• Dünya Sultanları
    ✅İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar tecritten işkenceye kadar tahammülü güç sıkıntılar çektiler.
    ✅Mekke’de ki ambargo yüzünden günlerce yiyecek bulamadılar. Bu maddi zaafiyet içerisinde Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara Allah’ın dinine sıkı sıkıya sarılmaları karşılığında dünyayı fethetmeyi, bütün bir dünyaya sahip olmayı va’d ediyordu. ✅Efendimiz’in bu nevi ifadelerini alay konusu yapan müşrikler, meclislerine fakir bir sahabi uğradığında “dünya sultanları geldi (caeküm mulûkü’d-dünya).” diye istihza ederlerdi. Şu ayetler müşriklerin müminlere bakışını resmetmektedir: “Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülüyorlardı.
    ✅ Müminler yanlarından geçtiğinde birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı. Ailelerine dönerken zevk ve neşe içerisinde dönüyorlardı. Müminleri gördüklerinde, ‘hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir.’ diyorlardı.” ]Mutaffifin, 83,29-32).
    ✅Müşrikler tahkir ve tezyif ettikçe sahabe İslam’a daha da sarıldı. Önce tecrit ve işkenceden kurtuldular. Sonra Hicaz’a, Yemen’e, Şam’a, Irak’a, İran’a, Mısır’a,… hükmettiler.

    ✅Günümüz Müslümanlarının yeniden dünya hâkimiyetini elde etmeleri İslam’a kayıtsız şartsız teslim olmaları ile gerçekleşecektir.
  • Kendinizi ve evinizi tepeden tırnağa İslâm’a göre yeniden tertip etmediğimiz sürece, İslâm tek millettir, diye düşünmenin anlamı kalmaz.
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Milletimizin zalim olduğu iddiası da sırf iftiradan, baştan başa yalandan ibarettir. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riyetkar olan (saygı gösteren) yegâne millet bizim milletimizdir.”
    Mustafa Kemal Atatürk

    (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ikinci baskı, Cilt II, s., 9.)

    ***

    Bu inceleme ile birlikte temel olarak şu konulara yanıt bulacağız;
    1- “Yalan” nasıl söylenir,
    2- “Yalan” çeşitli propagandalar ile nasıl gerçek kabul ettirilir,
    3- “Yalan” belgeler ve bilimsel bulgularla nasıl imha edilir, nasıl dik durulur.

    Emperyalist işgalci devletlerin ve gücü elinde bulunduran odakların bu topraklar üzerinde nasıl bir planı var, yüzyıllardır neden dertleri hiç bitmemiş, birinci dünya savaşı ile birlikte neyin hesaplaşmasının peşine düşmüşler, tarih tezleri ile birlikte nasıl toprak işgalleri yapmışlar hep birlikte göreceğiz.

    ***

    Harvard Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Albert B.Hart, öğretim üyeleri arasında topladığı 107 imzalı bir metni, senatörlere ve hükümet yetkililerine göndermişti. Bu metinde şunlar yazılıdır:

    “Türklerin Avrupa ve uygar uluslar çerçevesinde yeri yoktur. Kemalist rejim mutlaka çökecek ve milliyetçi Türk Hükümeti’nin amaçları asla gerçekleşmeyecektir” diyecektir.

    Bu kitap okunmadan önce, Sayın Özakıncı’nın sadece bu konu üzerine yaptığı 14 programı izledim. Her bölüm ortalama 1 saat 20 dakika sürüyor. En az 16 saatlik bir program izlemişim. İzlediğim diğer programları ayrı tabi ki. Hitler Almanya’sı ile ilgili izlediğim belgesellerin haddi hesabı yoktur, uyarlama kaç film izledim bilmiyorum. Okuduğum kitaplar, makaleler ve elimde ki kaynaklar ile çok fazla metin okudum, bilgi sahibi oldum. Diyeceğim o ki, ben; Hitler, Mussolini, Franco, Stalin, Lenin artık o devirde öncesinde ya da sonrasında kimler var olmuş etmişse hiçbirinin Kurtuluş Savaşımızı bahane ederek, Atatürk’ü ve Devrimlerini taklit ederek bir şeyler yaptığını ne duydum ne işittim. Elbette ki bir fikir edinmiş olmaları muhtemelen. Her ülke kendi yazgısını, kendi elleri ve kültürlerince çizer. Bizimkisi, bize aittir, başkalarına değil.

    Şimdi biraz geçmişe gidelim, sonra günümüze dönelim, Atatürk’ü, Hitler ile aynı düzeye indirgemek isteyenlerin nereden geldiğini, nerede olduğu ve nereye gitmek istediğini anlayalım.

    1919 yılında İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri şöyleydi:
    “Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur… Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.” demiştir.

    Bu nedir? Bu gerçek olmayan Aryan ırkı savunucularının, yani her şey Avrupalıların, diğer milletler ikinci sınıf insandır diyenlerin sözleridir.
    Devam edelim…
    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Şimdi incelemenin ilk başından itibaren verdiğim üç alıntı var. Bu alıntılarda ne görüyoruz? Türk düşmanlığı. Bu düşmanlık kendisini Birinci Dünya Savaşı öncesinde zaten ortaya çıkarmıştı. Özellikle İngilizler, Birinci Dünya Harbini bir hesaplaşma olarak görüyordu. Neyin hesaplaşması derseniz, geçmişte ki Türk Devletlerinin yayılması ve fetihlerinin. Çünkü kendi rezilliklerini unutmuş olan Avrupalılar, Türklerin bir barbar olduğunu ve fethettikleri her yeri batırdıklarını, yok ettiklerini Dünya’ya lanse ediyorlardı.

    Birinci Dünya Harbi niye çıktı diye bir soru sorar ve kısa bir cevap vermek istersek, cevap şu olacaktır; Osmanlı Devleti’nin dağılmaya ve toprak kaybetmeye başladığı ve sahip olduğu sınırları koruyamadığını anlayan büyük devletler, toprak kavgasına tutuştu. Birçok gizli toplantı yapıldı, her devlet kendi çıkarı doğrultusunda toprak istedi, anlaşamadılar. Bunun sonucu olarak ise, madem anlaşamıyoruz, o zaman savaşırız. Kim kazanırsa, o istediğini alır durumuna girdiler. Ve savaşı başlattılar. Savaş başlangıcını hem ders kitaplarımız hem de tarih kitaplarımız yanlış anlatır o ayrı. Almanların gemileri yani bizde ki adı ile Yavuz ve Midilli bize sığınmış onları kabul etmişiz sonra gemiler bizim olmuş, sonra Rusları bombalamış ve savaş başlamış. Öyle bir şey yok, savaş bundan daha önce başlıyor. Neyse konumuz bu değil, buna daha sonra değineceğim. Tarihleri ile birlikte belgeler, yazışmalar var.

    Şimdi, size kısa bir geçmiş hatırlatması yaptım. Bu coğrafya da Türkler istenmiyor, İslam zaten istenmiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu Laik Cumhuriyet, işte bu yüzdendir ki, hedef tahtasıdır. Gelişmiş bir Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa ve Dünya için, kapitalist sistem için risk taşımaktadır. Atatürk öldükten sonra izlenen politika ve içeride cirit atan ajanlar bunun belgeli kanıtlarıdır. Yıkım o zamandan başlamış ve devam etmektedir.

    Sayın Özakıncı işte bütün bunlara karşı, bu kitabı yazmıştır.

    Onların CAMBRIDGE’i, HARVARD’ı varsa, bizim de BAŞKENT ÜNİVERSİTEMİZ var!

