• 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”


    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!

    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------

    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...

    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.

    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.

    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...


    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...


    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.


    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.


    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.


    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...


    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.


    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.


    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."


    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”


    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”


    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)


    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.


    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...


    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.



    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...


    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.


    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...


    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...







    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..






    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------


    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M

    ------------------------------------
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu adamın ( Günday yani,bu adam derken saygısızlık olarak algılamayın lütfen,okuduğum her eserinde biraz daha yaklaşıyor,biraz daha samimi oluyor,biraz daha arkadaş olarak görünüyor gözüme ) yazdığı her kitap beni şaşırtmaya,kendisine hayran bırakmaya devam ediyor.
    Bu kitabın size vereceği bir ders olacak psikologları fazla da ciddiye almamayı öğretecek ;) Size gerektiğinde nasıl insan satılır ve yaptığınız seçimden vicdan azabı duymadan,kendinizi suçlamadan nasıl yaşanır gösterecek.Size öğretecek.Varmısınız öğrenmeye? ;)

    Hadi başlayalım o vakit ;)


    Psikolog Görüşü : Yalnızların genelde küçük arkadaş çevreleri vardır.; çünkü arkadaşlık ve güven konusunda yüksek standartlara sahiptirler.Birçok yalnız, zamanlarını büyük sosyal grupların dışında geçirirler; çünkü kendileriyle olmanın sahte arkadaşlar tarafından ‘tüketilmekten’ daha iyi olduğunu anlamışlardır.

    Kim ne düşünürse düşünsün Günday'ın yazdığı her kitap benim için yazılmış gibi değerli ve öğretici.

    Hakan Günday'la birlikte dolaşmadığım sokak,tanımadığım serseri,öğrenmediğim düşünce yapısı ve hayret etmediğim psikolojik tesbit kalmıyor,birikiyor,sanki Dante'nin Cehennem İlliüstrasyonu gibi kat kat yükselmeye devam ediyor.

    Hiç herhangi bir kedinin diline dokundunuzmu?Evet evet canlı bir kedinin dili,ben dokundum (ne yapayım merak her şeyin önünde :D ) pütürlü dikensi bir yapısı vardır,işte Günday'ın size anlatmaya çalıştığı hayatlar dikenli,pütürlü,pürüzlü ve bol acılı ama o acıları yaşayanların umrunda olmayan ama yine de ağızlarının içinde taşıdıkları hayatlar.

    Ve her zaman olduğu gibi yine okurken değişken psikolojik durumlar yaşayacaksınız (Deli bu adam yaa,rahat okuyacağımız bir şeyler yaz bir kere olsun abicim,ne bileyim öğretme,gösterme,yaşatma.Dışarıdaki insanları bizim gözümüze sokmadan bir kitap yaz.Kendi içimizde kalalım,mutluyuz biz böyle yarı kör dolaşırken ;) )

    Günday kendisinin ve benim DÜŞÜNCELERİMİN ANARŞİSTİ,aykırı ama peşinden gidilesi adamı olmaya da devam edecek.

    Küçücük bir HİÇ'i koskoca müthiş lezzetli bir romana çevirip gözümüze ve gönlümüze sokan bir yetenek.Günday yazmaya devam ettiği müddetçe benim isyanım,asiliğim,uyanıklığım,öğrenme ve görme arzum katlanarak artacak.

    Hakan Günday'ı hepimiz az çok tanırız eserlerinin hangi sınıfa girdiğine ben hala karar verememiş olsam da (onun için yeni bir tür keşfedilmeli demiştim) okumaya hep devam edeceğim,çünkü bu tür yazar ve kitaplara açlığım okudukça artıyor.

    PİÇ romanı yine Psikolojik etkileri ile ön planda,yine derin karakter analizleri var.Bu eserde de yine hepimizin bildiği,gördüğü,çok yakınlarımızda şahit olduğumuz,belki de yaşadığımız hayatları irdeleyerek analiz etmemizi sağlıyor.Emin olun o dört piç'in hayatı,düşünceleri,başlarından geçenleri okurken yine kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.Kendilerini diğer insanlardan soyutlamış,toplum dışına çıkmış,kimseden beklentileri olmayan karakterler müthiş bir yazı dili ile yine ustaca anlatılmış.


