• 156 syf.
    Oğul, Atayurdu, İhtiyar Adamın Rüyası, Gece Yürüyüşü, Kısanu, Fildişi Tarak, Bu Toprak Bizim isimli 7 öyküden oluşan, Vietnam' ın Fransa ve sonrasında Abd ile yaptığı kurtuluş mücadelesini konu eden kitap.

    Vietnam da coğrafi kaderini uzun yıllar acı çekerek, halkı katledilerek ödemiş. 2. Dünya Savaşı' nda Japon işgali, ardından Fransa ile savaş ve sonrasında Abd. Dönemin Doğu blok lideri Sovyet Rusya Komünizm rejimli Kuzey Vietnam' ın yanında yer alırken ABD Güney Vietnam ile bölgeyi ele geçirmeye çalışmıştır. 1949 yılında Çin Devrimi' yle birlikte Asya' nın Komünizm rejimi etkisi altında kalma riski Abd' yi harekete geçirmiştir. Tabii Vietnam petrolü de önemli. Vietnam' ın serbest pazar haline getirilip ABD tüketim ürünlerinin piyasayı ele geçirmesi de önemli.

    Bir dönem popüler olan bir zeitgeist videosunda da Rockefeller' in Vietnam' daki devrimcilere silah tedarik eden Sovyet fabrikalarına finansal desteğine, savaşın Rockefeller' ve benzeri büyük sermayedarların daha fazla kâr etmeleri için bilinçli olarak uzatıldığına değinilmişti.
  • 336 syf.
    ·9 günde·5/10
    Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera'nın dönemin Sovyet işgali altındaki Çekoslovakya'sında yaşayan ve 4-5 kişi çevresinde dönen romanıdır.

    Açıkçası kitaba başlarken çok büyük bir beklentim yoktu ancak bu denli hayal kırıklığına uğramayı da beklemiyordum. Kitap; Tomas,Tereza,Sabina ve Franz karakterleri üzerine kurulu ve Tomas'ın yaşam öyküsü ile başlıyor.Tomas'ın karakteri,yaşamı evliliği ve ayrılığı ve de çocuğu ile olan daha doğrusu olmayan bağı anlatılıyor.Bu kısımlar biraz ilgi çekici en azından başlangıç için diyorsun.Fakat sonra ne olduğunu anlayamadan Franz ve Sabina'ya geçiliyor. İlerleyen yerlerde bekliyorsun ki arada bir bağ,köprü kurulsun. Yok! Sabina ortak nokta ama hiçbir bağlayıcılığı yok.
    Sonra tekrar Tomas-Tereza tekrar Franz derken bazı noktaları kaçırıyorsun,unutuyorsun.Hatırlatıcı hiçbir öğe yok. Zaman kavramı zaten çok karmaşık işlenmiş.Bunlara bir de anlatımın durağanlığı,uzun ve de bolca ara sözlü cümleler eklenince kitap hem sıkıcı hem de anlaşılması güç bir hal alıyor. Kitabı ciddi ciddi akıcı bulan arkadaşlar nasıl buldu merak ediyorum cidden.
    Hele hele yazarın bir "kitsch" kavramını işlediği kısım var ki.. Aman Allahım akıllara zarar!

    Kitapta inanılmaz derecede cinsellik havası hakim.Anlatılan olaylar içerisine yedirilmiş bir cinsellik değil baya birçok noktada cinsellik ana tema haline gelmiş.Yetmemiş yazar bir de bunları yer yer 'hafiflik' 'ağırlık' gibi kavramlarla edebi bir hale bürümeye çalışmış.Aşkla cinselliği karşılaştırmış falan..
    Amacımız erotik hikaye okumak olsaydı böyle bir kitabı tercih etmezdik heralde.

    Yazarın dini birtakım konularda da hayli absürt benzetmeleri var.
    Örneğin: "Bok, kötülükten daha zor, daha uğraştırıcı bir teolojik sorundur.Tanrı, insana özgürlük verdiğine göre, gerekirse, insanın işlediği suçların sorumlusunun O olmadığını kabul edebiliriz. Oysa bokun sorumluluğu tümüyle O'nun, insanın Yaratıcı'sınındır" (Sayfa 264)
    Tüm bunlara rağmen kitapta güzel yerler de yok değil.Karenin isimli köpiş e ait son kısım hayli hoş,duygusal.

