğerlerinin kayıplarından, daha doğrusu kanından beslenen birer yaratık, daha doğrusu birer kanibalist haline geliyorsunuz.

    Sistem ise ‘serbest piyasa, rekabet, hata yapmasaydın kazanan sen olabilirdin’ gibi masumlaştırıcı mesajları medya üzerinden vermeye devam ediyor. Yaşanan bu kanibalistliği ise ‘servetini koruyorsun’ mesajları ile normalize ediyorlar. Bir süre sonra tıpkı eroin, kokain, hatta kumar bağımlısı gibi, yaşadığın aç gözlülüğün ve kazanma hırsının bağımlısı oluyorsun.

    Peki bu aç gözlülük nereden geliyor?

    Frans de Waal’a göre, şiddete düşkünlüğümüz ve aç gözlülüğümüz şempanzelerden geliyor. Örneğin bir şempanze, diğer şempanzenin beynini yemek için kafasını ağaca vurarak parçalar (1). Peki bizim borsada ve serbest denilen piyasada yaptığımızın bundan bir farkı var mı?

    İnsan olmak ise bir üst kimliktir, altta ise biyo-psiko-sosyal bir hayvan yatar. En zeminde biyolojimiz vardır, istesek de kaçamayız. Çünkü genlerimizin orijini ağır basar. En önemlisi kapital sahipleri bunu biliyor ve kişinin içindeki şempanzeyi ortaya çıkarıyorlar. Üstteki psikolojiyi etkileyerek, egoları yaratıyor ve bir şempanze açgözlülüğünde de yaşatıyorlar. Piyasada olan da budur.

    PİYASA SERBESTTİR, AMA BAZILARI DAHA SERBESTTİR

    Peki bu piyasa manipüle edilebilir mi? Tabii ki de edilebilir. Herbert Simon ‘sınırlı rasyonel’ kavramını ortaya atmıştır. Yani sistemin ileri sürdüğü rasyonel bireyin tersine, bilginin tamamına ulaşılamayan ve bilişsel yanlılıklar yaşayan bireyler vardır (1). Eksik bilgiyle, sürekli olarak belirsizliği içeren ve durağan olmayan bir ortamda karar vermeye çalışırlar. Bu ise bireyi bilişsel kısa yolları kullanmaya iter. Hataları ve para kaybını beraberinde getirir (2).

    Peki bu rasyonel bilgi kimin elindedir?

    Tabii ki de piyasa yapıcıların ve sistemin kuran kapital sahiplerinin elinde… Yani Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabında ‘her hayvan eşittir, ama bazıları daha eşittir’ diye yazar ya… Serbest piyasada da herkes serbesttir, ama bazıları daha serbesttir. Zaten borsayı ve doları inceleyin, tepedekilerin birçok hareketinizi bildiği hissine kapılırsınız.

    Ki, bu durum gerçektir. Sistem sahipleri hareketleri önceden planlarlar. Gazetecileri, ekonomistleri, hatta akademisyenleri kullanarak, insanları bu durumun spontan geliştiğine inandırırlar. ‘Eksiklik sende arkadaş! Tam görememişsin’. Mesaj ise budur.

    PİYASA YAPICI SENİN REFLEKS EŞİĞİNİ BİLİR

    Aslında borsaya giren insanlar, ilk olarak bazı hareket kalıplarına inandırılırlar. Sürekli olarak tekrarlanan bu hareketler otomatiğe bağlanır. Bir süre sonra bu otomatik davranışı refleks olarak göstermeye başlarlar. Zamanı geldiğinde ise bu refleks tetiklenerek, piyasa yapıcılar çok büyük vurgunlar yaparlar.

    Örneğin dolar düşerse borsa yükselir algısı… Daha geçenlerde dolar düşerken borsaya refleks olarak saldıranlar, borsada da düşme ile karşılaştılar. Dolar ile borsa birlikte düştü. Gerçekte ne oldu? Piyasa yapıcılar açıkça vurgun yaptılar. Sistemin ekonomistleri ise hemen devreye girdiler ve yatıştırıcı açıklamalar yaparak kazları susturdular.

