• Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

    Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

    SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

    Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

    O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

    Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

    Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

    "Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

    Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

    İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

    İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

    "Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

    Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

    Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

    George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

    "Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

    Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

    Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

    Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

    İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

    Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

    Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

    ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

    Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Buradan siz değerli okurlara, bugün akşamüstü bitirdiğim ve incelemiş olduğum ekonomi, emek ve iş dünyasının olmazsa olmazlarından John Kenneth Galbraith’ın Para adlı kitabını aktarmaya çalışacağım. Konu ve terimler açısından biraz zorlayıcıydı, ama işin içinde olan ve para politikasına aşina olanlar, bilenler için gerçekten nimet türünde bulunmaz bir kitaptır. Kritiği, öğretisi, teorisi bol bir kitaptır. Eğer incelememi sonuna kadar okumaya gerçekten teşebbüs edenleriniz olursa, onlardan belki de ilk defa duyacakları şeylerden ya da bilmediklerinden dolayı şimdiden özür dilerim. O zaman artık konuya geçebiliriz. :)

    Para: NEREDEN GELİR, NEREYE GİDER?

    John Kenneth Galbraith, bu dünyada yaşayan insanlar için birçok şey ifade edebilir. Bunun dışında, aslında olduğu şeylerden birisi de, iyi bir ekonomist olduğudur. Eğer geçmişe dair çabaları bu sonucu haklı çıkarmak için yeterli olamamışsa, o zaman, onun bu kitabı bunu kesinlikle doğrular niteliktedir.

    Galbraith, konuya paranın neredeyse değersiz olacak kadar yüzeysel kısa bir tarihçesi ile başlar. Değerli metallerin bir değişim aracı olarak ortaya çıkmasına (burada Carl Menger'den bahsetmeden geçiyor), detaylı bir şekilde kâğıt paranın gelişimini, Federal Rezerv Sisteminin kökenini anlatıyor ve 1920'lerin büyük Alman enflasyonunu kısaca özetliyor.

    Daha sonrasında, Galbraith, John Maynard Keynes'in erdemi hakkında sözlü dalaşta bulunduğu bu kitabı yazmak için olan gerçek amacına geliyor. Okuyucu bir kez daha, Galbraith'in Büyük Kriz (1929) adlı eserinde geçen bazı bilgileri tekrar geçiyor gibi oluyor diyebilirim. Galbraith, para arzında genişletmeye gitmediği için FED'i kınıyor ve iş dünyasını, Kongre ve çoğu iktisatçıyı enflasyona karşı korkularından dolayı suçluyor ve eleştiri topuna tutuyor.

    Kendisi, altına aşırı inanan ve enflasyon korkusunu duyan herkesi adeta ayıplıyor. Mesela Galbraith, Princeton'dan Profesör Edwin Kemmerer'ın sadece altın standartlarını desteklediği izlenimini veriyor. Galbraith kitabında aynı zamanda Avusturya İktisat Okulu'na da saygısızca davranmaktan geri kalmıyor ve Mises, Hayek, Schumpeter, Haberler, Machlup ve Morgenstern'in sadece Almanya ve Avusturya'daki Birinci Dünya Savaşı sonrası hiperenflasyon kaynaklı yaşadıklarından dolayı enflasyona karşı savaş verdiklerini ve sosyalizme saldırıyor gibi görünmelerini sağlıyor. Galbraith'in kitabında konu aldığı bu türden saldırılarına karşı, Marksist tarihçi Eugene Genovese'nin, New York Times için yaptığı incelemede Avusturyalıları savunmak mecburiyetini hissettiği bariz bir şekilde görülmektedir.

    Galbraith'in kitabının asıl lezzetli olan kısmı olması gerektiği en uygun bir şekilde, 270. sayfada, “J.M. Keynes'in Gelişi” adlı bir bölümle ile başlar. Burası çok önemli bir bölümdür, çünkü Galbraith, Keynesyen Ekonomisi ilgili birkaç giriş yapar ve önerilerde bulunur. İlki, Hitler ve Nazi Almanya’sının ekonomi politikasının temelinin esas olarak Keynesyen Ekonomisinden biri olduğunu kabul eder. J.M. Keynes, kaleme almış olduğu “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı kitabının Almanca olan baskısında bunu zaten kabul etti. Galbraith hakkında ilginç olan şey ise, Hitler'in liderliğini iyi takip etmediği için ABD'ye yönelik olan zımni eleştirisidir!