    Kitabı okuyacak arkadaşlara naçizane tavsiyem sırf süslü cümlelere,abartı ve şişirmelere bakıp da kitabı okumak gibi bir hataya düşmeyin (zira kitap hakkında sanıyorum bir tane bile olumsuz inceleme görmedim) Merak ediyorum ille de okuyayım diyorsanız tercih sizin. Okumanız size birşey katar mı bilemem ama okumamanız bence hiçbir şey kaybettirmez emin olun ;)
  • 216 syf.
    Gelelim hikayemizin anlatımına

    25 Kasım 2001’de,yani bundan 19 yıl önce,evet,19 yıl, Murat Yetkin,Radikal’deki köşesinde “Çiçero Türk casusu muydu?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Nitekim,Murat’ın casusluk hikayelerine merak sardığı sonradan belgelere dayanan iki muhteşem casusluk romanı yazmasından belli. Kendisine bunu hatırlattım, “Çiçero’nun asıl öyküsü ikinci kitapta” dedi. Henüz okuyamadım,ama haberiniz olsun. Öyküye dönersek, Murat Yetkin o yazısında aslında öyküye kaynak oluşturacak bir biçimde Arnavut kökenli İlyas Bazna’nın Ankara’da Alman ve İngiliz Sefaretleri’nde çalıştığını ve casusluk yaptığını anlatıyor. İngilizlerden aldığı bilgileri Almanlara satan Bazna için önemli bir soru soruyor, “Bazna Türk casusu muydu,MİT elemanı mıydı?” Bu sorunun yanıtını kitabın tadını kaçırmamak adına vermeyeceğim. Sonuç olarak bir casusluk senaryosu ve yüksek gerilimde geçiyor,öykünün tamamını anlatırsam nasıl okuyacaksınız,heleki katil kim söylersem? Ama şu kadarını söyleyebilirim : II. Dünya Savaşı bütün dünyada yakıp yıkarak devam ederken savaşın dışında kalma çabası içindeki Ankara’da da casuslar savaşı sürmekte,her yerde ajan kaynamakta,İngiltere ve Almanya,Türkiye’yi kendi yanlarında yer alması için ikna etmeye çalışmaktadır.

    Elyesa Bazna’nın Arnavutluk’daki çocukluğuyla başlayan hikaye,daha ilk sayfalardan savaşın ne kadar korkunç olduğunu hatırlatıyor bize : çoluk çocuk,hayvan demeden vahşice katledilen bir kasaba halkının cesetleri yerlerde yatarken çeteciler avlarının tadını çıkarmakta ve içip içip hareket eden her şeye silah sıkmaktadır. Bazna,saklandıkları bodrumda sağ kalmıştır ama aklı meydanda kalan down sendromlu kardeşi Ali’dedir. Onu aramaya çıkar,canlı bulur ama kurtaramaz. Daha sonra rastlayacağımız engelli çocuk hikayesine buradan bağlantı verelim. Almanlar Ari bir ırk yaratmak çılgınlığı içinde engelli ve down senromlu Alman çocukları da toplayıp gaz odalarında öldürmektedir. Alman Sefaretinde Büyükelçinin sekreteri olarak çalışan güzel Alman kadınının en büyük zaafı ise budur,down sendromlu çocuğu...

    II. Dünya Savaşı hudutlarımız dışındadır ama Almanlar ve İngilizler Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için komplolar hazırlamaktadır. İnönü hükümeti ise bu komplolara karşı komployla cevap verir ve ülkeyi kan gölüne dönmekten kurtarır. Türkiye,o dönem belki ekonomik olarak çok sıkıntı çeker ama II. Dünya Savaşı cehenneminden de uzak durabilir. Ne yazık ki günümüz politikacıları İsmet İnönü’nün askeri dehasını anlamadıkları gibi,siyasi dehasını da anlamayacak ve onu suçlamak ve aşağılamak için ellerinden geleni yapacaklardır.

    Elyesa Bazna hakkında bilinmeyenler ;

    1904, Priştine doğumlu İlyas Bazna, 1918 yılında Sırplar'ın Priştine işgali sonrasında anne ve babasıyla İstanbul'a göç etti.
    Askerlik hizmetinin bir bölümünü Çankaya Köşkü'nde Atatürk'ün yanında yapan Bazna, terhis olduktan sonra ticarete atılsa da başarılı olamadı.

