Ceyhun Ozan, Filistin üzerine konuşmalar'ı inceledi.
21 May 18:23 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Psikolinguistik kuramından tanıdığımız Amerikalı Profesör Noam Chomsky ile İngiltere'de çalışan İsrailli Yahudi Profesör Ilan Pappe. Harbi sosyalistler. Bizdekilerden doğru düzgün ses çıkmazken İsrailin işgalci, yayılmacı bir terör devleti olduğunu, Filistinlilerin yerden göğe kadar haklı olduklarını söylüyorlar. Meseleyi enine boyuna ele alan görüşme şeklindeki kitap okunmalı vesselam...

mithrandir21 | Uğur, Artemis'i inceledi.
19 Nis 20:55 · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

İlk romanınız Marslı kadar güzel, orijinal ve etkileyici olursa, değil Artemis gibi bir ikinci kitabınız, yazacağınız yirminci kitabınız bile ilk romanınız olan Marslı ile kıyaslanır ve her seferinde Marslı üzerinden de puanlanır. Aslında yazarların kendi kitapları arasında kıyaslama yapmayı pek sevmem ama dediğim gibi ilk roman Marslı olunca ister istemez böyle durum gerekiyor, hele ki ikinci kitap da Artemis gibi kötü olunca bu durum daha da çok gerekiyor. Marslı farklı, farklı olduğu kadar da eğlenceli bir kitaptı. Aslında farkını ortaya koyan en büyük etkenlerden biri de eğlenceli olmasıdır diyebiliriz. Marslı’nın bir başka büyük başarı ise içinde fazlasıyla, çok da teknik şekilde olmak üzere fiziksel, kimyasal ve botanik ile ilgili terimler olsa da okurken en ufak bir şekilde okuru sıkmamasıdır. Aksine bu saydıklarım ile beraber Marslı okuru kendine bağlayabilmiştir. Marslı için denebilecek olumsuz tek şey sanırım “Kahretsin” diye başlayan sollerin “Neyse ki” diye bitmesiydi.

Artemis ise maalesef Marslı’nın verdiği etkiyi en ufak bir şekilde veremeyen, aslında adı bilim kurgu olan ama basit bir ABD aksiyon filmi havasında olan bir kitap. Mark’ın esprileri ciddi ciddi insanı güldürürken Jazz’ınkiler ise insana ukalaca geliyor, aslında Jazz’ın bizzat kendisi de biraz ukalaca ve sevimsiz bir kişilik. Merak ediyorum acaba Weir bilerek mi böyle bir karakter oluşturmak istedi yoksa Mark’ın üstüne birkaç ekleme yapınca ortaya bir karakter mi çıktı? Jazz ukala olduğu kadar haliyle de sevimsiz bir karakter ama Jazz hakkında tek merak ettiğim konu ise Trond’un dediği gibi sandalyeye ters oturduğu zamanki görünüşü. Sonuçta Trond kitapta geçen bu kısımda yerden göğe kadar çok haklı.

