• Yeniden Merhaba 1k... 🙋‍♂️
  • ' Sevmeye cesaret edebildiğimiz için yas tutuyor, yas tutmaya izin verdiğimiz için yeniden sevebiliyoruz. Geride bıraktıklarımızı kalbin belleğinde tutarak. İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi ama her veda , bir merhaba aynı zamanda. '
    Kemal Sayar
  • 536 syf.
    ·Beğendi·10/10·
    Merhaba :) Nazan Bekiroğlu‘nun üslubuna hayran olanlardan biriyseniz siz de bu roman da diğerleri gibi akıcı, sürükleyici ve bir o kadar da ilgi çekici oldugunu görürsünüz. Açıkçası Nazan Bekiroğlu’nun ele aldığı konulardan ziyade üslubu her zaman benim ilgimi daha çok çekmiştir. Edebi birikimini denemelerini bunun dışında tutmadan söyleyecek olursak romanlarına bu kadar güzel yediren nadir şahsiyetlerden bence.Bu eseri de zaten kaleminin ne kadar güzel olduğuna dair örnek.
    Oldukça akıcı, başından sonuna dek durmayan, içerisinde pek çok karakter barındıran, canlı ve dinamik bir hikaye, geçmişte yaşanan tarihi olaylar haricinde kurgu olsalar da yine de sanki gerçekten yaşanmış gibi bir his uyandırıyorlar insanın içinde..

    Romanda olaylar Trabzon – Tebriz – Tiflis – Batum – Bakü – İstanbul hattında geçiyor.  Settarhan ile Zehra’nın hikayesinden geriye dönüşle; Settarhan, Zehra, Azam, Sofya, İsmail, Büyükhanım, Hacıbey, Azam, Mirza Han, Piruz, Celil Hikmet ve biraz daha geri planda kalan birçok karakterle oluşturulan, aşkı, acıyı, savaşı, ihtilali, kötülüğü, dönemin gerçeklerini anlatan bir eser.

    İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, tehcir, mücadele, kader… Farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. “Nar Ağacı” bir Doğu masalı kadar zengin, hayal kadar güzel, hayat kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle yıllarca unutulmayacak bir kitap kesinlikle bence

    Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı yılları ve o yıllarda çekilen sıkıntılar da romana ayrı bir hava katıyor. Tarihsel gerçekliği bir kurgunun içine çok güzel yerleştiriyor Nazan Bekiroğlu.

    Kitabın konusu da gerçekten de anneannesinin ve dedesinin nasıl olup da evlendiğini ve dedesinin Tebriz'e gönderdiği mektuplara neden cevap gelmediğini merak eden ellili yaşlarda bir profesörün yaşadığı bu eşsiz yolculuktur. Yazarımız bu yolculuğa bizleri de davet emiştir, kendisine teşekkürü bir borç biliriz. 

    KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM..
    Iyi okumalar :)
  • 335 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba :) Kıymeti Kitap, Abdülhamidhan ’in o gizemli adam, güçlü lider, Ulu Hakan yüzünü bizlere gösteren, duygusal ve bir o kadar da etkileyici bir dille yazılmış.Bilhassa diktatör ve kızıl sultan olarak tanimlayanlara karşı bir cevap niteliğinde kitap gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor tekrardan.

    Efendim eser beş bölümden oluşmakta; Abdülhamidhani anlamak, şahsiyeti, kurtlarla dans, bir proje adamı, babalar ve oğullar…

    Abdülhamidhanı anlamak, onu tüm bilinmeyenleri ile çözmenin gerçekten zor olduğunu bu bölümde anlıyoruz. Kendi ağzından ‘Beni evhamlı sanıyorlardı… Hayır! Ben Sadece gafil değilim, o kadar!’ gerçekten Abdülhamid devrinde anlaşılamamış, çözülememiş ve onun misyon ve vizyonunun idrakine varılamamış bir lider.

