Ömer Öztürk, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Puan vermedi

Gönlümüzce güneşler parlatıyoruz gökyüzünde.
Ama, sınırlar yerli  yerinde duruyor, biz de bunu biliyoruz.

En  aşırı  çılgınlıklarımız içinde,
arkada bıraktığımız ve  yanılgılarımızın sonunda yeniden bulacağımızı  safça umduğumuz bir denge düşünüyoruz.

Çocukça bir görüş  bu işte.

Bu yüzden,
bugün tarihimizi,
çılgınlıklarımızla beslenen
çocuk uluslar yürütüyor.

Denemeler, Albert Camus (Sayfa 26 - Say)Denemeler, Albert Camus (Sayfa 26 - Say)
Feyza İrem, bir alıntı ekledi.
Dün 11:13 · Kitabı okuyor

Ama nasıl başlarsın?.. Yalnız bir çocuk başlayabilir. Sana bana gelince, biz geçmişte kaldık. Bir öfke, binlerce düş; bütün bunlar biziz... Bu toprak, bu kızıl toprak biziz; sel yılları, toz yılları, kuraklık yılları, hepsi de bizleriz. Biz yeniden başlayamayız.

Gazap Üzümleri, John SteinbeckGazap Üzümleri, John Steinbeck
Murat Ç, 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da'yı inceledi.
 19 May 19:19 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

6 Mayıs 1919:
Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

9 Mayıs 1919:
İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

14 Mayıs 1919:
Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım!
- Allah muvaffak etsin!
- Mutlak muvaffak olacağız!

15 Mayıs 1919:
Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

16 Mayıs 1919 – Kalkış….
Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
(...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

"Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

"Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

*Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
*İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
*Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
*Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
*Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
*Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
*Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
*Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
*Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
*İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
*İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
*İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
*Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

Bu liste daha da uzar…
Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
Bunları yazanların gram yüreği YOK!
Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

Neler yok edildi!!;
*Halkevleri kapatıldı,
*Köy Enstitüleri kapatıldı,
*Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
*Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
*Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
*İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
*Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
*İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
*Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
*Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
*Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
*Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
*Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
*Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
*Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
*Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
*Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
*İç ve dış borç arttı,
*Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
*Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
*Yeşil alan her yıl azaldı,
*İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
*Üreten değil tüketen toplum türedi….

O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

“Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
Cemal Süreya
OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

Unutma!

İyi Okumalar….!

Özgür, Dönüşüm'ü inceledi.
 19 May 16:17 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

kafka'nın yerinde sistem ve toplum eleştirisini anlatan güçlü bir hikaye. kısa olmasına karşın içi bir ömre yayılacak kadar dolu bir kitap.

öykü daha ilk sayfada çarpıcı bir giriş yapıyor. gregor samsa'nın çaresiz durumunu görmezden gelerek işe gitmesi gerektiği fikrine kapılması içselleştirilmiş köleliğinin can sıkıcı durumu. müdürünün daha 1 saat geçmemiş olmasına karşın evine gelmesi sistemin bireylere yaptığı baskının tezahürü.

gregor'un köleliği sadece ailesinin borçlarına karşı çalışma zorunluluğu hissettiği işiyle sınırlı kalmıyor. ailesinin bu duruma uyarak kendini patronlarının emrine vermesini başarı olarak görmesi evin içinde de başka bir köleliğin devam etmesi gibi. "cehennem iyi niyet taşları ile döşenmiştir" sözünde olduğu gibi aile gregor'a yıllardır yaşadığı cehennemin gerekliliğini ve bununla gurur duyduklarını dile getirerek bu kölelik halini normalleştirmiştir.

hikaye gregor'un ailesinin istediği bu normalleştirilmiş kölelik halinden çıkışının metoforik anlatımı üzerine kurulmuş. başta bu durum yeniden kendi normlarına dönmesine karşın bir umut beslerlerken daha sonra umut kaybolunca artık ondan kurtulmak istemelerine kadar varmıştır. toplumun ve ailenin bu köhne varoluş hali günümüzde de devam ettiği için öykü hala güncelliğini korumaktadır. sistemin size çizdiği çizginin dışına çıktığınız anda toplumun geri kalanının gözüne bir böcekten farkınız olmadığını iyi bir anlatıcı özelliği ile biz okuyucuya başarılı bir şekilde aktarmış kafka.

