• Babam hasta değil ama olacağını hissetmiş önlem alıyor . Ben salya sümüğüm fena nezle olmuşum ama babam iki gündür kendine vikis sürmemi vs vs istiyor. Ve evde ben hariç 3 kişi daha var . Az önce yine:” bana bi süt ısıt da içeyim” dedi. Baba diyorum halimi görüyorsun ben de hastayım niye benden isteyip duruyorsun. Bana dediği şey “ Kendine de ısıt “
    Bahqjhqjjaja Hımmm mantıklı
  • Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf (kalabalık) orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki (yığınak ki) ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    (hapishanesi ya da kafesi!)

    Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    (insanoğlunun bütün kavimleri)
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
    (yeryüzünün yedi ikliminden gelenler duruyor karşında)
    Avusturalya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    (veba mikrobunu bile utandırır)
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl (soylu yaratık),
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı (gizlediklerini) hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti (çok güzeldi) o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    (Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar)
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
    (öylr korkunç ki: her biri bir ülkeyi yıkık eder)

    Öteden sâikalar (yıldırımlar) parçalıyor âfâkı (ufukları) ;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı (derinlikleri);
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam (ateş),
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    (insan parçaları)
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar (siperler) ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı (kale mi) göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    (hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki)
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
    (çünkü o sağlam kuvvetli siper Allah'ın eseri)

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    (sağlamlaştırılmış yerler bile sarılır, indirilir)
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    (insanlığın azminden alıkoyamaz insan yapısı eserler)
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi (sonsuz sınırı);
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    ("o benim en güzel eserim, onu çiğnetme" dedi)
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    (Şşehidlerin gövdesinden oluşmuş bir baksana dağlar taşlar)
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... (birliği)
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi (mezarı) kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    (o tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da yetmez)
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    (sen ancak sonsuzluklara sığabilirsin)
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini (ilhamını) duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle (örtü diye),
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle (yıldızlarıyla);
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı (ülker yıldızını) uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    (Türbenin bekçisi gibi gibi ta güneşin doğuşuna dek bekletsem)
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    (gündüzün taze ışıklarıyla avizeni silme, taşkın doldursam)
    Tüllenen mağribi (günbatımını), akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    (Sen ki, son Haçlı Ordusu'nun saldırısını kırarak )
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline (büyüklüğüne) ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran (azgınlık),
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    (Sen ki, cisimlerde dolaşır ruhun ve adın)
    Sen ki, a'sâra (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın...
    Heyhât, (yazık)
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    (yerler, yönler)

    Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber (mezar),
    Sana âgûşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy
  • KARACAOĞLAN’IN DÜNYAYA GELİP DE BAŞINA HAL GELDİĞİ YER
    Bir memlekette iki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hiç evladı yoktu. Halleri müsait idi. Bir gün o iki kardeş birbirine dediler ki:
    — Bizim evladımız yok. Cenabı Allah’a yalvarsak da bize evlat verme’ m’ola? dediler. “Yarabbi, bize birer evlat ver,” dediler. “Zenginlik verme evlat ver. Sonra ocağımız kör, yurdumuz ıssız kalacağına bize bir evlat ver,” dediler.
    Cenabı Allahın hoşuna geldi, ikisine de evlat verdi. Birisinin dokuz ay dokuz saattan sonra bir kızı oldu. O dünyaya geldiğinde, köyde birisinin de bir oğlu oldu. Kahvede otururken söz açıldı da:
    — Bugün köyümüzde bir kızla bir oğlan dünyaya gelmiş, her ikisi de bir saatte, bir saniyede.
    Mecliste dediler ki:
    — İkisi de bir günde bir saatte meydana gelen kızla oğlanı birbirine vermeli, nişanlamalı.
    O onu alır, dediler.
    Bunun babası vekâlet hesabıyla kızına vekil olaraktan, “Allahın emriyle ben kızımı bu komşumun oğluna veriyorum,” dedi. Ve oğlanın babası da, “Vekâlet hesabıyla ben oğluma alıyorum,” dedi.
    Nişan merasimini yaptılar. Bir ay sonra Karacaoğlan dünyaya geldi. Karacaoğlan’ın babası kardeşine dedi ki:
    — Biliyorsun ki, benim karım da hamiledir. Sen bu kızı vermesen de ben başkasının kızına düğür gitmesem olmaz mıydı?
    Kardeşi dedi ki:
    — Köyde adetmiş. Beni halime koymadılar. Fakat şöyle bir mesele var ki, büyür de yetişirlerse, ben emmimin oğlunu isterim, beşik kertme nişanlımı istemem derse, şer’an nikâhsız olur.
    Kızın ismi Senem’dir. Ve o Senem’in dünyaya geldiği gün verdikleri nişanlısının ad da Mahmut’tur. O Mahmut’a da dediler ki:
    — Senem senin dünyaya geldiğin gün geldi. Babası sana verdi. Bu Senem’i nasıl olsa kandırırlar; yan et, yön et, gözüne gir. Sen kendine yak, dediler.
    Karacaoğlan’a da:
    — Mahmut’a emminin kızının olduğu gün söz vermişler. Sen emminin kızının, nasıl et et, gözüne gir; onu istemesin, seni istesin, dediler.
    Senem’e de dediler ki:
    — Emminin oğlu daha güzel, daha iyi adam olacak, dediler.
    Velhasıl, Senem emmisinin oğlunu istedi.
    — Öteki oğlana babam vermişse de ben istemiyorum. Varmam, dedi çıktı.
    Velhasılı, Karacaoğlan’a verdiler. Karacaoğlan aldı emmisinin kızını. İkisi de biribirine çok muhabbetlilerdi.
    Karacaoğlan’a türkü söyletmek için bir köyden istettiler. Karacaoğlan düğüne gideceği bir zaman emmisinin kızına dedi ki:
    — Senem ben düğüne gidiyorum, dedi. Sen burda kalıyorsun. Bir haramla konuşma. Ve kim kimseye hayır şer söyleme, dedi.
    Senem dedi ki:
    — Ben haram olarak bir kimseyle konuşmam. Senden başka erkek var m’ola bilmiyorum.
    Velhasılı Karacaoğlan düğüne gitti.
    Şimdi o, şiftahki istemediği nişanlısı, Senem’i boşadıktan sonra… Evvelce nişanlım diye çok âşık olmuştu, çok sevda düşürmüştü. Senem’i alamayınca ah çekerdi her daim. Bir insan birine âşık olursa, elinden bir şey gelmezse daima ah çekerdi. Ve bir insan hasta olursa, inilenirse ve bir insana da âşık olur da alamazsa ah etmeyince rahat olamazdı. Bunu da tecrübeli adamlar bilirlerdi. Mahallede bir karı vardı. O karı, bu adam ah çekince:
    — Oğlum senin bu ah çekişinde bir şey var behemahal. Her ne ise bunu bana anlat.
    Oğlan dedi ki:
    — Sen bilmiyon mu ana benim ah çektiğim işi? dedi. Senem benim nişanlımdı. Köylüler kandırış yaparaktan benden aldılar da emmisinin oğluna verdiler. Onun için ah çekiyorum. Ah çekmezsem rahat edemiyorum.
    Karı dedi ki:
    — Oğlum, insan insana para vermez amma öğüt verir. Senin halihazırda kaç liran var? dedi.
    Oğlan:
    — Altmış madeni liram var, dedi.
    — Satılık şimdi halihazırda neyin varsa onları da sat, yanıma gel de sana bir öğüt vereyim, dedi.
    Altmış liralık da tosununu, değerine değmezine bakmadı, sattı. Karının yanına geldi.
    Dedi ki:
    — Oğlum, biz kızımla suya giderik. Suyu alışın eve kadar gelemek. Orta yerde bir konak yerimiz var, oraya bir dükkân aç, dedi. Çeşitlerini dükkâna düzeceğin bir sırada ben onu suya ileririm, dedi. Biz dükkânın önüne helkeleri indirip de durunca da sen orda bir ah çek, dedi. O ahı çektikten geri, ben sana “Oğlum halin vaktin yerinde, dükkânını kurmuşsun, niçin ah çekiyon?” derim, dedi. Sen o vakit, “buraya geldiniz, su helkelerinizi bırakın da, dükkân açmışsın, hayırlı olsun dükkânın oğlum, demiyorsun bana,” de, dedi. Ona, müteessir kaldım ki, bu karıyla Senem geldiler de hayırlı olsun dükkânın demediler, de. Müteessir kaldım, onun için ah çektim, de. Ben o vakit Senem’e derim ki, “Kızım, böyle bir acar olan bir işlere ‘hayırlı olsun’ demek şarttır. Bu vazifemizi gel, ifa edek. Hayırlı olsun dükkânın diyek şu adama…”
    Senem’e de:
    — Gel kızım, şu adama dükkânın hayırlı olsun, diyek, deyişin…
    Senem dedi ki:
    — Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haram ile konuşma, dedi. O adam bana haram. Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haramla konuşma, ya sazımın teli kırılır, ya dilim söylemez olur. Keramet ehliyim ben, dedi.
    — Vay kızım, aklıyın hepsi bu mu? O keramete ermiş bir adam olsa, aralıkta âşıklık etmez abtal gibi. Tatlı söz yerden yılanı çıkarır. Bu bir tatlı sözü söyleyelim de, bunun samsasını sucuğunu yiyelim.
    Bu sözü karı deyince, hemen Mahmut’un dükkânına girdiler.
    — Hayırlı olsun dükkânın oğlum, dedi karı. Pazarlığın olsun oğlum, âlem senden alavere etsin. Kâr edesin, hiç zararın olmaya, diyerek biraz taltifledi.
    Şimdi bunlara Mahmut, bir top kutnu karının altına koydu. Bir top kumaş da Senem’in altına koydu. Biraz samsa sucuk getirdi.
    — Şunu kusura bakman, yeyin, dedi.
    Karı dedi ki:
    — Kızım Senem, dedi, bir yiğit kırk yılda meydana geliyor. Bu adam sana evvelden âşık olmuştur. Bu adamı bir gece misafir eyle. Benden bir kimseye sır çıkmaz. Sen de kocandan hiç korkma, bu adamın da gönlünü şaz eyle, dedi.
    Senem:
    — Peki, diye söz verdi.
    Hemen satırlarını eve götürüp geldiler.
    Bakkal Mahmut akşamdan sonra gelerek Senem’le birleştiler. O gece Senem’le şapur şupur ettiler, Allaha çok şükür ettiler. İncir çekirdeği göz çıkarıp deve boku kıç kırdıktan sonra, er avrat gibi sarmaş dolaş oldular, uyuyakaldılar.
    Karacaoğlan’dan alalım haberi. Düğünde, mecliste türkü çağırırken sazının teli kırıldı.
    Hemen ordan yekindi, “Eyvah, benim aklıma gelen gibi mi oldu iş,” deyişin ordan hareket etti.
    Karacaoğlan evine geldi ki, bakkal Mahmut Senem’le sarmaş dolaş olmuş, uyuyakalmış. Hemen kaputunu çıkardı, üstlerine örttü. Geri, düğüne geldi. Sabahleyin sazı omuzuna taktı, eve hareket eyledi.
    Sabahleyin Senem yekindi ki, üstlerinde Karacaoğlan’ın kaputu. Atmış öyle duruyor. Senem sabaleyin kaputu görünce:
    — Gözün kör ola Mahmut, bu muydu bana edeceğin. Karacaoğlan’ın kaputu… Bizi görmüş olmalı, dedi.
    Mahmut dedi ki:
    — Ben Karacaoğlan’dan hayfımı aldım. Kendisi de bildiğini tutsun, dedi.
    Mahmut evine geldi. Senem suç sahibi olduğunu bilince kalbi melil oldu.
    — Ben ne kadar yanıldım, şeytana uydum da, bu emmimin oğlunun namusunu lekeledim, diye pişman, nadim oldu.
    Bir kara donu vardı. Yaslı olduğu vakit giyerdi, giydi. Melil mahzun durdu.
    Karacaoğlan da düğünden hareket etti. Öyle şen bir vaziyetle gülüp oynayarak geliyordu. Senem görünce:
    — Nasıl oluyor mu, nerde kaldın? deyi taltif eder konuşurdu. Gene öyle karşıladı. Karacaoğlan da hiç argın yüz göstermeden konuşarak, “Ben iyiyim, sen nasılsın?” diyerek, eve geldiler. Birkaç dakika evde istirahat ettikten sonra Karacaoğlan:
    — Senem, beni epey zaman[dan] beri türkümü dinlemiyorsun, şu sazımı ver de bir türkü söyleyim de dinle, dedi. Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:

    Boynu uzun güvel ördek
    Dal boynunu sürdün bugün
    Her bakışın bir can eder
    Dertli cana kıydın bugün

    Yücelerden akınırdın
    Lale sümbül sokunurdun
    Ben engelden sakınırdım
    Sen engele uydun bugün

    Boğazında sarı akik
    Zülfler gerdana dökük
    Kalbim melül göğsüm yıkık
    Dostum neler gördüm bugün

    Fani Karac’oğlan fani
    Veren alır tatlı canı
    Sevmediğin kara donu
    Dost karşımda giydin bugün

    dedikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    — Senem, dedi, seninle biz emm’oğluyduk, emmi kızıydık, dedi. Sen benim namusumla oynadın. Ben seni üçten dokuza boşuyorum, dedi.
    Bu merakla Senem bir ulu ağaca bir örme bağladı, asıldı, öldü.
    Sonra bir kişi vardı, Karacaoğlan’ın emmisine dedi ki:
    — Kızın bakkal Mahmut’la görülmüş. Karacaoğlan kızını boşamış. Kızın da varmış, bir ağaca takılmış ölmüş.
    Emmisi:
    — Madem o kız namussuzluk etmiş, şeytana uymuş, kendi eliyle kendini katil etmiş. Çok iyi etmiş, memnun kaldım. Söyle Karacaoğlan’a küçük kızımı vereyim, geçmesin benden, dedi.
    Karacaoğlan’a deyince:
    — Emmin, küçük kızımı vereyim, Karacaoğlan benden geçmesin, diyor.
    Karacaoğlan:
    — Büyük kızını aldım da, küçük kızından ne hayır görürüm, dedi. Bundan sonra evlenmek geçti. Memleketi terkedip, bir dertsiz kul bulursam onunla yaşayacağım, dedi.
    Köyünden çıktı.
    Beş on gün gezdikten sonra, sabahleyin bir yere geldi. Orda bir gelin gördü, gelin çok güzeldi. Sordu geline, dedi ki:
    — Senin kocan var mı, yoksa başın boş mu? dedi.
    Gelin dedi ki:
    — Benim kocam yok. Babam beni her kim on bin lira verirse ona veririm, diyor.
    Şimdi aldı bakalım Karacaoğlan ne söylüyor orada:

    Sabahınan ıras geldim ben bir geline
    Ala gözler seyfi gibi bakıyor
    Görmeden de göğ memesi yoğ imiş
    Felek bizi ışk oduna yakıyor

    Kaşların benzettim illa elife
    Bir örd düştü içerime yakıyor
    Gallemis mi döktün kara zülüfe
    Daim yüzün burcu burcu kokuyor

    Telli mahramayı atmış boynuna
    Kendi güzelliği düşmüş aynına
    Ağ memeler iz eylemiş koynuna
    Gün değerse şimşek gibi balkıyor

    Karacaoğlan da gördüğün öğer
    Altın saç bağları çiğnini döğer
    Kesilmiş kaymak[da] on bini değer
    Gidi yokluk dizginime çöküyor.

    Karacaoğlan oradan hareket etti. Günlerden bir gün, bir köyün içinden geçip gidiyordu. Kahvede köyün ağaları beyleri otururken baktılar ki caddeden bir âşık geçiyor. Gençlerden birisine dediler ki:
    — Şu âşığı çağır, bir türkü söyletek. Türküsünden hisseli kıssalı bir şey anlarsak, hiçbir yere göndermeyek, dediler.
    Hemen âşığı getirttirdiler. Dediler ki:
    — Âşık bize bir türkü söyle, öğüt nasihat gibicesinden. Eğer türkü işimize gelirse, bu köyün içinden ne arzu edersen onu sana vereceğiz, seni bu köylü yapacağız, dediler.
    Karacaoğlan:
    — Bu köyde kalırım amma, dertsiz hiçbir kul var mı? dedi.
    Köylü dedi ki:
    — Bizim köyümüzde hiç dertsiz bir kul yok.
    — Lakin ben burda kalamam ya, size de bir türkü söyleyim, dedi.
    Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:
    Yoldaş olma yol bilmeyen yolsuza
    Selâm verme olur olmaz dinsize
    Komşu olma namussuza arsıza
    Sonunda ırzına hile getirir

    Bir körün gözüne girsen görmezse
    Bir deliye öğüt versen almazsa
    Bir yiğit de kendi kadrin bilmezse
    Akibet başına belâ getirir