    Abdülhamidhan devrinin emperyalizme karşı direnen son kalesidir. Onu bu şekilde tanımlayanlar onu doğru anlayıp idrak edenlerdir. Abdülhamidhanı doğru anlayanlarında yanlış idrak edenlerinde çözüldüğü bir cümle vardır.’Bana Abdülhamid’ini söyle senin kim olduğunu söyleyeyim’ Bu cümlede son padişah için ne söylenmesi gerekiyor ise söyleyen kişinin tüm hayat felsefesi ortaya çıkmakta.
    Abdülhamidhan yakın tarihin son kilididir. Çünkü onu devrinde anlayan çözen pek fazla kimse yoktur. Ustad Necip Fazıl’ın deyişi ile ‘Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır’ devri itibari ile bu böyledir.

    Abdülhamidhan kimdir? Yakın tarihimizin en büyük bilmecelerinden biri. Aynı zamanda gücünü gizin de saklayan, onu çözmeye, anlamaya çalışanları etkileyen tarihin en gizemli lideridir.
    Bir lider düşünün kendisini sarayına kapatıyor ancak tüm imparatorluğu elinde tutuyor, dünyada olup biteni takip ediyor, izlediği politikalar ile parçalanmakta olan bir imparatorluğu 33 yıl ayakta tutuyor.
    Abdülhamid görünmeden var olma prensibi ile Osmanlı coğrafyasında, İslam aleminde ve Batıda kendinden söz ettiren bir lider.

    Abdülhamidhan ulu hakan çatırdayan imparatorluğun çatırtısını kesiyor ve yeniden fetih politikası yürütmeye başlıyor. Yenilikleri çok yakından takip ediyor batıda gerçekleşen bilimsel çalışmalara ayrı bir önem veriyor.
    Abdülhamid’in sadece devlet adamlığı yok aynı zamanda entelektüel bir kişiliği var. Roman ve Victor Hugo hastası, polisiye romanlarına çok düşkün, Sherlock Holmes serisini çok okuyor.
    Kitap okumayı ve kütüphanede vakit geçirmeyi çok seviyor. Bunun yanında çömlekçilik gibi bir hobisi marangozculuk ta mesleğidir.
    Abdülhamidhanin kurtlarla dansı o kadar ustaca o kadar dengelidir ki çatırdayan bir imparatorluğun sanki son hamleleri değil de gücünü ispatlayan bir imparatorluktur. İzlediği Ermeni, Siyonist, İngiliz, Çin, Rus, İngiliz, Japon ve Amerika politikaları onun vizyon ve misyonunu göstermektedir. Onun Japonya ile attığı dostluk adımı günümüzde de tüm sıcaklığı ile devam etmektedir.
    Suikaste uğradığında koruduğu o soğuk kanlılığı onun nasıl bir devlet adamı olduğunu göstermiş ve ona bunu reva görenlerin dudaklarını uçuklatmıştır.
    Abdülhamidhan Yahudilere kesinlikle karşı olmadığını izlediği politika ile göstermiş ancak Avrupa da başlayan Siyonist hareketin ülkesine sıçramasına asla izin vermemiş. Yahudilerin toprak taleplerini reddetmiş verilen rüşveti yüzlerine çarpmıştır. Çünkü o biliyordur Siyonist hareketin dünyanın başına bela olacağını.

    Abdülhamidhan i karalayanlar onun batıya dönük yüzünü görmezden gelerek ona yargısız infazda bulunmuş ve devrinde onu batıdan vurmuşlardır.

    Abdülhamidhan devrinde birçok düşünür, devlet adamı, yazar, çizer tarafından anlaşılamamıştır. Bu yanlış anlaşılmalar o tahttan indikten; döneklerin, iki yüzlülerin, Siyonist desteği ve Ermeni oyunu ile yönetime geçenlerin kan kusturması, devleti ve milleti satmaları ile gün yüzüne çıkmıştır.
    O tahttan indirildikten sonra doğrular söylenmeye onun hakkı teslim edilmeye başlanmıştır ama iş işten geçmiştir. Kitap ta Atatürk’ün ve birçok düşünürün Abdülhamid hassasiyetini de göreceksiniz.
    Kitapta Abdülhamid’i tüm politikaları iyilikleri, kötülükleri, ihtirasları, gizemi ve gücü tüm yönleri ile anlatılmaktadır.