    Bu roman da diğer eserleri gibi büyük bir ustalıkla,cümle cambazlığı ile adeta eşsiz bir toplum ve karakter analiz kitabı.Psikoloji,sosyoloji aklınıza toplum ve insanla ilgili hangi bilim dalı gelirse içinde barındıran,ama bir o kadar da basit görünen ancak yazılması okunması kadar kolay olmayan bir eser.(Freud,Jung,Cervone kulaklarınız çınlasın senelerce sizi okudum şu adamın altı kitabında verdiğini veremediniz bana :D )
    Bu adam neyin nasıl tahsilini gördü ki,herkesin bildiği olayları,karakterleri,hayatları sanki hiç haberimiz yokmuş,hiç duymamışız,görmemişiz gibi analiz edip düşüncelerimizi dürte dürte yazıp yaşatırcasına bizlere sunabiliyor,büyük bir ilgi ve merakla okutabiliyor?Nasıl bir beyin yapısı,nasıl bir zekası var anlamıyorum.Sıkıldığınız da,okuma ilginizi kaybettiğinizde,ama ben bütün kitaplarını okudum dediğinizde bile tekrar başa sarıp yeniden okunacak bir yazar.(Kinyas ve Kayra'yı iki kez okudum,ikisi de aynı kitap ama değişik duygulardı)
    Günday bazı okur arkadaşlarımız için aykırı gelebilir ama hayatın birebir kendisini yazan,senin benim görmek ve düşünmek istemediğimiz,görsek şahit olsak bile o zaman da başımızı ters tarafa çevireceğimiz,görmezden geleceğimiz ayrıntılarını büyük bir ustalıkla kaleme döken,bizi düşünmeye,sorgulamaya,merak etmeye,el yordamı ile olsa da zifiri karanlıkta bir kaç adım atmaya zorlayan zamane ve düşünce anarşisti.iyi ki varsın Günday ve iyi ki yazıyorsun.

    Bu Günday incelemesi benim için son,bir daha Günday kitabına inceleme yazmayacağım.Arşiv de bir kaç Günday incelemesi daha var onlarıda atıp noktalayalım.Her okuduğum Günday kitabını bitirip arka kapağı kapadığımda yüzü gözlerimin önüne geliyor,adeta pis pis sırıtarak 'Okudun mu bu konuda daha önce böylesini?'diye sorduğunu duyabiliyorum ve hemen düşünmeye başlıyorum.Yokki Abi!Yok! O konuda böyle yazan,gelmiyor aklıma kaldı ki Metin Kaçan,Küçük İskender,Emrah Serbes,Chuck Palahniuk,Bukowski,Camus,Philippe Dijan bunların hepsini de okumuş insanım.Var mı sizin tanıdığınız,bildiğiniz bir yazar Günday gibi?Çıkarayım şunun karşısına dövüştürelim(aksiyon olur en azından )

    Bir inceleme de demiştim ya:Herkes okumasın Günday'ı,onu anlayabilecek,kitaplarını okumayacak yaşayacak okurlar alsın Günday kitaplarını,okumuş olmak için okunmaz bu adam ;) Günday sevmek ve okumak bir ayrıcalık olsun ;)

    Her kitabından sonra ''ne yazacağım ben buna yaa'' diyorum kısacık geçiştireyim bu sefer diyorum yine olmuyor,yazacak o kadar çok şey var ki Günday ve kitapları hakkında ya sayfa sayfa yazı çıkacak ya da hiç yazılmayacak...Kitaplarına kesinlikle İnceleme/Yorum yazmadığım tek insan Yaşar Kemal (Yaşar Baba'ya İnceleme/Yorum yazmak mı :O benim haddim değil.İnce Memed için bir incelemem var ama ;) Bir daha da olmaz) şimdi bu listeye bir kişi daha ekledim Hakan Günday!

    BU SON GÜNDAY İNCELEMESİ! (Umarım....)


    Alıntı :
    -----------------------
    Acı, insanın hayat tarlasında biçtiği buğdaylardan pişirdiği ekmektir. Dolayısıyla sabah kahvaltısı kadar kaçınılmazdır.
    --------------------------------------------------------
    Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır.
    --------------------------------------------------------
    Günümüz siyaseti hayvanlara göre düzenlenmiştir. Hayvanlarla iletişim kurmanın iki yolu vardır: kandırmak ve korkutmak
    -------------------------------------------------------
    Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır.Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır:
    insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür ve iki cephelerinde hayatlar gelişir.

    Duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. Medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek kaybetmesine elektrik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. Bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. Var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir.Çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. Savunulması gereken ilk siperdir.

    Dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. Elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. Ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. Geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla medeniyetin dışındadır.

    Çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. Asla yıkmanın değil, ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. Çünkü ister Sao Paulo'nun gecekondularında, ister Koumbala'nın ormanında, isterse de Malaga'nın sahilinde yaşasın, her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. Duvarın diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.
    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Dierim.Teşekkürler :)
  • 508 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sarı Yazma...Kitap ismini Cide'li kadınların başlarına bağladıkları başörtüsünden almış.Rıfat Ilgaz'ın çocukluğunun geçtiği Cide'de yaşadıkları ,Cide'den kopuşu ve hastalanarak tekrar geri dönüşü.

    Kitap roman olarak geçiyor ama aslında otobiyografi denilebilir.Ilgaz'ın sevinçleri,hayal kırıklıkları,yazdığı ilk romanı,sevdiği kadın,annesi,babası,abileri ve ablası kitapta flashbacklerle yer buluyor..Ilgaz'ın isyanlarına bolca şahit oluyoruz.Çocuk Ilgaz'a bayılacaksınız ;)

    Yazar Cide'ye döndüğünde çok hastadır,yaşaması mucize kabilinde,Cide Rıfat Ilgaz için en iyi sığınak,nefes alınacak en iyi yer,huzur bulabileceği ve onu geçmişi ile birlikte çocukluğuna ve tekrar yaşama döndürecek en uygun yerdir.

    Kurtuluş Savaşı'nda 1950'li yıllara kadar Siyaset ve edebiyat dünyasından kişileri de anlattığı bu kitap,toplumcu-gerçekçi yazarlardan biri olan Ilgaz'ın en iyilerinden biri bence.

    Kitapta en çok dikkatimi çeken kısım Ilgaz'ın en tanınmış ve en büyük eserlerinden biri olan Hababam Sınıfı'nın filme çekilmesi hakkında yazdığı satırlar oldu,incelemenin sonunda o satırları bulacaksınız.O satırlarda eserinin filme çekilmesini nasıl acı bir isyanla anlattığını inanın ta içinizde hissediyorsunuz :(

    Ilgaz bu kitabı ile içinizi burkacak,sizi kah neşelendirecek,kah üzecek,bu kitabı ile kocaman bir takdiri ve teşekkürü sonuna kadar hak ediyor.(her ne kadar haddim olmasa da)
    Bu kitapta Ilgaz'ın kendi kaleminden hayat hikayesini,çocukluğunu,gençliğini,ailesini okuyun.edebiyat budur kardeşim!

    Bu kitabı bana bir arkadaş getirmişti,kapağını açtığımda aaa!! O ne!! Ilgaz'dan imzalı abi bu!!Manyak bir sürpriz oldu.rengarenk bir kitap,gökkuşağı gibi inanın,size sadece kitabı elinize alıp o gökkuşağı'nın altından geçmek kalıyor ;)

    Kitapta sadece Ilgaz yok,Aziz Nesin,Orhan Veli,Sebahattin Ali,Ahmet Kutsi Tecer ve daha kimler kimler!
    O yılların Cide'sini,o yılların Türkiye'sini,o yılların insanlarını az çok görmek,öğrenmek,hayatlarına şahit olmak istiyorsanız eee daha ne duruyorsunuz Rıfat Ilgaz muhteşem bir gezi için sizi bekliyor.Şiddetle Tavsiyedir!

    Arkadaşlar her ne kadar Ilgaz'a inceleme yazmak benim yapabileceğim bir şey olmasa da bir kaç satır karalayayım,ona saygılarımı sunayım,onu yad edeyim ve hatırlatayım dedim.
    Seni Seviyorum Rıfat Ilgaz,bütün eserlerin için binlerce,milyonlarca teşekkürler.Nur İçinde Yat!


