• Bir kalecinin elleri koptuğunda,
    kopup giden iki el değil,tüm bir yaşamdır.
    Bir şarkıcının ses telleri işlemez hale geldiğinde kaybedilen bir gırtlak değil,
    tüm bir kimliktir.
    Yaşadığın bir olay,eski seni "sen" yapan şeyleri elinden aldıysa,
    o gün gerçekten ağır bir gündür.
    O gün sen ölümü yaşamışsındır.
    Ama aynı zamanda o gün,
    senin doğum günündür.
    Çünkü,dünyaya yeniden gelmişsindir.
  • 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10 puan
    Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki bu bir inceleme değil ustaya / ustama saygı duruşudur. Bugün -kendi çapımda- öykü yazabiliyorsam bunun ilk ateşleyicisi üstat Aziz Nesin'dir. Çocukken oyuncaklarım evin kütüphanesinde sıra sıra duran ansiklopedilerdi. Okumayı söktükten sonra çocukluğum ayrılmaz bir parçasıydı. Onlar varken evin dışında oynamaya hiç ihtiyaç duymayan kendi kendime yeten bir çocuktum.

    Gel zaman git zaman hayatın bana yeni yollar sunduğu, "cep delik cepken delik, kol delik mintan delik" asgari ücretle çalışıp süründüğüm zamanlarda çocukluğumda kalan okuma aşkım yeniden alevlendi. Yaş 22, yakın tarihe meraklı, siyaseti anlamaya, Dünyada olup bitenlerin idrakına varmaya çalışan bir gençtim. Kısıtlı paramla siyaset tarihi ve ülkenin yakın zamanı üzerine pek çok okuma yaptım. Yaklaşık bir, bir buçuk yıl süren bu yoğun okuma ve anlama zamanında sonra evimize her gün giren gazetenin yaptığı sürprizle Aziz Nesin'in öyküleriyle tanıştım. Yıl 2006, okuma alışkanlığımın artık oturduğu, elime bir şekilde geçen her kitabı yutarcasına okuduğum zamanlar. Şimdi Avrupa, Gerçeğin Masalı, İstanbul'un Halleri, Memurlar Memurlar ve Şehirden İndim Köye adlı Nesin Yayınevi tarafından oluşturulmuş öykü seçkileri gazete alanlara hediye olarak veriliyordu. Aziz Nesin'den sonra aynı gazete bir de Rıfat Ilgaz gibi değerli bir başka toplumcu gerçekçi mizah yazarımızın kitaplarını vermeye başladı. Bir de onları okuyunca edebiyatın adeta müptelası oldum. Bu kitapları okuduktan sonra tam manasıyla edebiyatla tanıştım ve bu öyle bir tanışmaydı ki o gün bugündür aralıksız her gün edebi eser okuyorum.

    Peki bu iki yazarı bana sevdiren unsurlar nelerdi? Bu soruya şimdiki aklımla cevabım, toplumun aksaklıklarını ve politikacıların, bürokratların zaaflarını, eksik yönlerini çok iyi gözlemlemeleri, bunları gayet akıcı, mizahi bir dille dile getirmeleriydi. O tarihten sonra hayatımın her döneminde Aziz Nesin kitapları yer aldı. Cep delik cepken deliklik nedeniyle sahaflardan Adam Yayınları baskılarını (O zamanlar Nesin Yayınevi'nin sıfır kitaplarına param yetişmiyordu) toplayıp okuyordum. Bu öyle bir okumaydı ki bazen bir gün içinde 150 sayfalık kitabı okuyup yutuyordum. Okudukça daha çok Aziz Nesin öyküleri okumak istiyordum. Sonra onun romanları olduğunu da keşfettim, bu sefer onları da bir şekilde sahaflardan alıp okumaya başladım. Bu böyle yıllardır devam ediyor. Hala arada sahaflarda denk geldiğimde eski baskısından bir Aziz Nesin öykü kitabı satın alırım. Nesin Yayınevi'nin Aziz Nesin kitapları setlerinden (yedi kitaplık roman seti gibi) alırım. Yani yaklaşık 15 senedir Aziz Nesin, edebiyat yolculuğumun tam orta noktasında duruyor.