    “Onu yakından görmüş ve sözde dostluğunu kazanmış olan Yahudi asıllı casus-Türkolog Arminius Vambery, Sultan hakkında şunları anlatıyor:
    “Sultan Doğuda rastlanan en kibar, en şefkatli, nazik ve değerbilir prenslerden biridir. Aşırı derecede mütevazı ve gösterişsiz davranışı, yumuşak sesi, uysal ve hatta yumuşak bakışı bir elçiye güçlü bir padişah, 30 milyon insanın hâkiminden çok, zavallı bir ikinci sınıf efendi intibaını verir.” (sf/65)

    Benim kitaptan çıkarımda bulunduğum, çözümleme toplam 5 sayfadan oluşmakta fakat buraya bir sayfa yazıyorum, çünkü onu anlamak ve anlatmak gerçekten çok zor belki onun hakkında en az 10 kitap okuduktan sonra bende bir şeyler yazabilirim incelemem yetersiz.

    Kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Kitap içerisindeki bazı konular aslında başlı başına bir kitap konusu. İçeriği çok geniş ve etkileyici bölümleri var. Bu konulardan birkaç tanesi kesinlikle sinemaya aktarılmalı

    "Yatağından taşan bir nehre benziyoruz... Biz hiç de can çekişen bir millet değiliz. Canlı, kuvvetli bir milletiz. Bizi zinde tutabilecek yegane kuvvet, İslamiyettir."(sf/322)

    Ismail ünlü hocanin yazısından faydalandım.
    Okumanızı tavsiye ederim.
    https://akademyadergisi.com/...din-kurtlarla-dansi/

    Iyi okumalar:)
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba :) Bu kıymetli cildin icinde Tarihin önemli isimlerini, Üstad Bâkiler'in kimi zaman hüzünlenen kimi zaman sitemli  ama her zaman samimi olan sohbetiyle görürsünüz okudugunuzda .Bilhassa Abdulhamithani ve milli mücadele kahramanlarini anlattigi kismi çok begendim.Bugün baktığımızda günümüzde  bilgi kirliliği tarih  alaninda hat safhada, şahıslar olaylar kısacası bu noktada kolaylıkla ulaşılabilen bilgiler ne yazık yanlış veya eksik anlatılıyor aktarılıyor Üstad bu güzel eserinde bir çok gerçeği güzelce edebi çizgi dahilinde paylaşıyor kesinlikle kuvvetli yorumlarıyla.Bu gercekleri hepimizin okumasi bilmesi ve anlamasi gerekmektedir.Okurken ilk defa ogrendigim sasirdigim cok fazla bilgi oldu.Kitaptan altını çizdiğim özet niteliğinde olan alıntıları şöyle yazayım efendim;

    Harfleri mi unuttum yoksa kalemimin üzerinde anlatılmaz bir ağırlık mı var? Bilemiyorum. Hani bazen rüyalarımızda yaşadığımız hâl gibi?
    Hani kaçmak istediğimiz hâlde kaçamamak, konuşmak istediğimiz hâlde konuşamamak, vurmak istediğimiz hâlde vuramamak gibi ağır, acılı sancılı, sıkıntılı bir hâl:
    Yazmak istediğim hâlde yazamıyorum.
    Hâlsizim, elsizim, dilsizim, çaresizim...