    Kitaptan ;
    --------------------------
    Hababam Sınıfı gibi yüz binlerce baskı yapmış, toplumca bilinen, sevilen bir güldürü romanının filmini çevirirken kendiliklerinden yeni tipler, yeni olaylar ekleyecek kadar sanatı hafife almaları görülmüş şey değildi. Eserin içeriğine tümüyle aykırı düşen bu davranışın, çekilen filme bir şeyler kattığını ileri sürebilmeleri bence sanata da sanatçıyı da büyük saygısızlıktı. Verdikleri parayla yalnız kitabımdan senaryo çıkarmak hakkını değil, beni de, bütün kişiliğimle satın aldıklarını sanıyorlardı.
    -------------------------
    "İşçiyim, ama senin gibi değil. Bir dikili çöpüm bile yok!"
    Hemen aklıma yazı yazarken elime aldığım kalemler geldi. Ancak yazarken dikili duruyordu. Yazamadığım zamanlar yatık.
    -------------------------
    İşin en tuhaf yanı devlet hastanelerinde fakir fukaraya reçete yazan tek doktor çıkmıyordu. Nasıl ilaçtı ki, hep milletvekili çocuklarına, hep para durumu yolunda olanlara, işini uydurup yardım kurullarından para koparanlara iyi geliyordu!
    -------------------------
    Hepinize Bol Kitaplı,Keyifli Okumalı,Neşeli Günler Dilerim.Teşekkürler.
  • İÇİNDEKİLER

    ÖNYAZI

    Rasim Özdenören/Bir Şiirin Aşılması / 5

    ŞİİRLER

    Faruk Uysal/Çil Müftü / 7

    Vural Kaya/Körsekmeler / 10

    Cem Mehmet Eren/Kef / 11

    Yunus Emre Altuntaş/Çevrimiçi / 12

    İrfan Çevik/Bahane / 13

    Hasan Özlen/Blue / 14

    Süleyman Geleri/Şennazar / 15

    Mehmet S. Fidancı/Terdesyen / 16

    Mehmet Solak/Irmak Tersine Tersine / 18

    Hüseyin Akın/Müzevir / 19

    Burak Ş. Çelik/Non Bis İn İdem Ellerimi Çöz Kardeşim / 20

    Ali C Yoksuz/Ge|n|ç Kalmak / 22

    Eray Sarıçam/Mugalata Değil / 23

    Orhan Göksel/Segâh / 25

    Aziz Kağan Güneş/Ev Sahibi / 26

    Kemalettin Bal/Agnes Richter Ceketi / 27

    Mert Özden/Müstakbel Evladın İlk Kelimesi / 29

    Ayşegül Sözen Dağ/Gök Çiçeklenir Seninle / 30

    Osman Gönül/Cumartesileri Cömerttir / 31

    Sümeyya Bağış/Tanık / 32

    Sümeyya Bağış/Kendime Teselli / 33

    ÖYKÜ

    Okan Alay/Yeksan / 34

    Yunus Nadir Eraslan/Tılsım / 38

    Arzu Özdemir/Sırılsıklam Aşk / Sabır / 39

    Semih Diri/Lady Meursault ile Kuyucaksız Yusuf’un Hikâyesi / 40

    GÜNLÜK

    Hasan Bozdaş/Tromsø Günlüğü / 43

    YAZI

    Abdülfettah El-Uveysi/“Beytülmakdis (Kudüs)

    Konusunda Entelektüel Nekbe (Felaket)” / 54

    AYIN SÖYLEŞİSİ

    Mehmet Sümer/A. Barış Ağır ile Kara Irmak Üzerine / 59



    AÇIK DOSYA: GÖSTERGE YAKANLAR

    Akif Kuruçay/Aydın Diasporasında Bir Kültür Emekçisi:

    Pertev Naili Boratav / 66

    ŞİİR BULUŞMALARI

    Serkan Işın ile Görsel Şiire Dair Hakan Şarkdemir • Alptuğ Topaktaş

    Hayriye Ünal • Ali C Yoksuz • Cengizhan Genç • Burak Ş. Çelik

    Berf Çakmakçı • Mert Özden • Hasan Bozdaş • Barış Çetinkol / 77

    OKURYAZARIN NOTLARI

    İbrahim Demirci/Dil Belirsiz, Davranış Belli / 117

    PORTRE

    Mehmet Aycı/Gölgeli Neşe / 118

    BENİM FİLMLERİM

    Zelkif Yıldırım/Cléo de 5 à 7 / 120

    TÜRK SİNEMASI

    Mücahit Gündoğdu/Halkta Karşılığını Bulmuş Bir Yönetmen:

    Osman F. Seden / 124

    ÇEŞİTKENAR

    Faruk Uysal’dan 10 Şair 10 Şiir Kitabı / 130

    Leyla Arsal/Differance ve Dil Ötesi / 131

    Mehmet Aycı/Ihlamur Çiçekleri ve Şairin Muhbir Cinleri / 132

    Tarık Ateş/Uluslararası Yahya Kemal Sempozyumu / 134

    Cem Mehmet Eren/Panik / 136

    Ahmet Melih Karauğuz/Hasan Bozdaş Mahalle Mektebi’nde / 136

    YENİ KİTAPLAR

    Serhat Demirel/Kavramlar ve Kuramlarla

    Modern Türk Şiiri İncelemeleri / 137

    Semih Diri/Kiralık Konak Romanında Batılılaşma ve Dil Sorunları / 140

    Çiğdem Ülker/Sırbende / 142
  • 140 syf.
    ·9 günde·7/10
    FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ-YERALTINDAN NOTLAR
    Rus düşünür,yazar ve mütefekkir olan Dostoyevski’nin üzerinde düşünülüp,belki de yüzlerce sayfa yazı yazılacak kitabı “Yeraltından Notlar”.
    “Tembellik,bütün kusurların anasıdır” DOSTOYEVSKİ-YERALTINDAN NOTLAR
    Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlarım” diye bahsettiği kitabı başarılı bir hatıratıdır.Dostoyevski’nin başından geçen olayları,hatıraları kitabyla ölümsüzleştirmiştir.Roman kültürüne yavaş yavaş alıştığım şu dönemde gerçekten bana romanı sevdiren Dostoyevski’nin kitabı bana romandan öte otobiyografik bir eser gibi geldi daha doğrusu ne roman ne de otobiyografi diyebilirim.Yazarın 40 yaşında kaleme aldığı eseri kendisinin yeraltı diye tabir ettiği gizli bir bölmede yazmıştır.Bu kitapta şunu da sezdim bazı kısımalaında eleştirel yaklaşımı epey ağır basmaktadır.Dostoyevski’nin “İntikam soğuk yenen bir yiyecektir” tabirine gerçekten bazı yerlerde fiilen çok değinmiştir.Subay ile arasında geçen münakaşa aslında arasında diyemeyiz Dostoyevski’nin içinde yanan,alev alan intikam ateşini buna örnek gösterebiliriz.Kitabı gerçekten yavaş okudum çünkü eserin idraki bana göre zor oldu,okuduğum yerleri bazen iki hatta üç defa okudum bence de zaten bu kitabın su gibi değil de tereyağından kıl çeker gibi yavaş ve özenli bir şekilde okunması lazım gelir.Kitap,insanın düşsel güdüsünü harekete geçiriyor ve sanki o dönemde yaşamış ve Dostoyevski’nin yakın bir dostu gibisiniz.Kitaptaki kahraman insana uzak durulası,soğuk bir şekilde gelebilir bence de normal bir insana benzemiyor.Yazının başında da bahsettiğim gibi bu kitap ile sayfalarca yazı kaleme alınabilir.Dostoyevski’yi bu kitabı ile daha yeni yeni tanıyorum.
    Bana bu kitabı temin ettiklerinden ötürü TÜRKAV Gaziantep şubesine sonsuz şükranlarımı sunar ve İş Bankasına da bu özel eserleri derleyip topladıkları için de teşekkür ediyorum.
  • Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014)
    isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    https://www.dunyabizim.com/...adeviyye-h32822.html

    İslâm tarihinde Allah ile kul arasında sevgiye dayalı bir ilişki tesis etmeye çalışan tek müessese tasavvuftur. Bu sevgi için erkek yahut kadın olmak hiç mühim değildir; kalbinde Allah sevgisine yer açan her kişi için, Rabbiyle sevgi esaslı bir dostluk/ünsiyet kurmak muhtemeldir. Tam da bu sebeple tasavvuf tarihinde erkek ve kadın sûfîlerden eşit şekilde bahsedildiğini görürüz ki kadın velilerin başında gelen ilk isim, Râbiatü’l-Adeviyye’dir.

    Tabakât yazarları tarafından “ikinci Meryem” olarak anılan Hz. Râbia, İslâm’da tasavvufun gelişiminin ilk temsilcilerinden sayılmıştır. Ekseriya erkeklerden oluşan bir sûfi-zâhid cemaat içerisinde temayüz edebilmiş; pek çok âlim/zâhid onun sohbetine başvurmuştur. Onu çağdaşlarından ayıran ilahi aşk terennümü, İslâm toplumunda daima yankı bulmuştur. Kendisinden yüzyıllar sonra gelen Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Ahmed el-Gazzâlî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Yûnus Emre gibi isimler onun mirasına kendi renklerini katarak aynı tasavvufî neşveyi dillendirmişlerdir.

