• Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin
  • Bu, nasıl bir kitap(?). Yoksa kitabın başında dediği gibi bir hayal ürünü eserden ziyade, neredeyse bir otobiyografi mi(?).

    İki bölümlük bir kitap, edebi anlamda roman denilebilir mi bilemiyorum. Biraz kısa duruyor sanki roman için. Fakat içindeki yoğunlukla ölçülürse birkaç roman edeceği şüphesizdir.

    Kitaba değinmeden önce yazarın bu kitabı yazdığı sürece biraz bakmak istiyorum. –Ki; kendisi bu kitabı sürgün dönüşünde yazmıştır.

    Dostoyevski, İnsancıklar adlı eseriyle yazarlığa giriş yapmış ve büyük övgüler toplamıştır. Hatta yeni bir Gogol doğdu gibi sözler duymuş ve epey büyük bir özgüven kazanmıştır. Fakat sonrasındaki eserlerde düşünceler değişmiş hatta alay konusu bile olmuştur. Onun gibi yeraltına çekilen yazarlar o sıralar iki grupta toplanmaktaydı. Slavcılar ve Batıcılar. Yönetimdeki Çar I. Nikolay ikisini de zararlı görmekle beraber Batıcıları tam bir tehdit olarak algılamaktaydı. Bir emriyle yargılanmalarını istemiştir. Ardından yargılanıp idama mahkum edilmişler ve idam mangasının önünde kurşuna dizilmek üzereyken Çar’ın insafa gelmesiyle (ya da korku salmak amacıyla da olabilir) idamı sürgüne çevirtmiştir. Sürgünde çok kötü zamanlar geçirmiştir Dostoyevski. Bir böcek gibi göründüğünü kardeşine gönderdiği mektupta yazmıştır.

    Ve sürgünden döner yaklaşık on yıl sonra. Yeraltından notları kaleme alır. Tam kırk yaşındadır. Kırk yaşında geçmişine bakarak yaptıklarını gözden geçirmiştir. Dolayısıyla kitapta kendi de tarif ettiği gibi yeraltına çekilmiştir. Yeraltı dediği yer gizli bir köşedir. Belki de hepimizin sahip olduğu bir yerdir.

    Birinci bölümde biraz sıkıcı bulduğum yerler olmadı değil. Fakat oralarda bile devamında bir genişlik kazanacağını biliyordum. İkinci bölüm, neden birinci bölümde kendine yaptığı eleştirilerin bu denli büyük olduğunu açıklar nitelikte ve daha akıcı okunmakta.

    Aynı zamanda kitapta (bilardo salonundaki subay) yönetime olan eleştirisini de belirtmiştir. Aslında eleştirel derinliği çok yüksek olan bir anlatımda bulunmuştur Dostoyevski. Bireyciliği kurtuluş olarak gören bakış açısı nedeniyle topluluklara olan karşıtlığını da kendine has diliyle ortaya koymuştur.

    Daha önce de yazmıştım, okuyanlar hatırlayacaktır: Bu adam pazar listesi yazsa okumak isterim. Çünkü öyle güzel aktarıyor ki, yaşamış kadar oluyorsunuz olayları. Son derece gerçek ve son derece iyi analiz ediyor insanların duygu durumunu. Detaylar o kadar ince ki, kısacık bir kitabı detaylara saplanıp kalmanız nedeniyle gerekenden çok daha yavaş okuyabiliyorsunuz. Karakterler hayal ürünü gibi değil (her ne kadar o, öyle olduğunu iddia etse de). O dönemde yaşasaydınız sokakta karşılaşacağınıza emin olabileceğiniz kadar net insanlar. Üstelik bu kitabın kahramanı da (anti kahraman mı denilmeli bilemiyorum) öyle normal bir kahramana benzemiyor. Tam tersi itici, can sıkıcı ve uzak durulası bir şahıs. Peki bu insandan yok mu bu dönemde? Elbette var. Belki biziz. Belki de çok yakınlarımızda birileri. Ama varlar. Bu, çok net!
  • Dostoyevski kötü bir çocukluk geçirmiş, annesi çocukken ölmüş. Alkolik babası ise üniversitedeyken ölmüş. Daha sonra mutsuz bir evlilik yaşayıp boşanmış. Daha sonraki sevgilileriyle de mutsuz olmuş. Sonra gelmiş Yeraltından Notları yazmış.
    Bu nedenle daha kitabının ilk cümlesinde "Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür" dese dahi Dostoyevski'nin kitaba kendi yaşantısından bir şeyler kattığını tahmin ediyorum.
    Kitabın kahramanı, yeraltı adamı ;
    Yeraltı adamı; yaşamı, etrafındaki herkesten biraz daha fazla tahlil edebilen, anlayabilen bir adam. Bun nedenle çevresi tarafından dışlanmış, hor görülmüş hatta kendi sözüyle: tiksinç bulunmuş.
    Yeraltı adamı da kitapta bu psikolojiyi anlatıyor. Kendi iç sesini, düşüncelerini paylaşıyor. E bir de kendi söylediğine göre anılarını yazarak suçlarının kefaretini ödüyor: "Şu halde benimki edebiyatla uğraşmak değil suçumun kefaretini ödemek oldu"
  • Merhaba sevgili 1k okurları;