    ***

    Bu giriş bölümüydü, hazırsanız Torpidoları ateşleyelim ve hem kitabın içindekileri konu ederek hem de kitabın dahilinde olmayan konuları ele alarak bu düşmanlık neyin nesiymiş ortaya dökelim.

    ***

    İlk konumuz Yunan Mucizesi vardır(!), Her şey Yunan eseridir, ilk insan Avrupalıdır saçmalığı.

    İlk insan ne Asya’dan, ne Afrika’dan çıkabilir, ilk insan çıksa çıksa Avrupa’dan çıkar. Anadolu da yaşamış olsa dahi, Asya’da, Afrika’da bulunmuş olsa dahi, İlk Avrupalı oralardadır, daha sonra şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir.
    Yani ne olursa olsun, ilk insan beyaz Irk’tan yani, Avrupalıdır.

    Peki arkeolojik kazılar ve bulgular, bu tezi kanıtlıyor mu, çürütüyor mu? Net olarak söyleyebiliriz ki, bu tez saçmalıktan ve ARKEOLOJİK SAPIKLIKTAN başka bir şey değildir.

    Evrim teorisi ilk ortaya atıldığında, Avrupalılarda bir telaş başlar. İlk insanı bulma telaşı. Yalnız ilk bulgular Avrupa’dan çıkmaz. Tarihe JAVA ADAMI olarak kazınan ilk bulgular ortaya çıkar. 1891'de Endonezya'nın Java Adası'nda bulunan insan fosillerine verilen isimdir JAVA. Eugène Dubois'in öncülük ettiği kazı grubu ilk olarak diş, kafatası parçası ve uyluk kemiği keşfetmiştir. Bu keşif evrimi kanıtlamak için ortaya atılan ilk Arkeolojik keşifti. Yalnız, evrimi bir kenara bırakırsak, şöyle bir sorun vardır. Endonezya Avrupa da değildir. Eğer ilk insan fosili, JAVA’da ise Avrupalı ne öncüdür, ne de ilk insandır.

    Bu buluşun ardından, Almanya misilleme yapar ve hemen bir kazı tertipler. İlk insanı biz bulduk diye hemen manşetlere çıkarlar. İşte ilk insan Avrupa’da ve Almanya’da ortaya çıkmıştır denir. Peki burada bir eksik var, merak etmeyin geliyor. İngiltere…

    Almanlardan sonra, devreye İngilizler girer. Amatör olarak bu işleri yapan C. Dawson bir fosil bulduğunu söyler. Ne Amatör ama… Bütün dünya gözünü tam olarak bu buluşa çevirir. Şimdi buradan sonrasını dikkatlice okuyunuz.

    İngiltere’nin, Cambridge’in, İngiliz Tarih Müzesi’nin nasıl bilinçli olarak Dünya’ya yalan söylediğine, nasıl yıllarca insanları sömürdüğüne, nasıl gerçek buluşları inkar edip, kendi buluşlarının en eski insan olduğunu savunduklarını ve bu sözde fosilleri müzelerinde göğüslerini kabartırcasına sergilediklerine şahit olacaksınız. Yalnız bu tarz buluşlar, kanıtları ile birlikte normalde makale ile duyurulur. İngilizler bunu radyolardan duyurmuştu.

    İlk insan Java’da bulundu, İngilizler yalanladı.
    İlk insan Almanya’da bulundu, İngilizler yalanladı.

    Hiçbiri bilimsel olarak gerçek değil dedi, ta ki 1912’de İngiltere’de C. Dawson bir fosil bulduğunu söyleyene kadar…

    Bu bulguların tarihte ki meşhur adı Piltdown Adamıdır. Bu fosil, maymunla insan arasında bulunan fosiller içinde en güvenilir fosil buluşu olarak lanse edildi. Eğer ilk insan varsa ve evrimleştiyse, bu İngilitere’de olmalıydı. Bu fosilin kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun çene kemiğine benziyordu. Yani iki ayrı buluş vardı aslında. İlk insan Maymundu, evrime kanıt olarak Piltdown adamı bulguları kanıt olarak sunuldu. Evrim yoktur bir kenara, evrim vardı ve işte karşınızdaydı. Hem de İngiltere’de(!)

    Yıllarca bu buluş gerçek kabul edildi. Yapılan birçok kazı, bulunan bilimsel kanıtlar İngiliz merkezli olarak reddedildi, makaleler yazıldı, bürokrasi devreye girdi ve yalanlandı. Birçok arkeoloji kazısı yapan bilim adamı, bürokrasi kurbanı oldu. Kimse ses çıkarmayacaktı. Devletin ders kitaplarına girdi, üniversitelerde okutuldu. Yıllar geçiyordu ve teknoloji ilerliyordu. Alman bilim adamları, fosilin incelenmesini istedikleri zaman kesinlikle reddedilmişler. Hatta makale yazarak, bu şüpheyi dile getirmişler. Maalesef, İngilizlerin gücü baskın çıkmıştır.

    Yalnız, teknoloji ilerledikçe, kendi içlerinden de bu keşfin gerçek yaşını sorgulama ve belirleme merakı ortaya çıkar. Eğer ilk insan bu fosilse, kaç bin yıllık? İlk inceleme sonrası bulgular fosilin 500 bin yıllık değil 50 bin yıllık olduğunu kanıtlamış. İlerleyen yıllarda gelişen teknoloji ile tekrar denenmiş. Ve bu bulguların çok yeni olduğu keşfedilmiş. Yani fosil diye yıllarca dünyayı kandıran Dawson’un, yani İngiltere Devleti’nin foyası ortaya çıkmış oldu. Bir anda kendi gazeteleri dahi, kandırıldık diye başlık atıp, buluşun sahibini hedef tahtasına oturtmuş. Tarih müzesinden derhal fosiller kaldırıldı. Yıllarca ziyaretçilere ilk insan diye lanse edilen fosiller artık çöp olmuştu.

    Bu gerçek olmayan buluşu yapan Dawson’a mı ne oldu? Saatte 100 km hızla otomobili ile giderken, duran bir kamyona çarptı. Hayatını o anda kaybetti. Kaza esnasında fren izine rastlanmadı. Canı sıkılmış olacak ki, duran kamyona çarpmış. Gerçek tabi ki öyle değildi. İngiltere şüpheli ölümlere gebe bir ülkedir. Her ülke de var olan bir durum zaten. Dawson ortadan kaldırılmış ve devlet kandırıldık diyerek sessiz sedasız aradan çekilmiş, söz de buluşun sahibi ise şüpheli ölüm olarak tarihe adını son kez yazdırmıştı.

    Piltdown Adamı, artık Piltdown Yalanıydı.

    Şimdi, birçok örnek var ama bu örnek insanın kanını donduracak cinsten değil mi? Yalanın nasıl söylendiğini, propagandanın nasıl yapıldığını resmi olarak tüm dünya görmüş oldu. Ve bu yıllarca devam etti. 40 Yıl boyunca dünyayı kandırdılar ve bu fosilleri British Museum da sergilediler.

    ***

    Avrupalılar ne yaparsa yapsınlar, Aryan ırk dedikleri şey, tamamen gerçek dışı hayalden başka bir şey değildir. En azından bilimsel kanıtlar, bunu net olarak ortaya koyuyor. Yunan mucizesi yoktur ve her şey Yunandan gelmemiştir. Yunanlar birçok şeyi daha eski medeniyetlerden araklamışlardır. Dünyaya medeniyeti Avrupalılar yaymadılar. Avrupalı ülkelerin coğrafi keşiflerine bakın. Konu Hitler’e gelmeden çok çok önce kıyımlara ve soykırımlara başlanmış. Yerli kabileleri kimler yok etti? Colomb Amerika kıtasını mı keşfetti, yoksa keşfettiği yerlileri mi katletti? Hollandalılar, İspanyollar, İngilizler? Nereleri sömürdü, kaç milyon insanı katletti, köle yaptı? Sayısı bile bilinmez…!!!

