• 158 syf.
    #fyodordostoevsky#
    #yeraltındannotlar
    Dostoyevski'nin Gogol etkisinden kurtularak kendi sesiyle verdiği ilk büyük yapıt olan Yeraltından Notlar, Avrupa'daki büyük varoluşçu edebiyatı müjdeleyen bir roman. Kitap, okuruna "yeraltı" diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle başlıyor. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılıyor. Yüz elli yıldır okunan gerçek bir başyapıt. .. insan olmak için neden çabalıyoruz ki... İnsanın etiyle kemiğiyle, kanıyla bir genelleme yapıp, sonra da içinden çıkamıyoruz. "Genel bir insan" anlamını bilmeden, ne olduğu belli olmayan bir şey için çalışıyoruz. Gerçekte insanlar ölü doğmuştur. Uzun zamandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz. Bu durumdan zevk alıyoruz. Bir fırsatını bulsak, neredeyse beynimizdeki fikirlerden ve düşüncelerden doğmayı gerçekleştireceğiz.

    Aslında benim ne istediğimi biliyor musun? Hepinizin canı cehenneme! Rahatlık, sakinlik istiyorum! Kendi huzurum için bütün dünyayı beş paraya satarım ben. Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bi seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım. ‘’Şimdi de kendi kendime şu lüzumsuz suali soruyorum: Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?

    Evet, hangisi daha iyi?"
  • 448 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Hakan Günday, ülkemizin yeraltı edebiyatı denince ilk akla gelen isimlerinden. Ve bunu fazlasıyla hakediyor.
    Kinyas ve Kayra üç uzun bölümden oluşan müteşekkil bir roman.
    Dipsiz kuyuya düşmüşcesine iki karanlık adamın, dizginlenemeyen kepaze hayatlarının hikayesi.
  • 160 syf.
    ·5 günde·6/10
    Hamsun’un Açlık’ının yeraltı edebiyatı soslu hali. İlk sayfalardan itibaren iki kitabı çok benzettim birbirine. Başkarakterler, yaşamları, zaman zaman kadınlara bakış açıları benzeşiyor. Bukowski’nin en etkilendiği kitaplardan biriymiş, bende o kadar derin hisler uyandırmadı. Genel olarak kolay okunan, insanı sıkmayan bir kitaptı.
  • 327 syf.
    ·Puan vermedi
    Yeraltı edebiyatı denen tür ,gerçekten yerin altında kalması gerekenleri ele alan bir tür olmuş. Bir yazarın kadınları bu kadar aşağıladığı bir eser okumadım. İlişkilerin bu kadar seviyesiz olduğu bir kurgu bilmiyorum. Adam sadece yatak odasını en iğrenç bir dille anlatmış. Edebi eser, duygu ve düşüncelerin estetik bir şekilde anlatılması ile oluşmaz mı? Estetizm neresinde bu eserin?..........
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihânete uğramıştır." “Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.” 'Türk Yeraltı Edebiyatı'nın kötü-kara çocuğu ☻
    ~Yeraltı Edebiyatı~nın mihenk taşlarından, kelimeleri yazan değil kusan adamı, yani Hakan Günday'ı ne zaman okusam kendimi bir anda Zeki Demirkubuz'un film sahnelerinde buluyorum. Zirâ Günday benim için Demirkubuz'un edebiyat dünyasına tezâhürü gibi. Aynı zamanda ~Kaybedenler Kulübü~ tadında olan bu karanlık eserden bir alıntı ile taçlandırmak istiyorum. "Piçlik bir ideolojidir. Piç, bir tespittir. Piç, sürrealitedir. Bir Salvador Dali resmidir. Piç, mübalağa sanatıdır. Çünkü realitede herkesin babası bir şekilde bellidir.
    Piçlerin çocukları olmaz.
    Piçler, âşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
    Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır. Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
    Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
    Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu olmadıkça terk edemezler.
    Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve ''neden ?'' diye sormaz. ''neden'' sorusu piçliği yok eder."