    Hey ağalar beğler müşkülüm halda
    Bülbül eğlenir mi yapraksız dalda
    Çok keramet var da bu tatlı dilde
    Yüksekten uçanı ele getirir

    Yaz gelip de beş ayları doğuşun
    Bülbül eğlencesin güle getirir
    Yiğit olan yiğit vemez sırrını
    Kötüler sevdiğin’ dile getirir

    Karacaoğlan der ki bu sözler haktır
    Meclisi meydanda sofrası paktır
    Cehennem diyorlar ateşi yoktur
    Herkes ataşını bile götürür
    Karacaoğlan gelmekte olsun…

    Bir memlekette bir Beyoğlu vardı. Çok zengindi. Parasının sayısını kendi de bilmezdi. Hacılara hocalara çok zekât verirdi. Parasının zekâtını verirdi, fakirlere fukaralara sadaka verirdi. Ekmek sahibiydi, misafir sahibiydi. Serçeleri aç bırakmazdı. Herkesin karnını doyururdu. Günlerden bir gün avradına dedi ki:
    — Biz bu şehirden bir çeyrek saat kadar denizin yakınına bir yüksek konak tutturak. Orada daha iyi misafir sahibi oluruk, orda yaşayak, dedi.
    Denize yakın bir ev yaptırdılar. Şimdi Beyoğlu dedi ki:
    — Bize bir köle lâzım, her ne emredersek onu getirttirek, dedi.
    Bir Arap çocuğu yakaladılar, köle olarak yanlarına aldılar.
    Beyoğlu, avradıyla öyle muhabbetliydi ki, daha dünyaya öyle muhabbetli hiç kimse gelmemişti. Arap çocuğu on on iki yaşına, on beş yaşına değdi. Bir gün Beyoğlu’nun avradı Arap çocuğuna bakınca, gözüne çok hoş, çok şirin göründü. Fikrini bozarak, Arap çocuğunu kandırarak beraber oynaştılar.
    — Ben bu Arapla yarmayı kaynattım. Ben herife ne düzen kullanayım, diye düşünmeye başladı. Hele hasta olayım, deyip bir yatak yazdırdı. Yatağa yattı, “Ölüyom kalıyom, rahatsızım” diye çabalamaya başladı. Beyoğlu geldi:
    — Yahu hatun kişi, ne oldu sana yahu hatun kişi, hasta mı oldun sayrı mı oldun, sana n’oldu, diye sormaya başladı.
    — Ben ölüyom, dedi karısı.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Senin hastalığın çok kötü. İnsan hasta oluşun ölmekliği mi icap eder. İyi olun inşallah, dedi.
    Dedi ki:
    — Ben ölücü bir hastayım. Bundan sonra ben başıma geleceği biliyorum. Fakat öldüğüme kaygı etmiyorum. Ölüm Allahın emri amma, bir kaygım var, dedi. Kaygım şu ki, ben öldükten sonra benden kötü bir karı alın da beni hiç hatırına getirmen, dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Sen ölme, yoksa sen öldükten sonra ben avrat almam. Ölünceye kadar bekâr kalırım, avrat almam, dedi.
    Karısı dedi ki:
    — Beni öyle kandıramazsın. Senin evlenmeyeceğini, benden sonra karı almayacağını bileyim ki, s..ini kes at.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Bu benim karım ağır hasta, nasıl olsa ölecek. Başka da karı almam, bunun bana ne gerekliği var, dedi.
    Yarısından çokçasını kesti attı.
    Karısı bir gün yatıp beş gün yatarken, tatlı düzen yapıyordu. Bir gün yekindi, ölmedi. Birkaç gün bu vaziyette yaşadılar. Karı günlerden bir gün kocasına dedi ki:
    — Herif, sen avrat ben avrat, dünyanın tadını kaçırdık, nasıl olacak? dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Gözü kör olası, sen ölsen de ben kocaya varmazdım, dedin. Sen karı alırsın, dedin. İtimat etmedin. Hazır aletimi kestirdin. Şimdi bu pazar yerinde satılmaz ki, para zoruyla satın alam.
    Karısı dedi ki:
    — Ne yapayım, yanılmışsın. Kıymetini bilememişsin, deyince. Beyoğlu dedi ki:
    — Bunun çaresi yok, sen düşün, bunun bir düşüneceği yok benim için, dedi.
    Avrat dedi ki:
    — Şöyle bir kolaylık düşündüm. Beni boşa, Arabın oğluna nikâh eyle elinle. Ben onunla bazan yıkılayım kalkayım. Sana da eskiki gibi hürmet ikram edeyim. Kimse bilmesin bu vaziyetlerimizi, gene dışardan bakanlar beni Beyoğlu’nun avradı bilsinler.
    Beyoğlu boşadı. Arabın oğluna nikâh etti. Böylelikle yaşıyorlardı.
    Karacaoğlan bir baktı ki (geldi Karacaoğlan gayri), denizin kenarında bir yüksek konak var. “Acaba bu adam dertsiz bir kula benziyor, ben şunun yanına varayım da, şunun kahvecisi olayım,” dedi. Yanına vardı. Beyoğlu’yla odaya oturdular. Kahvesini içti. Yemeğini yedikten sonra, zaman geldi, yattılar. Araboğlu da içeri gitti, hanımla yattı. Karacaoğlan dedi ki:
    — Bu bey harem odasına gitmedi, misafir odasında kaldı. Acaba karısına küskün müydü?
    Karacaoğlan yatağın içerisinde bir malihülyaya daldı. “Acep benim gibi de dertli kul var m’ola? Emmimin kızını terkedince namusuna leke geldi, memleketimi terkettim,” dedi, bir “ah” çekti.
    Beyoğlu da bir mali hülyaya daldı. “Acaba benim gibi de bir dertli kul var m’ola? Benim karım bu vaziyete getirdi beni, ne kadar dertli kul oldum,” deyi o da bir “ah” çekti.
    Karacaoğlan dedi ki:
    — Baba, benim derdim var. Ben ah çekiyom, sana n’oluyor?
    Bey oğlu dedi ki:
    — Benim derdimi bir dağa yükletseler dağ götüremez. Anca ben götürüyorum, dedi.
    — Söyle derdini, dedi Beyoğlu’na Karacaoğlan.
    Aldı bakalım Beyoğlu ne söyledi:

    Sevdiğim giydi de yeşil alları
    Yakın etti ırakdaki yolları
    Taze taze bitirdiğim gülleri
    Ah nideyim bir köleye yoldurdu

    Yekin sevdiğim de kuşağı kuşan
    Del(i)-olur da senin derdine düşen
    Hoş geldin deyip de sarıp sarmaşan
    Muhabbeti ara yerden kaldırdı

    İndirdi de kömür gözlerin indirdi
    İndirdi de bir kötüyü bindirdi
    Dost başa bakar düşman ayağa
    Düşmanımı şad eyledi güldürdü

    Bakın hele Beyoğlu’nun haline
    Döner değirmen bu çeşmim seline
    İnanman ağalar (da) dostun diline
    Bakın beni serseriye yeldirdi

    deyip kestikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    Kulak verdim çar köşeyi dinledim
    Bizim için gıybet eden çoğ imiş
    Bilemedim emmi dayı kıymetin
    Arkamızda bir karlıca dağ imiş

    Annacımda yeşil yapraklı dağlar
    Hastanın halinden ne bilir sağlar
    Her nereye varsan dertliler ağlar
    Gezdim şu dünyayı dertsiz yoğ imiş

    Karac’oğlan der ki gidip gelmeden
    Ben usandım el içinde yelmeden
    Çok yaşayıp mihnetinen ölmeden
    Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

    dedi kesti. Karacaoğlan orda durmadı, çıktı hareket etti. Beyoğlu da böylelikle öldü. O zamanın adamı:
    — Aman, her gün gelir geçer. Geçmeseydi Beyoğlu’nun günü geçmez, dönmezdi, derlerdi…
    Karacaoğlan ordan ileri varışın bir gelinle bir kız görür.
    Gelin dedi ki:
    — Şu gelen oğlan beni beğenir.
    Kız dedi ki:
    — Beni beğenir, seni beğenmez, dedi.
    Bunlar bu iddiayı ettiler. Gelin aldı, ne söyleyecek bakalım:
    — Bir kızınan bir gelinin kasdi var
    Gelin der ki: İrengimiz al olur
    Ala göze siyah sürme çekersem
    Gözü kanlı yiğitlerden gel olur


    — Kız derkine:
    Şu canımın kastine
    Dostu olan gül gönderir dostuna
    Bir yiğit de otursa ağ göğsünün üstüne
    Ala karlı mor sümbüllü yayl’olur


    — Haydi kız seniynen mahkem(e)’olalım
    Kadıdan müftüden fetva alalım
    İkimiz de birer alma sunalım
    Yetgini dururken hamı kim alır


    — Almanın sağlamın’ yüke tutarlar
    Uluğun’ çürüğün’ suya atarlar
    Tere yağı oğul bala katarlar
    Var git gelin var git ergen ben(i)’alır


    — Gelin der ki: Çeşit çeşit başım var
    Baş altında hilal gibi kaşım var
    Kız senin de bir gecelik işin var
    İkincisi kervan gider yol olur

    — Yaz gelip de beş ayları doğma mı
    Hakk’ın irahmeti yere yağma mı
    O bir gecem bin geceni değme mi
    Gözü kanlı koçyiğide bal olur

    — Karac’oğlan der ki dağlar meşesi
    İki güzel birbirine düşesi
    Biri gül biri top mor menevşesi
    Karac’oğlan ikinize kul olur
    deyip kesiyor.

    Karacaoğlan ordan gitti, birkaç gün sonra karşısına bir kız rastgeldi. Aldı bakayım ona karşı Karacaoğlan ne söyler:
    Aşağıdan gelen yelkenli gemi
    Yiyelim içelim sürelim demi
    Teknede bulursam yutarım seni
    Havadaki uçan turnayısan da
    Aldı kız:
    Oğlan ben de bir kaşıcak karayım
    Gören âşıklara cevrü belâyım
    Küffardan yapılmış demir kaleyim
    Alaman Hazreti Ali’yisen de
    Aldı Karacaoğlan:
    Kız benim sana da çokça ahdim var
    Yalan dünyada daha medhim var
    Demirden kalene tunçtan topum var
    Sökerim dünyanın suruyusan da
    Kız aldı:
    Oğlan, meylimi de meyline katmam
    Dinin hak ise de dinine tapmam
    Senin dediğin de şu yola gitmem
    Varmam Mevlâ’nın sevgili kuluyusan da
    Karacaoğlan aldı:
    Kız meylini meylime de katarım
    Hak dinin var ise ona taparım
    Hamddan (?) üstüne köprü çatarım
    Geçerim Tuna’nın seli isen de
    Kız:
    Oğlan ne çok çalınıyon bizim kaleme
    Yaşım küçük dayanaman belâma
    Sırrını verme de cümle âleme
    Gel sarılak oğlan deli isen de
    Karacaoğlan:
    Karac’oğlan der ki yüce dağ imiş
    Etirafı bahçe ile bağ imiş
    Kız seni sınadım sabrın yoğ imiş
    Almam şimden sonra hürü isen de
    deyip kesiyor. Burdan Karacaoğlan gider. Gördüğü güzele, önüne gelene türkü yakar…
    (Yarım kalmış olan bu hikâye, Andırın’ın Çiçekli köyünden 1315/ 1899 doğumlu İbrahim İnekçi’den derlendi. O da, Andırın’ın Tokmaklı köyünde oturan, doksan dokuz yaşındaki Âşık Mehmet’ten öğrendiğini söyledi.)
  • Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf (kalabalık) orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki (yığınak ki) ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    (hapishanesi ya da kafesi!)

    Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    (insanoğlunun bütün kavimleri)
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
    (yeryüzünün yedi ikliminden gelenler duruyor karşında)
    Avusturalya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    (veba mikrobunu bile utandırır)
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl (soylu yaratık),
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı (gizlediklerini) hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti (çok güzeldi) o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    (Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar)
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
    (öylr korkunç ki: her biri bir ülkeyi yıkık eder)

    Öteden sâikalar (yıldırımlar) parçalıyor âfâkı (ufukları) ;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı (derinlikleri);
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam (ateş),
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    (insan parçaları)
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar (siperler) ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı (kale mi) göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    (hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki)
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
    (çünkü o sağlam kuvvetli siper Allah'ın eseri)

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    (sağlamlaştırılmış yerler bile sarılır, indirilir)
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    (insanlığın azminden alıkoyamaz insan yapısı eserler)
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi (sonsuz sınırı);
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    ("o benim en güzel eserim, onu çiğnetme" dedi)
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    (Şşehidlerin gövdesinden oluşmuş bir baksana dağlar taşlar)
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... (birliği)
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi (mezarı) kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    (o tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da yetmez)
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    (sen ancak sonsuzluklara sığabilirsin)
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini (ilhamını) duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle (örtü diye),
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle (yıldızlarıyla);
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı (ülker yıldızını) uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    (Türbenin bekçisi gibi gibi ta güneşin doğuşuna dek bekletsem)
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    (gündüzün taze ışıklarıyla avizeni silme, taşkın doldursam)
    Tüllenen mağribi (günbatımını), akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    (Sen ki, son Haçlı Ordusu'nun saldırısını kırarak )
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline (büyüklüğüne) ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran (azgınlık),
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    (Sen ki, cisimlerde dolaşır ruhun ve adın)
    Sen ki, a'sâra (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın...
    Heyhât, (yazık)
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    (yerler, yönler)

    Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber (mezar),
    Sana âgûşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy
  • I
    O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı
    Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı
    Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş.
    Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin
    Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen
    Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları
    Yağmur ikinci adıydı akşamların
    Günün yorgunluğu üzerine dökülen
    Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda
    Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak.
    İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı
    Geçimin dar kapılarından
    Alın teri umut ve kaygıdan örülü
    Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.

    O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar
    Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla
    Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü
    Bir karşı koyuş biçimiydi hayata.
    Birbirine benzerdi evler, toprak dam
    Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar…
    Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar
    Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan.
    Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar
    Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda.
    Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda
    Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç
    Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.

    Birbirine benzerdi
    Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk
    Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder…
    Yaşamak ağır bir suydu, zamanın
    Ve toprağın derin ırmağında
    Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında
    Akar, akardı
    II
    Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar
    Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü
    Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi
    Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık
    Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime
    Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum
    Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı
    Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme
    İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların.
    Uzak kentler, büyük sular, adını bilmediğim
    Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa.
    Bir de masallar… bir de türküler
    İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan
    O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri
    Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının…

    Sonra kerpiç duvarların ardı
    Lambalardan büyük karanlık
    Gün boyu kavrulan toprak güneşte
    Uykuların bile alamadığı yorgunluk…
    Sonra babamın sesi
    Ki korkunun simgesi oldu ömrümce
    Akşamlara kadar çırpınan annem
    Odalara dolan gönül üzüncü…
    Sonra ürperen ağaçlar dışarda
    Gecenin ve yalnızlığın
    Yataklara sızan hışırtısı
    Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin…

    Bunalır… bunalırdım.
    III
    Yozgat bir kar kentidir
    Sürmeli bir türküdür
    Serttir soğuktur küçüktür.
    İki dağın dudağına kısılmış
    İncecik bir sudur
    İçinde zamandan başka her şeyin aktığı…
    Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
    Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.
    Ağaçları çatılardan yüksek
    Avluları evlerinden geniş
    Bir rüzgâr kentidir Yozgat
    Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile
    Yıllardır kesilmeden esen
    Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
    Dar sokaklar eğri evler boyunca…

    Kadını bir eski zaman resmidir
    İşin ve konuşmanın tutkun aynasında
    Erkeği odalar dolusu ağırlık…
    Duruldukça rengini bulan sular gibi
    Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
    Bir taşra kentidir Yozgat
    Zor inanıp güç değişen…
    Durur zamanın alnında donuk
    Bir basma entarinin eteğinde
    Soluk, eski desenler gibi…

    Günler içinde bir gün
    Dokundu parmakları hayatın
    Ufkumun bunalan perdesine…
    Fırınları sinemaları minareleriyle
    Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
    Yozgat, girdi ömrüme…
    IV
    Bana sorular öğreten dost
    Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen…
    Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
    Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
    Sabırlı, içten, yalın
    Örnekler çıkarıp adım adım
    Küçücük bir kentin kapalı hayatından
    Bana dünyaları gösteren dost…
    Telaşını taşıyorum yıllardır
    Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
    Ve içine yüreğini koyup koyup
    Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
    O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…

    Sesini çoğaltıyorum sesler içinde
    Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen
    İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.
    V
    Akşam sızıyor karanlık kapıdan
    Aralık kapıdan ayrılık sızıyor
    Bir hançer gibi gölgelerin ucunda
    Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri
    Üşüyen odalarına yalnızlığın
    Her gün biraz daha ağır
    Anılar sızıyor aralık kapıdan

    Yıllar… ki içinde binlerce düş ölüsü
    Koparıp götürdü kimlerden neleri…
    Sesler, yüzler… yerleri
    Bir yara sızlayan dokunuşlar
    Her biri bir ömre değen
    Yıllar sızıyor aralık kapıdan…

    Dayamış duygularını aklının doğrularına
    Bir çocuk Drama Köprüsünü söylüyor
    Saat Kulesinden dünyaya açılan yolda.
    Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın…
    Işığı gölgeler içinde mahzun
    Bir güneş sızıyor aralık kapıdan.
    VI
    O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
    Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
    Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle.
    Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı
    Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı
    Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı
    Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan
    Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı.
    Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince
    Bilinen iki şey arasında
    Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek
    O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı
    İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının
    Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.