    Galbraith “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi‘nin” dolaşımda olan fikirleri meşrulaştırmak olduğu söylemine ısrarla devam eder. Galbraith, burada biz okurlara yapılan yeni anlaşmaların temel olarak bir Keynesyen Ekonomisi olmadığını bir kez daha gösterdi. Daha ziyade, bireysel sorunlara tepki veren, ancak rasyonel bir organizasyona sahip olmayan, programların kopuk bir planıydı. Galbraith, “bir rasyonelleştirme arayışında olan politika için, Keynes'in sağladığı rasyonelleştirme” diyordu. Keynes'in, “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” kitabını hükümetin zaten sürdürdüğü politikalar için bir gerekçe olarak kaleme aldığı söylemek çok uygun görünüyor; buda yine kendisinin bu konudaki olağanüstü popülerliğini açıklar.

    Ancak, bu konuda zamana uygun bir teoriye sahip olmak asla yeterli değildi. Keynes ayrıca para politikasının olmazsa olmazı olan bir dizi diğer komplolara da fazlasıyla ihtiyaç duymaktaydı. Galbraith'ın şahsi izlenim ve görüşüne göre, “komplocu” baş Amerikan, Profesör Alvin Hansen’in ta kendisiydi. Onun bu konuda olan etkisi, Harvard'daki Keynes’in Ekonomik müjdesini Washington'a getiren öğrencilere bir hayli ilham kaynağı oldu. “Neyse ki,” Lauchlin Currie (daha sonra Komünist ilişkilerden suçlandı) Federal Rezerv Kurulu'nun baş ekonomisti olmuştu ve böylece, kansız mali devrime ulaşılmıştır.

    Son olarak Galbraith’ın, şartlar gereği Keynesyen devrimin sonuçlarıyla uğraşmaya zorlandığını da söyleyebiliriz. Bir kez daha, büyük devlet harcamaları ve parasal genişlemenin yarattığı enflasyonla ilgili problemleri durdurmanın tek yolu olarak, fiyat kontrollerini ortadan kaldırdığını görüyoruz. Bu çözüme olan bağımlılığının, muhtemelen Keynesci iktisatçının tüm sorunlara yol açtığı için eleştirememekle kalmayıp, aynı zamanda II. Dünya Savaşı sırasında görev yaptığı Fiyat Kontrol Komisyonu özleminden de kaynaklı olduğunu da söyleyebiliriz. Kendisi, belki de eskiden sahip olduğu inanılmaz güç için bir kez daha özlem duymakta ve eski günlerini hasretle aramakta diyebilirim. Ama şu da bir gerçek ki, bunu bir daha asla elde edemeyeceğini düşünüyorum.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • MODERN BİR ‘OidiPolisiye’ ÖYKÜ: SİLGİLER

    Okumayı sadece zevk olarak görmeyen bir okur edebi eserlerin bir kümülatifleşme sürecinin ürünleri olduğunun farkındadır. Bu farkındalık farklı iki eseri okuyup ‘aaa, bu kitabın bölümünü sanki diğer kitapta da okumuştum’ gibi cümlelerin kurulmasıyla başlar. Okur sonradan iyice farkına varacaktır ki, edebiyatta artık salt yeni bir söylem yoktur, çoğu yeni anlatı bir önceki anlatının devamı niteliğindedir. Italo Calvino bir nevi Don Kişot’un devamı niteliğinde yazdığı ünlü eseri Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da bu konu hakkında "Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz" der. Devam eden sayfalarda da bu görüşünü savunmaya devam eder: “(…)Ünlü yazarların romanlarının pek çoğunun daha piyasaya çıkmadan birkaç yıl önce kelimesi kelimesine 'Öykülerin Babası'nın boğuk sesinden dökülmüş olduğu gerçeği saptanıyor. Bazılarına göre İhtiyar Kızılderili anlatı malzemesinin evrensel kaynağıdır; bütün öteki yazarların bireysel yaratımlarının kaynaklandığı ana magmadır; başkalarına göre de sanrılar gördüren mantarlar tüketerek hayali mizaçları çok güçlü olanların içsel dünyalarıyla iletişim kurabilen ve onların ruhsal dalgalarını yakalayabilen bir kâhindir; onun Homeros'un, Binbir Gece Masalları'nın veya Popol Vuh'un yazarının hatta Alexandre Dumas ve James Joyce'un yeniden cisim bulmuş sureti olduğunu söyleyenler de vardır”. Bu alıntılar bizi bir bakımdan metinlerarasılık kuramına çıkarır. Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Yazarın Yeni Roman akımıyla bağlantısı düşünüldüğünde bu çeşitlemenin etrafının yeni biçimlerle kaplı olduğu da gözden kaçmayacaktır.

    Size hemen üstteki son iki cümlede çok büyük bir ipucu verdim. Oidipus hikâyesini bilenler(bilmeyenler için #30619141) artık kitabın nasıl biteceğini biliyor. Onun için kitap hakkında gönül rahatlığıyla konuşmaktan geri durmayacağım. Kitabın tadı kaçar diyorsanız içiniz rahat olsun kaçmıyor. Buna rağmen itiraz ediyorsanız şikâyet butonunu kullanabilirsiniz.