    Zaten borsada eğitim, titr ya da para miktarı önemli değildir. Bu içgüsüdel davranışı farkında olmadan sergilersiniz. Piyasa yapıcı ise senin o refleksi vermeni bekler. Örneğin kişi dolar düşerken elindeki doları satmaz, ama iyice dibe düştüğünde kendini koruma amacı ile refleks olarak satar. Piyasa yapıcı ise sabırla bu satışı ve balığın ağa düşmesini bekler.

    SİSTEM BEKLEMENİZE İZİN VERMEZ

    Çünkü sistemin sahipleri, etik dışı çalışan bilim insanları sıradan insanın zaaflarını buldururlar. Sonra piyasa yapıcı ekran üzerinden bir bilgi, bir grafik yani bir uyarı gönderir. Bu uyarı beyinde bazı hormonların salınmasına yol açar. Kişi o an bir acı hisseder gibi refleks olarak zarardan kaçar.

    Aslında beklese kazanacak. Ama o gelen uyarıdan sonra bekleme şansı kalmaz. O anda kişide mide bulantısı, terleme, anksiyete ve karın ağrısı başlar. İşte o an bir bağımlının uyuşturucuyu aşermesi (craving) gibi, borsadaki kişi de yapacağı işlemi aşerir. İşlemi yapıp sattığında ise bir rahatlama… Sanki bir sınavdan çıkmış gibi ya da canını kurtarmış gibi rahatlar.

    Diyorum ya, beklese kazanacak. Ama ekran üzerinden gelen bir uyarı ile, dürtüsel ve refleksif yanıtları tetiklenir ve kişi satışı yapar. Piyasa yapıcı bu satışı en alttan alır. Hisse yükseldiğinde ise yine aynı uyarı ile satan kişinin en yüksekten tekrar almasını sağlarlar.

    Bilim insanları ve akademisyenler ise sınırlı rasyonel bilgiyi insanlardan saklarlar. Onları görevi yolunan kazların inanacağı masallar uydurmaktır. Çünkü doğruyu açıklasalar, Doç. ve Prof. unvanlarından ve kazandıkları milyon dolarlarından olurlar.

    KAPİTALİZM MEGA ŞEMPANZEYİ YARATTI

    Biz dolar, borsa, piyasa anlatıp dursak da, bilimsel olarak şu tespitte bulunmak yanlış olmaz. KAPİTALİZM MEGA ŞEMPANZEYİ YARATTI. Örneğin Bill Gates, sistemde bir mega şempanzedir. İşte bu ortamda herkes Bill Gates olmak ister. Herkes para ve güç sahibi olmak ister.

    Çünkü onların şişip patlayacak kadar sahip oldukları para ve güç ise, onlara mutluluk getirmez. Açlıklarını ve aç gözlülüklerini daha da artırır. İşte bu nedenle mega şempanzeler, tüm dünyayı yiyip yutsalar bile doymazlar. İşte bu nedenle tüm yollar yeni bir dünya savaşına doğru çıkar.

    Peki dünyada insan gibi yaşayan bir ülke kaldı mı?

    Yanıt… Kuzey Kore…

    Çünkü kapitalizm oraya girmedi. İnsanlar, insan gibi yaşıyor. Ne sistemin cep telefonları, bilgisayarları, arabaları, ne de medyası, sosyal medyası… Hiç biri insanın ihtiyacı değildir. Bize sistemin özgürlük olarak yutturduğu şeyler ise, tüketim hayvanlığından başka bir şey değildir. Demokrasi bile manipülatiftir. Size istedikleri kişiyi başkan diye yutturabilirler.

    Peki çözüm nedir?

    Bu borsa insani değil… Bu Dolar insani değil… Medyada görünen ekonomistler etik değil…

    Çözüm, bu sınırlı rasyonel ve manipülatif piyasadan çıkmak… Liberal denilen ekonomiye kapıları kapatmak…

    En önemlisi, içimizdeki insana ve insani olana yatırım yapmak…

    Çünkü sistemin beslediği hayvanla mücadele ettiği kadar, insan kalabilirsin.