    MEKTUPLARI OKURKEN YAKALANDI

    2. Dünya Savaşı yıllarında Ankara'da ilk olarak Yugoslavya Krallığı'nın büyükelçisinin, daha sonra da Almanya büyükelçilik müsteşarının uşaklığını yaptı. Almanya büyükelçiliğinde çalışırken müsteşarın mektuplarını okurken yakalanması işinden olmasına neden oldu. Ve tarihler Eylül 1943'ü gösterdiğinde de Britanya'nın Ankara büyükelçisi Hugge Knatchbull-Hugessen'in uşaklığını yapmak üzere Britanya elçiliğine giriş yaptı. Güzel sesi ve operaya olan tutkusu nedeniyle kısa sürede büyükelçi ile yakınlaşan Bazna, elçilik banyosunda bir yandan büyükelçinin sırtını ovarken, bir yandan da elçiye opera aryaları söyleyecek derecede yakınlaştı.


    ...HERKES ONU APTAL SANDI AMA...

    Britanya büyükelçisi ve istihbarat üyelerine göre Bazna aptal, saf ve İngilizce bilmeyen kendi halinde bir uşaktı.
    Bazna ise içten içe babasının ölümünden dolayı İngilizler'i suçluyor ve para hırsı gözlerini iyice bürüyordu. Bu düşünceler altında İngilizler'in önemli bilgi ve belgelerini Almanlar'a satma kararı aldı. Kafasındaki planı uygulamak içinse 26 Ekim 1943 tarihinde Alman istihbaratının önemli adamlarından olan Ludwig Moyzisch'le iletişime geçti. Belge başına 20.000 Sterlin verildiği takdirde casusluk yapabileceği teklifinde bulundu. Berlin'e onaya gönderilen casusluk faaliyeti için 29 Ekim 1943 tarihinde onay geldi. Ve Bazna artık işine odaklanabilirdi. Duş yaparken dahi kasa anahtarını boynunda taşıyan İngiliz elçisinden anahtarın kopyasını almak zor olacaktı. Fakat Almanlar özel bir teknikle bu sorunu da halletti. Balmumundan yapılmış özel bir ağda sayesinde, elçi duş alırken sırtını ovalayan Bazna kasa anahtarının ölçüsünü balmumuyla kopyalamayı başardı. Ve elçi her duşa girdiğinde kasadaki belgelerin fotoğraflarını çekmeye başladı.


    EŞİ BENZERİ OLMAYAN BELGELER

    Alman büyükelçi Franz Von Papen ve Bazna arasındaki ilk alışveriş görüşmesi büyükelçilik binasının bahçesinde gerçekleşti.
    İlk görüşme olmasına rağmen Papen ve Bazna açısından çok verimli geçen görüşmede, Bazna 20.000 sterlin kazanırken, Papen kelimenin tek anlamıyla muhteşem belgeler elde etmişti. Artık Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği'ne gönderilen askeri yardımlar, Ege'de Türkiye topraklarının da kullanıldığı İngiliz askeri operasyonları ve Britanya'nın Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için yaptığı tüm baskılar Almanya büyükelçisinin elindeydi. Fakat alınan bu bilgiler bile güvenilmez bir kişiliğe sahip olan Bazna'ya, Almanlar'ın tam anlamıyla güvenmesini sağlayamadı. Fotoğrafta görülen Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Bazna'nın ikili oynayan bir İngiliz ajanı olduğunu düşünmekteydi. Normandiya Çıkarması'nın planı da dahil olmak üzere birçok belge ulaştıran Bazna, Hitler'in de güvenini kazanamamıştı. 1943 yılında Bazna'nın ulaştırdığı bilgilerle dolu olan konferans salonunda konuşan Hitler, 'Müttefik kuvvetler batıdan değil, Balkanlar'dan ya da Norveç tarafından saldırıya geçecek' diyordu.

    EĞER BAZNA'YA İNANSALARDI...

    Öyle ki, Ocak 1944'te müttefik kuvvetler tarafından Sofya'nın bombardımana tutulacağını söyleyen Bazna'ya inanmayan Almanlar, büyük bir hezimete uğramış ve ciddi kayıplar vermişti.
    Bazna'nın sözleri ciddiye alınsaydı Almanya bu kadar büyük kayıp vermeyecek, hatta müttefik kuvvetleri püskürtme şansını yakalayabilecekti. Artık Bazna güvenilir bir Alman ajanıydı.
    2. Dünya Savaşı boyunca Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Menemencioğlu'nun politikası ise savaşa katılmama yönündeydi.
    Fakat müttefik kuvvetlerin yanı sıra, Almanya da Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için baskılarda bulunuyordu. Bazna'nın uçurduğu bilgilere göre Türkiye müttefik kuvvetlere yardım ediyordu. Bu belgelerde Türkiye'nin müttefik kuvvetler yanında savaşa katılması için gerçekleştirilen Kahire ve Tahran Konferansı'nın içeriği, hem de sonuçları bulunmaktaydı. Müttefik kuvvetlerin Türkiye üzerinde gerçekleştirdiği baskılar, Britanya askerlerinin Ege'de gerçekleştirdiği operasyonlar ve Türkiye üzerinden Sovyetler'e ulaştırılan silahlar artık güvenilir bir ajan olan Bazna tarafından iletildiği için tamamen gerçekti. Ulaştırılan belgelerin gerçekliği konusunda akıllarında en ufak bir şüphe kalmayan Almanlar, Türkiye'ye sert bir nota vererek öfkesini dile getirdi. Verilen bu nota müttefik kuvvetlerde derin bir sessizliğe sebep olmuştu. ABD, Sovyet ve hatta İngiliz istihbaratı bile İngiliz elçiliğinde sızıntı olduğunu düşünüyordu.