Su Ay, Yeniden İnanmak'ı inceledi.
19 May 16:13 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Yeniden inanmak..
İnandığımız, bildiğimiz sandığımız herşeyin üstünden geçmek farz oldu. Çünkü doğru yaşamıyoruz! Bildiğimiz, inandığımız gibi değil demek ki. Üstünden geçip kusurları yanlışları ayıklamamız lazım. Gereksiz çöpleri bulduk mu çekip atmalıyız. Biz bilgilerimizin kölesi değil, bildiklerimiz bizim kölemiz olsun. Yanlışsa yanlış diyelim ve yol verelim. Yeni baştan inanalım. Boş kabuk gibi değil. Dolu dolu ve tam anlamıyla. "Müslümanı, başka kültürlerin insanından ayıran belli başlı farklılıklardan biri, onun yapıp etmelerini, ölümü ve ötedünyayı göz önünde bulundurarak dışlaştırmasında görülür." Ölümü ve ötedünyayı hayatımızın merkezinden attık diye belki birazda bozguna uğradık. Yeniden, yeni baştan inanalım biz en iyisi. Yeni baştan gözden geçirelim. Hiçbir şey bilmiyormuşçasına. Hiçbir şey bilmemek, yanlış bilmekten evladır!

Utku, bir alıntı ekledi.
19 May 14:22

Gözlerimin gördüğü, kulaklarımın duyduğu en güzel şiir.
Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa...
Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz...
Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler...
Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Adnan YücelYeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Adnan Yücel
Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
18 May 23:09 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Günün birinde gözlerim yeniden görmeye başlarsa, başkalarının gözlerine çok ciddi bakacağım, gözlerinde o kişilerin ruhlarını görüyormuşum gibi, dedi, Ruhlarını mı, diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı adam, Ya da bilinçlerini, kullanılan sözcüğün o kadar önemi yok, koyu renk gözlüklü genç kız bunun üzerine, fazla öğrenim görmediği dikkate alınırsa kendisinden beklenmeyen bir söz etti, Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var, bizi biz yapan işte o.

Körlük, José SaramagoKörlük, José Saramago

Zulme Lanet Kudüse Destek !!! (siyasetten bağımsızdır)
Tarık Tufan'ın yaklaşık 15 sene önce yazdığı bir yazıyı paylaşmak istiyorum.

Kudüs'ü Savunan Börekçiler

“Kudüs’süz ve İstanbul’suz aşk yoktur.”

Yeni yıl münasebetiyle takvimleri de yenilemek gerekiyor. Hafta sonunda ziyaret ettiğim annem bir takvim hediye etti. Hani şu her güne bir yaprak olan takvimlerden. İçinde namaz vakitleri, ayetler, hadisler, önemli günler, önemli olaylar, nasihatler ve daha bir sürü şey olan takvimlerden. Çocukluğumdan beri vazgeçemediğim alışkanlıklardan biridir takvim yapraklarını okumak. Ama konu bu değil.

Annemin verdiği takvimi İstanbul’daki bir börekçi promosyon olarak yaptırmış.
Peki takvimin asılı durduğu kartonda ne fotoğrafı var?
Hemen söyleyeyim. Kubbetüs Sahra’nın içinde bulunduğu Kudüs’ten bir görünüm.
Şimdi bunda ne var diyeceksiniz.
Aslında çok alışkın olduğumuz için, fazlaca karşılaştığımız için çok önemli gelmiyor bize. Ama üzerinde biraz düşününce ne kadar önemli olduğunu fark ediyor insan.
İstanbul’da bir börekçi takvim yaptırıyor.
Takvim kartonuna çeşitli fotoğraflar koyabilir ama o Kudüs’ü seçiyor. Belki bazılarında da İstanbul var. İki kardeş şehri yan yana koyuyor.
İstanbul’daki börekçi lisan-ı haliyle Kudüs bizim şehrimizdir diyor.
Elindeki imkanlarla Kudüs direnişine katılıyor.

Geniş bir coğrafyanın bir ucundan diğer ucundaki şehrine selam yolluyor. O şehrin sakinlerine içtenlikle gülümsüyor ve Kudüs aşkımızdır diyor.
Dayanın diyor börekçimiz. Biz İstanbul’dan size omuz veriyoruz.
Küçücük bir dükkandan bir şehre, bir tarihe, bir coşkuya, bir direnişe, bir kardeşliğe, bir geleceğe, bir mabede, bir aşka, bir hüzne, bir savunmaya, bir tutkuya ses veriyor.
Biz de varız diyor.