    Silgiler edebi bir polisiye öyküdür. Bir polisiye romanda karakterlerin profili nasılsa bu kitaptaki karakterleri de öyle düşününün. Yani bir kurbanımız var, bir katil, polisler, görgü tanıkları ve bu kitap için fazladan bir iki kişi daha. Ve polisiye kitapların olmazsa olmazı gizem ve karmaşa. Kitabın sonunu daha ortasına gelmeden tahmin ediyorum ama o gizem duygusu hiç eksilmiyor. Kısaca özetlersem: Daniel Dupont bir çete tarafından öldürülmeye çalışılmış fakat olaydan yaralı kurtulmuştur. Ama gazetelerde ve polis kayıtlarında öldü diye geçilmiştir. Bunun sebebi Daniel Dupont’un kendini öldü diye göstermek istemesidir. Bir iki arkadaşı dışında herkes onu öldü bilmektedir(polisler dâhil). Bu cinayeti çözmek için görevlendirilen Wallas, hikâyenin sonunda gerçekte ölmemiş Dupont’u trajik şekilde öldürecektir. Şimdi öncelikle, Oidipus çeşitlemesi üzerine ve Silgiler isminin anlamına, devamında da kitabın Yeni Roman bakımından önemine bakalım.

    Yaklaşık 10 gün önce Sophokles’in Kral Oidipus’unu okumuştum. Silgiler’i okuyana kadar Oidipus’un bir çeşitlemesi olduğunu bilmiyordum. Oidipus’un başına gelenleri Kral Oidipus incelemesinde daha detaylı anlatmıştım. Ama hatırlatmak için bir bölümü alıntılıyorum: “(…)Çiftin çocukları olmadığı için Apollon’a giderler. Apollon onlara bir çocukları olacağını ama çocuğun babasını öldürerek annesiyle evleneceğini söyler. Laios çocuk doğduktan sonra onu ayaklarından bağlatarak bir dağa attırır. Dağda çocuğu çobanın birisi kurtarır ve Korinthos kralına verir. Çocuğa “ayağı şişmiş, incinmiş” manasına gelen Oidupus ismini verirler. Oidipus büyür. Bir gün bir tartışma sırasında kendisine uydurma evlat denildiğini duyunca şok olur ve işin aslını öğrenmek için Apollon’un kâhinine gider. Aldığı cevap Laios ile aynıdır. Ama kâhin gerçek annesi ve babasını söylemez. Bunu duyan Oidipus kehanetin gerçekleşmemesi için şehri terk eder. Yolda başta belirttiğim gibi fark etmeden öz babası Laois’ı öldürür yoluna devam eder.” Devamında da kendi öz annesiyle evlenir. Hikâye kısaca böyledir.

    Yazar Robbe-Grillet kitap boyunca bu miti okura anımsatmak için çok çaba sarf etmiştir. Oidipus Thebai şehrine girerken herkese bilmece soran canavar Sphinks ona da bir bilmece sormuştu. Bilmece şu şekildedir: “Sabahleyin dört, öğleyin iki, akşam üç ayakla yürüyen yaratık hangisidir.” Silgiler’de bu görevin bir ayyaşa verildiğini görüyoruz. Ayyaş herkese bilmece sorar. Wallas’a sorduğu bilmece de şu şekildedir: “Hangi hayvan sabah babasını öldürür, öğlen mahremiyle yatar, akşam da kör olur.” Yine Thebai kentinin yıkıntılarıyla ilgili bir fotoğraf görürüz. Korinthos kentini anımsatan Corinthe Sokağı, Wallas’ın aradığı silgi markasının (Oidipe isminden hareketle) sadece ortasındaki “di” harflerini hatırlaması, Wallas’ın Juard’ın karısına ilgi duyması okura sunulan ipuçlarıdır. Miti bilenler şanslıdır. Oidipus mitini bilmeyen bir okur da şanslıdır çünkü gizemli ve kendine çeken polisiye bir öykü okuyor.

    Wallas kitap boyunca yumuşak, hafif, gevrek, ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak, kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi aramaktadır. Ama aradığı silgiyi hiç bulamaz. Wallas neden bu silgiyi aramaktadır, sorusuna geliyoruz. Oidipus kaderinden kaçmak için bulunduğu şehri terk ediyor ama yine de kaderinden kaçamıyordu. Wallas’ın durumunu şöyle açıklıyor sevgili Jale Parla: “Silgiler, besbelli, bilinçaltının, çocukluğun ilk anılarını silerek Wallas’a gizli arzularını unutturan bastırma mekanizmalarının aracısıdır. Zaman gibi onlar da sildikçe ufala(nı)rlar; mitik zamanın egemen olduğu zamansızlık uzantılarında silgiler acizdir. Saatin durduğu yirmi dört saat zarfında Wallas’ın aradığı silgiyi bulamamasının anlamı artık kaderinden kaçamayacağı, anılarını silemeyeceği demek olsa gerektir.” Silgiler kitabının simgesel ismi de buradan geliyor.