    Uzun süredir başlıkta ki soruyu kendime sorup duruyordum ve pek yanıt bulabilmiş değildim.

    "Yahu Bukowksi okumaya nereden başlarız? Ne okuyacağız şiir mi, hikâye mi, anı mı?"

    Güzel bir yazı buldum ve bu yazı sonunda bir karara varabildim. Umarım bu soruyu soran okurlar için yararlı olur.

    Kahveleri hazırlayın ve bu yararlı yazıyı okumaya başlayın. Herkese keyifli pazarlar diliyorum. :)

    "Faydalı bulursanız paylaşın, diğer okurlara ulaşmasını sağlayın. Kendiniz de ileti girip paylaşabilirsiniz tabi ki. Yeter ki birilerine faydalı olsun."

    Bukowski Okumaya Nereden Başlanır?

    "Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım."
    - Charles Bukowski, Güneş İşte Burdayım

    Hayatında hiç Charles Bukowski okumamış yahut gelişigüzel birkaç kitabını alıp henüz başlayamamış biri iseniz bu yazı size uygun olabilir. Olmaya da bilir. Yazının temel derdi Bukowski okutmaktan çok, onu okumaya nereden başlanması gerektiğini izah etmektir.


    Charles Bukowski külliyatına bakan okuyucunun gözü korkabilir zira Metis Yayınları’nda 4, Parantez Yayınları’nda ise 30’a yakın çevirisi mevcuttur. Avi Pardo’ya selam olsun! Bu kadar kitabı ne internette araştırmak ne de kitapçınızda incelemekle bir yere varamazsınız. Şöyle bir soruyu hemen kendimize soralım: ne okumak istiyoruz? Şiir mi, hikâye mi, öykü mü, anı mı, ne? Bu gerçekten önemli bir soru ve cevabı da Bukowski okumayı şekillendirecek, direkt etkileyecek. Fakirin onu okumaya başladığı yaşı ne çok geç ne de çok erkendi; dünyaya gelişinin 14. yılını yeni kutlamış olsa gerek. Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başladım çünkü o edebiyat dünyasına önce şiirle girmişti. Dolayısıyla onu ince görecek ve sevdiği yerinden vuracaktım. Bu acemi stratejim sonradan onun hayatını çok merak etmemi sağladı. Peşinden de çocukluğunu öğrendim ve okumalarımı ona göre yaptım. Çünkü her ne olursa olsun okuduğunuz şiirde sizi etkileyen ilginç bir takım tuhaf şeyler varsa, hissi bulursanız o merhum dizeleri, şairinin hayatına dair bir şeyler de muhakkak öğrenmek istersiniz. Bu bir hastalık değil, korkmayın. Gayet doğal ve insani bir durum. Her şey bir yana, şiire başlamayı teşvik eden bir üslup ve teknik vardır Bukowski şiirlerinde. Size şiir yazdırır. Beni şiire başlatan ilk ve tek yabancı simadır. Bir dönem oldukça etkiler sizi, sonra diğer bahçeleri keşfettikçe ve oralardan da meyve yedikçe bu simalar giderek artar. Hiç çekinmeden Bukowski şiirlerinde okuyanı etkileyen iki özelliği söylemek isterim: samimiyet ve hayal gücünden uzaklık. Bir yaşantı vardır onun şiirlerinde, süregelen ve etkisini yoğun biçimde hissettiren. Teknik kaygılar asla gütmez ve son derece rahattır. Pekâlâ, karar verdik. Bukowski okumaya şiirlerinden başlamak istiyoruz. O halde nasıl bir sıralama tercih etmeliyiz? Tahlile asla girişmeden hemen reçetenizi yazıyorum. İşte Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başlamak isteyen okuyucunun yol haritası:

    1) Pansiyon Manzumeleri
    2) Sarhoş Çal Piyanoyu Vurmalı Çalgı Gibi Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayana Dek
    3) Kapalı Bir Kapıdır Cehennem
    4) Gülün Gölgesinde
    5) Bir Tek Ben Miyim Böyle Yaşayan
    6) En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür
    7) Kaybedenin Önde Gideni
    8) Kendimizde Açtığımız Yaralar
    9) Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
    10) En Kısa Andır Mucize
    11) Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
    12) Suda Yan Ateşte Boğul

    Bu sıralama hem Bukowski’nin ilk-son şiir ayrışmasını göz önüne alarak hem de edebiyat dünyasının takdirle karşıladığı şiirlerine öncelik verilerek yapıldı. Şiir kitapları elbette bu kadar değil Bukowski’nin. Hâlâ çevrilmeyenleri var. Öte yandan öyküleriyle şiirlerini buluşturduğu kitapları da mevcut. “Bana Aşkını Getir” ve “İlham Perisine Oynamak” adlı kitaplarından hem öykülerini hem de şiirlerini bulabilirsiniz.

    Gelelim hikâyelerine. Pis moruğun hikâyeleri arasından dört tanesi vardır ki, diğer hikâyelerinde, öykülerinde, denemelerinde ve elbette şiirlerinde işte bu dört hikâyeden mutlaka bir şeyler bulabilirsiniz. Her birinin ciddi bir derdi yani yazım amacı vardır. Hikâye olsun diye yazılmamıştır. Aşağıda, uygun okuma sırasına göre listelenmiş hikâyelerin ilk dördünü Metis Yayınları’ndan, sonraki kısmını ise Parantez Yayınları'ndan temin edebilirsiniz:

    1) Ekmek Arası
    2) Factotum 
    3) Kasabanın En Güzel Kızı
    4) Büyük Zen Düğünü
    5) Pis Moruk İtiraf Ediyor - Şarap Lekeli Defterden Bölümler
    6) Sıradan Delilik Öyküleri
    7) Ölüler Böyle Sever
    8) Güneşe Uzan
    9) Güneş İşte Burdayım
    10) Sıcak Su Müziği
    11) Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
    12) Kahramanın Yokluğu

    “Ekmek Arası”nda Bukowski’nin çocukluğunu, ailesini ve lise yıllarını bulacaksınız. Yani onu en yakın koltuktan izleme fırsatı bulacaksınız. “Factotum”da ise üniversite yılları ve dolayısıyla gazetecilik serüveni. Oğluna daima zengin olmak gerektiğini anlatmaya çalışan bir babanın, aylak ve berduş oğlunun yaşamının tam da rayına oturduğu zamanlar. Artık nasıl bir ray siz düşünün. “Kasabanın En Güzel Kızı” bir aşk hikâyesi. Varın siz düşünün bu aşk hikâyesinin muhteviyatını. Boks maçlarına düşkün, at yarışlarından gözünü ayırmayan, bira ve klasik müzik tutkunu, hayatına giren yüzlerce kadından sadece birkaçının onu “bulutların üzerine” çıkarabildiğini söylen Bukowski’nin bu hikâyesindeki absürtlükler karşısında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. (Bkz: “Gece üstüme geliyordu ve yapabileceğim tek şey yoktu.”, sf.19). Listemize dördüncü sıradan giren (kahrolsun pop müziği yaşasın Perihan Altındağ Sözeri) “Büyük Zen Düğünü” adlı kitapta ise on iki hikâye yer buluyor. Bu hikâyelerin her birinde Bukowski'nin yaşamının girdapları var. Dertlerinden çok gülüp geçemediklerini anlatıyor okuyucuya. 



