• 280 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkese merhaba bugün size severek okuduğum, içinden bolca ders çıkarttığım bir kitapla geldim; Küçük Ağacın Eğitimi. Yazar Forrest Carter kendiside bir kızılderilidir ve kitapta kendi yaşam öyküsünü anlatmıştır. Yazar güç, statü peşinde koşan beyaz adamların kendi dışında kalan herşeye saygısızca davrandıklarını, Çerokileri nasıl yersiz yurtsuz bıraktıklarını ve onların kültürünü Küçük Ağacın maceraları üzerinden bizlere gösteriyor. Çerokilerin kültürü üzerinden biz yaşamın bütünselliğini; insanların, doğa ve hayvanlarla uyum içinde bir arada yaşayabileceğine, günümüzde yitirdiğimiz dostluk, anlayış, saygı vb değerleri bize hatırlatan güzel bir kitap. Bu kitap bize günümüz insanın bencilliğine saygısızlığına ve çocukların yaratıcılığını körelten onlara insan olmayı öğretmeden, ahlaktan yoksun, hırslı güç, satatü için herşeyi yapabilen saygısız bireyler olarak yetiştiren günlük hayatta işine yaramayacak bilgilerle dolduran eğitim sistemine bir eleştiridir. 5 yaşında yetim kalan Wales büyükannesi, büyükbabasıyla yaşamaya başlar, onlar Wales'e Küçük Ağaç diye seslenmeye başlarlar. Küçük Ağaç çok zor şeyler yaşamış olsada bu çocuğun şansı onu bilge insanların yetiştiriyor olmasıdır. Büyükannesi okuma yazma bildiği için ona kütüphaneden aldığı kitapları okur sürekli. Dedesi ise ona doğanın dilini, doğaya kafa tutmak yerine onunla barış içinde nasıl yaşanacağını öğretir. Küçük ağacın eğitimi daha çok yaşayarak ögrenme üzerinedir. Doğanın içinde onlar için gerekli olan bilgileri edinmektedir. Azla yetinmeyi, israftan uzak durmayı, hayattan küçük şeylerden zevk almayı, tüm canlılara hatta cansız varlıklara dahi saygı duymayı öğrenir.
  • Görüyorsun işte, haklıydım ben, caka falan satmıyordum, gerçekten söylediğim kişiyim, toplumdışı bir insan, yersiz yurtsuz, serseri.
    Milan Kundera
    Sayfa 119 - Can Sanat Yayınları - Çeviri: Aykut Derman - 21. Basım: Mayıs 2017, İstanbul
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tarık Tufan’ın okumadığım son kitabıydı, hususi ayırmıştım malum sevdiğim yazarın bi kitabını da saklamak istedim kendime özel bir günde okumaya başlayarak hediye etmiş oldum.
    Bir semt düşünün her mahallesinde ayrı bir acı, insan bu sefer yüzler gülsün diyo...
    Okurken nasıl da canımızı yakıyor hikayeler, hem harika bi üslup naif bir dil ama acıyı da hissettiriyor bize güzelliği de.
    Okurken cümleler arasında öne çıkan kalbimde yer eden çok cümle oluyor Tarık Tufan’ın kitaplarında belki de bundan dolayı çok seviyorum kendisini.
    Kitapta altını çizmediğim yerler çok azdır.


    Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın...
    Dışardan aşırı ses getiren olaylar vardır, duyarız okuruz görürüz ama uzaktan... hiç düşünmeyiz o mahallede olan olayın birde o mahallede komşuları vardır dimi ince bir ayrıntı.
    Biz bir seferliğine duyduğumuz olaylara göre sonuca göre ön yargıda bulunuruz geçeriz. Hak vermeyiz çoğu zaman, ama o olayların içine girsek aslında taksilerin bile girmek istemediği mahallelerin içine girsek dışarı korku veren ama içlerinde aslında tam bir mahalle kültürü aile gibi birbirlerine yakın olan evler....
    Gözükenin birde iç kısmını görmüş oluyoruz...
    Kitabın ilk cümlesi mesela her açışımda ya da arada bi geriye gidip baktığımda tekrar tekrar okuduğum bir cümle oldu.
    — Huzursuz bir ruhum var benim.
    Sahi neden huzursuz? Etrafındaki dertleri duymaktan mı? Yoksa etraftaki dertlere göz yumduğun için mi huzur bulamıyor ruhun?