    Râbiatü’l-Adeviyye hicrî 95 yahut 99 ( 717) yılında ömrünün büyük kısmını geçirdiği Basra’da dünyaya gelmiştir. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sındaki malumata göre, onun kerametlerini daha doğumu zamanında başlamıştır. Hikâye şöyledir: Doğduğu gece evde ne yağ ne lamba ne de yeni doğan bebeği saracak bir kundak vardır. Annesi kocasından, komşuya gidip lamba için yağ istemesini rica eder. Fakat o daha önce, bir yaratılmıştan hiçbir şey istemeyeceğine and içmiştir. Bu yüzden yağı almadan eve geri döner. Büyük bir hüzün içerisinde uykuya dalınca gördüğü rüyada, Hz. Peygamber (sas) kendisine şöyle seslenir: “Kederlenme. Doğacak kız bu ümmetimden yetmiş bin kişinin şefaatini dileyeceği büyük bir veli olacak.” Yine Hz. Peygamber (sas) rüyanın kalanında, Basra Emiri İsa Zadhan’a gitmesini ve Cuma günü Rasûlullah’a salavat getirmeyi ihmal ettiği için, kendisinden kefaret olarak dört yüz dinar istemesini söyler. Hz. Râbia’nın babası emredileni yapınca Basra emiri ona dört yüz dinar vererek gönlünü alır.

    Nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği

    Râbiatü’l-Adeviyye henüz çocukluk çağında iken annesi ve babası vefat etmiştir. Basra’daki kıtlık sebebiyle kardeşlerinden her biri bir tarafa dağılmış, kendisi ise yolda karşılaştığı zalim bir adam tarafından alıkonulmuş ve bu adamın kölesi olmuştur. Gündüzleri sürekli oruç tutup efendisinin işlerini yerine getirmiş; geceleri ise sabahlara kadar ibadet ve münacatta bulunmuştur. Kölelikten kurtulma hikâyesi ilginçtir: Efendisi bir gece uyanınca, onun başı secdede yakarışta bulunduğunu işitir ve gizlice onu izlemeye gider. Râbia büyük bir huşu ve içerisinde Rabbine münacatta bulunmaktadır. Başının üzerinde ise bir lamba, zincirsiz şekilde durarak etrafı aydınlatmaktadır. Efendisi bu garip manzara karşısında -biraz da korkarak- kölesini serbest bırakır. Artık hür olan Râbia bir süre çöllerde dolaşarak en sonunda kendisine bir kulübe edinir ve zühd hayatına burada devam eder. Nihayet yaklaşık 90 yaşında, geriye nesiller boyu anılacak bir dindarlık örneği miras bırakarak, sevgilisi olan Allah’a kavuşur.

    Onun hayatı hakkında bilinenler genellikle ilk dönem biyografik derlemelerdeki kısa açıklamalarla sınırlıdır. Bununla birlikte sıra dışı bir insan olduğu ve bu kişiliğine mutabık davranışlar sergilediği açıktır. Mesela hiç evlenmemiştir. Kendisine evlenme teklif edenleri, kalbinin bir mahlûka yer veremeyecek kadar Hak ile meşgul olduğunu ileri sürerek geri çevirmiştir. Yalnızca günü geçirebileceği rızıkla kifayet edip oldukça zâhidane bir yaşam sürmüştür. İnsanları lüks ve rahat yaşama alıştıkları için tenkit etmiş ve her fırsatta bunun Müslümanlar için bir utanç olduğunu dile getirmiştir.

    Ziyaretçilerinin naklettiğine göre Râbia bir deri bir kemik denecek kadar zayıf bir kadındır. Evinde bir hasır, yerden iki ayak yüksekliğinde kamış bir elbise dolabı ve içinde de birkaç giysi vardır. Kendisine maddi yardımda bulunmak isteyen ahbabını şöyle uyarmıştır: “Ben ki dünyanın sahibi olan Allah’tan bile bir şey istemeye hayâ ederim. Onun sahibi olmayan bir mahlûktan nasıl isterim?” Yine kaynaklar, Râbia’nın hastalığında şifa bulmak için herhangi bir şeye tevessül etmekten ısrarla kaçındığını naklederler. Ona göre hastalık Allah’ın dilemesiyle başa gelmiştir; onun iradesine gönülden teslim olmak gerekir. Bundan daha mühimi azabı görmeyecek dereceye ulaşmaktır. Mısırlı kadınlar bile bir yaratılmışın güzelliğiyle parmaklarının acısını hissetmediklerine göre, Hâlık’ı tefekkür eden biri bu mertebeye çok daha layıktır.