    Avrupa’nın bilimsel gerçekler karşısında tek tezi ve şansı vardır: HİLE!

    Bu olayın içinde hangi üniversite var? İngiltere Cambridge Devlet Üniversitesi.

    Cengiz Özakıncı’nın kitabına konu olan Stefan Ihrig’ın tezi hangi üniversite de kabul ediliyor, Cambridge.
    Bu tez hangi üniversite de onaylanıyor, Harward.
    Hangi yayınevi basıyor, Harvard’a ait yayınevi.
    Bu kitabı ilk kim destekliyor, Yahudiler.
    Ihrig’in kitabı Alfa Yayınlarından ülkemizde basılmadan önce, Amerika’da yayınlandığından sadece 10 gün sonra yandaş basınımızın gazetelerine konu olup, övülmeye başlandı. Çevirisi dahi yapılmamış kitabın, incelemesi yayınlandı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Köşe yazarları aynı dili kullanarak kitabı övüyor ve bu bağlantıyı doğrularcasına yorumlar yapıyordu. Yenişafak yazarı Hilal Kaplan, “yıllardır yolunu gözlediğim çalışma –“ diye yazacaktı. Yıllardır?

    Bir devlet dışarıdan çökertilmeden önce, içeriden satın alınanlarla çökertilir. İlk gedik bu şekilde açılır!

    ***

    Mustafa Kemal Atatürk, bir Cumhuriyet kurdu. Bunu yaparken akılcı davrandı. Onunla birlikte olanlarla, ona karşı olanları analiz etti. Yolun bir kısmını ona karşı olanlarla geçti. Diğer kısmına ise kendisi ile birlikte hakaret edenlerle devam etti. Yaptığı onca şeyi nasıl yaptı dediğimizde, cevap şu şekilde önümüze çıkıyor: Yaptığı şeyleri yanındakiler ile birlikte yaptı, ona nazaran birçok şeyi de işte o yanındakilere rağmen yaptı. Önemli olan konu tam burada yatıyor. ONLARA RAĞMEN! Hem iç muhalefet, hem dış baskılar bu RAĞMEN dediğimiz kısmı temsil eder.

    Dünyanın şaşıp kaldığı şeyleri anlamak lazım:
    1- Bağımsız Türk Devleti nasıl kurulabildi?
    2- Saltanat nasıl sonlandırılabildi?
    3- Hilafet ve Halifelik nasıl tarih sahnesinden silindi?
    4- Lozan ile birlikte nasıl Kapitülasyonlar ortadan kalktı?
    5- Inkılaplar nasıl yapılabildi?
    6- Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temsili nasıl TBMM tarafından gerçekleştirilebildi?
    7- Derslerde okutulan kitaplar nasıl yeniden yazıldı?
    8- Üniversite reformu nasıl yapılabildi?
    9- Türk Tarih Tezi, Avrupa Tezine karşı BİLİMSEL OLARAK nasıl üstün geldi?
    10- Halk evleri nasıl kuruldu, nasıl köylere enstitüler kuruldu, köylü nasıl bilinçli hale getirildi?

    Bu anlamaları gereken şeylerden sadece birkaçı. Ama anlayamadıkları şeylerden de birkaçı. 1930larda yayınlanmış TIMES gazetesini incelediğinizde, nasıl şaşıp kaldıklarına şahit oluyorsunuz. Bağımsızlık kazanmak kolay değildir. Özellikle kendi tezlerini ortaya atıp, ülkenin her bir yanında hak iddia eden emperyalistlere karşı bağımsızlık kazanmak hiç kolay değildir. O yüzden hep diyoruz ki kolay kazanılmadı. Hiçbir kitap bunu anlatamaz, yaşamak lazım. Biz orada olamadık ve olamayacağız, o yüzden anlamaya çalışıp, yıpratmalara karşı dik durmalı ve bilinçli olmalıyız!

    ***
    İsrail Başbakanı Netanyanu 2015 yılında, Ihrıig’ın kitabında ki tezi desteklerken şu yorumda bulunuyor, gülmeyin, sadece okuyun lütfen:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti” diyen Netanyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin'e giderek ona, “Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya ( Filistin 'e) gelir” dedi. Hitler, “Peki ’ne yapayım onlara?” diye sordu. Hüseyni “onları yak.” dedi.
    https://ibb.co/XCnGcw3

    Kitabın 22.sayfasında bulunan bu alıntıyı okuduğunuz da aklınızda belirmesi muhtemel birçok tepki ve soru var. Ben şunu soruyorum;

    Auschwitz-Birkenau’da fırınlarda canlı canlı yakılan insanların külleri, bahçede duran çocuğunun başına yağıyor belki de eşinin ayaklarının önüne düşüyordu. Bunu söylerken için gerçekten sızlamadı mı?
    *
    Gaz odalarında, duş alacağını sanıp bekleyen insanların imhası gerçekleştirildikten sonra toplu mezarlara yine Yahudiler tarafından taşınıp gömülürken, onların hissettiği bu tarif edilemez acıyı unutup, bu sözleri söylerken insanlığından utanmadın mı?
    *
    Milyonlarca Yahudi o veya bu şekilde, vurularak, yakılarak, işkence edilerek öldürülürken, insanlık dışı muamele görmüşken ve tüm dünya bu hususu bilirken, Hitler’i bir Müftünün kandırdığını ima eden bu saçmalığı söylerken gerçekten yüzün kızarmadı mı?

    Bu yalanların rahatça söylenmesinin arkasında çok güzel nedenler var. Öncelikle parasal güç, ikincisi ortak çıkarlar, üçüncüsü Avrupa’yı aklamak ve temiz bir geçmiş yaratma çabası (Nasıl mümkünse artık), dördüncüsü Yahudi Hıristiyan çıkar birliği üzerinden İslam’a saldırmak…

    SEVR ve VERSAY… Birisi Osmanlı’nın önüne konurken, bir diğeri Almanya’nın önüne konuldu…
    Özellikle Kurtuluş mücadelesinin başladığı zamanlarda ve Mustafa Kemal’in adının sık sık duyulmaya başladığı zamanlarda, yabancı gazeteciler, onunla röportaj yapmak için birbirleri ile yarışıyordu. Bu gazetecilerin hepsi gazeteci değil, birçoğu ajandı. O yüzden içlerinden özellikle seçilenler, Mustafa Kemal ile röportaj yapabiliyorlardı. Herkesin ona ulaşması olanak dahilinde değildi. Röportajların birçoğunu direksiyon binası dediğimiz, Ankara Garında veyahut cephelerde gerçekleştirmiştir.

    Bu dönemde birçok haber çıkıyordu. Yenik durumdaki ülkelerin halkları bu mücadeleyi onlara sunuldukları kadarı ile takip edebiliyorlardır. Özellikle Versay Antlaşmasını imzalamış olan Almanya, manşetlerden veriyordu gelişmeleri.

    Sevr, Osmanlı tarafından kabul edilmişken, Mustafa Kemal önderliğinde ki Kuvayı Milliye kesinlikle reddetmiş, ilk kurulan meclis bu antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etmiş ve lanetlenmiştir. Sonuç olarak Sevr bir paçavradır ve Mustafa Kemal tarafından tarihin derinliklerine gömülmüştür.

    Yalnız Versay için aynı şeyi söylememiz mümkün değildir. Versay Antlaşması Alman hükümeti tarafından imzalanmış ve şartları yerine getirilmeye başlanmıştır.

