• Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • İtalya az sayıdaki başarılı genç kumandan ve direnen yerli halka karşı başarılı olamayınca Güney Ege adalarına çıktı. Bu arada Balkan Savaşı da çıkınca İtalya ile Uşi Antlaşması yapıldı. 360 yıllık Kuzey Afrika hakimiyeti İsviçredeki bu antlaşmayla bitti; Kuzey Afrika`daki son toprağımızı da kaybetmiş olduk. Ayrıca Mustafa Kemal için, gelecekte Milli Mücadelede uygulayacağı, işgalci ordularla çatışma hareketi ve yerel halkı örgütlemek adına adeta bir staj yeri olmuştu.
  • Anadolu'da yaşanan işgaller ve buna karşı girişilen Milli Mücadele boyunca bir zamanlar Osmanlı tebaası konumundaki Ermeni, Rum, Keldani, Nasturi gibi gayrimüslimler yanında
    Türk olmayan Müslüman gruplar da kendi çıkarlarını yabancı
    himayesinde ve desteğinde görmüşlerdir. Yukarıda verilen bilgilerden
    de anlaşılacağı üzere yerli Rum halkı da başta Yunanistan'ın
    yürüttüğü propaganda ve eğitim faaliyetleri olmak üzere
    diğer yabancı devletlerin himayesi altında işgali desteklemişler
    ve Türk yönetiminden kurtulmak için çeşitli faaliyetlere girişmişlerdir.
    Bu faaliyetlerden en çarpıcı olanları Yunanistan'ın
    İzmir'den Anadolu'nun içlerine Sivrihisar, Polatlı ve Haymana'ya
    kadar başlatmış olduğu ileri harekat ve bu harekat sırasında
    tıpkı Pontus Devleti kurma amacıyla Karadeniz bölgesinde
    yürütülen katliamlar gibi Müslüman halka karşı girişilen
    katliamlardır denilebilir. Bu tür faaliyetlerde birçok yerde yerli
    Rumların da Yunan askerleriyle birlikte hareket ettiklerine dair
    birçok örneğe yaşanan olayların içinde yer almış ve mübadele
    sırasında Yunanistan'a gönderilmiş bir Anadolulu Rum'un hatıralarının
    anlatıldığı Dido Sotiriyu'nun Benden Selam Söyle Anadolu'ya adlı eseri gibi Yunanca romanlarda dahi rastlamak mümkündür.
  • Malakanlar dinsel ibadet ve inançlarıyla Rus Ortodoks kilisesinden kopmuş, kendilerini ruhani Hristiyan (Bogomil) olarak tanımlayan tarım kökenli bir Rus topluluğudur.

    Esas isimleri Molokanlar olan bu topluğunun ismi Rusça’da süt anlamına gelen Moloka sözcüğünden türetilmiştir ve bu tanımlama bir ırka değil, bir Hristiyan (Bogomil) tarikatına karşılık gelmektedir.

    İçsel inançları itibariyle Tanrıya tahta, taş veya diğer objelerle temsil edilerek ibadet edilmesine karşı çıkan Molokanlar, tek otoritenin gücüne inanıyorlar. İkon ve haç gibi el yapımı şeylerin Tanrı olmadığını ve bu tür objelerin insanoğlunun abartısı olduğunu belirten topluluğun benimsedikleri inanç sistemi yüzünden, topluluk Sibirya’dan Uzakdoğu’ya Ortadoğu’dan Kafkaslar’a ordan Kanada,

    Amerika ve Yeni Zelanda’ya göç etmek zorunda bırakılmışdır.
    Bu inanç sistemine göre dini bütün olmayı kardeşlik ve yardımseverliğin hakim olduğu ve bu iki davranışın sağladığı mutlu bir yaşam olarak inanıyorlar.

    Diğer insanları kınamamak, dış görünüşe ve mala-mülke tapmamak, her zaman iyi niyetli olmak, çalmamak ve yıkmamak ise Malakanların kırmızı çizgileri.

    Bu kırmızı çizgileri yüzünden 1683 yılından itibaren Rus bürokrasinin ve Rus Ortodoks kilisesinin baskılarına maruz kaldılar.

