• İnsanı hırçın ve huzursuz yapan şeyler:

    • Maneviyattan uzaklaşma
    • Kul hakkı ve haram kazanç
    • Kalp kırmak ve gönül yıkmak
    • Karşılanmamış sevgi ihtiyacı
    • Sahip olduklarıyla yetinmeme
    • Engellenme ve kontrol edilme
    • Anlamsız ve amaçsız bir yaşam
  • İnsanı hırçın ve huzursuz yapan şeyler:

    • Maneviyattan uzaklaşma
    • Kul hakkı ve haram kazanç
    • Kalp kırmak ve gönül yıkmak
    • Karşılanmamış sevgi ihtiyacı
    • Sahip olduklarıyla yetinmeme
    • Engellenme ve kontrol edilme
    • Anlamsız ve amaçsız bir yaşam
  • Şükrü Erbaş: Gelecek zaman değildir. Hayal bile demek zor. Kuşkudur…

    Zaman değil, bir sonsuz hüzün, dedim, usulca doğrularak. Yazarken, yaşarken… bir çınlama, bir ân, beşinci mevsim, on üçüncü ay, sekizinci gün. Belki de bir yetinmeme ruhu, gizli bir geçicilik acısı. İçimizde dışımızda bir boşluk. Geçer ve yoktur. Her şey yabancıdır artık.
    Hem acı hem arzu, hem hayal hem hatıra, hem unutuş hem kırbaçlı bir bellek. Eşyalar, ağaçlar, kuşlar, dağ başları, lambalar, ay ışığı, ırmaklar, sesler, parmaklar, çocuklar… Gövdemizde çiçeklenen ne varsa, kalbimizde yaprak dökmektedir aynı anda. Zaman hüzündür…
    Gelecek, öyle mi? Gelecek yok. Gelecek zaman değildir. Hayal bile demek zor. Kuşkudur. Rengi, kokusu, sevinci, acısı ulaşmamıştır bize. Gizli bir ölüm korkusu belki de. Uzansak dokunacağız sanki. Uzakta gördüğümüz her şeydir. Gelir, gelir ve bir türlü gelemez. Hayata katlanmak için yarattığımız en güzel büyüdür. Bir çeşit dünya cenneti. Geldiğindeyse zaten geçmiştir. Biz yine uzaklara bakıyoruzdur.

    Zaman insandır. Pervane olduğumuz kalabalıktır. Börtü böcektir. Yoksa biz yalnızlığı nereden bileceğiz. Yoksa biz yaşadıklarımıza nasıl dokunuruz. Yoksa biz nasıl severiz insanı. Yoksa merhamet duygumuzu kim verir bize. Güneş korkutur. Ağaç korkutur. Yağmur korkutur. Kediler bile korkutur bizi. Peki, bu dünya ne, öyle mi? Bizim varlığımızda varlık bulan bir özge zaman. Gövdemizde soluk alan sonsuzluk. Tepeden tırnağa bize dönüşmüş her şey. Tepeden tırnağa her şeye dönüşmüş biz. Biricik özgürlüğümüz. Emeğimiz. Aşkımız. Hüznümüz. Dokunduğumuz her şey.
    Daha ne olsun, daha ne olsun…
    Daha Ne Olsun