    Çemberin gittikçe daraldığını düşünen Bazna, Alman elçiliğinde sekreterlik görevi yapan Lena Kapp'ın Amerikan ajanı çıkmasıyla iyice gerilmişti. Alman elçiliğinde Cicero diye bilinen Bazna için Kapp şunları söylemişti; 'İngiliz elçiliğinde Cicero diye birisi var, bizim elçiliği aradığı an büyük hareketlilik başlıyor ve düşük rütbeliler odadan çıkarılıyor.'


    KAÇIŞ ZAMANI

    Kendisi için yaklaşan büyük tehlikenin farkına varan ve Almanlar tarafından uyarılan Bazna, nam-ı diğer Cicero, casusluk faaliyetinden kazandığı 300.000 Sterlinlik servetini de alıp Arjantin'e kaçtı. Kaçışından sonra Cicero'nun İlyas Bazna olduğunu anlayan İngilizler büyük şok içindeydi. Hatta İngiliz büyükelçi Hugesson 'O ajan olamaz, bir kere çok aptal, ikincisi bir kelime dahi İngilizce bilmiyor' diyerek Bazna'yı savunuyordu.


    SAHTE PARA ŞOKU

    Arjantin'de büyük servetiyle lüks bir hayat yaşayacağını düşünen Cicero burada büyük bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalmıştı. Almanlar'ın kendisine ödediği 300.000 sterlinin tamamı sahteydi.
    Almanlar savaş boyunca İngiliz ekonomisini çökertmek amacıyla bastıkları sahte sterlinleri Bazna'ya yaptıkları karşılığında vermişti.


    Sahte sterlinler için ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan Bazna, savaş sonrasında Almanya'yı mahkemeye verdi ve küçük bir miktar tazminat almayı başardı. Fakat aldığı tazminat yaptıkları karşılığında 'çerez parası' diye nitelendirilebilecek boyuttaydı. Çok istediği ve uğruna ölümü göze aldığı parayı ise 'Ben Cicero'yum' adıyla yazdığı kitaptan kazanabildi.

    İyi Okumalar Dilerim
  • [İstitrat: Akif Balıkesir’i çok severdi. Hastalıktan kurtulmuş olsaydı
    Balıkesir’de yerleşecekti, hayatının son günlerini bile hep bu emelle yaşadı.
    Ankara’da idik, memleketimizin Yunanlılar tarafından işgali sene-i
    devriyesine müsadif bir günde (Yeni Gün) gazetesine yazılacak meftur
    bir yazıyı karalamakla meşgul idik. Akif te şu kıtayı yazıp bize verdi;

    O yeşil toprağın ey yüzler ağartan (karesi).
    Şimdi binlerce şehidin kanayan makberesi.
    Sana hasret kalan evladın için dünyada
    Varsa kahrolmadan aram edecek yer neresi?