    Şimdi sevmediğiniz kısma gelelim. Kitap Yeni Roman akımın ilk eseri sayılıyor. Okuduğum örneklerden hareketle bana göre hem akıma uygunluk açısından hem de edebi olarak en iyisiydi. Yeni Romancıların kişileri ve olayı geri ittiğini, nesneyi ve diğer öğeleri öne çıkardığından incelemelerde çokça bahsettim. Tabii tamamen de romandan atmıyor. Bu kitap için de durum aynı. Yukarıda anlattıklarım kitabın öyle olmadığı, Wallas ve Dupont karakterlerinin öne çıktığı düşüncesini doğurabilir, normaldir. Ne kadar öyle gözükürse gözüksün bu kitabın başkişisi zamandır. Öyle ki kitabın girişinde Sophokles’in "Her şeye göz kulak olan zaman, sana rağmen çözümünü getirdi" sözü yer alır. Kitap zamanın kontrolü altında başlar:

    “Her şeyi açık seçik görmesine gerek yok, ne yaptığını bile bilmez zaten. Hala uykuda. Hareketlerinin her ayrıntısı çok eski yasalar tarafından yönetilmekte, dolayısıyla, insanca niyetlerin yol açtığı dalgalanmalardan da etkilenmiyor; her saniye katıksız bir hareket demek: yana doğru bir adım, iskemle otuz santim öteye, masa bezini şöyle üç defa dolaştır, sağa doğru yarım dön, iki adım ileri, her saniye belli, kusursuz, eşit, çapaksız. Otuz bir. Otuz iki. Otuz üç. Otuz dört. Otuz beş. Otuz altı. Otuz yedi. Her saniyenin kendi, kesin yeri var.”

    Ama kitap boyunca akıyor gibi duran zaman “ne yazık ki, kısa bir süre sonra, efendi olmaktan çıkacak”tır. Burada bize zamanın akmadığı hissi verilmek istenmektedir. Wallas’ın kol saati ve Dupont’un duvardaki saati, Dupont’u ilk öldürme teşebbüsüne girişildiği 7.30’da durur ve romanın sonuna yani ertesi gün Wallas’ın Dupont’u istemeden öldürdüğü 7.30’da tekrar çalışmaya başlar. Başlangıç bir sona dönüşür, son da bir başlangıca. Bu sahneyi film izlemiş gibi düşünelim. Katil 7.30’da Dupont’u öldürmeye geliyor, tam o anda filmi durduralım. Aradan 24 saat geçtiğini düşünüp ilk katil yerine Wallas’ı koyalım, saat de 7.30. Devam ettirelim filmi. Şimdi başlangıcın bir sona, sonun da bir başlangıca dönüştüğünü daha iyi anlayabiliriz.

    Zaten kitap boyunca film izliyor gibiyizdir. Yeni Romancılar her şeyi bilen gören bir bakış açısını reddediyorlardı. Anlatıcı bir kamera objektifliğinde ne görüp biliyorsa okur da aynı şeyi bilir. Bakış açısı buna göre ayarlanmıştır. Karakter kadrajdan çıktığı anda artık onunla ilgili bir şeyi bilmeyiz. Kişilikleri hakkında çok fazla bilgi sahibi olamayız. Buradan da karakterlerin geriye itildiğini çıkarabiliriz.

    Romanda nesneler sanki insanlaştırılmaya çalışılmıştır: “On iki iskemlenin, geceyi geçirdikleri, suni mermer masalardan yavaşça indikleri saatteyiz.” İnsan ya da hayvan geceyi bir yerde geçirir. “Kaprislidir; başlangıçta epey sıkıcıdır bu durum; alışmak gerek.” Kapris insana has bir duygudur. Yeni Romancılarda nesnenin bir ruha kavuşmaya çalıştırıldığını bu örnekler de olduğu gibi çokça görüyoruz. Betimlemelerin de kitapta önemli bir kapladığını görürüz. Karşılaşılan tablolar, sokağın yapısı, evin içi sürekli ve en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Sadece nesneler değil eylemler de en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Örnek olarak: “Sahanlık. Sağda kapı. Çalışma odası. Tam da Bona'nın betimlediği gibi, belki biraz daha dar ve karışık: kitaplar, her yanda kitaplar, duvarları kaplayan kitapların nerdeyse tümü de yeşil deri ciltli, ötekiler, karton ciltli olanlar ise özenle yığılmış şöminenin üstüne, bir sehpanın üstüne, hatta doğrudan doğruya yere bile yığılmış; masanın köşesine, deri kaplı iki koltuğun üstüne rastgele konulmuş olanlar da var. Koyu renkli meşe ağacından yapılma uzun ve anıtsal masa odanın geri kalanını kaplar. Masanın üstü kağıt ve dosyalarla kaplı; odanın tam ortasına konulmuş abajurlu koca lamba sönük. Tavanda karpuzun içinde tek bir ampul parlar.” Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Tüm bunlara baktığımızda kitabın Yeni Roman akımıyla özdeşleştiğini görüyoruz.