    O zamanlar uzak taşra kasabalarında
    Akşamlar birer kara buluttu
    Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle.
    Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde
    Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar
    Günde bin kez gidip gelirlerdi
    Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında.
    Ölenler, arananlar, yakalananlar…
    Gerçek oğlu, Düş ten olma, 1950 Dünya doğumlu…
    Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını
    Okur, okurdu…
    Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle
    Söylenen her isim
    Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti…
    VII
    Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen
    Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu
    Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün
    Ey sözleri halkının kalbini içeren…
    Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır
    Bir suçlu gibi susturup renklerini
    Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr…
    Hani o, güneşini eğninde taşıyan
    Bir ulu geleceğin altın kalemini
    Batırıp batırıp ömrüne ve geceye
    Kenti süslediğin…
    Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat
    Birinde düğün eden sözcükler
    Yaşamak ve direnmek kıvamında…
    Yok artık, gömüldü anıların göğsüne

    Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi
    Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın…
    Duvarlarında boydan boya
    Büyük şirketlerin reklam afişleri
    İnsanı silahsız vuran bir yasal suç
    Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla
    Ölü, çirkin ve kirli…
    VIII
    Ve günü geldi hayatın yüreğinden
    Dünyaları birleştiren bir ince sızıyla
    Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu…

    Takıp ayaklarına ilk gençliğin güvercin kanatlarını
    Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların
    Rengine ve gülüşüne
    O her şeye dokunmak isteği veren
    İlkyazların coşkusuyla
    Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde
    Sığarak, akıl almaz bir biçimde
    Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine
    Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk
    Sevgi, doldu ömrümüze…

    Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları
    Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız
    Ne vardı dilinin ucunda o kızın
    Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak
    Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü
    Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin
    En büyük acılara bile katlanma gücü veren.
    IX
    Seni öpsem, gülse bir halk
    Seni öpsem, yoksulluk
    Utansa verdiği acılardan
    Kırılsa her türlü korkunun kanadı.
    Seni öpsem, silinse
    Alın çizgilerinden gam
    Yürek kuytularından akşam.
    Bir sonsuz yağmur yağsa
    Aşkın kardeş bulutlarından
    Aynı mutlulukla ıslansa dünya.
    Ayrılığa kapansa kapılar
    Odalar üzgün durmasa.
    Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin
    Gülse yaz günleri gibi
    İnsanların gölgeli yüzleri.
    Kar yağmasa dar yoluna
    Kardeşimi koynunda saklamış dağların
    Çıkıp gelse alanlardan
    Anılardan, duvarlardan
    O gencecik ermişler.

    Işısa yeniden annelerin yüreği
    Çocuklar çoğalsa sevinçten
    Çözülse babaların kaşlarındaki bulut.
    Seni öpsem boğulsa
    Açtığı acının çukurunda
    Yüzü kışlar kadar soğuk
    O bilinçli kötülük
    Arınsa ömrümüzün kiri, kederi…
    Donup kalmasa dudaklarımda
    Bir suç gibi, öpüşün
    Bencilliği andıran o buruk tadı
    Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.
    Seni öpsem ve dünya
    Kurulsa yeniden
    Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak…
    X
    Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok
    Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez
    Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok…

    Söndürüyor etinde hasretin acısını
    Gömülmüş anıların iç denizlerine
    Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar
    Kendi suretinde.

    Buğulanıyor yudum yudum
    Akmış ayrılığın yankısız yollarına
    Ömrünü çiziyor bir ihtiyar
    Alın kırışığında.

    Zaman bir ince yalnızlık nicedir
    Hayatın gözeneklerinden süzülen
    Bilenip gümüş hançerinde gecelerin
    Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına.
    XI
    Biz o çocukları hiç anlamadık
    Biz o çocukları tanımadık hiç…

    Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden
    Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe
    Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr
    Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize
    Bir gün olsun inip aralarına katılmadık
    Sesimizi katmadık seslerine…
    Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden
    Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan
    Uzun yolculuklardan, yakın acılardan
    Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan
    Korktuk hepsinden…
    Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna
    Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,
    Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık
    Garip bir merakla bakıp arkalarından
    Saygılı, şaşkın, küçümser
    Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.

    Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde
    Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın
    Ama elleri, yürekleri, yüzleri
    Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı?
    Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle
    Aklımızla yüreğimizle duygularımızla
    Anlamadık…
    Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna
    Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…

    Şimdi düşünüyorum da
    Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz korktuk.
    Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz sustuk.
    Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz düşünmedik.
    Direnen yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz teslim olduk.

    Biliyor musun, güz
    Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır.
    Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar
    Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda.
    Bilmem ki, bilmem ki nerelerden
    Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma
    Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar…
    Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde
    Bir ses sağanağı, bir özlem…
    Düşünüyorum da, farkına varmadan
    Sessizce, kendiliğinden
    Sevmişim meğer onları ben, inanmışım
    Katılmışım hatta türkülerine kendimce
    Uzaktan uzağa…
    Yoksa niye kanasın değil mi
    Bunca yıldan sonra sesim
    Böyle durup dururken…



    XII

    Kardeşler diyordu, kardeşler
    Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını
    Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı
    Yağmurdan, rüzgârdan, kardan…
    Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden
    Döne döne geçip gidiyor da mevsimler
    Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza.
    Öyle bir garip makine ki bu
    Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana
    Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa
    Elimizden çıktıktan sonra
    Bir sonsuz uzaklığa / akan bir yıldıza.
    Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini
    Paranın güvenli korunaklarında
    Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş
    Hiçbir yere gitmiyor.

