• 158 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    İnsan ilkel dürtülerle hareket ederse neler olur? Sorusunun cevabı olan kitap hiç bir yarar gözetmeden, tutumlarının sonucunu düşünmeden hareket eden insanın yalnızlığını anlatıyor. Yani aslında insan hayatını gururlu, dürüst, içinden geldiği gibi yaşarsa hayatın nasıl "Yeraltı" olabilecegini görüyoruz. Keyifli okumalar...
  • 137 syf.
    ·Beğendi·10/10
    2019 yılını Dostoyevski ile bitiyorum. Her defasında, huzursuzlukların merkezinde boğulurken uzaktan görünen cankurtaran gibi yetişiyor yardımıma Dostoyevski. Bunca huzursuzlukların, olumsuzlukların yığılarak kapıma dayandığı anda bir umut ışığı yanıyor onun cümleleriyle. Ölü bir bedenin geçmişi beni hayata bağlıyor belki de…

    Zor, zor… Bir Dostoyevski incelemesi yapmak istediğimde tarafsız yaklaşmam oldukça zor. Duygusallığı bir kenara bırakıp Dostoyevski’nin zihnine girmeye çalışmalıyım:

    19. yüzyıl Rusyası, soğuk, bir o kadar da karışık. II. Aleksandr’ın Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler, Batı hayranı olarak ülkelerine dönüyorlar ve Batı’dan radikal fikirleri ithal ediyorlardı. Sürekli Batı övülüyor ve her anlamda onun çizgisi yakalanmaya çalışılıyordu. Bu durumu eş zamanlı olarak Osmanlı toplumu da yaşadığı için anlamamız daha da kolaylaşıyor. Kıyafetler, davranışlar değişiyor fakat düşünce hiç değişemiyordu, Dostoyevski bunu görüyordu. Övülen Batı’nın gerçekten övgüyü hak edip etmediğini sorguluyordu.

    Sene 1862. Yoğun çalışma temposu içerisinde zamanını harcayan, idamdan ve sürgünden dönmüş Dostoyevski, doktorunun önerisi üzerine birçok Rus gencinin hayalini kurduğunu Avrupa seyahatine çıkıyor. Bu seyahatinde birçok Avrupa ülkesini gezme fırsatını yakalıyor fakat bu gezileri onun için tam bir hüsran ile sonuçlanıyor. Övdükleri Avrupa’nın hiç de övülmeye değer olmayacağını görüyor.

    “...kurtulmaya çalıştığım, kaçtığım şeylerin benzerlerini görmek için mi teptim bunca yolu, iki gün sallandım durdum trende, bunca sıkıntıya katlandım? Ihlamur ağaçları bile hoşuma gitmedi Berlin’in. Oysa bu ağaçlar uğruna Berlinli en değerli varlığını bile hiç duraksamadan verir.” (sf.45)

    Ve başlıyor eleştirilere. Fakat kendisini sorguladığını ve söylediklerinin yanlış olabileceğini de satır arasında aktarıyor okuyuculara. Her ne kadar Avrupa ülkeleri hakkında yapılan yorumlar olarak gözükse de, Dostoyevski bu eserinde abartılan Batı’nın Rus toplumu üzerinde sebepsiz yükselmesini eleştiriyor.

    “Ayağımıza ipek çorap geçirip başımıza bir peruk takınca, bir de kılıç kuşanınca Avrupalı olacağımızı sanıyorduk. İşin kötüsü, hoşumuza da gidiyordu bu. Oysa değişen bir şeyimiz yoktu gerçekte: Her şeyi, ağzının pek pis koktuğu bile herkesçe bilinen de Rohan'ı bile bir yana bırakıp gözlüklerini çıkardıktan sonra, uşaklarını kırbaçlatıyordu gene yaşlı adam. Ailesine sert davranıyordu gene. Ufacık bir saygısızlığı yüzünden her yanı kabarıncaya dek kırbaçlıyordu gene ahırda komşu küçük toprak sahiplerini. Büyüklere yaranmak uğruna alçaklıkta yarışılıyordu gene.” (sf. 63)

    Eleştirilere ufak bir ara verelim: Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları, Dostoyevski’nin büyük eserlerinin oluşumundaki fikri temelinin oluştuğu eser olması nedeniyle oldukça önemlidir. Yeraltından Notlar kitabının temeli Avrupa gezisi ve bu kitap sonrasında atıldığını düşünüyorum.