    İkisi de teslim antlaşmasıdır. Sevr Antlaşması, Avrupa’nın Osmanlı ile hesaplaşma antlaşmasıdır. Fetihlerle alınan toprakların geri alınması ve küçücük bir toprak parçası ile sömürge edilmesinin maddeleridir. Bu maddeler emperyalist güçlere teker teker yedirilmiş ve Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.

    Versay ise, Almanya’nın bitmiş olmasının, boyun eğmesinin, küçük düşmesinin imzalı belgesidir.

    Almaya direniş gösterememiş ve imzalamıştır. Osmanlı kabul etmiş ama Mustafa Kemal kabul etmemiştir. Bu fark Kurtuluşun anahtarını tarih sahnesine çıkarmıştır. TAM BAĞIMSIZLIK!

    Sevr, Mustafa Kemal’i, Versay ise yıllar sonra Hitler’i ortaya çıkarmıştır. Birisi düşman olduğu ülkeler ile paktlar imzalamış, barışı öncelik olarak belirlemişken, bir diğeri gücü eline aldığı andan itibaren istila için planlar yapmaya başlamıştır.

    Hitler, ilk etapta darbeler ile hükümeti ele geçirmeye çalışmıştır. İlk girişim 13-17 Mart 1920 “Kapp Darbesi”dir. Başarılı olamamış, siyaset ile denemeler sonucunda istediğini elde etmiştir. Hitler’in taklit ettiği kişi, darbe ile başa gelen Faşist Mussolini’dir. Mussolini’nin yolundan gitmek istese de başarılı olamamıştır. Yani akıl hocası Türkiye’de değil, İtalya’dadır.

    Nazi Partisi Programı ortada daha Sevr bile yokken 24 Şubat 1920’de Versay karşıtlığı olarak yayınlanmıştır. Sevr ise 10 Ağustos 1920 Tarihlidir. Yani Nazilerin ne Atatürk’ü örnek alması ne de Hitler’in Atatürk üzerinden bir siyaset gütmesi, propaganda yapması mantıken mümkün değildir.

    ***

    1933-1939 Tarihleri arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Sir Percy Loraine, ileriyi görmüş olacak ki, İngiltere’ye bir çok rapor göndermiş ve BBC radyosuna konuşmuştur. Atatürk’e yapılan diktatördü yakıştırmalarına ise 1942’de şu yanıtı veriyor:

    “10 Kasım 1938 sabahı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve
    ilk Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk, öldü. Yaşadığı dönemin en önemli
    şahsiyetlerinden idi. İsteseydi Sultan ve Halife olabilirdi. Ama o bunu
    reddetti. İstekleri kendisiyle ilgili değil, Türkiye ve Türk halkı içindi.
    Vefat ettiğinde üçüncü defa cumhurbaşkanı olarak seçilmiş
    bulunuyordu.

    … Mustafa Kemal genellikle diktatör olarak sınıflandırılır;
    din karşıtı olmakla suçlanır; bazen de İngiliz karşıtı olduğu düşünülür.
    Benim düşünceme göre O,
    bu kendisine yapıştırılmaya çalışılan
    etiketlerden hiçbirini hak etmemiştir. Eğer onun hedeflerini anlarsanız,
    onun bu tip haksız saldırılara uğramasının kolay olduğunu görebilirsiniz.

    ... Gerçekleştirdiği büyük dönüşümün ilk sonucu yeni bir devlet kurulması oldu ve daha sonra da bu devletin güvence altına
    alınması. Bu değişim sürecinin başlarında Atatürk’ün sahip olduğu güçleri neredeyse diktatörce kullandığını inkâr edemem; ancak
    bununla birlikte O, sahip olduğu gücü kendisini egemen kılmak için değil, kanunları oluşturmak ve kanunların üstünlüğünü sağlamak için
    kullanmıştır. Olağanüstü bir durumla karşılaştığında bile kararı TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’nin iradesine bırakmıştır.

    EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN
    İRADESİNE BAŞVURMAZDI. Sahip olduğu bireysel otoritesini devletin
    güvenliği sağlanana ve halk kendi devletinin efendisi olana kadar
    sürdürdü.

    … HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR. Onun davranışlarında
    katiyen kibirlilik yoktur.

    KOYDUĞU HEDEFLER HAYALDEN UZAK, BARIŞÇIL VE
    ASLA DİKTATÖRLÜĞÜ ÖZENDİRECEK, AKLA GETİRECEK ŞEYLER DEĞİLDİR.

    Türkiye Devleti kurulduktan sonra kılıcını kınına sokmuş, mareşallik üniformasını da çıkarmıştır ve ölümüne kadar da bu böyle devam
    etmiştir.

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Kendisi din karşıtı bir
    kişi değildi ama dinin ve hurafelerin politik hayatta etkili olmasını da
    kesinlikle istemiyordu. Atatürk’ün İngilizlere de karşı olduğu söylendi ama o, iki ülke arasında dostluk ilişkilerini kurabilmek için yoğun
    çaba harcadı.

    EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Daha önce Loraine’ne Nort Eastern Railway’in başkanı bir mektup yazarak Atatürk’ün büyük bir diktatör olduğunu düşündüğünü
    yazmış, ancak onun yukarıdaki yazısını okuduktan sonra fikrinin değiştiğini belirtmiştir. Ayrıca Atatürk’ü bu kadar güzel anlattığı için
    Loreine’e teşekkür etmiştir.

    Data detaylı olarak link üzerinden erişebilir, İngiliz diplomatın Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında ki görüşlerini okuyabilirsiniz.

    http://turkoloji.cu.edu.tr/..._ataturk_turkiye.pdf

    Ek olarak: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk

    Belgesiz inceleme yapacak değiliz. =)

    ***

    Sir Percy Loraine’nin yazdıklarını okuduğumuzda, satır başlarından birkaç alıntı yapacak olursak;

    “EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İRADESİNE BAŞVURMAZDI.”

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Ve son cümlesi çok önemlidir,

    “EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi Kitabının 138. Sayfasından başlayarak Sir Percy Loraine’nin Atatürk hakkında yazmış olduğu raporları ve yazıları okuyabilirsiniz.

    ***

    Sayfalarca yazmaya devam edip, sizleri bilgilendirmek isterdim fakat, yazdıklarımdan daha fazlasına kitabı okuyarak ulaşacaksınız.

    İncelemenin girişinde belirttiğim üzere konu ile ilgili belgeli ve ayrıntılı bilgilere Cengiz Özakıncı’nın Kanal B’de yapmış olduğu programları izleyerek ulaşabilirsiniz. Abone olup, takip ediniz.

    Buyurunuz: https://www.youtube.com/...e1MfSpgl2fUAg/videos

    Son birkaç söz daha edip, incelemeyi toparlayacağım. Konu o kadar detaylı ki, yarım bırakmak içimden gelmiyor.

    ***

    Ordinaryüs Profesör Dr. Aydın Sayılı’nın “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp” adlı eseri vardır. Şu an basımı yok, sahaflardan ulaşabilirsiniz.

    Bu kitabı niye öneriyorum? Sayın Aydın Sayılı’yı kısaca anlatmak gerekirse, bizzat Atatürk tarafından desteklenmiş ve bitirme sınavlarını Atatürk’ün sorularını yanıtlayarak geçmiş, Harvard Üniversitesinde Bilim Tarihi okumaya hak kazanmıştır. 1942 yılında Harvard Üniversitesinden doktora derecesi almıştır. Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir. Tekrar okuyunuz, “Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir” 1943 yılında doktorasını aldıktan sonra Türkiye’ye dönüş yapmıştır. Ayrıca, cebinizde ki 5TL’nin arka tarafında bizzat kendisi bulunmaktadır.