Yaşadığımız coğrafyada aynı medeniyetin çocukları, bilinçaltlarına kadar inmiş bir duyarlılığı da paylaşıyorlar. Mescid-i Aksa’da iftar eden arkadaşlar da aynı duyarlılığın Kudüs cephesindeki karşılığını anlatmakla bitiremiyorlardı.
İstanbul’da yaşamanın sorumluluğunu üzerine alıyor bir börekçi ve İstanbul’dan Kudüs’ü savunuyor. Biliyor ki bu coğrafyayı İstanbul-Kudüs çizgisinde büyüyen medeniyet dalgası koruyacaktır.

Yenik bir yüzyılı geride bırakırken, geleceğe küçücük bir şüphe kırıntısı bile bırakmadan umutla bakıyoruz. Yeter ki bu coğrafyanın insanları, kendileri dışındaki herkesin farkında olduğu ve bir gün yeniden hatırlamalarından korktukları kimliklerine sahip çıksınlar.
O kimlik, bu toprakların her zerresinde var.
O kimlik, bizim insanımızın sözlerine, hareketlerine, gündelik alışkanlıklarına sinmiş bir kimlik.
Tek sorun; farkındalık!
İstanbul’daki börekçi bir şekilde bunun farkında ve Kudüs’ün kolay kolay teslim edilmeyeceğinin de açık bir göstergesi olan takvimlerini dağıtıyor.
Ümmet aynı aşka gönül veriyor..

Tarık Tufan

Çok canım sıkkın; dünyadan bezmiş durumdayım. Şahsi hayatıma dair berbat bir dönem geçiriyor ve geleceğe dair umudumu kaybediyorum. Maneviyatım bozuk, sinirlerim yıpranmış halde.

Buna rağmen ne olursa olsun, ‘halen kitap okuyabiliyorsam beni öldürememişler demektir’ diye düşünüyorum. Okumak, bir direnişe dönüşüyor benim için. Okudum ve paylaşacağım yine…

Dördüncü Yıldız - Alman Futbolunun Kendini Yeniden Keşfi ve Dünyayı Fethi –ki bundan sonra Dördüncü Yıldız olarak bahsedeceğim kitap, Alman spor gazetecisi Raphael Honigstein tarafından kaleme alınmış bir futbol kitabı. İthaki Yayınları’nın futbol kitapları serisinin son kitaplarından birisi ve oldukça başarılı bir kitap.

İsminden de anlaşılacağı üzere Dördüncü Yıldız, Alman milli takımının 2014 Dünya Kupasında şampiyon olup, dördüncü yıldızı takmasını anlatıyor. Ancak sadece bunu değil. Alman futbolundaki yenilenmeyi de…

Bu yazının kitap özelinde bir futbol yazısına dönmesi kaçınılmaz bir durum aslında. Şöyle anlatayım, ben ülkemizde Samsunsporluyum; hem de iflah olmaz derecede. Bir futbolsever olaraksa, Bayern Münih’i tutuyorum. Üstelik çok eski zamanlardan beri; hatta bir Samsunsporlu olarak acıyla beslendiğim için olsa gerek Bayern’i tutmam onların belki de tarihlerinin en kötü sezonu olan 1991-92’ye kadar dayanır.
Türk milli takımının turnuva istikrarı maalesef ortada; her ne kadar dünya bizi kıskanıyor olsa da(!) bizim bu kıskançlığa karşı ortaya koyabileceğimiz pek bir başarımız yok. Bu nedenle ben 1990 Dünya Kupasından beri bizim ( ya da Bosna’nın ) olmadığımız bütün büyük turnuvalarda hep Almanya’yı tutmuşumdur. Bu tercihimde genelde yalnız kalırım, yani diğer futbolsever arkadaşlarım Almanya’yı pek matah bulmazlar ama bendeki durum bu. Ve bu yaz da Almanya'yı tutacağım.

Hayatım boyunca duygusallığım yüzünden başıma pek çok felaket gelmiş, rol yapamayan bir adam olarak Almanları tutmaktan hiç vaz geçmedim. Tabii bunda ortaokul yıllarımda yabancı dilimin Almanca olması da etkili olmuş olabilir.
1990’da Matheuss, Brehme, Klinsman, Hassler, Litbarski, Völler’li kadrosuyla dünya şampiyonu olan alman milli takımı sonrasında hiçbir Avrupa ve Dünya kupasını kaçırmadı; hepsine katıldı. Tıpkı 1990 öncesinde olduğu gibi…