    Hani gök kubbenin altında görülmüş mu eşin?
    Dağların bağ, hele vadilerin altın deresi!
    Ey benim her taşı bir mabedi iman yurdum,
    Seni er geç bana mutlak verecek mabudum!
  • 847 syf.
    ·6 günde·8/10
    Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı. Bu incelemeler spoiler dolu olacak bu yüzden okumayan arkadaşlar kendini tehlikeye atmasın:)
    Hikaye, Westeros denilen bir kıtada, orta çağ koşullarında olan; eskiden 8 şimdi ise 7 büyük, onlarca küçük hanenin çarpışmaları ve kendi aralarındaki güç mücadelelerini konu alıyor. Bu kitabın ana ailesi Starklar. İyi-kötü mücadelesinin olmadığı, herkesin gri olduğu bu serinin en başında Starklar melek, Lannisterlar şeytan, geri kalan fasa fiso gibi görünüyor en başta. Tabii iyi aile babası onurlu Ned kral eli olmaya gidince her yerin çakal dolu olduğunu görüyoruz. Oğlunu kimin ittiğini bulmaya çalıştığı, selefinin neden öldüğünü araştırıyor olduğu sırada da kuzu görünümlü çakala güveniyor. (Littlefinger tabii ki de) Ensesti öğrendiği anda da beyinsiz gibi kraliçeye yetiştiriyor ve kral ölüyor. Tabii ben çok atlayarak yazıyorum çünkü her şeyi yazsam ne yer kalır ne de ömrüm. 8 adet bakış açımız var ve hepsi farklı yerlerde genel olarak. O yüzden en sevdiğim karakterden gitmeye karar verdim. Tabii Starklardan başka Lannisterlardan Tyrion ve Targaryenlerden de Daenerys (ben Dany diyeceğim çok uzun) de var tabii. Dany en uzaktaki karakter. Fakat sonunda ejderhaları da oluyor. Bu önemli bir nokta çünkü o ejderhalar işe yarayacak. Ben Ned'e döneyim.
    Ensestten doğan Joffrey; Ned zekilik yapıp kraliçe de kralı öldürtünce tahta geçip bizimkini hapse atıp sonrasında idam ediyor. Ned'in oğlu Robb da babası için savaş ilan ediyor ve adamları onu Kuzey kralı seçiyor. Kralın en küçük kardeşi de kendini taçlandırınca diyarda 3 kral oluyor.+Dany. Sansa sarayda rehine olarak kalıyor, Arya kaçıp erkek kılığına giriyor, Jon Nöbet'te kalıyor, Cat oğluna kavuşuyor, Tyrion Kral eli oluyor, Bran da Winterfell'de kalıyor. Durumlar daha karışık ama ben özet geçtim.
    SPOILER YOK
    Eleştiri olarak ÇEVRİ berbattı. İlk defa ama son defa değil. Bu seri yüzünden İngilizcemi geliştirdim daha ne olsun. Canım bir yer okumak istese İngilizce PDF okuyorum artık.
    Kitapla ilgili de şunu ekleyeyim. Bu seri 3 kitaplık olacakmış. İlki Stark vs Lannister. 2. Dany'nin Westeros'u alışı. 3. de Ak Gezen işgali. O yüzden bazı zayıf noktalar yok değil. Ama okuması çok keyifli. Kesinlikle okuyun. Tabii ingilizceniz varsa orijinalini. Çevriden ve hatacıklardan biraz puan gitti.8/10.

    NOT: Kitabı ilk defa okuyacaksanız önce ekler kısmından Stark hanesi kısmını okuyun. Zaten 8 bakış açısı 5.5 Stark. Onları öğrenin, gerisi geliyor. Bir de Baratheon hanesini. Gerisi zaten gelir.
  • Tarih 1 Ocak 1921

    Yer: İzmir-Balçova

    200 yürekli sosyalist Yunan askeri infaz emri verildiğinde hep bir ağızdan haykırdılar;

    “ZİTO İ EPANASTASİS!” (Yaşasın İsyan!) diye.

    Sonrasında teker teker düştüler yere…

    Peki neydi onları bu sona getiren? 200 sosyalist Yunan askerinin kendi ordularınca katledilmelerinin sebebi neydi?

    1918 yılında I. Emperyalist Paylaşım Savaşı Almanya’nın yenilgisi ile sona ermiş, Almanya’nın yanında savaşa katılan Osmanlı Devleti de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile savaştan yenik ayrılmıştı. Osmanlı Devleti için ölüm fermanı olan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile birlikte Anadolu ve Ortadoğu’yu sömürgeleştirmek isteyen Avrupa emperyalistlerinin başını çeken İngiltere, Fransa ile birlikte zaman kaybetmeden Anadolu topraklarını işgal etmeye başlamıştı. İngiltere Anadolu’daki planlarını hayata geçirebilmek için kendine piyon olarak Yunanistan Başbakanı Venizelos’u uygun görmüştü.

    “Megalo İdea” adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, “Konstantinopolis” diye adlandırdıkları İstanbul başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Venizelos, amacına ulaşmak için İngiltere’nin kapıkulu olmayı seve seve kabul etmişti.

    Venizelos, bu hayallerine ulaşmak için vakit kaybetmeden 14 Mayıs 1919’da Yunan donanmasını Pire Limanı’ndan İzmir’e doğru harekete geçirmişti.