    1805 yılına gelindiğinde ise bu baskı ve zulüm en üst düzeye ulaştı.

    Kendi inançlarına uygun olarak hareket etmeleri, ibadet için biraraya gelmeleri, hatta Ortodoks mezhebinden olanlar tarafından çalıştırılmaları, pasaport almaları ve nüfusa bağlı oldukları yerlerden ayrılmaları yasaklandı.

    Barbarlık olarak nitelendirdikleri bir savaşın getirdiği koşullarla birlikte Güneydoğu Kafkasya’ya yani Doğu Anadolu bölgesine göç etmek zorunda bırakıldılar.

    93 Harbi sonrasında Kars, Ardahan ve Iğdır’ı ele geçiren Rus Çarlığı, topluluğu bu bölgelere sürmüştür.

    Coğrafi özelliklerinden dolayı genellikle Kars ve çevresinde yeni yeni köyler kurmuşlardı.

    Kurdukları bu köyler Kars ve çevresine çok kültürlü bir yaşamı da beraberinde getirmiştir.

    Tarım topluluğu olduğu için zirai üretiminde ve hayvancılıkta çok ileri bir topluluk olan Malakanlar, bu tecrübelerini yerel halk ile paylaştılar ve yoksul bölgenin kalkınmasına yardımcı oldular.

    O dönemde ilkel şartlarda tarımla uğraşan yerli halk ile birlikte peynircilik, değirmencilik, ziraatçilik, arıcılık ve hayvancılık gibi alanlarda modern teknikleri yaygınlaştırmışlardır.

    Gittikleri her yerde dini inanışlarını, kültürlerini, tarım-ticaret deki yeteneklerini ve savaş karşıtlığını koruyan Malakanlar, domuz eti yememeleri, gizli ibadeti benimsemeleri, kilise veya haç gibi dinsel simgeleri kullanmamaları sayesinde yerel halka itici gelmemiş ve onlar ile uyum içinde yaşamaya başlamışlardır.

    Ekim Devrimi sonrası yeni bir döneme girilen Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Rusların bölgeden çekilmesi ve savaş döneminde aldığı Kars, Ardahan ve Batum’u Türk hükümetine bırakması, Malakanlar açısından yeni bir sayfanın açıldığının habercisidir.

    Ancak değişen siyasi dengeler bu sayfanın da kısa zamanda kararmasına yol açacaktır.

    Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da başlayan mücadele Malakanlar’ı da etkilemiştir.
    Milli Mücadele için savaşa çağrılan Malakanlar, inandıkları dinsel düşünenin etkisiyle savaşa katılmak istememişlerdir.

    Hatta Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir anılarında şöyle ifade ediyor:

    “Malakanlar Ruslar zamanında bile askere gitmezlermiş, kan dökmek en büyük günah imiş, harpte dahi olsa. Ben onları yalnız nakliyede kullanıyordum. Buna dahi itiraz ediyorlardı.”

    20 Ocak 1921 tarihine dek ülkeyi terk etmeyenlerin askere alınacağı mecliste karar kılınmıştır.

    Askerliği insanların barbarlığı olarak tanımlayan Malakanlar, geride çok az bir grup bırakarak ana vatanları olan Sovyet Rusya’ya geri dönmüşlerdir.

    Onların Kars’a geliş nedeni dönüş nedeni olmuştur.

    hükümetin Molokanları ülkeden göndermesinin amacı ise Ekim Devrim’inin getirdiği savaş karşıtlığı ve eşitlikçilik gibi ilkelerin bu topluluk arasında yayılması ve Bolşevik akımın bu sayede önemli ölçüde yandaş bulmasıdır.

    Malakanların bu siyasi eğilimi, Sovyet Rus elçisinin bu topluluğa sahip çıkarak onlarla yakın ilişkiler kurması, ayrıca bu topluluğun gerek Sovyet Rusya gerek Türkiye Komünist Partisi’ne yakın ilgi göstermesi ve bu ilginin zamanla Bolşevik ve Sovyet yanlısı gösterilere dönüşmesi ihtimali meclisi harekete geçirmiş ve böyle bir karar çıkarmıştır.