    Atatürk'le olan sınav hatırasını Erdem Dergisi'nin Aydın Sayılı özel sayısından okuyabilirsiniz. Pdf formatında 73üncü sayfa da.

    http://www.akmb.gov.tr/...m%20pdf/Erdem_25.pdf

    Sayın Aydın Sayılı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezini savunmuş ve Avrupa’nın Tarih Tezi’ne karşı, önerdiğim kitapta bilimsel verilerle cevaplar vermiş ve bu tezi çürütmüştür. Bu çok önemli bir konudur. Özellikle son zamanlarda Türk Tarih Tezi’ni Atatürk rafa kaldırmıştı, zaten vazgeçmişti diyen profesörlerimiz ekranlarda dile getirmeye başlamıştır. Kim mi? Bunlardan birisi maalesef Celal Şengör…

    Celal Şengör Yunan Mucizesi vardır, der. Lakin, Yunan Mucizesi nedir dendiğinde, açıklayamaz. Çünkü açıklanamayan şeylere Mucize deriz değil mi? Kanıt yoktur, o halde mucizedir, nasıl olduğu belli değildir. Aslında kendisi de eski medeniyetlerden Yunanların aldıkları şeyleri söyler, son söze gelecekken işte buna Yunan Mucizesi denir, der.

    Sayın Aydın Sayılı, bu konulara yıllar öncesinden cevap vermiş ve bu tezleri savunanları da tarihe gömmüştür. Lakin, güç bizim değil, İngiliz’in, Amerika’nın elinde olduğu sürece onların çaldığı boru ötmektedir. Ve bunlara destek veren profesörlerimiz, tarihçilerimiz bulunmaktadır. Okullarımızda okutulmaktadır!

    Atatürk, işte bu ve benzeri konular bu ülkenin başına gelmesin diye özerk olarak Türk Tarih Kurumunu ve Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Devletten bağımsız olan bu kuruluşlar 1980’lere kadar, bu şekilde kalmıştır. Daha sonra devlet kurumu olmuştur. Ne değişmiştir?

    Devlet kurumu olmadan önce basılan kitaplara ve sonrasında basılan kitaplara baktığımızda durum fazlasıyla ortaya çıkmaktadır. Devletin gölgesinde araştırma yapmakla, özgürce araştırma yapmak ve kitap yazmak aynı şey değildir.

    Türk Tarih Tezi, bizim tezimizdir ve bilimseldir. Onu okumadan önce Türklere söylenmiş düşmanca sözleri okuyunuz, Avrupa tezi nedir ne değildir öğreniniz, daha sonra Atatürk hangi amaçla böyle bir tez ortaya atılmasına vesile olmuştur anlayınız.

    Ölümüne kadar bu konu ile ilgilenmiştir. Ölümünden önce okumuş olduğu ve tebriklerini ilettiği son çalışma Cilt: II – Sayı: 7, 8 – Yıl: 1938’te yayınlanan Belletendir.
    http://www.ttk.gov.tr/...i-sayi-7-8-yil-1938/
    Yeni Türk Tarihinde Vesikacılık, İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nın makalesinin sonuna özellikle bakınız. Vesikacılıktan bahseder. Yani belgelerden. Bunu kimin istediğini de açıklar.

    Atatürk’ün Türk Tarih tezi dediğim gibi bilimsel bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Düzenlenen kongrelerde, günlerce tartışmalar yapılmış ve tezler ortaya atılmıştır. Akla ve bilime ters olan hiçbir tez kabul görmemiştir. Adı üzerinde TEZ. Üzerinde çalışma yapılmaya devam etmeli ve bilimsel araştırmalar eşliğinde yeni kanıtlar bulunmalıdır.

    ***
    Konu ile ilgili son sözü Sir Percy Loraine bırakıyorum;

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    ***

    Bir tarih yaratıcısı olarak gördüğümüz Atatürk, tarih yazıcılığının çok daha güç olduğunu görmüş ve bunun için de güvendiği kimseleri çevresinde toplıyarak Türk tarihçiliğini vakanüvislikten kurtarıp ÇAĞDAŞ tarihçiliğe yaklaştırma çabaları içinde olmuştur.
    İşte bunun içindir ki “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR. YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMİYEN HAKİKAT, İNSANLIĞI ŞAŞIRTACAK BİR MAHİYET ALIR” demiştir. Atatürk çağdaş bir tarihçilik derken tarihin kesinlikle saptırılmasından, tahrif edilmesinden yana olmamıştır.
    “HERHANGİ BİR TARİHİ ELİNİZE ALDIĞINIZ ZAMAN ONUN GERÇEĞE UYGUN OLUP OLMADIĞINA GÜVEN DUYMAK İÇİN DAYANDIĞI KAYNAK VE BELGELERİ ARAŞTIRILIR. BİZİM ŞİMDİYE KADAR DOĞRU BİR MİLLÎ TARİHE MALİK OLAMAYIŞIMIZIN SEBEBİ TARİHLERİMİZİN, HAKİKÎ OKUYUCULARIN BELGELERE DAYANMAKTAN ZİYADE YA BİRTAKIM MEDDAHLARIN VEYA BİRTAKIM KENDİM BEĞENMİŞLERİN HAKİKAT VE MANTIKTAN UZAK SÖZLERİNDEN BAŞKA KAYNAK BULAMAMAK BEDBAHTLIĞIDIR” demiştir. Bir başka konuşmasındaki sözleri de yine aynı mealdedir.

    “SONRADAN UYDURMA BİR ESER VÜCUDA GETİREREK ERTESİ GÜN PİŞMAN OLMAKTANSA, HİÇBİR ESER VÜCUDA GETİRMEMEK, BECERİKSİZLİĞİNİ İTİRAF ETMEK DAHA İYİDİR.” - Mustafa Kemal Atatürk

    (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, Üçüncü Baskı, s.138.)

    ***
    Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Kitap içerisinde olan ve olmayan konulardan harmanladığım tüm bilgiler, belgeler eşliğinde var olan konulardır. Hiçbiri yorum değil, tamamen gerçektir.

    Sayın Cengiz Özakıncı’ya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yüreği Vatan ve Atatürk sevgisi ile çarpan bu insanlar sayesinde, Stefan Ihrig ve türevlerine her zaman cevap vereceğiz ve attıkları çamuru tabiri caizse kanıtlarla yedireceğiz.

    Bahse konu olan kitap tarafımca okunmuştur. Lakin incelemesini daha sonra yapacağım. O inceleme de yazdıklarına karşın, belgeli cevaplar vereceğim. ( Naziler ve Atatürk )

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.

    Kitabı ÖNEMLE ve ŞİDDETLE okumanızı tavsiye ediyorum. Mutlaka Okuyunuz!

    Saygılarımla...
  • İslam’ın yeniden hayat sahnesine girmesi ve onun yaşanabilir hale gelmesi, birey olarak benim sorumluluk alanım içine düşmektedir. Burada yapabileceğim şey, birey olarak İslam’ı bizzat yaşamam ve toplum için de İslam’a doğru onların önünü açabilecek bir etkinlik göstermem olacaktır.
  • İslam tüm insanlığın müşküllerine çözüm üreten bir dindir. 13 asırlık uygulamasıyla da bunu ispat etmiştir. Her ne kadar yönetim olarak 4 halife sonrası saltanat boyutuna evrilmiş olsa da hakim düzen İslam’dı. Elbette 4 halife sonrası yönetimleri dört dörtlük İslami bir yönetim olarak görmesek de 20.yy. başlarına kadar yasamanın kaynağı Kur-an idi. Tanzimattan sonra şer’i mahkemelerin yanı sıra cemaat mahkemelerinin, nizamiye mahkemelerinin de varlığı bilinmektedir. Ticaret kanunnamesi (1850), ceza kanunname-i hümayunu (1858), usul-ü muhakemat-ı hukukiye kanunu (1880) bunlardandır. Bunlar garplı yanı ağır basan kanunlar olarak da bilinmektedir. (Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle/Dr. Osman Öztürk/sh14-15). Mecelle hareketi, bir bakıma Fransa ve batı etkisi altında kalan bazı Osmanlı aydınlarının “İslam çağımıza cevap verememekte.” Şeklinde özetleyebileceğimiz itirazlarına adeta cevap niteliğinde vücut bulmuştur. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında oluşan mecelle heyeti     1868-1889 yılları arasında çalışmalarını sürdürmüşler ve tamamlamışlardır.

        Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar siyaseten ve yönetim biçimi olarak saltanat yönetimi ön planda olsa da hukukun kaynağının İslam olduğunu ifade edebiliriz. Lozan görüşme ve antlaşmalarında İngiliz dışişleri bakanı Lord Gurson’un Lozan murahas heyeti başkanı İsmet Paşa’ya telkinleri arasında, Osmanlının vatandaşlıktan çıkartılması ile hilafetin kaldırılmasının da olduğu bilinmektedir.

        İngilizler 1860larda önemi anlaşılan petrol kaynaklarına sahip olmak için Osmanlının yıkılmasını çok istemişler ve bu uğurda çalışmışlardır. Zira Osmanlının varlığı onların enerji kaynaklarına ulaşımını ve sahiplenmelerini zorlaştırıyordu. Yeterli olmasa da hilafetin varlığı onlar için sorun teşkil ediyordu. Özellikle 1876’da V. Murad’ın tahttan indirilmesinin ardından II.Abdulhamid Han’ın taht çıkmasından İngilizler ciddi anlamda rahatsız oldular. Zira II.Abdülhamid 33 yıllık iktidarı boyunca Osmanlının devamından çok devletin edinimlerini korumaya özen gösterdiği gibi, Osmanlı sonrası devletin devamı içinde yoğun çaba sarf etmiştir. Bu bağlamda bir taraftan devleti kurumsallaştırırken diğer taraftan Osmanlı sonrası devleti devam ettirecek bürokrasinin de yetişmesi için de yoğun çaba sarf etmiştir. Mesela memurlar için sicil tutulmasından, hukuk fakültesinin açılması, mühendislik ve ticaret fakülteleri açılmıştır. Yine bütün yurt sathında liselerin açılması, Medine ve Bağdat demir yollarının yapılmasının yanı sıra Şam’da tıp fakültesi açılması ve daha bir çok yeniliklere imza atılmıştır. Cumhuriyeti kuran sivil, yargı ve askeri bürokrasinin neredeyse tamamı II.Abdülhamid zamanında yetişmiştir.

       İngilizler açısından Abdülhamid ve Osmanlı mutlaka yıkılmalı idi. Diğer yandan yeterli olmasa da hilafet kurumu tüm İslam dünyası için bir tutkal mesamesinde idi. Dolayısıyla bu müessese lağvedilmeliydi. Kurtuluş Savaşında dışarıdan yapılan yardımlara ve yapanlara baktığımızda hilafetin nasıl bir tutkal görevi ortaya koyduğunu görmekteyiz. Hintli Müslümanlarda Kuzey Afrika Müslümanlarına balkanlardan Kafkaslara ve Orta Asya’ya kadar tüm İslam dünyası adeta yardımlaşmada yarışmışlardır. Bunu İslam birlikteliğinin devamı için yapmışlardır. İngilizler Kurtuluş Savaşında bu olağanüstü yardımlaşmanın ve dayanışmanın nedeninin İslam birlikteliği ve onun üst kurumu olan hilafet olduğu için Lozan’da hilafetin ilgasını da dayatmışlardır. Zira hilafet ve halife var olduğu sürece İngilizlerin petrol bölgelerine sahip olmaları mümkün değildi. Bu nedenledir ki Osmanlının yıkılması, Osmanlının vatandaşlıktan çıkarılarak sürgün edilmesi, hilafetin ilgası İngilizlerin baş meselesi olmuştu. Doğrusu burada muvaffak oldular. Eğer Osmanlı vatandaşlıktan çıkartılmamış olsaydı herhalde II.Abdülhamid Han’ın Medine ve Bağdat demir yolları hattı inşası sonrasında Memalik-i Şahane ( Padişahın şahsi mülkü) ilan ettiği Musul-Kerkük petrol bölgeleri Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin olabilirdi. Zaten İngilizlerin ve Almanların Medine ve Bağdat demir yolları ihalesini almalarının arka planında yatan ana neden de petrol bölgelerine hâkimiyet arzusu idi.

        Dünden başlayan bugün de devam eden ve yarın da devam edeceğe benzeyen İslam, enerji kaynaklar, İsrail ve Filistin sorunu, yeni harita değişimleri konuları gündemdeki yerlerini korumaya devam ediyor. İslam ve onun temel kaynağı Kur-an elbette Allah(c.c)’ın teminatı altındadır. Tarihin hiçbir safhasında İslam gerilemedi, Müslümanlar geriledi, Müslümanlar aidiyetlerini kaybettiler. İslam ise her zaman için arayanlara, sığınmak isteyenlere kucak açmıştır ve açmaya devam ediyor. Günümüz Müslümanlarına bakarak İslam’ı değerlendirmek cinayet olur. Daha dün 1930’larda merhum İkbal; “ Kaç bu Müslümanlardan sığın Müslümanlığa!” demiyor muydu? Elbette tarihin çeşitli safhalarında Müslümanım diyenlerin İslamla aralarına mesafe koydukları bilinmektedir. Müslümanları idealize etmeye gerek yok, idealize edilecek olan ancak İslamdır, ve beşeri planda ancak Hz.Muhammed’dir (a.s). eğer Müslümanlar ve onların davranışlarını İslam diye okursak yanılırız. Unutmayalım, peygamber(a.s) eğitiminden geçmiş olan insanlar (sahabe) henüz onun mübarek naaşı ortada iken ben-i saide sofhasında iktidar mücadelesine koyuldukları bilinmektedir. Keza Sıffin’de Cemel’de çarpışan taraflar kimlerdi, Hz.Hüseyin ve 72 yaranını şehit edenler kimlerdi? Huneyn gününde ganimet taksiminde peygambere (a.s) karşı yanlışlıklar yapan kimlerdi?

        Evet, bugün coğrafyamızda İslam iktidarda değil. Belki bireysel olarak İslam yaşanmakta. İslam’ı bir bütün olarak ele aldığımızda acaba iktidarda olan Müslümanların imanları amellerine ne kadar hükmediyor? Yoksa başkalarının, küresel güç odaklarının arzu ve istekleri mi hükmediyor? Münafıklığı hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm. Vardığım sonuç, Müslümanlar ne zaman iktidarda olsalar münafıklık zirve yapmışlardır. Durun! Hemen itiraz etmeyin. Hani bizim beşeri planda mutlak modelimiz olan Hz.Peygamber’in (a.s) 13 yıllık Mekke döneminde bir tek münafık var mıydı? Ama Medine’de İslam’ın ve Müslümanların hâkimiyetine rağmen birçok münafık mevcut idi. Mekke’de eziyet, işkence, dışlanmanın dışında paylaşılacak bir şey yoktu. Ama Medine’de iktidar vardı, ganimet vardı, paylaşılacak imkânlar vardı. Güçlü olan Hz.Peygamber’in etrafında onun gücünden istifade etmek isteyenler vardı ve ilk münafık da Abdullah b.Ubey’di.