İnsana ilginç gelen şey şu aslında; kitap Alman futbolunun çöküşünden ve sonrasında yeniden yapılanmasından söz ediyor. 2004 yılı itibariyle önce teknik direktör olarak Klinsman sonra da ülkemizde de görev yapan ama başarılı olamayan(!) Löw ile devam eden süreci anlatıyor. Özellikle altyapı eğilimi ve yıllarca görmezden gelinen göçmen kökenli oyuncuların varlığı ile değerlenen bir futbol iklimi. Ayrıca eskinin soğuk, acımasız, robotvari oyuncuları yerine insani yönleri yüksek, mütevazı ve takım ruhuna uygun bir oyuncular modeli oluşturuluyor.
Esasında şuraya gelecektim; Alman futbolundaki çöküş olarak 2004 yılı belirlenmiş. Gerçekten Euro’ 2004’te Almanya grubundan çıkamamıştı ve zayıf bir takım havası veriyordu. Keza Euro’2000’de de Almanlar hayal kırıklığı yaşatmışlardı. Ancak yine de turnuvaya katılan bir takımları vardı. Hatta mesela 1992’de final oynadılar; 1994’te çeyrek final… 1996’da Avrupa şampiyonu oldular. 1998’de çeyrek final vardı. Bizim efsane kupamız olan 2002’de final oynadılar –ki biz üçüncü olabildik. Bunlara rağmen çöküş ve başarısızlık olarak kabul ediyorlardı. Aynı istatistiğin bizde olduğunu düşünsenize! Tüpçü kökenli yandaş TFF başkanımız, ( onlarda futbolu yöneten isimler Beckenbauer, Bierhoff, Sammer falan, bizde tüpçü, damat... ) dünya derbimiz, dünya ligimiz vs… Aman Allah’ım! Ver mehteri ver mehteri durumları olurdu. Ama düşünün, bu sonuçlar Almanya için çöküş oluyor!

Sonra Klinsman&Löw dönemi başladı. 2006’da evinde 3. olan jenerasyon oynadığı futbolla herkesi memnun etti. 2008’de final oynadılar. 2010’da dünya üçüncüsü oldular. 2012’de yarı final; ama bunlar bile başarı sayılmayabiliyordu. Nitekim, en sonunda 2014 Dünya Kupasını kazandılar.

Mesut Özil, Sami Khedira, Boateng, Müller, Lahm, Podolski, Klose, Neuer, Hummels, Schweinsteiger, Götze, Schürrle gibi oyunculardan müteşekkil bir takımın oluşturulma süreci işleniyor Dördüncü Yıldız’da…

Raphael Honigstein çok sayıda kişiyle görüşmeler yaparken bir belgesel tadında eser oluşturmuş. İyi bir futbolseverseniz çok ilginizi çekeceğine eminim.

Melike, Bir Tereddüdün Romanı'ı inceledi.
18 May 16:05 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

….bak şu hançerin üstüne.
Üzerinde İtalyanca bir cümle: Entrero in un cuore!
manası nedir biliyor musun? ‘’Bir kalbe gireceğim!’’ demek
ve bu senin kalbin. (Sayfa 179)
bu diyaloğa cevaben https://youtu.be/ZWwtLPtQLHw şunu bırakayım da 179' dan sonra nasıl bir kafayla okuduğum anlaşılsın :D

artık ciddileşebilirim ;)
---------------------------------------------------------------------

Vildan bipolardır.
Muharrir ikisini de kandırmıştır.
Mualla hislidir, mantıklıdır, haklıdır.
Ne ret, ne kabul: Tereddüt

Üç ana karakter, roman içinde roman, geniş anlamda metnin merkezini oluşturan diğer bir metin: Çıplakları Giydirmek, Pirandello.

Karşımıza kendi gibi bir yazar karakteri çıkaran Peyami Safa, yazarın genel geçer yaşantısını, yazdıklarında kendi yaşamının etkisinin fazlaca görüldüğünü, bize ama bilhassa da Mualla’ya hissettirir. Yazar başlı başına bir tereddüt yumağı iken Mualla’nın da ondan altta kalır yanı yoktur. Tüm roman boyunca yer yer yok sayılsa da hiç bahsi açılmasa da bizler biliriz ki Mualla yoksa bile tereddütleri sayfalar arasındaki boşluklarda dolaşmaktadır.