    "İnsan," diye geçirdim içimden, "doğanın bu kralı ufacık karaciğerine böylesine mi bağımlı? Ne bayağılık, Tanrım!" (sf. 46)

    Üslup ve karaciğer nasıl da Yeraltından Notlar kitabını akla getiriyor öyle…

    Dönelim eleştirilere: Batı’nın ruhtan uzak materyalist düşünceleri Dostoyevski’nin tasvip ettiği bir şey değildi. Ona göre Rus toplumu maneviyatıyla, kardeşliğiyle var olmalıydı. Bu yüzden bencil burjuvaların, materyalist sosyalistlerin yoğunlukta olduğu Avrupa’nın ithal fikirlerinin Rus toplumuna uyamayacağını düşünmüştür.

    “Çeşitli devirlerde ne gibi etkileri olmuştu bizde Avrupa'nın? Hep uygarlığıyla konuk gelmişti bize. Ne kerte uygarlaştırmıştı bizi peki? Daha doğrusu, ne kerte uzaklaştırmıştı bizi uygarlıktan?” (sf. 60)

    1789’da yaşanan Fransız Devrimi’nin ardından kardeşlik naraları atılsa da Dostoyevski’ye göre bu durum kişilikleriyle tamamen bir zıtlık oluşturuyordu.

    “Fransızların, daha doğrusu, genel olarak Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. Kişisel bir başlangıç, bir kendini sakınış vardır onun yaradılışında. Bir yükselme tutkusu, herkesten başka olma isteği, kendine herkesten, her şeyden çok değer verme duygusu. Kendine böylesine değer veren bir insanda kardeşlik duygusunun bulunmaması elbette doğaldır.” (sf. 104)

    Geçmişinde tutkulu devrimci yıllar bulunsa da sürgünün ardından benimsediği slavofil fikirler geçmişini bastırmıştır. Fakat onu tamamen yok edememiştir, bu kitapta da devrimci ve slavofil Dostoyevski’nin harmanlanmış bir şekilde önümüze sunulmasının lezzetini tadıyoruz. Dostoyevski, sosyalistlerce kullanılan, “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!” sloganın daha iyisinin düşünülemeyeceği belirtir ardından ekleyerek bu sloganın İncil’ten çekip çıkarıldığına işaret eder.

    Gençliğinin ateşli düşüncelerini atamadığını bu alıntıda oldukça gösteriyor:

    “Her şeyimle insanlığa adıyorum kendimi. Öyleyse çıkar gözetmeden, tümden "adıyorum kendimi topluma, öyleyse toplum da bana adamalı kendini" düşüncesini aklımın ucundan geçirmeden adamalıyım kendimi. İnsan kendini öyle adamalı ki, her şeyini vermeli, hatta buna karşılık kendisine hiçbir şey verilmemesini, hiç kimsenin onun için fedakârlık etmemesini istemeli.” (sf.105)

    Kardeşlik duygusundan mahrum Batı dünyası karşısında sosyalistler, eli kolu bağlı bir vaziyette çıkar yolu aramaya çalışmaktadırlar. Dostoyevski, onları şöyle açıklıyor:

    “Peki ama Batılılarda kardeşlik duygusu yoksa, bu duygunun yerini bencillik, çıkarcılık almışsa, insanlar orada kişisel hakları için elde kılıç, kıyasıya dövüşüyorlarsa sosyalistler ne yapsınlardı? Kardeşliğin olmadığını görünce, insanları kardeşliğe çağırmakla başladılar işe elbette... Önce kardeşliği kurmak istiyorlar. Kuzu kızartması yapmak için önce kuzu olmalı derler... Ama yok kuzu. Yani kardeşliğe yatkın yaradılış yok!.. Umutsuzluğa kapılan sosyalistler bu kez gelecekteki kardeşliği övmeye başlıyorlar. Elde edilecek yararları uzunluk, ağırlık ölçü birimlerini kullanarak anlatmaya çalışıyorlar. Dil döküyor, öğretiyor, bu kardeşlikten kimin ne kadar yarar sağlayacağını, kimin ne kadar kazanacağını anlatıyorlar. Elde edilecek dünya nimetlerini sayıp döküyorlar bir bir. Bunlardan kimin ne kadar alacağını, bu nimetlerden topluma kimin ne kadar vereceğini belirliyorlar. Peki ama, her şey önceden paylaşılmışsa, kimin ne kadar yarar sağlayacağı önceden belirlenmişse kardeşlikten söz edilebilir mi burada?” (sf. 107)

    Ardından sosyalizmi topa tutmaya devam eder. Dostoyevski’ye göre sosyalistler kardeşliği hedeflemeleriyle birlikte ferdin kişisel özgürlüğünü elinden almaya çalıştıkları takdirde başarısız olacaklarını düşünür. Karamazov Kardeşler’in muazzam bölümü olan Büyük Engizisyoncu kısmında özgürlük hakkında görüşleri bu düşünüş etrafında şekillenir. Kış Notları’nda ise şöyle bahsetmektedir:

    “...kişinin her şeyini güvence altına alacaklar. Onu yedirip içireceklerini, ona iş bulacaklarını vaad ediyorlar. Bütün bunlara karşılık da toplumun mutluluğu için kişisel özgürlüğünden küçük bir damla istiyorlar onun. Çok çok küçük... Hayır, bu çeşit hesaplar içinde yaşamak istemez insan. Kişisel özgürlüğünden bir parçacık bile vermek ağır gelir ona. Aptallığından, böyle bir yaşamı cezaevi yaşamına benzetir. Kendi başına yaşamanın daha iyi olduğunu, çünkü o zaman özgürlüğünün tümüne sahip olduğunu düşünür. Oysa döverler onu özgürken. İş vermezler ona. Açlıktan ölür... Özgürlük diye bir şey kalmaz... Gelgelelim gene de özgürlüğünün her şeyde tatlı olduğunu sanır garip adam.” (sf. 108)

    Sosyalizmin materyalist düşüncesiyle birleşen hâline nefret duyan Dostoyevski, sosyalizm unsurlarını benimsemekten kendini alıkoyamaz. Ona göre kardeşlik duygusunun olmadığı bir toplumda sosyalist bir düzen kurulamaz.

    “Sözün kısası, sosyalizm yeryüzünde bir gün gerçekleşecekse, Fransa'dan başka bir ülkede gerçekleşecektir.”

    Kardeşlik vurgusunu yaptığı kendi ülkesi 1917 yılında sosyalizmi görecektir. Bu durum tüyler ürpertici olmakla birlikte 1862 yılında yapılan öngörünün ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Dostoyevski bu konuda Marx’ı bile geride bırakıyor: Marx’a göre sosyalist bir düzenin kurulabilmesi için burjuva devriminin öncül olması gerekiyordu. Oysa Rusya’da bir burjuva sınıfı yoktu, dolayısıyla burjuva devrimi gerçekleşmesi muhtemel değildi. Marx yanılmıştı, Rusya istisna olarak ortaya çıkmıştı ve Marx, ömrünün ilerleyen yıllarında kendi yargısının Rusya için geçerli olmadığını kabul edecekti. Herzen ise, Batı’nın sosyalist toplum için aradığı kriterlerin hâlihazırda Rusya kömünlerinde bulunduğunu Komünist Manifesto yayımlandıktan iki yıl sonra söyleyecekti.

    Dostoyevski’nin romanlarının dışında da kaleminin oldukça kuvvetli olduğunu görüyoruz. Büyük sorunlar, çelişkiler üzerine düşünceler üretmeyi denemesi ve kurtuluş yolu aramaya çalışması, aşama aşama bizlere Yeraltı Adamı’nı, Raskolnikov’u ve Karamazov Kardeşler’i sunmuştur.

