• Kent, Tepe, Bir Çocuk, Bir Yemin, İki Liman ve Koridor...

    Anılar kentlerde yaşar sevdiğim
    kayalar asıl yüzlerimiz olur kimi zaman
    tüm gökyüzü çiçekler için vardır oysa
    rüzgar utangaç bir kızdır
    sessizden teninde dolaşır
    kokusunu bırakır yasak yolculukların
    kan kesmiştir gözleri çocukların
    uykularında çekmeceleri yağmalanır
    can olur martıya özlem
    kırık kanadını sarar sarmalar da uçar
    tüm durakları kentin geceleri görünmez olur
    kıyılar denizsizdir ..

    Uçurumlar gölgeler için yaşar
    ateşten dili gül iklimi kadınlarının öpüşlere yasaktır
    trenler eski şehirlerden geçer
    acılı ölülerin ve gözlerinin üstünden
    kalbin yalnız mezarlıklara yurttur
    gözbebeği büyücüsü umutlarınla oynar
    sahte eller yaratır öldürücü el sallayışların için
    sözcükleri güç için kullanır utanmadan insan
    dinmeyen sessizlik kanatır
    yarası kabuk tutanlar bilet alabilir güneş ülkesine
    ve ateşte yan tutabilir böyle zamanlar
    inanmayacaksın
    Gördüm...
    deliler hücrelerde yaşayabiliyor bu ülkede
    düşünenlerse delirebilmeyi deniyor sık sık
    evet hiçbir uçurtma uçmuyor göğünde
    hiçbir limanında sevebilenler yok
    hiç kimse 'geell' diye bağıramıyor penceresini açıp bir gece yarısı
    hiç kimse utanmıyor susarken
    sevemezken
    gülüşünden

    Boşvermişlik kapkara bir yılan gibi çökmüş yüreğine şehrin
    inceden zehrini akıtıyor korkaklık için
    'şehirler olmasa anılarımız ölü olurdu' derdin
    haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum sanki
    şehirler, şehirler, iç içe geçmiş şehirler
    gözlerinizle yüreğimizle kurdumuz saklı şehirler
    kıyısı da yok koridorlara vuran
    ve bazı şehirler var
    oraya sadece kuşkular girebilir
    sadece hüzünler
    işte onlardır karanlığın kurduğu gizli kentler ruhumuzda

    Ve bir sokak ki çırılçıplak bir göğüs oluyor kimi zaman
    bembeyaz korunaksız
    soyunmadan çıplak kalabilen ender bir varlık o
    içindekileri de dışındakileri de taşıyor bir arada upuzak düşlere
    eski bir sevdayı deliyor gözlerin
    kimse bir boşluk bulamazken sevdama inan hala...

    Ölüm yorgun burada
    binlercesi bağır bağır bağırıyor tapınanların
    toprak bağrındaki kanı kemiği biriktiriyor suç için
    esir düşmesin diye tepe
    güneşi ele vermesin diye

    Ellerine benzeyen bir hüzünle geliyor burada gece
    sevdalı ufuk karası
    gözlerini öğütlüyor bana
    öylesine vurulmuşum ki sevdana
    görmediğim saçlarına
    gülüşüne
    beni aşka kırdıran bir aşka bedelleniyorum
    mecburum ..

    Bazen çıkabiliyorum parka
    çıplak ayaklarımla çimenleri hissediyorum
    tepe öylesine dinlendirici ki sessizliği
    yıldızlar öylesine inanıyorlar ki hala
    gülümsüyorum
    hala gri görünüyor denizin yüzü
    ve kimse tanımıyor fenerciyi
    işte bazen böyle imkansız olur ölmek
    hiçbir yol almaz seni gitmen için
    hiçbir denize giremezsin çırpıntısızken
    bir boşluk ararsın girebileceğin
    boşluklar delinir
    deliğe girmezsin olmaz yapmazsın
    bir aralık ararsın öteye geçmek için
    ilerlersin görürsün ilerlersin
    tam o aralıktasındır ki
    elin kolun kesilir soluksuz kalırsın
    farkında değilsindir
    o aralığa gelebilmek için pek çoğunu düşürmüşsündür yıllar yılı sakladıklarının
    gitmek için ihtiyaç duyduklarının
    duyacaklarının
    o aralıkta kalırsın
    ileriye asla geçemezsin
    geriye dönüşse zaten yoktur
    dönüp baksan
    kapkara bir göz görürsün gözbebeğinde
    geçmişi oynar beklediklerin istediklerin
    senin için oynar
    artık izleyicilerdensindir sende
    aralık insanlarından