    Zorunlu askerliği kabul ederek Türk vatandaşı olmaya karar veren Molokan topluluğu ise 1962 yılında siyasal olmayan nedenlerden ötürü ülkeden ayrılmıştır.

    Bu 2.göçün sebebi ise inandıkları felsefe olan Malakanizmin giderek bozulması, dış müdahalelere açık hale gelmesi ve yok olacağı korkusudur.

    Nitekim aynı nedenden ötürü 93 Harbi’nden sonra bazı grupların gittiği Amerika’dan da Yeni Zelanda’ya göçler olmuştur. Bir diğer sebep ise Malakan erkeklerinin evlenememesidir.

    Malakanlar evlenme çağına gelmiş kızlarını akrabalık kurmak amacıyla Kafkasya’daki etnik boylardan bir tanesi olan Terekemelere vermişlerdir ama genç ve bekar Malakan erkekleri diğer topluluklardan kız alamıyor ve inançları gereği dokuz göbeğe evlenme yasağı nedeniyle evlilik yapamıyorlardı.

    Bu iki nedenden ötürü 1962 yılında son kalan 1500 kadar Malakan, arkalarında Türkler ile evlendirdikleri kızlarını torunları, geri dönme umuduyla Türklere emanet ettikleri evlerini bağlarını, değirmenlerini, sıcak dostluklarını ve barış severliklerini arkalarında bırakarak Sovyet Rusya’ya geri dönmüşlerdir

    Fatih Özyurt
  • Noel Baba Neyimiz Olur?

    KASIM HIZLI
    1

    “Yılbaşı neyimiz olur? diye soruyorum… ‘Ramazan Bayramı’mız mı, kandilimiz mi, Kurban Bayramı’mız mı?’ diye sual açmak da yersiz olmazdı. Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz, ki hiçbiri böyle şımarıklıkla böyle ayyaşlıkla böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı…” (Arif Nihat Asya)

    Yirminci asrın sert esen değişim rüzgârı coğrafyalara hükmedip sadece sınırları değiştirmekle kalmamış, kadim medeniyetlerin ruhuna da nüfuz ederek kimyalarını bozmuştur. Toplumların karakterini belirleyen inanç ve âdet unsurları bu rüzgârdan nasibini almış ve yeni yeni kimliklerle beraber, bu yeni kimlikleri besleyen yeni hayat tarzları ortaya çıkmıştır.

    Cumhuriyetle beraber bir medeniyet dairesinden sıyrılarak farklı bir kültür çizgisinde boy gösteren toplumumuzda bu yeni dünyanın kokusu ve rengi hissedilmeye başlamıştır. Yeni kanunlar, yeni harfler ve tabi yeni ufuklarla beraber kabuk değiştiren, eski “ağırlıklarını” bir an önce bırakarak yeni olanın peşinden koşan bir cemiyet ortaya çıkmıştır. Bu yeni cemiyetin ayak izlerini takip edebilmenin en kolay yolu kıymet hükümlerine bakmakla olacaktır. Biz de büyük bir sosyal değişimin yaşandığı erken Cumhuriyet devrine atf-ı nazar ederek yeni yeni bir “değer” hâline gelmeye başlayan “noel ve yılbaşı eğlencesi” hakkında dönemin dergi ve gazetelerindeki haber ve yorumlardan hareketle tarihe bir yolculuk yapalım…

    Noel Ne İdi, Ne Oldu?

    Yazımız ‘noel’ ve dolayısıyla ‘yılbaşı’ etrafında olacağı için bu kavramların ne mânâya geldiğine bakalım evvela. Noel kelimesinin manasını araştırdığımız bazı Osmanlı devri sözlüklerinde kelimeye rastlayamadık. Mesela Kâmûs-ı Türkî’de kelime yok. Meşhur lûgatçimizin kelimeyi atlamış olma ihtimali pek düşük. Biz bugün kullandığımız bu kelimenin o günkü az kullanımından dolayı sözlüğe girmediğini düşünüyoruz. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ise ‘noel’ kelimesi şöyle açıklanmış: “Hıristiyanların her yıl 25 Aralık’ta Hz. İsa’nın doğum gününü kutladıkları yortu.” Kelimelerin arkasından meşhur yazarlara ait cümlelerle misaller veren TDK sözlüğü, bu açıklamanın ardından Haldun Taner’e ait şu cümleyi zikretmiş, “Bizim çocukluğumuzda Noel ve yılbaşı gâvur bayramları idi.” Kastımız bir sosyal değişim yazısı kaleme almak olunca, Haldun Taner’in bu cümlesi bize girizgah için fırsat veriyor. Bir Hıristiyan bayramı olan ‘noel’ ve ‘yılbaşı’nın, çocukluğunda (yani Osmanlı devrinde) gâvurluk olarak addedildiğini, şimdiyse (Cumhuriyet devrinde) normal olarak kabul edildiğini ima ediyor.