    Başka şansımız yok…

    Ahmet Koyuncu
  • Zeki bir insanın kendi içinde çelişkilerle dolu zirveye giderkenki yolda narsizimle birlikte evrim geçirmesi. Tüm tabuları yıkıp yeni bir bakış açısıyla bir ülkeyi malüpile ederek ikdidar koltuğuna oturması. Bu sadece bir kitap değil ondanda öte bir düşünce biçimi. Bur insan nekadar canavar ola bilir yada masumiyet sadece bir perdemi tüm bunları örtemk için. Koskaca bir kısır döngüden ibaret bir yazı bütününden oluşan bir kitap. Ama ilginçtirki bu kısır döngü içersinde büyükte bir tutarlılık ve doğruluk payıda yok değil.
    "Eyer Kavgam'ı ciddiye alarak okusaydık, II. Dünya Savaşı'nın çıkmasına engel olurduk"
    Winston Churchill

    "Aydınlar" denilen insanlar, düzgün eğitim görmemiş, gereken ilmi öğrenmemiş olanlara sonsuz bir gurur ve büyüklükle tepeden bakarlar. Fakat hiçbir zaman şunu sormazlar: Bu insan neler yapabilir? Onlar yalnızca, "Ne öğrenmiştir?" diye sorarlar. Bu tahsilliler, etrafı birçok diplomalarla çevrili bir aptalı, bu kağıtlardan mahrum zeki bir delikanlıya tercih ederler.
    S;89-90
  • bloguma uzun bi süre sonra yeni yazı ekledim. daha aktif olmaya çalısacağım. vlogcuların blogcuları ezip geçtiği bu hayatta blogumu okuyup beni mutlu etmek isterseniz link aşağıda. :)

    http://zeigarniketkisi.blogspot.com/2018/08/comeback.html
  • HÜSEYİN BAYOL

    1946 Hayrabolu-Tekirdağ doğumlu olan Hüseyin Bayol Gazetecilik Yüksek Okulu mezunudur.

    TCDD Genel Müdürlüğü Basın Müşavirliğinde çalışan Bayol “Demiryol” dergisinde mesleki ve ahlaki konularda yazıları yayımlanmıştır. Aynı yazıları “Hız” gazetesi tarafından da iktibas edilerek yayımlanmıştır. Bu görevi sürdürürken “Çalışanlar” adlı derginin sorumlu müdürlüğünü de yapmıştır. “Çalışan Öğrenciler Arasında”ki seri olarak yayımlanan röportajında öğrenci sorunlarını yakından takip ederek, görerek ve yaşayarak kaleme almıştır. Bunu takiben “Sahil Şehri Tekirdağ” adlı dergiyi çıkarmıştır. “Yeni Tanin” gazetesinde makaleleri, “Milli Mücadele” dergisinde başyazar, “Höyük” dergisinde turizm konusunda, Tekirdağ yerel ve ulusal basında çok sayıda makalesi yayımlanmıştır.

    Araya 25 yıllık bir ticari hayatın girmesi yazı hayatını kesintiye uğratmıştır.

    Yayımlanan Kitapları:

    “Kalkınma Savaşı” adlı kitabında; Yüreği insan sevgisi ile dolu olan Bayol, İlk olarak insanlığın mutluluk ve refahı için az gelişmiş ülkeler nasıl kalkınabilirler? Bu sorunun cevabını açıklamaktadır.

    “Atatürkçülük ve Temel Prensipleri” adlı kitabında Atatürkçü düşüncenin önemini açıklamıştır.

    "Başarı Tutkusu" adlı kitabını, gençleri başarılı girişimciler olmaya çağırıyor. Bu amaçla, kitabını başarma hırsı ile dolu, arzuları olan, geleceği parlak gençler için rehber olarak hazırlamıştır.

    “Mutlaka Kazanacaksınız” (Mağazacılık ve Satış Sanatı) adlı kitabında 25 yıllık mağazacılık hayatında edindiği bilgileri, mağaza işletmeciliği yapacak olan gençler için hazırlamıştır.
    “Bir Ömürden Kırıntılar” adlı kitabında hayat hikayesini anlatmaktadır.
    “Unutulan Çocuk Oyunlarımız” konusunda çalışmakta ve yayımlanmış makalelerini de bir kitapta toplama çalışmalarını sürdürmektedir.

    Tekirdağ Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneğinin kurucusudur. Dernek adına, derneğin yayını olan “Tekirdağ’ın Bilinmeyen Tarihi ve Kültürü” daha sonra “Tekirdağ Şehir ve Kültür” Cilt 1 ve 2 kitaplarını da hazırlayarak Tekirdağ tarihine ve kültürüne ışık tutmaktadır.

    Evli olan Bayol üç çocuk babasıdır.