    Kardeşler -diyordu- kardeşler
    Bir çocuk aklı bile yeter
    Görmek için bunları
    Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı…
    Kaldırın başınızı…
    Kardeşler…
    bir çocuk…
    yarın…
    Unutmayın…
    susmayın…
    korkmayın…
    XIII
    İnsan ki anılardan bir buluttur
    Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
    Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir…
    Düşmeden son damlası toprağın rahmine
    Kim bilir kaç mevsim görür
    Kaç rüzgâr geçirir…
    XIV
    Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları
    Adınla tutuldukları korkularından
    Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular.
    Konuştular konuştular konuştular…
    İnsan doğasının o en güzel
    O en yüce yetisini çirkinleştirdiler.
    Bir yanlışını alıp senin
    Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile
    Binlerce doğrunun üzerini örttüler.
    Meydan meydan küfrettiler ardından
    İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına
    Yanıtı yasaklanmış sorular sordular.
    Ses geldikçe öfkelendiler
    Gelmedikçe kuşkulandılar
    Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları
    En küçük sessizlikten bile ürker oldular.
    Kurtuluşu sana saldırmakta buldular
    Sana saldırdıkça rahatladı ruhları.
    Öyle ucuz ettiler ki her şeyi
    -Sözü, saygıyı, erdemi-
    Ölümü bile kirlettiler
    Ölümü bile kirlettiler…
    XV
    Ne mi yapıyoruz
    Bunca kuşatma ortasında
    -İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları-
    İliştirip yavan bir günü iğdiş bir geceye
    Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde
    Duygular düşünceler
    Dünyalar köreltiyoruz.

    Ne mi yapıyoruz
    Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde
    Bütün bir ülke
    Yanlış secdelerde eğil eğil
    Bunalıyoruz.
    XVI
    Resmini çizdiğin gibi duruyor kent
    Olanca akışına karşı hayatın
    Evler mevsimler ömürler boyunca
    Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.

    Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların
    Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine
    Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı
    İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere
    Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından
    Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

    Dillerinde bir eski bildik rüzgârla
    Konuşuyor kendi merkezinde iki genç
    Saçları sözlerine karışmış
    Gülüşleri gamzelerinde düğümlü
    Balkıyıp duruyor yüzlerinde
    Yürek çarpıntılarından bir titrek hale.
    Hayatı kurtarıyor tam bu noktada
    Resmin arılaşmış mavisi

    Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar
    Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar
    Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara
    Kirpik saç boya yedi renkli kokular
    Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş
    Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar
    Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı
    Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere
    Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin
    O görünmez ince derin çizgide.

    Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi
    Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor
    İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
    Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini…
    Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler
    Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla
    Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda…
    Polis raporlarında asayiş berkemal
    Bir adam geçiyor günün ufkundan
    Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden
    Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri
    Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel
    Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde…
    XVII
    Üstümde özlemin hareli giysileri
    Dönüşüm yitik bir cennete oldu
    Bunca olaydan, aradan sonra.

    Sokaklarında kimliksiz insanların
    Can incitip onur kırdığı
    Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni.
    Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı
    Bir korku bulutu yolların ucunda.
    Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne
    Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru.
    Suyu sisli, karı dalgın, duruşu
    Zamanın seyrine ayak bağı
    Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında
    Evleri içine çekilmekten küçük
    Evleri içine çekildikçe yenik…

    Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak
    Ey onca uzaklardan incele incele
    Kalbime akan yollar
    Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin
    Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin
    Böyle külhan ve düşman
    Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan…
    Ben kimim
    Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün
    Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla
    Korkuya rehin, ordusu bozgun
    Yaralı, yalnız ve suskunum…

    Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi
    Silerse senin çocukların siler yine
    Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi.
    XVIII
    Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm
    Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce

    Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
    Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe

    Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi
    Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce

    Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara
    Gözleri kadar iri göller birikti gizlice

    Süzülüp sonra dalgınlığından usulca
    İndi bir kent meydanına o göller ince ince

    Utandım varlığımdan, sanki gizlisine
    İzinsiz girmişim gibi gizlice

    Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada
    Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe

    Çok uzun bir suskunluğu, buruksu
    Anlayıp konuştuk sessizce…
    XIX
    İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu
    Ey yanlışı emziren kör meme
    Hayatın kaçınılmaz kusuru…
    Kapındayız işte koskoca bir geçmişle
    Ölüler diriler düşenler dövüşenler…
    Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların
    Acı çığlıklar attığı cansız alanlar
    Doğrular, yanlışlar…
    Bir gizli dil gibi öfkenin için için
    Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar…
    Kalanlar, kaybedilenler
    Ne varsa, kapındayız işte
    Tutuşturmak üzere yeniden
    Zamanın küllenen yüreğini…
    Sun bize inancın duru pınarlarından
    Süzülen o eski tadını düşlerin;
    Ömrümüzün acemi dallarında
    O bir heyecanla telaş telaş açılan
    Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin…

    Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük
    Ver bize çoşkusunu yeniden
    Sesimizi geri ver
    Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri
    Kardeşliğin paylaşmanın sevginin
    İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri…
    Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla
    İyi, doğru ve güzel
    Ne varsa “büyük insanlık” adına
    Kapındayız işte bir daha
    Tarihsin sen
    İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş
    Göster bize geleceğin yollarını…