    Topraklarımızda bu gelişmeler olurken, yaşanan diğer bir gelişme de 1917 Büyük Ekim Devrimi’nin tüm dünya halklarına ilham kaynağı olmasıdır. Bu dönemde emperyalist savaş ve işgallere karşı halkların birlik ve kardeşliği güçlenmeye başlamıştır. Sosyalistler, emperyalist savaş ve işgallere açıkça karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkışlar Yunanistan’da da etkili olmuştur.

    Daha sonra “Yunan Komünist Partisi” adını alacak olan Yunanistan “Sosyalist İşçi Partisi (SEKE)”,  I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza yönelik olarak aktif bir tutum almış, gerek Yunanistan’da gerekse cephede aktif bir savaş karşıtı propaganda örgütlemiştir. Partinin en büyük yayın organı olan komünist “Rizospastis (Radikal)” Gazetesi, özellikle ordudaki sosyalist askerlerin propaganda faaliyetlerinde çok etkili olmuştur. Sosyalistlerin emperyalist işgallere karşı militan söylemleri, Yunan askerleri arasında belli bir ilgi görmüş, ordunun bazı birimlerindeki sosyalist askerler oldukça etkin bir faaliyet yürütmüştür. Günlük Rizospastis Gazetesi 29 Ağustos tarihli sayısında cephede bulunan “Sosyalist Askerler Merkez Yürütme Konseyi” imzalı bir bildiriyi sayfalarına taşımıştır. Aynı bildiri bu yıllarda “Cephedeki Askerlerin Sesi” başlığıyla geniş bir biçimde halka ulaştırılmıştır. Bu bildiri ile Komünist Partisi dünya savaşına ve emperyalist paylaşıma karşı çıkarak, Yunan halkını dönemin Venizelos hükümetine karşı ayaklanmaya çağırmış ve Anadolu’ya yapılan işgal hareketini yayılmacı, emperyalist ve maceracı olarak değerlendirmiştir.

    İşte 14 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali için Pire Limanı’ndan yola çıkan kruvazörlerde, bahsedilen Komünist Partisi’ne üye 200 asker de bulunmaktaydı. Bu askerler gemilerde “Yaşasın İsyan!” başlığıyla bildiri dağıtmışlardı. Bildiride; “Anadolu’nun işgali İngiltere emperyalizminin bir oyunudur. İngiltere mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz bu oyuna alet olmayacağız. Anadolu halkı bizim kardeşimiz. Biz onları öldürmeyeceğiz.”, denmekteydi.

    Fakat bu bildiri 15 Mayıs 1919 sabahı Yunan donanmasının İzmir’e çıkmasına engel olamamıştı.

    Bu arada; “Anadolu halkı bizim kardeşimiz, biz savaşmayacağız”, diye silah bırakan 200 Yunan sosyalist tutuklandı. Tutuklanan askerler aylarca hapis tutuldular ve işkenceye maruz kaldılar. Ancak içlerinden bir tanesi bile imzasını geri çekmedi. Aylar süren mahkeme süreci sonunda ise 200 sosyalist Yunan askerinin idam edilmelerine karar verildi. 1921 yılının ilk günü İzmir’in Balçova semtinin İnciraltı sahilindeki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhında 200 sosyalist Yunan askeri kurşuna dizildi.

    Aynı günlerde Anadolu işgaline karşı Yunanistan’da büyük direnç gösteren ve bu eylemler sonucunda “Vatana ihanetten” yargılanan yüzlerce parti üyesinden 117’si; “Kardeşime kurşun sıkmam”, “Anadolu’nun işgali emperyal bir oyundur”, dedikleri ve bu görüşlerinde ısrar ettikleri için Atina’da kurşuna dizilerek katledildiler. Fakat bu mücadeleleri boşa gitmemiştir. Ve bu onurlu insanların başlattığı isyan ateşi nedeniyle binlerce Yunanlı sokaklara dökülürken, Yunan Ordusu’ndan firar edenlerin sayısı 90 bine ulaşmıştır.

    Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza katkı sağlayan Yunan askerlerinin sayısı bununla sınırlı değildi tabiî ki.

    Yunan sendikacı Vasil’in anlattıkları Yunanlı sosyalist askerlerin emperyalizme karşı Anadolu Halkının yanında durmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir:

    “1919’da askere alındım. Selanik dolaylarında teşkil edilmekte olan bir tümene gönderildik. Biz, Yunan İşçi Sınıfının davasının bilinçli mücahitleri olarak, Anadolu savaşının gerçek anlamını pek iyi biliyorduk. Yunan Halkının bu savaşa girmekte hiçbir çıkarı yoktu. Emperyalistlerin maksadı, uzun süren dünya savaşından sonra ellerinde kalmış tek yıpranmamış kuvvet olan Yunan Ordusu’ndan kendi sömürü alanlarını genişletmek için yararlanmaktı. Emperyalizmin işbirlikçileri, Yunanistan’ı emperyalizmin maşası durumuna düşürmüşlerdi. Ve biz gerçek Yunan vatanseverleri olarak buna seyirci kalamazdık.