        İslam ve enerji olgularının ardından bölgemizde kaşınan bir yara da şüphesiz Filistin konusudur. Belki buna daha birçok sorunları da ilave edebiliriz. Mesela Yemen… Yemen’de milyonlarca Müslüman’ı açlığa, sefalete ve yok olmaya itenlere, her saniye tedavi edilebilir olduğu halde ilaçsızlıktan ölen çocukların katillerine Allah lanet etsin! Elbette Yemen ve benzeri sorunlarımız var ve devam ediyor. Pakistan istihbarat teşkilatının (ISI) kurduğu Taliban’da ne kadar merhamet var(!) Neredeyse her gün Afganistan’ı kan gölüne çeviren bu örgüt acaba bu yetkiyi hangi İslam’dan alıyor. Neyse Filistin sorunu ve bu sorunun amili olan İsrail ya da İsrail’in suç ortakları olan sözde Müslüman Arap yönetimleri, her geçen gün bölgeyi kanatmaya devam ediyorlar. Burada altını çizmek istediğim konu şu; İsrail bizatihi bir güç değil, sanal bir güç, başkaları adına enerji kaynaklarına sahip olmak ve enerji kaynaklarını korumak isteyen güç odakları ile İslam’a ve Müslüman halkalara rağmen makamlarını korumak isteyen satılmış Arap yönetimleri adına tetikçilik yapan bir piyondur.

        Bölgemizin bir diğer önemli sorunu da emperyal güç odakları topraklarımız yeniden parsellemek istiyor. Sykes Picot’u revize etmek istiyorlar. Seksen bir milyonluk Türkiye, seksen br milyonluk bir İran doksan altı milyonluk bir Mısır ve yirmi milyonluk bir Suriye istemiyorlar. Onların istedikleri butik bir devlet modeli. Bununla da ne İslam’a ne enerji kaynaklarına ne de Filistin’e sahip çıkamayan devletçikler arzu ediyorlar. Belki de bu elim projeye bölgede karşı çıkan tek ülke Türkiye. 29 Ocak 2009 Davos’da başlayan İsrail karşıtlığı halen devam ediyor.

    Biz Müslümanlar “Arap Baharı” tuzağını fark etmezken başkaları bu tuzaktan istifade ile Mısır’ı, Suriye’yi, Libya’yı, Yemen’i, kan gölüne çevirdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı operasyonları bölgede menfur emellerini gerçekleştirmek isteyenler için umarım önemli bir ders olmuştur. Sözün kısası bölgemiz İslam, enerji, İsrail-Filistin ve yeni harita değişimi sorunları ile baş başa. Yapılması gereken ise yitiğimizi, yitirdiğimiz yerde aramaktır. İslam’dan uzaklaşarak kaybettik. Kazanmak istiyorsak yeniden İslam’la buluşmamız gerekmektedir. Kur-an aynasında, Hz.Peygamber’in(a.s) sahih sünneti ışığında kendimizi yeniden sorgulayalım: “
  • Kendinizi ve evinizi tepede tırnağa İslâm’a göre yeniden tertip etmediğiniz sürece, İslâm tek millettir, diye düşünmenin anlamı kalmaz.
    Tek bir milletiz, tek bir gövdeyiz de neden Afganistan’da, Filistin’de, Filipinler’de ciğerimizi deştikleri halde acısını duymuyoruz, hiç düşündünüz mü?
  • 638 syf.
    ·Puan vermedi
    Frank Herbert‘ın 1965’deki bilimkurgu şaheseri, din araştırmalarından bildiğimiz temalar ve tropelardan o kadar fazla içeriyor ki hepsini ele almak neredeyse imkansız. Köklü bir şüphecilikten, fanatizmin keşfine, kıyametsel görülerin varlık felsefesi incelemesi ve ek olarak kutsal zaman ve mekânın özü ve birbiriyle olan ilişkisine, din ile ekoloji arasındaki dinamik araştırmaya kadar her şey bu hikayeyi canlandırıyor. Ekonomik nedenlerin rolü, dini gücün kullanımı ve kötüye kullanılması, aynı zamanda dini uzmanların (toplumsal cinsiyet yetenekleri ve zorlayıcı güçlerin rolü) etkisi bol miktarda var. Fiziksel ve zihinsel dönüşümler kehanetle bildirilir; Sürgüne olan ilişkilerinde mesihçilik ve seçilmişlik araştırılmıştır; Kurban, ölüm ve diriliş, tüm anlam ve değerleri içinde gerçekleşir. Karşı çıkan otantikliğin kutsal metinleri yetkisi kuşkulu otoritenin sözlü geleneklerinin yanında ortaya çıkıyor.

    Entojenlerin bilinçliliğini genişletme rolü burada efsanenin ve ritüelin rolünün derin bir anlayışındadır. Aslında bir bakıma kitap, disiplinimizi karakterize eden sorular ve konular çerçevesi üzerine bir astardır. Rudy Busto’nun dediği gibi, bilimkurgunun ayırt edici özelliği, benzersizlik varsayımlarına meydan okumak için bilim tarafından ortaya atılan evren (veya evrenler) kavramını kullanabilmek için, gömülü ve tanıdık olanı “garip” hale getirmektir.
    Rahatsız edici olma olasılığına rağmen, “Sabit hayal gücü” yaklaşımından hareketle, hayal etmek için sonsuz bir olasılıklar dünyası olan alanın sınırsızlığına yöneliriz. Tabii ki, aslında orada olan şeyleri bilmiyoruz, ancak ciddi bilim kurgu yaratıcıları, ne olabileceğini tahmin etmeyi şimdiye kadar bildiklerimizi temel alarak varsayımlarda bulundu.


    Din bağlamında ne olması gerektiği ne olduğundan ekstrapolasyon ile elde edilmesi kaçınılmazdır, Ancak onu öngörmek için kullanılan lensler çok çeşitli yoğunluk, eğrilik ve iyileştirmeler içerisine gelmektedir.. Bazen üretilen görüntü bulanıktır, ayar gerektirir, yönelimi gerektirir. Beceri ile üretildiğinde netlik ve belki de tamamen yeni bir görme yolu sağlanabilir. Oğlu Brian Herbert‘in belirttiği gibi, Frank Herbert Musevilik, Hıristiyanlık, Hinduizm ve Budizm temalarını kullandı ancak Sufi mistisizmine vurgu yaparak İslam‘a özel bir ilgi gösterdi. 1965’te batıda İslam araştırmaları ile ilgili çok az şey biliyorduk ve az ilgi duyuyorduk ve yazarın çalışmanın özünü kendi projesi doğrultusunda nasıl kullandığını ve yeniden yorumladığını görmek büyüleyici; bu detay bile başlı başına ayrı bir çalışmadır. Burada bol miktarda Arapça kelime bilgisi olduğunu söylemek yeterlidir. Ayrıca dış güçler tarafından kendi çıkarları uğruna sadece gezegenlerinde yetişen bir ürün için gezegeni sömürülen, toplumu dışlanan, boyun eğdirilen ve manipüle edilen çöl insanlarının hikayesidir.