    Peki kimdir bu Aziz Nesin? Edebiyatı hakkında söylenecek çok söz var ama kendi Youtube kanalımda hem bu kitap hakkında hem de öykücülüğü, romancılığı ve onun sinema-tiyatroyla olan ilişkisi üzerine çeşitli videolar çektim. (Buraya linklerini koymayacağım, arzu eden olursa kanaldan arattırıp bulabilir.) Onu hep siyasi yönüyle, din ve toplum hakkındaki sözleriyle yorumlarız. Tabii ki Aziz Nesin gibi bir şahsiyet düşüncelerinden ayırt edilemez belki ama ona önyargıyla bakan arkadaşlarımız muazzam bir yazarı kaçırıyorlar. Aziz Nesin’in problemi inananla, inançla değil başta din tüccarları ve onları kullanan siyasetçiler olmak üzere sistemdeki aksaklıkların kaynağı olan gruplarladır. O, toplumumuzun olumlu, olumsuz tüm yanlarını adeta kılcal damarlarına kadar gözlemlemiş ve damıttıklarından öykülerini çıkarmıştır. Onun öykülerini her yaşta okuyabilirsiniz. Yazdıkları yerel değil pek çok topluma uygulayabileceğiniz evrenselliktedir.

    Hayatının bir kısmını hapislerde geçirmiş yazarın yaşadığı belki de en acı olaylardan biri olan Sivas Katliamı’nı atlamamak gerek. (Olayları değil. Olayları denilerek hafife alınacak bir konu değildir bir yaz günü Sivas’ta yaşananlar. Yakılan, boğularak ölen 35 can ve yaşama son anda tutunan diğer canlar.) Burada yaşananlar 90’lı yılların kara bir lekesi olarak ne yazık ki tarihte yerini aldı. Üstüne ne söylense az gelecek bu katliamda yitip giden canlardan biri olan Hasret Gültekin’in o güzel sesi ve bağlamasından bir türkü bırakayım buraya:
    https://www.youtube.com/watch?v=_fNu6jgqUN8

    Tarihimizin bu kara lekesinden sonra yeniden geri döneyim onun edebi yaşamına. Aziz Nesin edebiyatı derken acaba kaç sayıda ve türde eserden bahsediyoruz kısmını Yeşil Renkli Namus Gazı kitabının arka sayfaları bize cevap versin.
    https://eksiup.com/p/z5475213kgmu
    https://eksiup.com/p/hz4752143okp

    Görsellerden de bakabileceğiniz üzere ömrünün sonuna kadar pek çok türde eser üretmiş bir üstattan bahsediyoruz. Onun düşünce yazıları bir yana, öykü, roman, şiir ve oyun türünde eserleri edebi açıdan oldukça kıymetlidir. Sadece mizahın veya toplumcu gerçekçiliğin içinde değerlendirilemeyecek büyük bir kalemdir Aziz Nesin.

    Bu kadar anlattıktan sonra şimdi geçelim kitabımıza. 13 öyküden oluşan bu güzel kitap ilk olarak 1964 yılında Düşün Yayınevi tarafından Yeşil Renkli Namus Gazı adıyla yayımlanmıştır. Fakat daha sonra zaman içinde farklı yayınevlerine geçtikçe “Yeşil” ifadesi atılmış ve kitap Namus Gazı adıyla basılmıştır. Daha sonra Nesin Yayınevi’nin kurulmasıyla yeniden ilk ismine geri döndürülmüştür. Aslında kitaba ismini veren öyküdeki “Yeşil” ifadesi metin için önemlidir. Bu nedenle kitabın yeniden ilk ismine geri döndürülmesi gayet yerinde bir karar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta buna öyküden örnek vereyim:

    “Yitik uygarlığı bağrında saklayan yeraltında gömülü kentte, adına “Namus” denilen yeşil renkli bir gaz vardı. Çok tatlı yeşil renkte olan bu gaz, bütün öteki gazlardan çok daha uçucuydu. Şişeler içinde saklanır, ışıksız yerlerde korunur ve ancak artı yirmibir derece ısıda tutulurdu.” s. 53 (Alıntıda geçen birleşik kelime kullanımı yazarın edebi üslubundan kaynaklıdır.)