Safa’nın oldukça iyi bildiği, çevirilerini Fransızca’dan okuduğu bir İtalyan oyunu olan Çıplakları Giydirmek karakterleri, kendi yarattığı tereddütlü karakterlerine güzel bir gömlek olmuştur. İki kitap arasında köprü olan en önemli karakter de kesinlikle Vildan’dır. Vildan kitabı okumuş, yazarın o metinden almak istediklerinin bilincinde olan bir kadındır. Tüm roman boyunca bu kitaptan alıntılar yapar ve sorular sorar. Bir tereddüdün romanı bir bağlamda Vildan’ın anlattıklarıyla Çıplakları Giydirmek adlı oyunu iyi anlayabilmek üzere yazılmıştır.

Nereden geldiği nereye gittiği belli olmayan, istediği şeyin ne olduğunu kendi bile kestiremeyen bu kadın, yazarın sevgilisi mi, bir yabancı mı, sıradan ya da önemli biri mi? Bizlerin de kafasına böylesi sorularla tereddütler eker ve devam! Çevir sayfaları.
Vildan duygu değişimlerini iki uçta keskince yaşar. Bipolar bozukluğun izlerini görmeme sebep de bu uç değişikliklerdir. Vildan mutluyken tam mutludur, öyle ki yazar da Vildan’ın bu mutluluğuna bulaşır ancak bu mutluluk, histerik nöbetler eşliğinde kesilir, ağlama krizleri, tikler ve anlamsız bir yığın kelime yığınıyla tekrarlayarak devam eder. Vildan’ın bohem havasına bu çok yakışan özellikler, her konuda tereddüleri olan yazarımızı bu kadına sizce yaklaştırır mı yoksa kaçması için yeterli sebeplere mi dönüşür?

Her roman, içten dışa doğru ister istemez bir sarmal şeklinde yazılır. Bunda yazarın kasıtlı amacı, duyguları, içgüdüleri ya da roman kahramanlarının tavırları etkilidir. Peyami Safa, Vildan ve Mualla gibi iki karakteri karşımıza koyarken kasıtlı bir takım amaçlar güder. Yaşam içinde aldığımız her karar birer ihtimalin sonucudur. Çeşitli süzgeçlerden geçer ve biz posasından mı yoksa süzekten hızla geçmiş olandan mı yana tercih hakkımızı kullanacağımıza karar veririz. Önü sonu yok, iyi-kötü, doğru ya da yanlış fark etmeksizin bir kararın sonucunu yaşarız.

Mualla; bu kararlarımızın çekirdek aşamasıdır. Yola çıkmadan önümüze serdiğimiz tüm ihtimallerdir. Üzülmemek için en doğruyu bulmaya, en iyiyi yaşama şansını yakalamaya olan çabamızdır. Çok sıkıntılıdır. Hiçbir kesinliği olmayan şeyler üzerinde kesinlik arar. Yorulur, bunalır. Her şeyi didik didik eder. Başlamadan başlamalı mı yoksa yola çıkmadan bitirmeli mi bilmek ister. Garantici yanımızdır. Riskli işlerimizde yanı başımızdadır.

Vildan; ilk aşamayı geçirdikten sonra aldığımız sonucun hayatımıza yön verme şeklidir. Yaşadıklarımıza vereceğimiz tüm tepkilerimizi içerir. Mutlu olabiliriz ama bu yetmez çok çok mutlu olmak isteriz. Dibe vurduğumuzda daha kötü nelerin olacağını düşünürüz. İhtimallerimiz artık daha çetrefillidir. Bir kere yola çıkmışızdır, yaşadıklarımız bir silgi ile silinemez, unutulamaz artık. Etkisine odaklanmış ve yeni bir karar vermişizdir. Vildan tüm kararlarımızın dibi boylamış halidir. O artık dönüşü olmayan bir yola sokmuştur tüm kararlarını, düzeltemez, düzelsin istemez.

Muharrir; adını roman boyunca bilmediğimiz bu adam iki taraf arasında sürekli gelgitler yaşar. Sular durulduğunda hiçbir şey olmamış gibi, olayların akışına bırakılmış halinin sonucunu yaşayan sahile vuracak yanımız, belki enkazımız belki de yeniden dünyaya bağışlanmış olanımızdır. Bir nebze ikinci şansımız, boş vermişliğimizdir.

Muharririn sakinliği ve dinginliği, Vildan’ın bohem tereddütleri, Mualla’nın mantığına oturmayan, bir roman sayfasından kişi analizi yapma mecburiyetine düşen bu halleri arasında gelgitlerle ilerleriz.

Bu tereddütlerin bir sonu var mı ki?

Tereddüt etmeden okuyunuz efendim :)