    Türkçe, milletimizin iskeletidir."(sf/10)

    Kabul edelim ki bir kadın İstanbul sokaklarında bikiniyle dolaşıyor. Hatta o bikinin üst kısmını da giyinmiyor. Eğer o kadın herhangi bir kimseyi dini düşüncelerinden ötürü tenkit ediyorsa, çekiştiriyorsa ağzını "Falan adam 21. yüzyıla girmemize rağmen hala Allah'a inanıyor; hala öldükten sonra yeniden dirileceğimizi sanıyor. Bu ne gerici adamın biri..." diyorsa o kadın caddelerde bikiniyle dolaşmasına rağmen laik düşünceli değildir. Yobazın tekidir.
    Beri yanda, kabul edelim ki bir kadın simsiyah bir çarşaf içinde yaşamaktadır. Gözbebeğinin birini bile göstermemektedir. Ama kendisinde sorulduğunda: "Şunun bunun dini inancı beni ilgilendirmez. Onların dini onlara, benim dinim bana. Ben onların taptıklarına tapmıyorum. Onlar da benim inandığıma tapmıyorlar." diyorsa o kadın çarşaf içinde yaşamasına rağmen laik düşünceli bir kadındır. Çünkü laiklik herkesin din ve vicdan hürriyetine saygılı olmaktır.(sf/189)

    Biliyorum ki ölüm yok olup gitmek değildir.
    Biliyorum ki ölüm yeni bir dünyaya doğmaktır.(sf/153)

    Abdülhamid Han katiyen bir Kızıl Sultan değildir.Nihal Atsız'ın ifadesiyle o bir Gök Sultan.(sf/122)

    Sevmenin ve utanmanın ne demek olduğunu ömürleri boyunca bilmeyenlerin yüzlerine bakmak isterdim.(sf/88)

    "Sizden adalet bekliyorum da demeyeceğim. Çünkü adalet her mahkemenin tabiî vazifesidir. Ve bunu istemeye lüzum yoktur. Çünkü mahkeme âdilse ondan adalet istemek manasızdır ;adil değilse o zaman büsbütün manasızdır."

    Kendimi, ötekilerin yerine koyamadım; koyamam. Benim gönlüm herkesin gezip tozacağı, oturup kalkacağı bir panayır yeri değildir (sf/9)

    Demokrasi, bilenlerin ve ahlaklı olanların kurabileceği bir rejim!"
    (Sf/22)

    Millet, edebiyatı olan topluluktur!. Edebiyatsız millet olmaz. Büyük milletler, büyük edebiyatlar ve sanatler meydana getirmişlerdir. Bir millet hayatında en büyük terör dilin ve edebiyatın bozulmasıyla, kurumasıyla meydana gelir...
    (sf/191)

    KITABI OKUYUN OKUTUN :)
    Iyi okumalar..
  • 255 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba:) Günümüz ahlaki ortaminda sürünen , can cekişen, cinsellik merkezlilige, paraya, san sohrete köle olmuş, hayattaki tek gercek görülebilir belki ama
    Hakettigi ve eskiden de bulundugu yere mutlak gelecektir. bunu doga, yani tabiat ana bizzat gorunmez elleri, karsi konulmaz kudreti ile yapacaktir. kimsenin savunmasina, bu degeri tekrar yukseltmesine gerek kalmadan. yani gururu ile, hep oldugu yeri ile yine hepimizin herşeyi olacaktir.Kaf dağı'nın ardında yaşayan anka kuşu'nun yuvasındaki felsefe taşı'na insanların verdigi isim benim için Aşk ...ama benim hala umudum var doğru yaşanması ve anlaşılması için tıpki diger duygular gibi..Bu yorumları diğer aşk kitaplarda yazacağım ınşallah neyse:)

    Aşkı hangimiz tanımlayamaya kalkabilirdik? Birkaç kelam etmeye kalksak hakkında, kazara
    dilimiz dönse ne diyebilirdik ki? Zaman oldu şarkılardan dinledik. Şiirlerden okuduk, Mona dedik, Leyla dedik, belki az ucundan yaşadık da. Ama hiçbirimiz ağzını açıp aşkı tanımlara sığdırma cesaretini gösteremedi. “Aşk” diye başlayan cümleler hep derin ah’lar, dile gelemeyen pişmanlıklarla sükûn buldu. Aşk neydi? Dibine kadar yaşadığımızı (sandığımız), hissettiğimiz ulaşılması zor, tarifi imkânsız, efsanevî duygular bütünü mü? Yoksa aklımızın bize oynadığı tatlı bir oyun mu?