Artemis’i bilim kurgu romanı yapan en büyük hatta tek faktör Artemis isimli Ay’da kurulan ilk şehir ama kitabın ana konusu genel olarak bilim kurgudan uzak, yan faktörlerle desteklenmiş bir konu, yani hiç de tatmin etmeyen türünden. Yazar ilk başlarda da bu şehrin tanıtımına fazlası ile yer ayırmış ve tam da buralarda, bu yaptığı giriş ile yarım bırakma ihtimali yüksek bir kitap oluşturmuş. Ay’da veya farklı bir başka gezegende zaten yaşamak fazlası ile monoton olur. Kısa bir süreden sonra eminim ki bu monotonluk da çekilmez hale gelir, onun için de kitabın bu uzun ve sıkıcı giriş kısımlarına bu monotonluk çok uyumlu olmuş. Hatta o kadar monotonluk var ki insan oğlu Ay’a gitmiş ve orada da suç işleme, kural tanımama üzerine varını yoğunu ortaya koymuş. Hani bir laf vardır ya “Millet Ay’a gitti biz nelerle uğraşıyoruz” diye, işte kitabın bazı kısımlarında bu sözü Müslümanlara söyleyecek şekilde görüyoruz ama yazar kitabın sonunda da İslam’ı doğru anlattığını yazmış ve bana göre ya bu kısımda bir ikilemde kalmış ya da bu ikilem üzerinden bazı insanlara taşlar atmış. Kitabı beğenmiş olsam bu kısımları araştırır, tekrardan okur üstüne düşünürdüm ama dediğim gibi kitabı beğenmedim ve sıkıcı olduğu için hiç gerek yok, sadece ortalarda biraz tempo artıyor ve sonradan yine Ay yerçekimi gibi insanı zorlayıcı bir hâle geliyor. Marslı bildiğimiz üzere problem çözme üzerine, her bir probleme karşı algoritmalar üretme üzerine bir kitaptı. Yazar yazılımcı olduğu için de bariz bir şekilde algoritma üretme konusunda başarılı olduğu görülüyor. Basit bir konuda bile en ince ayrıntısına kadar farklı farklı algoritmaları dökebiliyor ortaya. Marslı’da bu problem çözme kısımlarının anlatılması, Mark’ın çözümleri üretirken anlatması çok başarılı ve çok akıcıydı ama yine gelin görün ki Artemis’de bu kısımlar da maalesef çok abartı bir şekilde ayrıntılaştırılmış ve sıkıcılık boyutuna bir yenisini eklemiş. Yazar okuru ya salak görmüş ya da kendisinin anlatamayacağını düşünmüş olacak ki sol elini anlatırken diğer elini de detaylandırıp sağ eli olduğunu belirtip ve sağ elinin parmaklarını da ayrı ayrı detaylandırmış ve bu durumlar kitabın temposunu düşürdüğü kadar okunabilirliğine de çok büyük zarar vermiş.

Kitapta şaşırmadığım bir başka husus ise İthaki sayesinde. Yahu İthaki bir kere olsun şaşırt ya, kitap baştan sona, birkaç sayfada bir yazım hataları ile doluydu, devrik cümleler bağımsızlığını ilan etmek istiyordu artık.

Davacı
Yerden göğe kadar haklı olduğum konularda, yerden göğe kadar mahvoldum.

Ümit taşan, bir alıntı ekledi.
25 Oca 05:07 · Kitabı okudu · Puan vermedi

1947 Fransız grevleri sırasında gazeteler Paris celladının da işini bırakacağını yazdılar. Bu yurttaşın kararı üzerinde fazla durulmadı. İstediği şey apaçıktı Her gördüğü iş için prim istiyordu; her iş görenin istemekte haklı olduğu gibi. Ama asıl isteği büro şefliği kadrosuydu. İyi hizmet ettiğine inandığı devletin bu gün bütün memurlarına verebileceği tek hakkı, elle tutulur tek onuru yani belli bir devlet kadrosunu. İşte tarihin yükü altında, son serbest mesleklerimizden biri de böylece sönüp gidiyordu. Evet, tarihin yükü altında diyebiliriz, gerçekten. İlk kanlı çağlarda, korkunç bir ün, celladı herkesten uzak tutardı. O, işi gereği, yaşamın ve bedenin gizine kıyan kimseydi. Korkunçtu ve biliyordu korkunç olduğunu. Celladın korkunç olması, insan yaşamının değerli olması demekti. Bugünse cellatlık yalnızca utanılır bir iş olmakla kalıyor. Bu durumda celladın elleri temiz değil diye sofraya alınmayan bir yoksul akraba işlemi görmek istememesini haklı buluyorum. Adam öldürme ve işkence etmenin birer öğreti olduğu ve neredeyse birer kurum haline geldiği bir uygarlıkta, Cellatların memur kadrolarına girmeye yerden göğe kadar hakları vardır. Doğrusunu isterseniz, biz Fransızlar bu işte biraz geç bile kaldık. Dünyanın her yerinde, cellatlar bakan koltuklarına kurulmuşlar bile. Yalnız balta yerine kalem kağıt var ellerinde. Özgürlük Tanığı.