    Sonunda bitti. Kitabı Yeni Roman’dan bağımsız olarak okusaydım çok severdim. Yine sevdim zaten. Uzun zamandır edebi bir polisiye nasıl olur acaba diye merak içerisindeydim. Bu merakımı da gidermiş oldum. Tavsiye eder miyim ederim, ama baskısı yok ve yayınevinden bir daha basılmayacağı mailini de aldım. Pdf isteyenlere ulaştırabilirim.

    Yeni Roman Okumaları’m da artık son buluyor. Yeni Roman araştırması(#30544221) için başta Alain Robbe-Grillet, Jale Parla’nın kitapları olmak üzere 3 4 farklı kitaptan yararlandım. Okuduğum onlarca makaleyi de eklemeliyim. Daha geniş bir sonuç yazmak isterdim ama bünyem biraz daha Yeni Roman’ı kaldıramayacak. Kısaca sonuç olarak Yeni Roman akımının çok fazla başarıya ulaşamadığını, eleştirmenlerin yorumları altında ezildiklerini ama başlattıkları yenilik hareketlerinin Postmodernizme kapıyı araladığını gördüm. Bu süreçte yeri geldi çok bunaldım, bırakmak istedim ama verimli de oldu. Edebiyatta yeni şeyleri denemekten siz de geri durmayın. Esen kalın.
  • 1
    Acı, bir ırmak gibi
    Doluyor yüreğime
    Bardaktan boşanırcasına ağlamak istiyorum
    Beni artık ne çiçekler
    Ne çocuklar kurtarır
    Ne de o her gün
    Yinelenen doğum.

    Fırtına ektim
    Rüzgar biçtim şu dünyada.
    Acı, tepeden tırnağa acı çekiyorum
    Ey, yüreğimde hep ölüme doğan İsa!
    Haydi, yeniden çarmıha geril
    Bu son ölümün olsun
    Ve bir daha doğma!

    2
    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama, keşke öldürseydi diyeceksin bana.
    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama, bir ağıt yakmak
    Gelecek içinden;
    Aklımı yakıyorum çünkü ben
    Yaşanmış, yaşanacak bütün günlerimi.

    İntihar diye bir şey
    Yok bu dünyada
    Ölümle biten bir intihar yok
    Asıl intihar
    Gün gün yaşamakta

    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama; keşke öldürseydi
    Diyeceksin bana.

    3
    Yüreğime bir tanım
    Bulabilmek için
    Yollara vurdum kendimi,
    Dillere düştüm.
    Ben hangi yalnızlığın tarihi,
    Hangi umudun
    Tarih öncesiyim?
    Birbaşıma kalakalmışım uzak,
    Uzak ufukların sonsuzluğunda
    Kollarım ardına kadar
    Dünyaya açık.
    Ama yaşamımda ne bir esinti
    Ne de bir
    Yangın var artık.


    4
    Ey taşlar! Ey,
    Karşımda susan dünya!
    Ey, bütün ölümlerime
    Gebe kalan deniz!
    Yağmurun bile
    İzi kalır toprakta.
    Havada çiçeğin kokusu
    Yel vurdukça tüter.
    Değil mi ki
    Ufuk çizgilerinin bile
    Bir sınırı var
    Değil mi ki
    Artık ne topraklar, ne sular
    Beni sarmalayacak.
    Gitsem, kendime
    Gideceğim bundan böyle;
    Kalsam, bir uçurum
    Kendi derinliğiyle dolacak.
    Yaşamı da, ölümü de
    Tutmayacak yüzüm benim
    Yüzüm benim, yüzüm benim
    Dalacak bir yol gibi
    Kendi çizgilerine -
    Kim bilir nereye?

    5
    Bütün kapıların
    Dışına kovuldum.
    Taşlandım kahve masalarında.
    Şimdi ben, ıslak bir toprağın
    Tüten buğusuyum;
    Kendine bakan bir aynayım
    Ben bu dünyada.

    Bütün kapıların
    Dışına kovuldum.
    Yüreğim, kurtarılmış bir
    Bölgedir şimdi.
    Yaşamak eğer
    Gerçekten bir savaşsa,
    Kalkana ve mızrağa
    Çevirdim de dilimi
    Omuzlarımdaki
    Apoletlerden oldum.