    Nerede aradım, nerede buldum?

    İşte biz bu çelişkilerde dolanaduralım, her tuttuğumuz eli aşktan bir hisse sanalım; yaşamış, kalemini ağaçtan değil adeta taştan yontmuş üstad Rasim Özdenören Hoca, aşkı diyalektiğiyle birlikte sunuvermiş bize.
    Sunuvermiş de haberimiz yokmuş. Bihaber dolandığım, baharın şükür dolu yellerinde kendimce aşkı aradığım bir Süleymaniye akşamında, bir ağabeyim önerdi bana Aşkın Diyalektiği’ni. (Aşkı mı yoksa?) Uzun zaman aradığım, uğruna İz Yayınları’nın eşiğini aşındırdığım kitaba, adını hatırlamadığım sapa bir sahafın ahşap raflarında beni beklerken kavuştum.

    Tarif de vermiyor ama…

    ‘Aşkın tanımı yok’ dedik, evet. Ama bin bir türlü tarifle karşılaştık senelerce. Şuna benzer, buna benzer, budur, bu değildir… Kitap yine tanımlamıyordu aşkı. Tarif de vermiyordu hani. Lakin okuduğum her satır aşkla ilgili düşüncelerimi yeniliyor, kalbimde aşka çok daha masum bir yer ayırmama sebep oluyordu.  Ben bendim. Ama okudukça “o” olmak, onda kaybolmak istiyordum. “O” kimdi, bunu bile bilmeden. Kitap ilerledikçe o’nun kim olduğu gün ışığına çıkmaya başlamıştı.

    Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek…


    O, kaderimdi. Bana yazılandı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek, pas tutmuş kozmopolit yalnızlığımı bir çırpıda silecekti. Ve onu tanıyor olacaktım. İlk defa görüyor olsam da tanıyacaktım. Yazılmış kader silsilemin bir parçasıydı ve ben bu parçaya eninde sonunda kavuşacaktım.

    Mecnun’dan Don Juan’a

    Rasim hoca kitabında, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kültürümüzde yer etmiş efsanevî öyküleri işlerken, aynı zamanda Dostoyevski’nin Nastasya Filippovna'sından, Pedro Almodovar’ın Patty Diphusa'sına, Samson ve Delile'den, Yunan mitolojisine ve Don Juan’a kadar portreleri de okura sunuyor. Bu karakterler etrafında tahlillerin de yapıldığı kitapta, efsane olmuş bu aşkları sadece okuma cesaretini gösterenleri şaşırtacak derecede çarpıcı, keskin teşhisler de konuluyor. Farklı kültür ve mitlerden portrelerin bir arada işlenmesi aşkın nasıl da tek olduğunu gözler önüne seriyor.


    Sanki ciğerimden bir parçadır

    Beni benden bir süre uzaklaştıran, daha önce bir yerlerde görmediğim, okumadığım ve sanırım Rasim Özdenören’in de ilk olarak ele aldığı mesele, kitaptaki bir makalede Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya aşk penceresinden bakılması. Özdenören’in aktardığı rivayete göre, Hz. Âdem yaratılışı icabı kendi cinsinden bir arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak ister. Böyle düşünürken de uyuyup kalır. Uyandığında başucunda Hz. Havva’yı görür. Bir anlatıma göre onu hemen tanır ve gülümseyerek, “Sen Havva’sın” der.  Burada aşkın kaderle iç içeliğini görebiliyoruz. Bir anlatıma göre de Hz.Havva’yı görünce, “Sen kimsin? Niçin geldin?” diye sorar. Hz. Havva da ona, “Ben sana zevce olarak yaratıldım. Hak Teala beni sana arkadaş olmak için ve eş olayım diye gönderdi” cevabını verir. Hz. Âdem Hak Teala’ya, “Bu ne cinstir ki onu sevdim, ona bağlandım. Ya Rabbim kalbim ona meyletti, sanki ciğerimden bir parçadır” der. İşte Rasim Özdenören, Hz. Âdem ve Hz. Havva örneğinde kadın-erkek bütünlüğünü göstermeye çalışırken belki de ilk aşk örneğini de nakletmeye çalışıyor. Zaten söz konusu bölümün devamında Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne ayrı noktalardan indirildikleri ve senelerce aşk acısıyla birbirlerini arayıp durdukları söylenmiş. Başka söze ne hacet.