    Bu girizgahın ardından 8 Ocak 1925 tarihli Sebîlürreşâd dergisinde Miladî takvimin kabulünden sonra gayr-i müslim unsurlarla beraber Müslüman kesimin de kutlamaya başladığı ‘noel’ ve ‘yılbaşı’ hakkındaki yazıya bir göz atalım. “Noel Yortusu, Beyoğlu’nda Yılbaşı Gecesini Tes‘îd (Kutlama)” başlığıyla imzasız neşredilen bu yazı devrin panoramasını görmemizi sağladığı gibi yeni hayat tarzına direnen insanların hâlet-i rûhiyesini de gözler önüne seriyor. Yazıda evvela yeni hayat tarzını kimlerin ne maksatla ikame etmek istediği ifade ediliyor:

    “Misyoner hareketinin yeni stratejisi şudur: Evvela Müslümanların sosyal hayatını sarsmak, ondan sonra boş kalacak sahaya Hıristiyan âdetlerini koymak. Ecnebi misyonerlerin yerlerine yerli öğrenciler yetiştirerek onlar vasıtasıyla bu gayeyi temine çalışmak.

    “Bunlar büyük bir misyoner kongresinde verilen kararlardır ki hayli zamandan beri Müslüman milletlere karşı tatbik olunmaktadır. İstanbul’un bugünkü kokuşmuşluğu öyle kendi kendine mi meydana gelmiştir sanıyorsunuz? Bütün bu fenalıkların, bu ahlaki çöküşün arkasında nice gizli eller, gizli müesseseler vardır ki onlar millî ahlaki değiştirmek için sürekli ve şiddetli bir faaliyet içindedirler. Bittabi bu hakikati herkes kavrayamadığı için fenalığın kanallarını, membalarını bilemez, göremezler. Ortada görünen yalnız neticeler ile tezahürlerdir. Bu sefahat ve inkârmüesseselerinin arkalarında işleyen muazzam fitne fabrikalarından kimsenin haberi yoktur.

    “İşte nice zamandan beri perde arkasında vuku bulan o müthiş mesainin neticesidir ki bugün İstanbul’un her tarafını sefahat hastalığı kaplamış, kendi âdetlerimize, kendi milli ve manevi esaslarımıza karşı müthiş bir düşmanlığa mukabil Frenk hayatına ve âdetlerine derin bir istek vücuda gelmiştir. Milli ve İslamî olan her âdet, her esas nefretle karşılanır ve yıkılmaya mahkumdur. Batıya ait olan her esas ve her âdet hoştur, kabulü zaruridir. Bu, bir dalalet olmakla beraber, sürekli propagandalarla ideal haline getirilmiştir. Şimdi artık bu sosyal bozuluşun önüne geçmek zorlaşmıştır. Sizin ‘hakikat ve fazilet’ diye ileri sürdüğünüz esaslar birer alaycı gülümsemeyle karşılanmaktan başka bir şeye yaramıyor. Siz sosyal bünyenin faziletleri ile milli hasletlerin yıkılması karşısında ağlarken bu vaziyeti hazırlayanlar perde arkasından zafer sarhoşluğuyla kıs kıs gülerler. Siz istediğiniz kadar ‘Bu benim evladımdır.’ deyiniz. Artık onlar, sizin evladınız değildir. Onlar, ana kucağını terk etmiş, sîne-i milletten çekilmişlerdir.”