Denemeler, Albert CamusDenemeler, Albert Camus
Yunus, bir alıntı ekledi.
20 Oca 00:24 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Yerden göğe kadar haklı:
"Köpekler, maymunlar, papağanlar bile bizden bin kat daha iyidirler; din adamları hepimizin Adem babamızın çocukları olduğumuzu söylüyorlar. Ben secere bilgini değilim ama, eğer bu vaazcılar doğru söylüyorlarsa hepimiz amca çocuklarıyız. Şimdi siz söyleyin, insan akrabasına bundan daha kötü bir muamelede bulunabilir mi?"

Candide, VoltaireCandide, Voltaire
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
13 Oca 23:54 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Dünyamızın başı dertte ve bizden
bu durumu değiştirmemiz isteniyor.
Ama, bu dert nedir? İlk bakışta
şöyle anlatıveririz gibi geliyor.
Bu son yıllarda, dünyada, çok insan öldürüldü, dediklerine göre, daha da öldürülecek.
Bu kadar çok ölü, ister istemez,
havayı ağırlaştırıyor.
Yeni bir şey değil bu, kuşkusuz.
Resmi tarih, oldum olası,
büyük katillerin tarihidir.
Kabil Habil’i bugün öldürmüş değil,
ama bugün Kabil Habil’i akıl uğruna
öldürüyor ve onur madalyası istiyor. Düşüncemi daha iyi anlatmak için
bir örnek vereceğim.

1947 Kasım grevleri sırasında gazeteler
Paris celladının da işini bırakacağını yazdılar. Bu yurttaşımızın kararı üstünde gereğince durulmadı bence, istediği şey apaçıktı.
Her gördüğü iş için bir pirim istiyordu;
her iş görenin istemekte haklı olduğu gibi. Ama, asıl isteği büro şefliği kadrosuydu.

İyi hizmet ettiğine inandığı devletin bugün bütün iyi memurlarına verebileceği tek hakkı, elle tutulur tek onuru, yani belli bir devlet kadrosunun kendisine de verilmesini istiyordu, işte tarihin yükü altında,
son serbest mesleklerimizden biri de
böylece sönüp gidiyordu.
Evet, tarihin yükü altında diyebiliriz, gerçekten. İlk kanlı çağlarda, korkunç
bir ün celladı herkesten uzak tutardı.
O, işi gereği, yaşamın ve bedenin gizine
kıyan kimseydi. Korkunçtu ve biliyordu korkunç olduğunu.

Celladın korkunç olması, insan
yaşamının değerli olması demekti.
Bugünse cellatlık yalnızca
utanılır bir iş olmakla kalıyor.
Bu durumda celladın, elleri temiz değil
diye sofraya alınmayan bir yoksul akraba işlemi görmek istememesini haklı buluyorum.
Adam öldürme ve işkence etmenin
birer öğreti olduğu ve nerdeyse
birer kurum haline geldiği bir uygarlıkta, cellatların memur kadrolarına girmeye
yerden göğe kadar hakları vardır.
Doğrusunu isterseniz, biz Fransızlar
bu işte biraz geç bile kaldık.
Dünyanın hemen her yerinde,
cellatlar bakan koltuklarına kurulmuşlar bile.
Yalnız balta yerine kalem kâğıt var ellerinde.

Denemeler, Albert CamusDenemeler, Albert Camus

Yerden göğe kadar haklı olduğum konularda, yerden göğe kadar mahvoldum.