    6
    Her denizin bir kıyısı,
    Her insanın
    Bir boyutu varmış.
    Ölüm araya girmeye görsün
    Bütün hücrelerini
    Bir kapıya döndürüp beklesen de
    Açan olmazmış.
    Gel ey
    Yalnızlığım benim!
    Açıp da solmayan gülüm!
    Doldurdum bir vazoyu seninle
    Suyunu yeniledim,
    Kokunu öptüm.

    7
    Beynimle yüreğimin
    Arasında ırmaklar akar
    Her sabah
    Boğulurcasına uyanmam bundandır.
    Azraili yoldaş bilip,
    Yeniden doğanım ben.
    Her susayışım çöl,
    Her boğuntum
    Çağlayanlar boyuncadır.
    Çırpınsam da çıkamam
    Kendi eksenimden.

    8
    Çiçeksiz bir dal gibiyim
    Susuz ırmak yatağı...
    Varlığım soyutlandı
    Bütün anlamlarından.
    Gün gelir çekip giderim
    Avuçlarıma alıp da aklımı
    Çığlık çığlığa
    Bu sokaklardan.

    9
    Yüreğimi dünyaya karşı
    Bir kalkan bilirken
    Son burcu da çökertildi
    İçimde bir kalenin.
    Aklımın ovalarını yeniden
    Ölçüp biçmem gerekiyor şimdi
    Kimsesiz ve dingin.

    Bu sorular tufanında
    Tutunacak dalım değil,
    Bir tek yaprağım bile kalmadı sanki.
    Ne bir kıpırtı var havada
    Ne de sularda
    Yeniden doğuşların cenini.

    10
    Dünya kendine döner
    Ben kendime dönerim.
    Aklın dizginlerini çözdüm,
    Yüreğin köprülerini attım
    Savaşlara girdim
    Yenik, umarsız
    Bana bir yara kaldı
    Bir de yaşama isteği
    Belli belirsiz.


    11
    Bir şiire başlamadan önce
    Nokta koymayı öğrendim;
    Yeni başlanmış bir şeyi
    Yitirilmiş görmeyi
    Tufanlar da istemiyorum artık
    Bir dünya kuruyorum kendime
    Devinimsiz, duruk.
    Aklımı da kovuyorum cennetlerimden
    Yüreğimi de şimdi.

    Gün ışığıdır beni kör eden
    Yağmurlardır yaralayan
    Ve eve döner gibi yapıp,
    Kendime döndüğüm her akşam
    Anladım, yüreğimde doldurulmamış
    Uçurumlar olduğunu
    Karşılıksız sorular göveriyordu.
    Aklımın geniş ovalarında.

    İşte bir zamanlar
    Denize kavuşan ırmak
    Şimdi gerisin geri dönüyor
    Kaynağına

    12
    Yalazlanıyor deniz
    Önce usul usul
    Sonra gürül gürül..
    Uçurumlar açılıyor derin.
    Dağlar yükseliyor yüce.
    Oturmuşum bir kayanın üstüne
    Akdeniz'e bakıyorum
    Kendime bakar gibi
    Mavi bir aynadaki gençliğime..

    Ne söyledim, ne yazdımsa bu dünyada
    Ne yitirdim, ne buldumsa
    Bir derin iç çekişin
    Bağrında eridi.
    Bütün nesneler tek bir ses olarak
    Bağırıyor bana:
    - Bitti artık,
    Artık her şey bitti!

    13
    Ardımda kalan
    Bütün köprüleri bir bir yaktım
    Geri dönemem artık
    Namludan çıktı kurşun.

    Ne çok yürüdüm şu dünyada
    Ne kadar az yol aldım
    Acının alfabesindeyim daha.

    Geri dönemem artık
    Bir çizgi gibi uzar giderim
    Anlamsız, kimsesiz
    Ve soluk.

    14
    Acımı
    Anlamıyor musun yüzümden?
    Yüreğimi yansıtan
    Bir aynaya döndü.
    Aklımdan
    Azat oldu da dillim
    Yaşamın arkasından konuşarak
    Özgürlüğünü kanıtlıyor şimdi.

    Acımı
    Anlamıyor musun yüzümden?
    Bir kez olsun duy beni
    Sözcükler
    Araya girmeden!

    15
    Bir gün gelir de
    Ölüme yenilirsem eğer
    - Yenileceğim demiyorum
    Yenilirsem eğer -
    Deyin ki, erlerindendi
    Eşit olmayan bir savaşın
    Kılıcı sözcüklerdi,
    Kalkanı sevgiler...

    16
    Dağlar sesimi tutar
    Dağıtıp, parçalar ovalar
    Acılar niye benim
    Üstüme kanat gerer
    Ne dünya kadar yaşım
    Ne göklerden akranım var
    Urganlar da kendini boğar
    Göreceksiniz bir gün
    Bütün uçurumları böler
    Köprüleri sevginin.