    Dostoyevski öyle bir ağaç ki, onun her meyvesi lezzetli, faydalı. Bu meyvelerden tatmak oldukça haz veriyor. Hepsi de ağacın köküne götüren yolculuğun bileti gibi…

    Keyifli okumalar, şimdiden güzel seneler diliyorum :)
  • 140 syf.
    ·38 günde·Beğendi·10/10
    Okuması kadar incelemesi de zor olan bir kitap. Daha önce neden okumadığımı sorgulattı bana.. Bazı cümleleri hatta sayfaları iki üç kere okuduğum oldu. Her okuduğumda farklı bir anlam çıkardım..

    Kitap aslında bizim iç dünyamızı anlatıyor. Okurken düşündüm. Hepimizin bir yeraltı yok mu aslında? Sadece kendimize ettiğimiz hatta kendimize bile itiraf etmeye korktuğumuz yönlerimiz? İnsanlardan kaçarak sığındığımız yeraltımız.. Dünyada nefes alamıyor insan bazen.. İnsanlara haykırmak isterken bunu yapmak yerine kendi kabuğuna çekiliyor.

    Muhteşem bir kitap. Herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar :)
  • 158 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Kitap türü psikolojik roman olup bununla birlikte incelemesi çok güç bir kitap.Gelgitler içerisinde iç sesiyle boğuşan hasta bir adamın detaycı durum analizleri,beyin fırtınaları ile savruluyoruz ve buda biraz yorucu oluyor.Bu yüzden henüz okumaya karar verdiyseniz iyi okuma beceriniz olduğundan emin olmalısınız.Aksi takdirde 10 sayfa sonra bir kenara fırlatıp atma ihtimaliniz çok yüksek.
    Kitabın ilk bölümü ‘yeraltı’ kendini anlatan kısmı,2.bölümü ise ‘notlar’ karakterin başından geçen olayları anlatıyor.Sonu pek beklenmedik şekilde geldi ve beni biraz şaşırttı.İnsan sınırları üzerine değindikleride tam bir belgesel niteliğinde.
    Aslında okuduklarımız hepimizin biraz dışavurumlarımızın iç sesi.Okurken birçok kez hemfikir olurken bulabilirsiniz kendinizi.İlk bölümde zeka ve birlikte getirdiği tembellik üzerine söylemleri var.

    Alıntı;

    “Herşeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır;
    gerçek,tam manasıyla bir hastalık.”

    “Dünya mı yıkılsın yoksa bir bardak çay mı içersin?” deseler...
    “Ben çayımı içtikten sonra dünyanın canı cehenneme” derdim.


    “Duvarı yıkacak gücüm yoksa, onu yıkmak için kendimi paralayacak halim yok tabii ki, fakat önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim."
  • 192 syf.
    ·5 günde·8/10
    Öncelikle yazara ait okuduğum üçüncü kitaptır. Bu kitaba inceleme yazmakla yazmamak arasında çok gittim, geldim. Çünkü biraz incelemesi zor bir kitap bence. Yazarın kalemi çok derin hâl böyle olunca da çoğu okur bu derinlik karşısında cümle bulmakta zorlanıp boğulma hissi yaşayabilir. Yeraltından Notlar kitabı iki bölümden oluşuyor. Anlatış birinci tekil şahıs ağızından aktarılıyor okurlara. İlk bölümlerden kendinizi yoğun bir edebi içeriğin bol olduğu masada oturup anlatıcıyla sohbet ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Yeraltından Notlar yazdığına inanılan anlatıcı bu bölümde kendini en ince detayına kadar anlatıyor. Bu anlatıdan hasta ruhlu ve yalnız bir karakter analizi çıkıyor. İkinci bölüme gelindiğinde de karakterimiz; başından geçen bir olayı anlatıyor. Burdan da dışlanmış yine yalnızlığın simgesini yaşıyor olan bir karakter analizi çıkarabiliriz. Bence içinize işleyerek okuyabileceğiniz bir kitap. Okumalısınız.
  • 140 syf.
    ·10/10
    Yeraltından Notlar, üzerinde oldukça fazla incelemeler yapılan eserlerden biri. Yazıldığı dönemin çok çok ilerisinde olan dahiyane bir kitap. Bu nedenle fazlasıyla kıymeti bilinmesi gereken eserlerden birisi.