    Bazen çıkabiliyorum parka
    işte bunun için
    ama daha çok bakıyorum
    fısıltılar uzuyor oraya vardığımda
    bulutları görüyorum
    saçlarımı hissediyorum
    kıskanç bir sevgili gibi 'ayı' görüyorum nedense
    öyle hissediyorum
    hem benimle olmayı çok istiyor
    hem de kırgın somurtuyor
    çok da gururlu
    keşke gelmeseydim diyorum utanıyorum
    sonra uzanıyorum sessizliğin geçiyor üstümden hala orada
    geçmişimi bırakıyorum kente kent için
    bir yandan da bağrındaki yılanla savaşıyorum kentin
    zamanla uzlaşıyor benle
    nasıl neyle bilemiyorum

    Ihanet, ihanet kaçınılmaz bir gerçek gibi beni çekiyor orada
    ikimizde şimdi daha iyi biliyoruz belki
    bir aşka bir ölümün yetmeyeceğini

    Kentler dönüşler için vardır sevdiğim
    bir çocuk bir liman iki yemin
    ilk bakışta görülebilenlerdi
    ve her şey bir bakışla başlamıştı yine öyle başladı
    aşk gibi hilesiz kör kuyulara takılmış çığlıklar
    saklananların onurundan bozma gri gülümseyişler
    yarım sevdalar o zamanlarda da vardı
    yurdunu kuşanmıştın sevdana ak bir duvak gibi
    seni ilk kez orada görmüyordum
    bilmiyorum ama ten zayıftı
    kıraç bir toprağı çatlak dudaklarından usulca emziren bir gece yağmuru gibi gülüyordun 'an' larda görebiliyordum ancak seni
    ve tepede çoğu zamanını kaçmakla geçiriyordun
    kilitledikçe çoğalıyordu kapıların
    seni düşünürken yıldızlardan sakınırdım umutlarımı
    teninin dinginliğini papatya gülüşlerinle korkunçlaştırıyordun
    seninle kalabilmek rüzgarı kıskandıran gidişlerinde seninle olabilmek
    sabır istiyordu ..

    Serin bir ırmağın hasretiyle yoğrulmaya başlamıştı işte o günlerde düşlerim
    geceleri kıyıya kadar iniyor
    tepeyi gözlüyordum
    korkuyordum
    ancak bu kadarını yapabiliyordum
    senin gülüşünle çıkmaya cesaretim yoktu oraya
    ne de olsa geceleri istasyonların şehrinden soyunduğu bir yerdeydik
    sinsi bir o kadarda saldırgandı düşlerimizin düşmanları
    sonraları sensizliği gizliden paylaşmayı öğrenecektim tepeyle
    o sanki ben bu şehre ait değilim dercesine haykırıyordu sürekli
    sonsuzmuşçasına kararlı bir gülüşle acısını gizlemeye çalışan
    bir denizin yüzünde hep tepenin soluğunu hissediyordum
    uyumamak için cesarete ihtiyacım yoktu henüz
    sessizliği de paylaşmayı öğreniyordum

    Bazen
    en karmaşık sevgilerin kokularını yüreğine sindirebilmiş bir sardunyanın bakışıyla bakardın
    gülümseyerek direnmeye çalışırdın derinliğine ..

    Çoğu sözcüğe bir anahtar gerekmez dile düşmek için ..dipteki o azınlıksa bir dili yaratabilir ancak kilitli kalanlardan
    sevda ve ölüm adına
    ağzımı açsam sanki bir ayna dolusu cehennem içime kaçacaktı

    Ve bir aynadaki sen aracılığıyla
    diğer bir aynadaki 'sen' e bakarken
    aynalardan birine yaklaşırken ötekinden uzaklaşıyordun hep
    görebilmek için
    bir küçük bir büyük ayna yaratır böylesi bir cehennemi genelde
    iki suretini uzlaştıramazsın birbiriyle
    bir açıdan kendini görebilmen
    diğer bir açıdan kendini yitirmene bağlıdır
    suretler birbirlerini yiyerek yaşayabilir böylece
    tıpkı çağrışımın çağrışımın imgesi, imgeninse çağrışımın maskesi olması gibi
    işte bunun için hiç ama hiç bakmadık seninle tepenin dışından