    Milli Eğitim Bakanının ‘Gulu Gulu’su

    Bu yeni hayat tarzının artık hakikat olduğunu kabullenen yazar, bunun önüne geçebilmek için çırpınanları anlattıktan sonra bu yeni âdetlerin aslında masum kılıklarla memlekete sokulduğunu ifade ederek yazısına devam ediyor:

    “Esasında Müslümanlardan bu eğlenceye iştirak edenler, eğlenmek için noel ve yılbaşıyı vesile ve fırsat olarak kabul ediyorlardı. Bu yeni hadise hakkında gazetelerin yazdıkları uzun yazılardan bazı haberleri naklederek bu “sosyal değişim”i biraz daha açalım. Sontelgraf gazetesi diyor ki:

    “Dün gece Türklerden büyük bir kitle, gayr-i Müslimlerin arkasına düşerek yeni seneyi teşrifatla karşıladılar. Beyoğlu’nda harbin devam eden sefaletlerine rağmen müthiş israfta bulunuldu. Eğlence yerlerinde birçok meşhur adamlar görüldü. Beyoğlu dün gece yeni seneyi özel kutlamalarla ihya etti. Eğlence mahalleri olan barlar, Tokatlıyan, Pera Palas gibi büyük oteller süslenerek balolar tertip edildi. Birçok mahallerde, elçiliklerde balo ve ziyafetler verildi.

    “Her cins milletten halk kitlesi bu merasime imkânı nispetinde iştirak etmiştir. Filhakika yeni sene eğlencelerine katılanlar arasında muazzam bir Türk kitlesi de vardı. İki günden beri İstanbul’un Hıristiyan halkı Noel için hazırlıklarda bulunuyorlardı. Bu gece şerefine yüz binlerce hindi, şampanya, konyak, şeker, çikolata, oyuncak satın alınmış; zengin fakir her Hıristiyan, evini az çok bunlarla doldurmuştu.

    “Genç kızlar saat on ikide eski seneyi parçalayıp yeni seneye girildiğini gösteren levhalar tertip etmişlerdi. Birçok yerlerde maruf zevat ve milletvekili mevcut idi. Herkes yeni sene şerefine zevk ediyordu. Yahut zevk etmek için yeni seneyi vesile ittihaz etmişti. Şampanya şişeleri patlıyor, genç kadınlar cilve ve türlü edalarla çağrışıyorlardı. ‘Garden Bar’da gece yarısından üç saat sonraya kadar devam eden eğlenceleri müteakip müşterilere yılbaşı hediyeleri dağıtıldı. Bu hediyelerin dağıtımı gayet güzel ve eğlenceli oldu. Mesela ilk numara olmak üzere locada arkadaşları ile birlikte oturan eski Millî Eğitim Bakanı Vâsıf Bey’e (Çınar) bir babahindi bardaki halk ve kadınlar uzun müddet (gulu… gulu…) diye bağırdılar. Locadakiler sevinç içindeydiler. Çünkü sıra ile daha birçok hediyeler Vâsıf Bey’e ve yanındakilere ve aynı locada bulunan kadınlara tavşan, bebek ve şampanyalar isabet etti. Tevhid-i Efkâr gazetesi “Batı’yı Taklit” başlıklı bir fıkrada şöyle diyor:

    “Yavaş yavaş ortadan kalkan Türk ve Müslüman âdetleri yerine Frenk ve Hıristiyan âdetleri kâim oluyor. Kendi yılbaşılarımızı unutuyoruz. Onların yılbaşılarını ihya ediyoruz. Kendi mübarek gün ve gecelerimizde büyüklerimizin ellerini öpmek gibi güzel âdetlerimizi bırakıyoruz.”

    Noel Baba Neyimiz Olur?

    “Yılbaşı neyimiz olur? diye soruyorum… ‘Ramazan Bayramı’mız mı, Kandilimiz mi, Kurban Bayramı’mız mı?’ diye sual açmak da yersiz olmazdı. Biz Muharremlerle, Martlarla[Rumî takvim başlangıcı] başlayan yıllar da biliriz, ki hiçbiri böyle şımarıklıkla böyle ayyaşlıkla böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı. Memleketimize herhalde Beyoğlu’ndan giren Haliç’i atlayarak Fatih’lere Aksaray’lara sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı yoksa Avrupalılıktan pîrimiz mi? İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir? Bir resmine bakarsanız Havarîlere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı aramızda neyin nesidir? Bunu hiç merak ettiniz mi?

    Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O Haçlı Seferlerinden kalma bir kılıç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor. O, evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir. Kardeşlerini Mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor. O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi? Bırakın onun hakkından ben gelirim; işte sakalını çekince gördünüz. Sakalı elimde kaldı ve altından Lucifer [şeytan] çıktı. Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler. Bu mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin yahut bırakın, Haç’ında çarmıha gereyim onu. Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız; muhakkak bir şeyimizi çalmıştır.” (Arif Nihat Asya)
  • Kendisi aslan Yunanlı olup gerçek adı Sheyma Subaşipulos'tur. Yunan Kralı 34. Kostas kritos tarafından bizzat seçilip eğitilerek Türkiye topraklarına gönderilmiştir. Amacı kitabında geçen nemlendirici Krem yerine hidrolik asit(tuz ruhu) yazarak bacılarımızın yüzünü tahriş edip Anadolu'nun ve Balkanların en güzel ve çekici kadını olmak. Ama Sütçü İmam ve Erzurumlu Kara Fatma'nın torunları olan bacılarımız müthiş bir destansı mücadele gösterip, bu alçakça saldırıya karşı koyup Vatanımızı kurtarmışlardır.Neyse goygoyu bırakalım.

    Kıtabı Şeyma Subaşı'nın kendisi yazmayıp 3 editöre yazdırmış. Kendi açıklaması şöyle: "Arkadaşlar kitabı ben yazmadım çok başarılı editörlerimiz yazdı. Ben hayatımı onlara anlattım. Sonra editörlerimizin isimlerini söylerim. Çok sevgiler yolluyorum onlara. Sanırım yanlış anlaşılıyor ben edebiyatçıyım da demedim." (Ulan niye yazdırıyorsun o zaman).Kitabında da eski kocasından bahsetmeyi de unutmamış."Yalnızdım. Fiziken ve psikolojik olarak çok yalnız. Keşke aynı yaşta olabilseydik diye dua ettiğim geceyi hatırlıyorum. Hani her şeyin sonuna gelmiş gibi hissedersiniz ya. İşte tam o kara delik. Badem gözlü kızım sayesinde o delikten çıktım. Bazı hatalara düşsek de sonunda özgür bıraktık birbirimizi. İyi ki de yapmışız."
    Şeyma Subaşı'na Türk edebiyat tarihinin en kötü kitaplarından birini yazdığı için teşekkürlerimi sunuyor, bir daha olmamasını diliyorum.

    GERÇEK SUÇLU KİM?

    Şeyma Subaşı milli ve yerli Instagram "popimiz". Kendisi abazanlarımızın, güzelliğin makyaj yapmak ve pahalı kıyafet giyip boy göstermek sanan, elitliğin cafe cafe dolaşıp birbirini kesmek ve story atmak sananların gözbebeği. Gerçek sanatın ve sanatçının, emekçilerin,kaliteli iş yapanların önemsenmediğini ve ilgi görmediğini gören Şeyma. Popülerliğin etkisiyle Edebiyatın jet Fadıl'ı ve Tosuncuk'u röllerini üstlenmiş birazda milleti ben tokatlıyayım demiştir.
    Şimdi sorarım size gerçek suçlu kim? Bu kitabı Şeyma mı yazdı yoksa bizler mi yazdırdık? Biz yazdırdık biz! Başka suçlu aramaya gerek yok!
    Kitabı komik bulan ve dalga geçmeye çalışan insanlarımız yine kolay yolu seçmiş bütün suçu Şeyma'ya atmış. Sanki kendisinin hiç suçu yokmuş gibi işin içinden çıkmış. Çok geçmedende unutulmuş. Bakın ablamız bizlerden bahsediyor. "Sizler benim hayatımı merak ediyordunuz. Profilime haftada 130 - 140 milyon kişi profilime bakıyordu yani Şeyma kitabı sizin sayenizde çıktı. Umarım kitabı beğenirsiniz yani ne diyeyim.". Bende ne diyeyim Allah milletimize akıl fikir versin o zaman.


    Kitap tanımı: kitap değil Avon kataloğu