    Onların dini de dış etkilere maruz kalmış, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde evrimleşmiştir. Tüm zamanlarda ortaya çıkan bütün dinler, tarihin, coğrafyanın, ikliminin ve insanların gereklerine hitap edebileceği şekilde, ihtiyaçlarına uyacak belirli yollarla gelişmiştir. Şu anda Dune‘un gerekli bir okuma olduğu bir kursa öğretmenlik etmeye devam ediyorum. Herbert’ın orijinal serisi, oğlu tarafından yazılan birkaç eser ile devam etti. Dersim ve bu deneme için sadece orijinal eseri kullanıyorum. Elbette, bizi baya bir süre meşgul edecek zengin bir içeriğe sahip. Herbert sadece Din’i sorgulamakla kalmaz, ima yoluyla Dinsel Araştırmalar disiplini sorgular. Kısmen dini bir sistem olarak çekici bir eleştiri olmasının yanı sıra dinin sunduğu güçlü ve dönüştürücü güce ilişkin fikir verir. Bu içeriğin karmaşıklığı zorlu ve caziptir. En çarpıcı özelliği paradoksudur.


    Bir dünya yaratmak nasıl bir anlam taşır ve nitelikleri nasıl tanımlanır?

    Dune’u öğretirken benim pedagoji dersimin parçası olan metnin ortaya attığı soruların önerdiği ve çözümlemek için takip etmeyi seçtiğim temaların bazı örnekleri. Tutarlı bir dünya görüşü oluşturmak için gerekli unsurlar, gerekli dinamikler ve bunların oluşması için eklenmesi gerekenler nelerdir? Eğer din mevcutsa, din işe yarayan ne yapar? Dune dünyası gelecekte 20.000 yıl sonra geçiyor ve hüküm sürdüğü gezegenlerde yaşamın her yönünü kontrol eden hanedanların olduğu feodal bir yönetim mevcut.

    Dini sistem, dünya görüşünün merkezinde yer alır; ancak, kendisi, İmparatorluk altında var olan çok sayıda hanedanın ve gezegenlerin ekonomik ve siyasal refahı için zararlı olabilecek çatışmayı ortadan kaldırmak ve yasaklamak amacıyla kodlanmış ve açıklamalı eski ilk dünyanın inanç sistemlerinin bir derlemesidir.

    İnsan olmak ne demektir?

    Dune’de yanıtı açıkça verilmektedir: içgüdüyü aşmak için akıl ve zekayı kullanma yeteneğidir. Kitabın ana karakterinin insanlığını belirlemek için dini bir uzman tarafından uygulanan bir acı dayanıklılığı testi var. Bu test erkeklere nadiren yapılır. Bu soruyu karmaşıklaştıran ve Herbert’in hikaye yapısını ilerleten toplumsal cinsiyet sorunları ana tema ile ilişkilendirilmiştir. “İnsan”ın ayrıcalıklı statüsü aynı zamanda kitabın kendi tarihi öncesi dönemine bir cevaptır ve yapay zeka ile insan kabiliyetinin algılanabilir avantajları arasında derin bir gerginlik içerir. Geçmişte, teknolojiye aşırı bağımlılık acı çatışmalara (Bilimkurguda çok bilindik bir temadır) yol açtı.

    Dini uzmanların elinde ne tür araçlar var ve bunlar hangi amaca hizmet ediyor?

    Herbert’in kanaatine göre, dini uzmanın rolü kritiktir: dinin dogma, öğretme, evanjelistik ve misyonerlik işlevlerini başkanlık eder (ve çoğunlukla bu işlevi gören dişilerdir). Missionaria Protectiva’nın politik hedeflerini daha da ileri götürmek için tasarlanmış müthiş kontrol araçları ve son derece uzmanlaşmış zihinsel imkânlara sahiptir. Missionaria Protectiva’nın birincil hedefi, seçilmişin, Kwisatz Haderach’ın üretilmesi amacı doğrultusunda türlerin genetik manipülasyonunu sağlamaktır (Ve cinsiyetin erkek olduğuna dikkat edin), bunlar dönemin türetildiği Hasidizmde (Ortodoks Musevilik) bahsi geçen Kefitzat Haderech teriminden üretildiği gibi, evrensel süper varlık yolu kısaltandır. Bu dini uzmanlardan oluşan grup, siyasal çıkar, bilimsel emperyalizm ve mistisizmden şaşırtıcı birlikteliğinden oluşur.


    Peygamberliğin doğası nedir? Öngörü nedir?

    Dune’da evrensel süper varlık karakteri hem zaman ve mekanı, rüyalar ve vizyonlarda bir potansiyel akışı olarak görme kabiliyeti ile hem boğuluyor hem de bilgilendiriliyor. Ona dünyaları dönüştürme, nihai siyasi güç elde etme ve cihad (kutsal bir savaş) başlatma imkanı veren şey bu yetenektir. Aynı zamanda bu yetenek, üzerinde bulunduğu yolu tam olarak bilememek, kaderini sorgulamak ve direnmek, kontrol edemediğinden korkuttuğu için onun işkencecisi oluyor. Bu işkence gören bir peygamber, onun “korkunç amacı” olarak adlandırılan şeyleri yerine getirmek için onun için en önemli olan şeyi feda etmelidir.

    Herbert’in söylediği gibi, evrensel süper varlık sonuçları karşısında dehşete düşerken verdiği mücadelenin kendisine sempati duyuyor. Anlatıcısı Princess Irulan şöyle yazıyor:

    “Kehanet ve önsezi, cevapsız soru karşısında teste nasıl katılabilirler? Düşünelim: “Dalga formu”’nun gerçek tahmini ne kadar doğru? … ve Peygamber, geleceği kehanete uydurmak için ne kadar şekillendiriyor? Peygamber geleceği görüyor mu yoksa elmas kesicisinin mücevherini bıçak darbesiyle parçaladığını gibi kelimeleri ve düşünceleri yok edebildiği bir zayıflık, bir arıza veya bölünme hattı mı görüyor?”



    Din içinde fiziksel çevrenin rolü nedir?

    Herbert, 1965’te çevreci politik-toplumsal hareketlerin öneminin farkındaydı. Bu bilgiyi, yeterli dozlar halinde Arrakis gezegeninin çölleri hakkında tam bilgi ve anlayış içinde yaşayan yerli Fremenlerin çalışması olarak sunuyor. Gezegen ile olan manevi bağları çok eksiksiz ve kutsallığı o kadar tartışmasız ki, gezegenin sahip olduğu korkunç nitelikler, acımasız iklimi, suyun eksikliği devasa kum solucanları, gezegeni dönüştürmeye baş koydukları kutsal göreve sahip olsalar dahi o gezegen onların ibadet ettikleri entegre sistemi oluşturup anlamlaştırıyor.

    Herbert’ın objektifi sayesinde, dinin hemen her zaman algıladıklarından oluşuyor diyebiliriz. Din, umut ve umutsuzluğa, barış ve savaşa, sevgiye ve nefrete, gizem ve şeffaflığa ilham verme yeteneğine sahiptir. Kökünde paradoks yatıyor. Güç ve kontrol onun hisse senedi, kurtuluş ise onun fantezisi. Manipülasyon araç, ancak amacı üstünlüktür. Düşüncelerini oluşturan kişiler aracılığıyla biçimlendirir, yönlendirir ve kanalize eder; ancak hem kendi hem de onları sınırlar. Psikolojik dinamikte karmaşık olan incelikler vardır, gerçek nerde yatıyor? İnsan aklının dışında mı, yoksa içinde mi? Peygamber Paul Muad’Dib kesin bir şekilde, yetkilerinin önemli ve korkutucu ancak sınırlı olduğunu biliyor. Dune’da bir Tanrı var mı? Adı konmamış, tanımlanmamış, çağrılmış fakat eylemden tamamen kaldırılmış çok da kişisel olmayan tarihsel ilahi olgu. Her yerde bulunmama Bene Gesserit gündemini oluşturan ve somutlaştıran kadınlar ve peygamber için ayrılmıştır. Aynı zamanda çevre ve en zorlayıcı tezahürleri, çöl ve solucanlar için ayrılmıştır.