    Hz. Hasan el-Basrî’nin ziyaretleri

    Râbiatü’l-Adeviyye’nin evine gidip gelen ziyaretçiler arasında sıkça ismi zikredilen kişilerden birisi, yine Basra’da yaşamış olan meşhur zâhid Hasan el-Basrî’dir. Kronolojik olarak mümkün gözükmese de bu iki ismin buluşmaları ve aralarındaki sohbetlere dair pek çok rivâyet, menâkıb kitaplarında yerini almıştır. Bunlardan birinde Hasan-ı Basrî, Râbia’yı nehir kenarında görür ve seccadesini suyun üzerine sererek birlikte namaz kılmayı teklif eder. Hz. Râbia onun bu keramet gösterisine cevaben, seccadesini havaya fırlatıp üzerine oturur; Hasan’ı yanına çağırır. Hasan-ı Basrî, onun verdiği mesajı anlayarak sükût eder. Hz. Râbia şöyle der: “Hasan, senin yaptığının aynısını balıklar, benimkini de kuşlar yapabilir. Asıl iş bunların çok ötesindedir!”

    Ona dair anlatılan kerametler sebebiyle, henüz o hayatta iken zaten oldukça şöhret kazandığı görülmektedir. Seccadesinin altında para bulduğu, ateşsiz yemek pişirdiği veya kendisine gökten ilahi ikramların indiği gibi söylentiler bunlar arasındadır. Hz. Râbia ise bu şekilde anılmaktan rahatsızlık duymakta ve esasında insanların kendisini ziyaret etmesine de sıcak bakmamaktadır. Bu durumun sebebini soran yeğeni Zülfâ’ya şöyle bir açıklama yapmıştır: “Ölünce insanların yapmadıklarımı yaptığımı, söylemediklerimi söylediğimi iddia etmelerinden korkuyorum.” Fakat vakıa onun tahmin ettiği gibi gerçekleşmiş; tarihi süreç içerisinde Râbiatü’l-Adeviyye pek çok kerametin baş kahramanı olarak anlatılagelmiştir.

    Onun tasavvufî öğretisinin temelinde ilahi aşk vardır. Basra’da Hasan-ı Basrî’nin “korku ve hüzün” temalı zühd yaşantısının mukabiline “aşk ve hüznü” yerleştirmiştir. Onun zühd hayatı Allah’ı hesapsızca sevmeye (ihlas) ve Allah’ın sevgisini kazanmaya dayalıdır. Onu anlamamızı sağlayabilecek en isabetli örnek, kendisine cenneti arzu edip etmediği sorulduğunda verdiği cevaptır: “El-câr sümme’d-dâr”, yani “Önce komşu sonra ev”. Bir niyazında şöyle yakarır: “Ya Rabbim! Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet edersem, beni cehennemde yak. Şayet cennet ümidiyle taatte bulunursam, beni cennetine koyma. Fakat Sana Senden ötürü ibadet ediyorsam, ne olur beni ebedi güzelliğinden mahrum eyleme!”

    Ne cennet ümidi ne de cehennem korkusu

    O, Allah’a ne cennet ümidi ne de cehennem korkusuyla ibadet etmiştir. Maksadı yalnızca müthiş bir sevgi ve iştiyak duyduğu Rabbinin sevgisini kazanmaktır. Onun cemalini temaşa etmek ve hakkında marifete ulaşmak bu karşılıklı sevginin neticesi olacaktır. Hz. Râbia bahar aylarından birinde bir gün, evde yine ibadetle meşguldür. Hizmetkârı onun huzuruna gelir ve “Efendim, Allah’ın eserini görmek için dışarı gelin” der. Hz. Râbia şöyle cevap verir: “Bilakis sen içeri gel ki, onları vücuda getireni göresin. Yaratıcının seyri beni yaratıklarını seyirden men ediyor.” Yine şeytanı düşman olarak görüp görmediği sorulduğunda, verdiği yanıtla soranları hayli şaşırtmıştır: “Hayır. Zira Allah’a olan aşkım, şeytandan nefret etmeye yer bırakmadı.”