    Kişi bazen kendine bu soruyu sormalı değil mi?
    Giriş cümlesi bile içine çekiyor insanı.
    Gayet akıcı bir kitap, tek solukta sıkılmadan sıkmadan biten bir Tarık Tufan kitabı ama o soluk şöyle içinizde yer ediyor olmalı... çünkü ettiriyor kitap.
    Güncel meseleler geçiyor kitapta, artık alıştığımız olaylar ama birde Tarık abinin ağzından dinlemiş olduk. Aslında çoğu bölüm hususi uzatılarak ayrı bi kitap bile olurdu.
    Çok güzel bir kitaptın....
    eeeee şimdi bana hangi kitabın kaldı inş yeni kitap çok kısa sürede gelir.
    Kitabın son cümlesi.
    —Acımızı sattığımız her yeri yurt edinme umudu var mıdır?
    Bu cümleyi dönüp ilk cümleden sonra okudum.
    —huzursuz bir ruhum var benim. Bu dünyada yersiz yurtsuz kalmaktan belki.
    —Acımızı sattığımız her yeri yurt edinme umudu var mıdır?
  • Batık Liman'ın yayımlanmasını sağlayacak kadar şiire inanan, Ungaretti'nin subayı, Ettore Serra. "Arap olmasına arap değildi artık." diyordu arkadaşı için Ungaretti. "Ama bir başkası da alamıyordu. Tedirgindi. Nasıl ve nereye yerleştireceğini, nasıl ve nerede yumuşaklığa dönüştüreceğini bilmediği, yıkıcı bir sevgi taşıyordu yüreğinden; yersiz yurtsuz, köklerinden koparılmış hissediyordu, müthiş bir kin duyuyordu kendine karşı, insanın ruhunda açılmış bir yaraydı sanki, Nietzsche okuttu bana; on yedi yaşımdaydım, müslüman annesini korkutmak için yatağının başucuna bir haç astığını söylemişti. Birlikte Poe ve Baudelaire okuduk; Mallarme okutmak istedim ona ama dalgayı geçti benimle." Bu 'köksüzlük' sancısının karşısına kısacık, yoğun, kök duygusuyla bilenmiş bir dize ile dikiliyordu Ungaretti, şairdi. Batık Liman'da açıklıyordu sahip olduğu gücü: Ancak şair inebilirdi denizin dibine, bilinçaltındaki batık limanlara ancak o ulaşabilirdi; içindeki düğüm düğüm şarkıyı çözebilir, onu çevreye yayabilirdi. Ancak geride, tüketilmez, giz yüklü, çok değerli bir 'hiç' kalmalıydı ona. Giz, 'ben'i kendi köklerine bağlayan birşeylerin varolduğunun bilinciydi. Bunu bilen insan "kırılganlığına" boyun eğer, evrenin "canlı bir lifi” olduğunu duyumsar, "aylak"lığı seçebilir ve kendi kimliğini yitirmeksizin zamanın değişimini gövdesinde duyabilirdi. Ancak böyle dönüşebilirdi sonluk-sonsuzluk karşıtlığı bir sürekliliğe.
    Giuseppe Ungaretti
    Sayfa 19-20, Işıl Saatçıoğlu
  • Dünyada milyonlarca insan açlık sınırında yersiz yurtsuz yaşarken, iç savaşlar ve küresel iklim değişikliği nedeniyle binlerce insanın yerinden yurdudan olduğu ve daha da olacağı bir dönemde; artan yoksulluk ile artan israf ve gösterişin birbirine paralel gitmesi ne kadar ürkütücü.
    FB
  • "Dünyada milyonlarca insan açlık sınırında yersiz yurtsuz yaşarken, iç savaşlar ve küresel iklim değişikliği nedeniyle binlerce insanın yerinden yurdudan olduğu ve daha da olacağı bir dönemde; artan yoksulluk ile artan israf ve gösterişin birbirine paralel gitmesi ne kadar ürkütücü."
  • "Modern ve postmodern arasındaki fark; evini-yurdunu bilip ondan bir adım dahi uzaklaşamayan Kant ile, yersiz-yurtsuz, evsiz-barksız ve her kentin hiç kimsesi Nietzsche arasındaki farktır. Modern insan bir yer kapmaca oynarken, postmodern insan için yerleşme, bir yersizleşmedir."