    Sıra Bukowski'nin romanlarında. Ölümünden önce yayımlanan son romanı "Pulp", kült eserlerinden biridir. Filmlere ve hatta müziklere bile ilham kaynağı olmuştur. Lakin hâlâ seyre değer bir sinema filmi çekilemedi. "Holywood" adlı romanında ise Bukowski sinema dünyasını anlatır. Tanıdıkları ve gördükleri. Müthiş bir "bakıcı"dır Bukowski ve baktığını da tüm samimiyetiyle, korkusuzca anlatır. Kaybedenin en önde gideni olduğu için kaybedeceği herhangi bir şey yoktur zaten. Gücünü ve bağımsızlığını bundan alır. "Kadınlar", yanılmıyorsam Bukowski'nin en çok okunan romanı olma özelliğini taşıyor. Âşık olduğu, peşinden koştuğu, "Mecnun'a bağladığı" her şeyi romanlaştırıyor bu kitapla. Sonradan Bukowski'nin yaşam öyküsünün yazan Howard Sounes kitap hakkında şunları söylemiştir: "Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu. "Kadınlar"ın, yazarın diğer kitaplarından fazla satması bu rahatsızlığı daha da artıracaktı.". Charles Bukowski'nin ilk romanı olan "Postane" ile yeraltı edebiyatına nasıl da kolay girdiğini ve bu edebiyatın bekçisi olabildiğini görebilirsiniz. Gün içinde yaşadığı en özel duygular bu romanındadır ve bildiğimiz gibi hiçbir şeyi gizlememektedir. "Postane" belki de Bukowski'nin kendine attığı mektuplardır, içine. Çok fazla uzatmadan romanları için de bir okuma haritası oluşturmaya gayret edeyim:

    1) Postane
    2) Kadınlar
    3) Pulp
    4) Holywood
    5) Pis Moruğun Notları

    Son olarak birbirini tamamlayan iki denemesini de paylaşmak gerekiyor Bukowski'nin. "Pis Moruğun Notları" adıyla 2 cilt halinde basılan bu denemelerde kendi kendine konuşuyor o. Her kaçığın -akıllının bu demeliydim?- yaptığı gibi. Dolayısıyla bu iki denemeyi Bukowski'nin şiirlerini okurken "yan tedavi" olarak kullanabilirsiniz. Şairi tanımanın yolu denemelerinden geçer. Başta da söylemek istediğim gibi, ben Bukowski'yi en önce şair olarak görüyorum. Peki ya sonra? Kaybeden.

    Elbette bu yazıda da onun kaybolmuş bir çok şiiri, romanı ve öyküsü olabilir. Hatta onun hakkında yazılan kitaplar bu yazıda kendilerine yer bulamamıştır. Öncelik Bukowski'nin kendi ellerinden ve daktilosundan çıkanlardır çünkü. Ben, bize sunulan yayıncılık karşısında boynumu kıldan ince hâle getirene kadar eğiyor ve yazıdaki tüm eksiklikleri üzerime alıyorum. Bukowski'nin uzun yıllar okuyuculuğunu yaptım, böyle bir yazı yapmakla sizlerden emekliliğimi istemiyorum elbette. Eğer okuma yolunuzun bu pis moruğun etrafından geçişine bir vesile olabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Belki de hissetmem, bilmiyorum.

    Bukowski okumaktan korkmayın, onu okumaktan korkandan korkun.

    Yağız Gönüler
    (Peyniraltı Edebiyatı, 5, Ağustos 2013)

    http://yagizgonuler.blogspot.com/...den-baslanr.html?m=1
  • Dostoyevski 1863’te Yeraltından Notlar’ı yazmak yerine delirseydi, Ezilenler’de deliliğinin öncü belirtilerini kolaylıkla bulabilirdik. Belki de 1863’te, Dostoyevski’nin önünde delilikten ya da dehadan başka çıkış noktası yoktur.
  • Bukowski'nin okuduğum ilk kitabı. Kendisi oldukça popüler. Yeraltı edebiyatının her ne kadar fanatiği olmasam da lezzetliyse severim.(bkz. Chuck Palauhnik) Üzgünüm ki bu kitabı hiç mi hiç beğenemedim. Bağlantısız ve kısa yazım tarzı, saçmalık derecesinde olağanüstülükler vb. bazı sebepler bu düşünceyi oluşturdu. Yine de bu ünlü izme bi' şansa daha verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
  • Yeraltı edebiyatını sevmeme rağmen bazı yazarlarda hissettiğim dejenere yaşam tarzı, kötülük veya depresif durumlar beni itiyor. Bukowski' de onlardan biri. Üslubunu sevmedim.