    Hazır bu alıntıyla giriş yapmışken kitabımızı da ona adını veren öyküden yani “Yeşil Renkli Namus Gazı Operası”ndan başlayalım. Bu öykü yazarın değerli siyaset adamı ve eğitimci Hasan Âli Yücel’i anarak başlar.

    “Hasan Âli Yücel, bu hikâyeyi oyun olarak yazmamı önermişti. Hikâyemi Yücel’in anısına adıyorum.” s.52

    Kitabını bu beşinci öyküsünde geçen “opera” kelimesi kendinden önceki öyküleri tamamlar niteliktedir. İlkinden başlayarak öykü isimleri sonlarında “senfoni”, “romans”, “balad”, “konçerto” ve son olarak “opera” ifadeleri kullanılmıştır. Kitabın yirmi dört sayfalık bu en uzun öyküsünde, yeşil renkli namus gazı ve yaşamının sonuna kadar çalışıp didinmesine rağmen bir şişecik olsun bu gaza sahip olamayan Tabalahura’nın hikâyesi yer almaktadır. Namusun kavramdan çıkarılıp somutlaştırılarak yeşil renkli bir gaza çevrilmesi, tipik bir Aziz Nesin ironisi örneğidir.

    Kitaba ismini veren bu hacimli öyküden bahsettikten sonra kalan on iki öyküden de kısa kısa bahsetmek istiyorum. “Potinbağı Senfonisi” öyküsünde gözaltında hiç konuşmayan bir adamla onu konuşturmak zorunda olan genç bir polis memurunun hikâyesi anlatılmıştır. “İçip İçip Ağlama Romansı”nda ise yıllardır tiyatrolarda ağlayan bir adam rolünü üstlenen oyuncunun meyhanedeki hikâyesinin bir genç üzerinden anlatımıdır. “Bizim Köyün Delileri Baladı”nda evini, eşini, ailesini köyde ona inanmayan deliler yüzünden terk eden bir adamın gezdi onca köydeki delileri görmesinden sonra kendi delilerini özlemesi kaleme alınmıştır. “Gebe Kadın İçin Ağlama Konçertosu”nda köyünü bırakıp İstanbul’a göçen fakir aileden bir kadının çalıştığı evlerdeki zengin kadınların çocuklarına sütannesi olabilmek için ardı ardına doğum yapması konu edinilmiştir. “Altı Bekçi Atlıkarıncada” öyküsündeyse çocukluklarını geçiremeyen altı bekçinin içlerinde lunaparkta görev yapan bir arkadaşlarıyla birlikte atlıkarıncada yaşadıkları trajikomik macera anlatılmaktadır. “Aile Mezarlığı”nda trende aile mezarlığıyla başkalarına hava atmaya çalışan kadının trajikomik öyküsüne tanık oluruz. Kitabın en kısa öyküsü olan “Kiralık Kat”, isim benzerliğinden yanlışlıkla tutuklanan bir adamın hazin hikâyesi anlatılmaktadır. “Devletlerarası Dostluk İlişkileri” ndeyse aslında dostlukla yakından uzaktan ilgisi olmayan kurmaca iki devletin riyâkar diplomatik ilişkisi gözler önüne serilmektedir. “Sekiz Ayaklı Sisiphus” öyküsünde hafta sonunu ailesiyle birlikte parasız geçirmemek için öykü yazmak zorunda olan bir yazarın tiksindiği örümcekle yaşadığı olay anlatılmaktadır. “Bir Şaheser Doğuyor” öyküsünde şaheseri için büyük bir olay bekleyen şairin normalde pek alakası olamayacak avukat, doktor, gazeteci ve baş komiser ile olan enteresan ilişkisi konu edilmiştir. “Bir Yılbaşı Anısı”nda Paşakapısı Cezaevi siyasi koğuşta yatan arkadaşların hapisten çıktıktan sonra yılbaşı gecesi buluşacakları mekanda içlerinden birinin yaşadıkları anlatılmaktadır. “Bir Maaşla” öyküsündeyse ilk maaşını alan birinin parayla olan imtihanını bize aktarmaktadır Aziz Nesin.