    — Oggito, Haziran, 2017
  • Öncelikle kitabı okumamda ve anlamlandırmamda büyük etkisi olan 1K Kayseri Okuma Grubu 'na minnettarım. İkinci olaraksa bu yazı için incelemeden ziyade kitaptan bana kalanlar demek istiyorum ve bunu da genelden özele giderek yapacağım.
    Temelde iki çıkarımım oldu. İlki en iyi şekliyle Yin Yang felsefesi ile açıklanabilir. Her şey zıttı ile bir bütündür. Kitapta iyi-kötü üzerinden bunu anlamak mümkün. Kötü olmasa iyinin değeri, iyi olmasa kötünün yıkıcılığı anlaşılamaz ve diğer yandan ise bu ikisi keskin sınırlarla birbirinden ayrılamazlar. Her iyi içinde kötüyü her kötü ise minikte olsa iyiyi içinde barındırır. Hele ki söz konusu vicdan ve temel içgüdü/nefis çatışmasında oradan oraya savrulan insan olduğunda bu iki zıt kavram birbirlerinden ayrı düşünülemez. İkinci çıkarımım ise insan/insanoğlunun(Kadınlar insandır, biz insanoğlu. - Neşet Ertaş) doğa üzerindeki yıkıcı etkisi üzerine oldu. Öyle ki elimizi attığımız her doğa parçasında dengeyi bozup kaş yaparken gözü bırak görme sistemini çıkarıyoruz. Bu kitapta da benzer şekilde Dr. Jekyll merakı ve başta iyi niyetiyle kendi tabiatı üzerine denemeler yaparak ruh dengesini bozup önlenemez bir yıkıma , kendi sonuna şahit oldu. Elbette araştırmalar yapıp meraklarımızın üstüne gitmeliyiz eleştirdiğim nokta bilim değil, açgözlülük ve yetinmeme güdülerimizle eşik değerden sonrasına oynamamız.
    YAZININ DEVAMI SPOİLER İÇERİR !
    Dr. Jekyll aslında hepimiz gibi dışarıda ahlaki ve iyi olan fakat içinde kötü yanının da bulunduğunun bilincinde, kendisini gerçekleştirmek isteyen, farkındalık sahibi, biraz da yakışıklı doktorumuz. İçerisinde barınan iyi ve kötüyü birbirinden ayırıp saf iyinin ve saf kötünün farklı bedenlerde özgürce yaşamasını amaçlayan deneyler yapma isteğiyle çalışmalarına başlıyor fakat deney sonucunda bastırdığı meleğin mi şeytanın mı gün yüzüne çıkacağını o da bilmiyor. Deneyde kullandığı ilaçtan zehirlenip ölmek pahasına merakından vazgeçmeyip pek çok deneme sonucunda bir firmadan bolca alarak depoladığı bir bileşik sayesinde deneyi bilimsel olarak başarıya ulaşıp içtiğinde sadece kötülüğü temsil eden yanı olan Mr. Hyde’a dönüşmesini sağlayan bir ilaç elde ediyor. Mr. Hyde Dr. Jekyll’ ın aksine şimdiye kadar bastırılıp törpülenmiş ve kötü olmasından dolayı yüzünde insanları ürküten bir ifadeye sahip, kısa çirkin bir adam. Başlangıçta Mr. Hyde vücudunda kendini bastırmadan kötülük yapmak, doktora çok zevk verse de özellikle Sir Danvers’ ı öldürdükten sonra doktor derin vicdan azabı çekmeye ve bunu bastırmak için kendi vücudunda daha da iyi olmaya hatta bir daha dönüşmemeye karar veriyor. Fakat ilaç yüzünden ruh dengesini kaybeden doktor kendi isteği dışında Hyde ve Jekyll bedenleri arasında geçiş yapmaya başlıyor. Talihsizlik bununla da kalmayıp başta alıp depo ettiği bileşenin saf olmadığı ve artık firmanın yeni bileşenlerinin ise saflaştığı bu sebeple de ilacının yeni bileşikle başarıya ulaşamadığını fark ediyor. Elindeki stok bittiğinde Hyde’a dönüştüğü zaman yeniden isteyerek kendi vücuduna dönüşmesi imkansızlaşıyor ve kelimenin tam manasıyla kapana sıkışıyor. Kendini muayenehanesine kapatıyor. Artık bu yaşam ona azap vermeye başladığında avukat Uterson ve evin hizmetlisi Poole ona ulaşmak üzereyken ardında Uterson’a bir mektup ve not bırakarak kendi hayatına son veriyor. Sonuç olarak saf iyi ve kötünün birbirlerinden ayrılamayacağını net şekilde anlıyoruz. Örneğin, Mr. Hyde elinde büyük bir güç varken yalnızca bir cinayet ve bir kaç darpla yetiniyor oysa çok daha yıkıcı hareketleri yapabilirdi ama onu sınırlayan hala bir şeyler var.
    Son olarak Batuhan Güneş ‘e ait bir soruya değinmek istiyorum. Yazarın neden doktorun ilaçtaki bileşiğe ulaşmasını engelleyerek bu iyi-kötü çatışmasının kendince doğal seyrini bulmasını önlediğini sorgulamıştı. Ben romanı bırakıp kendimi yazar yerine koyacak olursam, bir rüyamdan esinlenerek ortaya çıkardığım kitabımdaki karakterlerin saf kötü rolünde de olsa ki saf kötü de değil okuyucuya karşı korumasını yapar onun da acınılmaya hatta sempati duyulmaya hakkı olduğunu okuyucuya göstermek için bu tarz ağlamalarını, çaresizliğini(buna ilaca ulaşamama durumunu ön ayak ederek ) ve kendini yok edişini kaleme alırdım. Çünkü başarıya ulaşmış her kötülükte günah keçisi ilan edip sadece suçlayarak yardımcı olma çabası barındırmayan tutumlarımızla en büyük etkiye biz sahibiz bana göre.
  • Bir kabadayı afur tafuru, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun ! " böbürlenişi , öfke şehvetine kapılmış insanlar yaratıyor.

    Bu soruyu sorana demeliyiz ki :" Evet , senin kim olduğunu biliyorum. Üç-beş yıl sonra ölüp gidecek ve dünyadan izi silinecek bir fanisin. En ufak bir hastalık alıp yerden yere vurabilir seni. Bir dakika sonra başına ne geleceğini bilemezsin. Onca malı mülkü ,parayı,rüşveti de yanında götürmene gerek yok. Nedir bu ihtiras? Nedir bu kavga ? Nedir bu yetinmeme ?"
  • Şiirin, daha doğrusu sanatsal yaratıcılığın günlük hayatla ilişkisi, bir sonsuzluk, genişlik ve derinlik ilişkisidir. Bir başka ifadeyle, gündelik olanla yetinmeme ilişkisidir.
  • " Evet, senin kim olduğunu biliyorum. Üç- beş yıl sonra ölüp gidecek ve dünyadan izi silinecek bir fanisin. En ufak bir hastalık alıp yerden yere vurabilir seni. Bir dakika sonra başına ne geleceğini bilemezsin. Onca malı mülkü, parayı, rüşveti de yanında götürmene gerek yok.
    Nedir bu ihtiras? Nedir bu kavga? Nedir bu yetinmeme?"