    Soru işaretlerini gideriyor

    Evet, kitap aşkı tanımlamıyor. Ama aklımızda yer etmiş “aşkın tanımı” çıkmazından bizi uzaklaştırıyor. Çünkü Aşkın Diyalektiği’ni okuduğunuz zaman tanıma ihtiyaç duymaksızın aşkı anlıyor, yaşamadığınız halde hissediyor, aşka her yönüyle bütüncül bir açıdan bakabiliyorsunuz. Böylece aşk denen duygunun tanımlara sığmayacağını yeniden görüyorsunuz. Ayrıca dünyevî aşkla ilahî aşk arasındaki ilişkiyi sıkı şekilde işleyen Özdenören, bu konuyla ilgili soru işaretlerinizi de siliveriyor.

    Bu kitabı biz hak edebiliyor muyuz?

    Televizyon dizilerinden izlediğimiz, sahil şehirlerinde yaşayabilme hayaliyle var ettiğimiz, Mevlana ile Şems’i, çoluğunu çocuğunu bırakabilecek yapıda bir anne ve buna göz yumabilecek oryantalist bir yolgezerle birlikte işleyebilme cesaretini(!) gösterebilen kitaplarda okuduğumuz ‘aşk’ı görünce, adı bile konamamış çağımızda, Aşkın Diyalektiği gibi harika bir kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor da bakalım o kitabı biz hak edebilecek miyiz?

    İşte bunun herkese nasip olmadığını biliyorum!

    rasim özdenören Hoca geleneksel estetiğimizde ifadesini bulan mazmunlara göndermede bulunarak bir aşk metafiziğine yöneliyor bu yazılarında. aşk metafiziği kavramı bu yazıların felsefî analizlerden ibaret olduğu düşüncesine sevk etmesin okuyucuyu. eğer edebiyat ve sanat, insanın en sahici seslerini en doğrudan ifadesiyle yeniden biçimlendirmek ise, rasim özdenörenin düşünceleri daha çok bu imkana başvurarak anlam evrenini kuruyor. onun aşka dair düşünceleri zihnî bir sisteme değil, hayatın kendisine indirgendiğinde ancak özgün anlamını kazanıyor. aşkı bir mecaz kılan beşerî koşulların bir köprü, bir merdiven olduğunu ihsas ettirirken yazar, aşkın gerçeğini varlığın dikey boyutunda irdeliyor. daha doğrusu aşk bu yazılarda yatay boyutu dikey boyuta bağlamanın bir imkanı olarak çıkıyor karşımıza. aşkın diyalektiği ise sözü edilen bağlantıyı kurmanın, aşk derdine düşmenin, kısacası merdiveni çıkmanın kendine özgü serüveniyle ilgili türlü hallerden ibaret. kalbin çeşitli hallerinden..islamın diyalektik felsefesi diyeyim siz anlayın. aşkın da diyalektiği olur. :)

    KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM TAVSİYE EDERİM..iyi okumalar:)
  • Pişman değilim hiç
    Benim yüreğim zamanın öte yakasında akmakta
    Ve yaşam yeniden var edecek onu
    Ve yeniden merhaba diyecek hayata
    Rüzgar göllerinde uçuşan pisi çiçekleriyle