    17
    Kendi rengini yadsıyan
    Bir bayrak gibi
    Dürüp,katlıyorum yüreğimi.
    Ne kaldı konuşacak,
    Ne vardı ki?
    Yücelerde seyrettim
    Uzun bir zaman;
    Gönderlere çekildim
    Ve anladım ki,
    Doruktur asıl uçurum
    Odur insanı boğan.

    18
    Ben mi yanıldım,
    Yoksa dünya mı bilmem?
    Bir yerlerde tökezledim
    Ama düştüm diyemem.
    Yağmur boğulmaktan söz eder şimdi bana
    Güneş çekip gitmekten.
    Beni kurtarmak için
    Pamuk iplikleri uzanır
    Uçurumlarıma...

    Sevgili dünya,
    Ne petekle balım kaldı,
    Ne derilecek çiçeğim
    Salıver artık beni
    Kopar dizginlerimden!

    19
    Gün akşama kavuşur
    Dünyadan el ayak çekilir
    Bütün görüntülerimi yitiririm birden.
    Aynalara baka baka
    Unuturum yüzümü
    Her şiirde biraz daha
    Koparım sözcüklerden
    Gün akşama kavuşur
    Kapılar sürgülenir
    Evler mezar taşıdır artık
    Sokaklar teneşir…

    Ey yankısız ses
    Ey devinimsiz tufan!
    Ölüm nedir?

    20
    Uzun dinginliklerden
    Sonra gelen fırtına
    Taş taş üstünde koymamaya yeminli
    Dönüp dolaşıp geldiğim
    Bu kör noktada
    Kırılıyor gülüşüm
    Bir bardak gibi.

    Ölüm kapıyı çalınca
    Söylenmedik bir sözüm kalmayacak
    Ve bu dünyada
    Tepeden tırnağa yürek olmasını bilenler
    Hep selden kaçarken
    Tufana kapılacak
    Batacak sulara yüzüm
    Batacak sulara yüzün
    Ağır bir taş gibi
    Gömülüp susacak

    21
    Yağmurun ardından
    Kar geliyor;
    Onun ardından sel.
    Bir şeyleri tamamlamadan
    Ölmek bana
    Zor geliyor.

    Bu şiir nerede biter
    Gece güne ulanırken?
    Çiçek tohum olur döner
    Su denize kavuşurken?
    Yaşamın sonunda mı,
    Başında mıyım bilmem?
    Beni kim düşünür bu irinler dünyasında?
    Herkes kendi yüreğini deşip,
    Derin kuyular açarken
    Sinmek, saklanmak için
    Karanlıklarına.

    Gülün ardından
    Diken geliyor;
    Sütün ardından irin.
    Bir şeyleri bitirmeden
    Ölmek bana zor geliyor.

    22
    Sonun sonsuzluğundayım
    Ufkun çok ötesinde
    Geçip giderim dünyanızdan
    Bir yıldız gibi akarım
    Yanarım kendimce.

    Ok çıkınca yaydan
    Artık beni aramayın
    Ne mezar taşı dikin
    Ne diriltin söylevlerle.
    Ok çıkınca yaydan
    Saplanacak bir yerler
    Bulurum elbet
    Gücümün yettiğince...

    23
    Bir kalenin
    Ele geçirilmeyen
    Son burcuyum ben;
    Yeryüzünden silinmiş ırkların
    Tek temsilcisi..
    Ne söyledimse yele söyledim,
    Sanki ne yazdımsa buza
    Taşlandım adımbaşı
    Taşlandıkça konuştum.
    Ben acının dallarıysam
    Yeryüzüydü gövdesi
    Ben bir ırmaksam
    Yaşam denizdi..
    Bekleyen görecek
    Yanan sular,
    Boğulan topraklar bana tanık.
    Ben susarsam
    Taşlar konuşacak artık.

    24
    Yağmurlar yağacak uzun
    Yağmurlar ince
    Dünya, bir alıcı kuş gibi
    Üstüme çökünce
    Ne bir sözcük kalacak,
    Ne de bir çığlık...
    Yine de gülsün isterim
    Şu pencerelerde
    Sokağı seyreden çocuk;
    Gülsün artık!

    25
    Umut, o arslanın
    Ağzında değil.
    Midesindeyken şimdi
    Gülümseyerek seyrediyorum
    Tarihin sofralarında
    Onu çiğneyenleri.
    Varın taşlayın beni
    Yaralarım övüncümdür
    Bu dünyadan olduğuma
    Yaşadığıma dair

    Umutsuzluğun umudundayım
    Karanlığın ışığında
    Öyle derin, öyle yoğun
    Uçurumların doruğundayım
    Varsın bir yanıt
    Bulmasın sorularım
    Yalnızca soru sormaya
    Bile razıyım..