    “Tümende en kısa zamanda örgütlenme işine giriştik. Başarılı da olduk. Takımlarda bile örgütümüz vardı. Şiar; ‘Kato Polemos’ (Kahrolsun Savaş) idi.

    “Selanik’ten hareket edeceğimiz gün, bizi vagonlara doldurdular. Tren hareket eder etmez, bir işaret üzerine, bütün pencerelerden sıkılı yumruklar dışarı fırladı. Askerler ‘Biz savaşmaya değil, Anadolu’daki asker kardeşlerimizi yurda getirmeye gidiyoruz.’ diye haykırıyorlardı. Tümenimizin adı ‘Kızıl Tümen’ olmuştu.

    “Ben, Türk kanı akıtmamaya and içmiştim. Türkler bir kurtuluş savaşı veriyorlardı. Türk’e kurşun sıkmak devrimci şerefle bağdaşmayan bir davranıştı.

    “Daha ilk gününden bilinçli Yunan proleterleri, emperyalizmin maşası Yunan burjuvazisinin ihanetini anlamış ve Türk Halkına karşı saldırıyı durdurmak için en çetin şartlarda mücadele etmiştir.”

    Emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızda Yunanlı sosyalist kardeşlerimizin katkısı yadsınamaz bir gerçektir. Yine bir gerçek vardır ki, o da 1917 şanlı Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Sovyetler Birliği’nin I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza sağladığı katkılardır.

    Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi verilirken, Ankara’nın en büyük destekçisi Sovyetler Birliği olmuştur. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’mız için hiçbir karşılık beklemeden silah ve para yardımında bulunmuşlardır.

    Sovyet diplomat Aralov, anılarında Lenin’in, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı hakkında kendisine söylediklerini şöyle anlatır:

    “Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve baş kaldırdılar. Sabır bardağı taştı, gerek Doğu halkları gerek biz, emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bitirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük, keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.

    “Mustafa Kemal Paşa tabiî ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor.

    “Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk Halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.”

    Sovyet resmi verilerine göre I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımız döneminde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yaptığı askeri ve nakdi yardımlar:

    39.000 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 63 milyon fişek, 147.000 top mermisi vs., 2 avcı botu, doğu sınırlarından eski Rus ordusunun bıraktığı askeri malzemeler, Ankara’da iki barut fabrikasının kurulmasına yardım, Fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammadde sağlama, 200 kilo külçe altın 100.000 altın Ruble (kimsesiz gazi çocukları için yetimhane kurulması amacıyla) 20.000 Lira (basımevi ve sinema teçhizatı alımı için), 10 milyon altın Ruble…

    Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız, Mustafa Kemal’in önderliğinde içerde Saltanata ve Hilafete; dışarıda Emperyalizme karşı yürütülürken en büyük desteği dünya emekçilerinden görmüştür.

    Hiç şüphe yok ki Yunan emekçilerinin Anadolu’daki saldırılara karşı direnmeleri ve Sovyet Rusya’nın I. Kurtuluş Savaşı’mıza verdiği maddi ve manevi destekleri, bizim Kurtuluş Savaşı’mızı I. ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz zaferlerimizle taçlandırmış, emperyalistlere ve işbirlikçilere dünya emekçilerinin desteğiyle büyük bir tokat atılmıştır.