    Hz. Râbia’nın ibadet/kulluk anlayışı, sevabı “öteki dünya”ya bırakılan amellerin semeresini bu dünyada bulmaya dayalıdır. Vefatından sonra kabrini ziyarete gelen arkadaşlarının, “Ey iki âleme boyun eğmemekle övünen veli! O yüce mertebeye eriştin mi?” dedikleri ve “Gördüğüme eriştim”! diye bir nida işittikleri anlatılmıştır. Bu menkıbe yukarıdaki tespiti doğrular niteliktedir. O, ne gördüyse bu dünyada görmüştür.

    Hz. Râbia’nın yaşantısında sevgi ve hüzün bir aradadır. Hüznü cehennem korkusundan değil, noksan amelleri sebebiyle Allah’ın sevgisini kaybetme endişesindendir. Ona göre günahlar, kul ve Rab arasında mesafe oluşturur ki bu da onun için azaba eş değerdir. Günahları sebebiyle Rabbiyle arasına mesafe gireceğini düşünür; bu yüzden daima günahlarını hatırlayıp mahzûn olur, ağlar ve tevbe eder. Görüldüğü gibi onun Rabbine olan sevgisi kulluğunda bir gevşekliğe, rahatlığa yahut akıbetinden emin olma durumuna yol açmamıştır. Bilakis o, sahih muâmele ve mücâhedeyi bu sevgiyi tahkim eden bir araç olarak görmüştür. Rivâyet edilir ki dostu Süfyân es-Sevrî bir gün Râbia’ya “Bütün geceyi ibadetle geçirmemizi lütfeden Allah’a bunun için nasıl şükredeceğiz?” diye sorar. Râbia için şükrün karşılığı yine ibadettir: “Yarını oruçlu geçireceğiz” şeklinde karşılık verir.

    Hamd sadece O’nadır

    Aynı minvalde olmak üzere Hz. Râbia’nın meşhur şiirine de değinmek gerekir. Şiir kısa olmasına rağmen mana bakımından oldukça ağırdır ve zaman içerisinde pek çok bestesi yapılarak ilahi şeklinde de terennüm edilmiştir. Bu şiirinde o, Hakk’a duyulan sevgiyi ikiye ayırır. Biri, ona verdiği nimetler sebebiyle sevgi duymak, diğeri ise Hakk’a sırf zatı için muhabbet beslemektir. Bu iki farklı sevgi türü kullar arasındaki hiyerarşiyi de simgeler. İnsanların bir kısmı cenneti talep ettikleri veya Allah’ın gazabından emin olmak istedikleri için kulluk ederler. Burası açıktır. Fakat az sayıda olan seçkinler, Hakk’a yalnızca cemali için, sırf zatı için ibadet eder, onun sevgisini kazanmaya çalışır, cemâlini diler, ondan başka bir şey murâd edemezler. Şiir belki de sayfalar dolusu şerhi hak eder fakat çoğu zaman ibâre, manayı taşıyamaz. Mananın okuyucunun kalbine ilham olunması temennisiyle, meşhur şiirin tercümesini aktararak yazıyı sonlandırmak ve sükût etmek gerekir:

    Senin aşkını tattıktan sonra bildim aşkı
    Ve kapadım kalbimi senden başkasına
    Sana yakardım ey
    Biz kendisini görmediğimiz halde
    Kalplerin sırrına muttali olan!
    İki farklı sevgim var sana karşı
    Biri bana ait, diğeri sana layık olan sevgidir
    Zikrinle meşgul olmak benim sevgim
    Zâtına layık olan sevgi ise, yalnız Seni müşâhede etmemdir
    Her ikisinde de hamd bana değil
    Sadece sanadır.

    Not: Bu yazı Margaret Smith’in Rabia: Bir Kadın Sufi (İnsan, 2014) isimli kitabından mülhem varlık bulmuştur.
    Hicret Karaduman

    --------------------------------------------------------
    Bu güzel yazı da başlıbaşına bir inceleme sayılır, Hicret Karaduman'a ait bu bilgilerden sizleri mahrum etmek istemedim.
    Margaret Smith
    dunyabizim.com
  • 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.