    26
    Kişisel alacakaranlığın
    Cephelerindeyim
    Yaralarım bedenimi yırtarcasına fırlıyor
    Geride kalan
    Yalnızca kan ve irin

    27
    Sabaha yakın görülen düşlerde
    Bilinci körelten
    Bir karabasan yoğunluğu,
    Biraz da acı vardır.
    Güneşin altında kararan şeyden
    Korkun, derim ben
    Kül altında yanan kordan...
    Ve ışık, uzun bir karanlığın
    Ardından gelirse eğer
    Asıl anlamını bulur.

    28
    Güneşin öte yüzünü gördüm
    O sonsuz karanlığı.
    Doğadaki her şeyin
    İkinci adı yalnızlıktı.
    Ölümdü, suskunluktu.
    Bir çiçek ki taşırmış içinde
    Hep solgunluğu,
    Suyun akışında bir
    Boğulma korkusu varmış
    Yanan topraktan
    Yükselen buğu

    Güneşin öte yüzünü gördüm
    Ki; orada her şey
    Önce kendini yadsıyordu.

    29
    Belki kendini boğan
    Biri değilim
    Yağmur, ne biliyorsun?
    Belki bir beklediğim var yaşamdan.
    Bir bardak mıyım sanki
    Kendiyle dolup taşan?

    Belki bir sıcaklık
    Kaldı bir yerlerimde
    Güneş, ne biliyorsun?
    Belki gecelerimizden sızan bir ışık...
    Bir kum saati miyim?
    Boşalıp kaldım mı artık?

    Belki açacak
    Bir şeylerim vardır
    Çiçek, ne biliyorsun?
    Belki konuşacak birkaç söz kalmıştır
    Bir gün karşıma çıkacak olanla
    Geçmişe, geleceğe dair...

    30
    Akdeniz susuyor.
    Susuyor turuncu. Susuyor yeşil.
    Bir yaşam ki nasıl
    Ancak kendiyle tanımlanır;
    Bir insan ki nerede
    Artık herşeye razıdır
    Orada durdun dünya!

    Ölü deniz,
    Güneşli, puslu deniz
    Sularını rahim, taşlarını cenin
    Kıldığın çağlardan kalmış
    Bir gülümsemeydim bir zamanlar
    Belli belirsiz..
    Cebimde kelebek ölüleri,
    Ağzımda tütün kokusu
    Turuncu sokaklardan denize uçan
    Soluk bir gölgeydim
    Dalgın ve kimsesiz..
    Köşkerin kızının
    Memelerine dolan iyot kokusunda,
    Gülüşünde bir işçinin
    Bir payım vardı
    Hiç kuşkusuz..

    Akdeniz susuyor.
    Yaralı bir balık gibi;
    Çağın zıpkınlarıyla delik deşik.
    Akdeniz susuyor.
    Suları kirli şimdi,
    Mavisi soluk.

    31
    Beni doğuracak rahim,
    Beni sallayacak beşik yok!
    Dünyaya düştü yolum
    Bir görümlük
    Konuk geldim.
    Tek bir soru sordum
    Bin yanıt aldım;
    Ama hiçbirine bende yanıt yok!
    Uçurumlara itildim,
    Doruklara çekildim.
    Çaprazlama çiçekler astım da göğsüme
    Şaire çıktı adım
    Dinsiz bir peygamberim şimdi
    Ateş olsam bir kendimi yakarım.
    Kendi karanlığından korkan
    Bir geceyim ben,
    Kendi sınırlarına düşman
    Bir ülke;
    Kuşatılmış, yorgun...
    Ey dünyalıklar, ey tarihçiler!
    Oysa hepsi topu topu iki kelime:
    Yaşadım ve öldüm

    32
    Bu şiir burda biter
    Yaşam benimle bitmiyor
    Umutsuz değil, umarsızım şu anda
    Ne çiçeklerde payım var,
    Ne şu suskun taşlarda..
    Acıdan kurtulmaya yeltendiğim zamanlar
    Acı olduğumu anladım
    Dünya bunu bilmiyor
    Ben insanlığın cocukluğuyum
    Ve yaşlılığıyım sırasında

    Bu şiir burada biter
    Hiçbir dayanak bulmadan
    Doğanın avuntusu nedir
    Gece günle tanımlanırken
    Işığın kaynağında hep
    Bir karanlığın donduğu
    Bilmem nasıl kanıtlanır
    Yıllar yılı sorulara yaslanıp
    Yaşarken ölüme doğdum ben
    Hiç kimseyi öldüremem
    Kendimi bile artık
  • Yoruldum, patron.
    Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum.
    Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri..
    İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım.
    Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım.
    Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor.
    Anlıyor musun?