    Sosyalist kardeşlerimizin ve Sovyet Rusya’nın yardımları her ne kadar ders kitaplarında anlatılmayıp yok sayılmak istense de bizler her fırsatta bunları dile getirmeye, yok sayılanları var etmeye, unutturulmaya çalışılanları hatırlatmaya devam edeceğiz.
  • Tarih, iki tarafı birbirinden farklı bir madalyon gibi zamana asılıdır. Bir tarafında umutlu, iyi huylu, huzurlu yüzler, öyküler vardır. Diğer taraf korkularla, endişelerle, soluk ve kötü silüetlerle doludur.. 106 yaşında hayata gözlerini yuman ve “Britanyalı Shindler” olarak anılan
    Sir Nicholas Winton madalyonun bir yüzündedir.. İkinci Dünya Savaşı sırasında bankerlik yapan Winton, Alman işgali altındaki Çekoslovakya’nın Prag kentinden, sekiz tren ayarlayarak 669 çocuğun Almanya üstünden Britanya’ya kaçırılmasını sağlayarak, tümünün hayatlarını kurtarır. Dünya onun kahramanlığını ancak yarım asır sonra öğrenir. Çünkü Winton, bu konuda kimseye tek bir şey söylemez. Bu öykünün detayları yıllar sonra eşi tarafından paylaşılır.
    Sir Nicholas Winton’ın geçtiği dünyada, bir dönem Ilse Koch’un da soluk aldığına inanmak oldukça güçtür. “Buchenwald Cadısı” olarak anılan Koch’un kim olduğunu bilmeyenler adına Nazilerin korkunç öyküsü ise şöyledir.. Araştırma ve veriler insanoğlunun bireysel ya da kitlesel kötülükte diğer tüm türlerin çok ötesine geçtiğini gösterir.. Bu noktada ortaya kaçınılmaz bir soru çıkar.. "İnsanoğlu kötülükte ne kadar ustalaşmış olabilir?"2005 yılında Amerika’yı büyük bir yıkıma uğratan Katrina kasırgasının bitişiyle birlikte bir abajur ortaya çıkar! Fırtınanın yol açtığı selin, kirli suları çekilirken, felaketten nemalanmak isteyenler de yıkıntılar arasında hâlâ kullanılması mümkün eşyalar ararlar. Bulunan en işe yarar parçalardan biri “o zarif abajur” olur. Lamba, kısa süre içinde koleksiyoncu Skip Henderson’un eline geçer. Henderson, onu mağazasında satışa sunmak yerine, bir dostuna hediye eder. Arkadaşının armağanına oturma odasının başköşesinde yer açan gazeteci Mark Jackopson, çok geçmeden tuhaf bir hisse kapılır. Abajur, odayı aydınlatacağı yerde ruhunu karartmaktadır. Jackopson, mesleğinin doğası nedeniyle, içindeki bu tedirginliği çözmeye çalışır. Abajuru inceletmeye karar vermiştir. Test sonuçları geldiğinde, kanepeye çökmüş, lambanın boş kalan yerine ve onun ruhunda bıraktığı lekeye bakmaktadır. Gözleri yaşlı, yüreği yaralanmış ve içi öfke doludur. Abajurun sehpa üzerinde bıraktığı iz, kör bir kuyuya dönüşmüş ve Jackopson, o derin karanlığa bir ip sarkıtarak 1945 yılına gitmiştir.. İnsanı öldürme tutkusu; acıdan, dramdan ve katliamdan kâr sağlama arzusu. Kitlesel ve organize vahşet!
    Yakın geçmişin, karanlık dehlizlerinde bulunanlar bu kadarla da sınırlı değildir. Pek çok kampta, kitlesel katliamların, bireysel vahşilikle imzalandığı olaylar da yaşanır. Nazi subay ve yakınlarının, insan kemiklerinden aksesuarlar yapmaya meraklı oldukları bilinir. Özellikle kalça kemiğinden yapılan kül tablalarına sıkça rastlanmıştır.
    İdam edilen bazı Yahudilerin derileri ise, dekorasyon malzemesi yapılmak amacıyla yüzülür. Bunlar, Buchenwald Kampı komutanının karısı Ilse Koch için istiflenmiştir.
    “Buchenwald cadısı” ya da “kamp fahişesi” olarak anılan Koach, özellikle üzerilerinde dövme olan insan derilerine meraklıdır. Nürnberg’de konuyla ilgili olarak Buchenwald Kampı’nda görevli olan Andreas Phaffenberger adındaki Alman bir askerin tanıklığına başvurulmuştur:

    “Vücutlarında dövme olan bütün mahkûmların dispansere gelmeleri emredildi. Mahpuslar önce muayeneden geçirildiler. En güzel dövmelere sahip olanlar, bir yana ayrıldılar. Bunlar enjeksiyon yapılarak öldürülüp patoloji bürosuna götürüldüler. Orada vücutlarından istenen dövme parçaları çıkarılıp alındı ve işlendi. Hepsi Koch’un karısına verildi. Bayan Ilse Koch da bunlardan abajur ve başka süs eşyası yaptı.” Abajur insan derisinden yapılmıştır. Katrina kasırgasında ortaya çıkan bu abajur büyük olasılıkla Buchenwald fahişesinin sipariş ettiklerinden biridir. İnsanoğlu pek çok şeyle birlikte aynayı, abajuru ve sabunu keşfetmiştir. O flue aynadan ise tarihi lekeleyen bir sabun ve karanlık saçan bir abajur yansımaktadır..