    Türün dünya edebiyâtında elbette muadili vardır lâkin Türk edebiyâtı skalasında oldukça azdır. Hayatta insanlar bazen kazanır bazen kaybeder, kazandıklarını fark etmeyenler kıymet bilmezlerdir ve kaybetmeye mahkûm olurlar. Günday da sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikâyeleri kadar değerli gördüğü ~hayatlarından koca bir sıfır yaratmış olanların~ gösterişini konu edinir. Hatta bu temel düsturla kaleme aldığı eserleri için şöyle der. "Yolunda giden herhangi bir şeyin üzerine yazmak aklıma bile gelmedi." Ezcümle Sevgili Hakan Günday, birtakım parametrelerin çok ötesinde bazı insanların hayattan çürük raporlu doğduğuna inanır. Kitaplarının temelinde bu insanlar ve yaşamları vardır.
    İnsanların bencillikleri, vurdumduymazlıkları ve kaybettikçe yaşadıkları o hedonist-mazoşizm kitabın temel yapı taşlarını oluşturur. Türe uzak olanlara minik bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Yeraltı edebiyâtı okudukça insan kendinden uzaklaşmıyor aksine kendine-kendi "id" lerine geri dönüyor. Bir nevi herkes içindeki "piç"i keşfediyor. Bu keşif bende direkt olarak Dostoyevski'nin ~Öteki~ Bay Golyadkin'ini ve "İnsan doğası gereği kötü ve bencildir" diyen Hobbes'u akla getirdi diyebilirim. Eser içindeki en hoşuma giden metaforlardan biri de domino taşı teorisi oldu. Sizlerle aynen paylaşmak istiyorum. "Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdi ki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabii her ânın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum."
    ☻Dört kafadarın (piçin)"kopuk-bohem" yaşamlarının anlatıldığı bu eser, ironi-ince mizah-derin analiz ve muazzam metaforlarla kurgulanmış bir eserdir. "Meğer etrafımda ne çoklarmış" diyerek okumamı sonlandırdım. Belki de en korkunç şiddet buydu dedim. Durmak... İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, kendine işlediği suçtur. İşte böyle başladı her şey.
    İnsan kendini öğrendi. İnsan paradan önce harcamayı öğrendi. Sonra harcayacağı bir şey kalmadı "kendini" harcadı. Ve bir İnsanın başına kendisinin getirdiği en büyük felâket olan Heba dönemi başladı. Piçler kendilerini, diğerleriyse hayatlarını heba ettiler. Her birinin ayrı hikâyesi vardı. Ve her biri ayrı dramdı. Ezcümle okuyun okutun asla pişman olmayacaksınız Kitap ve sevgiyle kalın.
    1.#dipçem #yeraltiedebiyati özgürlük ve başkaldırı edebiyâtı olarak da adlandırılır. Yaşamda uzaklaştığımız ya da uzaklaştırıldığımız, genel kurallara uymayan ve ötelenen insanların yaşamlarına odaklanır.Bunu yaparken bireylerin hayal dünyası ve gerçekliği arasında gidip gelir. Edebiyatımızda türün ilk nüvelerini veren Oğuz Atay, K. Güner, M. Kaçan ve Küçük İskender'e selam olsun.🖑 Hakan Günday'ın kalemi daim olsun.
  • yeraltı edebiyatı mı? peki.
  • 531 syf.
    ·18 günde·Puan vermedi
    İnceleme yazmak için hazır mıyım bilemedim. Ben başlayayım elbet kelimeler dökülür deyip başlamalıyım.
    Yeraltı edebiyatı denince aklıma Charles Bukovski, Chuck Palahnıuk, gibi yazarlar gelirdi. Bizde de Hakan Günday varmış ondan bihabersiz yaşamışım bunca sene. Olsun zararı yok deyip kendimi avutuyorum. Lise yıllarında yazmaya başlayan ve 23 yaşlarında bitirdiği romandır Hakan Günay'ın. Haliyle o yaşlarda yazan biri için güzel bir kitap diyebilirim. Ama açıkçası aman aman müthiş bir kitap demeyeceğim. Belki de büyük beklenti içerisindeydim başlarken bu da etkilemiş olabilir. Kötü bir kitap da dersem haksızlık etmiş olurum. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde pek ısınamadım. Ne zamanki Kinays ve Kayra'nın yolları ayrıldı sevmeye başladım. (Ne yapayım hassas bir insanım cinayetler bana fazla geldi)
    Konusu genel olarak kendilerinden vazgeçen hayattan hiçbir beklentileri olmayan, henüz yaşamadan yaşamdan nefret eden iki gencin hayatı anlatılıyor. Küçücük yaşlarında nefreti, öfkeyi sırtlarında taşıyan bu insanların kendi kendilerini bitirme hikayeleri kusursuz bir anlatımla bizleri sarıp sarmalıyor. Kitabın tek sıkıntısı ağır ilerlemesi çünkü kitap ağır felsefi, psikolojik çözümlemeler de içeriyor. Düşünmeye çalışarak okursanız zamanınızı alır. Daha sakin bir dönemde okursanız beğeneceğinize inanıyorum. Ama ben vurdulu kırdılı film de kitap da sevmediğim için bana hitap etmedi. Yine de okuduğuma pişman değilim kesinlikle okunmalı. Kitaptan güzel bir alıntıyla bitirip vedalaşalım. :)) "Oysa hayat, her bölümde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil,sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunmadığı sıkıcı bir filmdi."