    Toplumun neredeyse her kesiminden öyküler kaleme alan yazarın en güzel öykü kitaplarından biridir Yeşil Renkli Namus Gazı. Siz siz olun, ne bu güzel kitabı ne de yazarın kıymetli diğer öykülerini, romanlarını boş geçmeyin. Aziz Nesin, bir zamanlar bu toplumun nabzını en iyi tutan yazarlarımızdan biri. Kimi zaman efkarlanacağınız, kimi zaman tebessüm edeceğiniz ve kimi zaman da öfkeleneceğiniz metinlerin yazarı Aziz Nesin’in Nesin’ce öykülerini her dem okumak üzere kalın.
  • 94 syf.
    ·1 günde·8/10 puan
    Doksan yaşına gelmiş olmasına rağmen gerçek aşkı hiç tatmamış ve yalnızlığını gidermek için genelevlerin yolunu tutmuş olan kahramanımız kendisine bir doğum günü hediyesi vermek ister ve çok iyi tanıdığı genelev patroniçesinden kendisi için bakire bir kız ister.

    Fakat olaylar çok farklı gelişir, kızın yanında bambaşka duygulara kapılır, kız gündüzleri düğme dikmekten bitap olmuş haldedir ve geceleri derin uykuda olur. Kahramanımız kızı uykuda izlerken farklı duygulara kapılır. Şefkat, sevgi ve pek çok daha duyguyla sarmalanmış bulur kendisini. Kız uykudayken kıza hikayeler okumaya başlar ve kızın uykuda verdiği en ufak tepkiler bile kahramanımızı mutlu eder.

    Bir yandan ölümün çok yakında olduğunu hisseden kahramanımız yolun sonuna geldiğini düşünür diğer yandansa bu yaşına rağmen hiç tatmadığı aşkla tanışır. Gazeteci olan kahramanımız yazdığı yazılarda da farklı bir akışa kapılır. Bu zamana kadar kendisini beslediği şiirler, müzikler bambaşka bir tatla yeniden anlam kazanır.

    Kitap bir yandan insanı kızdırıyor bir yandan da hayatın faniliğini insanın gözüne sokuyor.

    Acımsız gerçek, hepimiz çürümeye mahkumuz, her geçen gün biraz daha çürüyoruz. Ve tüm bu faniliğin belki de tek ölümsüz yanı bizi tüketen değil de daha çok bizi biz yapan “gerçek aşk”.

    Kimimiz bunu bulacak kadar şanslı olurken kimimizse yalnızlığın pençesinde kıvranıyoruz ama bilmek gerekiyor ki eğer yaşadığınız “gerçek aşk” ise yalnızlığı besleyen tarafları da çok.

    Herkes farklı yorumlayabilir tabii ama hayatın karmaşası, faniliği, pisliği, tükenmişliği dört bir yanda kol gezerken “aşkı ıskalamayın” diye bağırıyor kitap.

    Kısa bir yolculukta uzun bir öykü anlattı eser, seviyorum seni Mârquez, “Yüzyıllık Yalnızlık” şaheserinden sonra bu da değişik bir tat bıraktı ruhumda.

    Kitapla ilgili pedofili özentisi olabileceğine dair eleştiriler de var ancak yazarın anlatmak istediği yaşamla ölüm, gençlikle yaşlılık arasında süregelen faniliğin karşısında insanın acizliğinin vurgusu bana göre ve bir ömrün sevgisiz kalan yanının pişmanlığı. Bu kitap konusu itibariyle topa da tutulabilirdi ancak yazar öyle bir ince ayarla kaleme almış ki öyküyü esas meseleden uzaklaşmıyorsunuz.

    O zaman son söz olarak diyorum ki hayatta ölüm hepimizin ensesinde beklerken aşkı bulacak kadar şanslılardansanız bunu ıskalamayın.

    Sevgi yoksa her şey fani!
  • Bence kaldırmalı bu doğum günlerini
    İnsan bir yas gibi doğuyor yeniden
  • Doğum ve ölüm aynı paranın iki yüzü gibi göründüklerinden, bizim tekrardoğuş kavramını Batı dünyasında yaptığımızdan daha fazla önemsememiz hiç de mantıksız olmaz. Ama fiziksel ölümümüzün hemen ardından bir tür yeniden-doğuşun vuku bulması olasılığını ciddiye alsak da almasak da, bu ömrün aynı anda meydana gelen bir dizi ölümden ve doğumdan oluştuğu çok açıktır.