    Kitap hakkında kısaca bahsedecek olursak; iki bölümden oluşuyor. İlk kısım “yeraltı”, ikinci kısım ise “notlar” bölümü. İlk kısımda yaratıcı monologlar ile derin bir şekilde psikolojik analiz yapıldığını söyleyebiliriz. Okurken bana Oğuz Atay’ı anımsattı. Diğer kısımda ise, ilk bölümdeki anlatıya vurgu yapacak şekilde bir hikaye okuyorsunuz.

    “Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.”



    Yeraltından Notlar, varoluşçuluğu barındıran ilk eser olarak sayılmakta. Özellikle varoluşçuluğun yaşam üzerine temellenmesini karakter açısından ele alan bir kitap. Sadece edebiyat alanında değil felsefe alanında da oldukça önemli. Yazıldığı döneme ve yazılanlara bakıldığında önemli detayın çok önceden cereyan ettiğini söylüyoruz. Örneğin, kitaptaki psikolojik analizler ve yansımaları çok güçlü olmakla birlikte, Freud’un psikanaliz olgusundan çok daha önce yazılmış olduğunu dile getirmemizde bir sakınca olmaz. Aksine fazlasıyla ilginç ve dikkat çekici detaylardan birisi.

    Kitabın karakterine göre, modernite dönemindeki insanının belirli bir karakteri yoktur. 19. yüzyıl insanı ahlaki bakımdan karaktersiz olmalıdır, bu bir zorunluluktur. Çifte kişilik teması Dostoyevski’nin Öteki kitabındaki karakterde olduğu gibi Yeraltından Notlar kitabındaki karakterimizde de görülür.

    “Tembellik, bütün kusurların anasıdır.”

    Türk edebiyatındaki Lüzumsuz Adam, Aylak Adam kitaplarının ana karakterlerindeki gibi bir flaneur kavramını bu karakterimizde de görüyoruz. Aslında bu tipteki kişilerin edebiyata yansımış ilk hali Yeraltından Notlar’daki karakter denilebilir. Modernleşme süreciyle birlikte gelişen iş olanakları, değişen çevre bireyi yabancılaşmaya doğru itmiş ve hem fiziksel hem de psikolojik olarak birçok yeni olgular insan hayatında yer edinmeye başlamıştır. Kişinin kendisine yabancı hissetmesiyle birlikte, işe yaramaz olma gibi negatif sıfatlar altına girme korkusu bireyleri daha çok varoluşsal gerçeklikleri sorgulamaya itmiştir. Yeraltından Notlar, insan doğa ilişkisi açısından da ele alınması gereken bir baş yapıttır. Çünkü, değişen dünya ve değişen bireylerin çeşitlenmesini ve bireylerin sorgulayıcı düşüncelerde bulunmasını sayfalarda görüyoruz.

    “Her insanın hatıralarında, herkese söyleyemeyeceği, ancak dostlarına söyleyebileceği taraflar vardır. Hatta dostlarına bile açılamayacak, insanın yalnız kendine saklayacağı sırları da bulunur. Bunlardan başka, kendi kendimize bile açmaktan çekindiğimiz konular da vardır ki, bunların sayısı şerefli bir insanın dağarcığında bile hayli kabarıktır.”

    Kitap için daha çok yalnız kalanların kitabı diyebiliriz. Nasıl ki kafamızın içinde tek başımıza bir haldeyiz, aynen öyle bir anlatımı var bu yapıtın. Derinden sarsan düşünceler beyninizin kıvrımlarında dolaşıyor. Üslubu ne çok kolay ne de çok zor okunacak türden, ikisinin arası.
    Kesinlikle tavsiye ediyorum, birkaç yıl arayla tekrar tekrar okunacak eserlerden…

    Zeynep Gizem Eskici

    https://www.soylentidergi.com/...n-notlar-incelemesi/