En Sevdiğim Yazılardan Biri
sevgilinin yanında osurulur mu?

bizimkiler bundan 38 sene önce tanışmış. peder bey taze tıp öğrencisi, anne kişisi fransız kültür çömezi. annem görüyor babamı, ben bu çocukla tanışıcam diyor arkadaşlarına, yapma diyorlar, biriyle birlikte o. olsun diyor annem; ben beklerim.

babam da boş değil hatuna da serde hovardalık var biraz. bir de; bu kız çok güzel ama kapılırsam bir yıla kalmaz evlenirim ben bunla, daha okul bitmedi, askerlik de var ne bok yicem lan diyor. diyor da pek kaçamıyor, bir sene sonra nişanlanıp fakülte bittiği gibi evleniyorlar. askere de birlikte gidiyorlar. kebap askerlik yaptım diyen pederin karşısına çıkmasın*. gittim diyor peşinden annem, başka bir şey yapmazdım. türk havayolları'nın hosteslik sınavlarını birinci kazanıp reddettim, sevdiğim adamla evlenip ben bunla her şeye varım diyip gittim diyor. önce birlikte askere, sonra yirmi yıl anadolu'nun içinde göt kadar bi kasabaya, anca kırk beşinden sonra kendi memleketlerine, izmir'e... hiç gocunmadım, istedim, karar verdim; kararlarımın arkasında durup sevdiğim adamla aile kurdum, asla aklımdan ufacık bir acaba bile geçmedi ve bu aileyi böyle arada tuttum der. haklı. otuz yıllık annem, bilmez miyim, yerden göğe haklı.

sevdiğin biriyle olmak nedir? vazgeçtiklerin için tek tek fatura tutup ilk kavgada senin yüzünden bunlardan geçtim demek midir? o biri diğer öbürlerini yok ediyor diyip ilişkiyi ciğerci kedisi gibi gözü dışarda sürdürmek midir? başka bir şeyler midir yoksa?

kış ortası... annemle değişmeli nöbet tutuyoruz babamın yanında. kolon rezeksiyonu; kolon ca. öncesinde aylarca, devamında aylarca radyoterapi ve kemoterapi. üzüntüden gözümüzün feri götümüze kaçmış ama peder beyin sadece bilinci açık diye bir yandan nasıl mutluyuz... bu iyi, çünkü daha da iyi olacak, enseyi karartmak yok. ama içimiz paramparça.

aylarca ileostomi, ne yediği belli ne çıkardığı... yandan çarklı gibi gidip geliyoruz tin tin tin sabahın körlerinde radyoloji merkezlerine. cesedi çıkmış gibi geri iade ediyorlar. babamın kuyruk dik ama bunlar bana koymaz diyor, seni yarın donumdan çıkarırım diyor. eski karşıyaka yüzücüsü. akşamına suyun içine ağlamayı öğreniyorum.

aylar sonra tedavisi bitti, son ilaçlarını aldı, kolostomi kapatıldı. beton gibi adam çocuk gibi kaldı. ama aşarız dedi, aşarız dedik; aşarız. bunların hepsini aşarız. burdayız, yanyanayız, demirbaş sayımında eksik yok. birlikte aşarız.

kalın bağırsağı aylardır çalışmıyordu. artık çalışması gerekiyordu.

günlerce annemle babamın osurmasını bekledik. annem sevdiği adamın günlerce kel kafasını osurabilsin diye okşadı.

günlerdir şu başlığı her gördüğümde içim düğüm düğüm oluyordu. geçmiyordu o düğüm. bi osursam rahatlayacakmışım gibi sanki...

nereye mi varıcam, bir yere varmıcam. seni iki kolun iki bacağın olmasa da severim diyip ilk fırsatta başkasına kaçan, her hayalini sevgilisi makina değil sadece insan olduğu için yapamadığında ilişkiyi bitiren, sevginin bağını bacağa geçirilmiş pranga zinciri zanneden bir nesil var dışarıda. yan odada da sevgilisi osursun diye kel kafasını okşayan bi kadın. hangisi gerçek?