    Bazen tek bir cesedi paylaşır pek çok kavram şimdi öylesi bir kent ki burası
    herkes bir başkası olabildiği sürece var
    ya da bir başkası herkes olabildiği sürece, yılgınlığını suskunluğuna gizleyebildiği ölçüde var
    hiç kimse hiçbir şey yan tutmuyor
    üç kişi bir araya geldiğinde ikisinin mutluluğu üçüncüyü ezişlerinde yatıyor
    üçüncünün kim olduğu ise hiç önemli değil sıklıkla
    hatta bugün ikilide yer alan bir mutlu
    yarın üçüncü mutsuza dönüşebiliyor kolayca
    önemli olan o üçüncü olma anı
    herkes ezebileceği birine ihtiyaç duyuyor
    söz, ezmek için kullanılan bir silah
    arkadaşlar yoldaşlar arasında bile
    tapınmak öylesine bir yaşam biçimi ki burada
    yürürken unutkanlıklarıyla sevişebilen birisi olmaktan korkuyorum
    yürürken bile bu kentte
    ki yürümek bir düşünmedir
    tabi bütün ozanlarının bir masala sürgüne gönderildiği bir yerde
    herkes bir başkası için yapar
    kendisi için yapması gerekenleri
    ağlarken kana karışır sevdamızın yarısı
    farketmez tutunuruz bireysel kısmına büyük zamanımızın
    ya herkes birbirine geç varır
    ya herkes birbirine erken gider
    gülüşlerimizi kalıcılaştırdığımız ölçüde gidebileceğimiz halde
    biz kalırız gülüşlerimiz gider
    bir insanın bir insana verebileceği en değerli şeyi
    'yalnızlığı'
    bana verdiğini şimdi daha iyi anlıyorum
    beni kalmaya mahkum eden bir yola nasıl sevdalandığımı da
    üstelik senin için yazarken bile sevgilim onu düşlüyorum
    korkunç evet
    ona bir koridorda rastlamıştım
    ya da böyle olmasını istediğim bir gecede
    ölümler sonrasıydı korkusuzdum
    artık hiçbir tren makas değiştirmiyordu ben bakabildiğimde
    bir otobüsün yorgun soluklarla buğulanmış camlarından
    arakadakileri gözlüyordum
    ışıltılarını sayıyordum
    güncesini tutarak sayıklamaların
    koridor basit bir çitti
    ayağımı kaldırıp üzerinden geçemeyeceğim basit bir çit
    sessizdim öfkeliydim
    arkada ayaktaydım üstelik dönüyordum
    sanıyorum otobüse son anda yetişmişti
    daha öncede konuşmuştuk onunla
    öyle sanıyorum benim duruşumdan da korkunç bir merhabası vardı
    ne zamandır görmediğim bir şeyi onda görüyordum
    dahası bir gece birisini görebiliyordum gerçekten
    bir şeyler söylüyordu
    gözlerine bakmamaya çalışırken bile onu görüyordum denizin yüzünde
    sanki amansız bir fırtınada
    balkonda unuttuğum sardunyamı ölü çiçeğimi canlandırmak için gelmişti
    üzerimizde incecik bir yağmurluk dahi yokken
    tepede kar yağışını izlerken ki gülüşümüze benziyordu
    hem de hiç benzemiyordu bir yandan
    bu benzemeyiş tedirginliğimin tehditlerini amansızlaştırıyordu
    ortak bir acıyı dindirmek için çabalarken
    sessizliği paylaşmayı yeniden öğretiyordu bana

    O kıpkırmızı gülüş
    geceye ben senin değilim diyen saçlarının karası
    sevdamın kanını usulca siliyordu
    bir kayıp ülkenin kırlarının
    hüzünlü dağlarının yamaçlarına çektiği sürmeyi anımsatan
    sevdasını bağrında gizleyen kaşları

    Ve kan tutmuş yabancı bir geçmiş
    yakınlığımızın savaşını bir aşk pahasına verdirtiyordu bana
    zamanla daha iyi öğrenecektim
    ya sana ya da aşka ihanet etmem gerektiğini
    benim yüreğimde öylesine çelişiyordunuz öylesine birbirinizken
    ihanet etmekten başka bir şey yapmam mümkün değildi sevda için
    farklı bir iklimde yaşamaya mahkumdum diğerlerinden
    üstelik aynı çağda
    kayıp sözcükler
    sevdalı öpüşler
    bir demir yolu kesilmişti
    baştan aşağı bölüyordu yüreğini
    herkes için başka geçmişleri olan güç satıcıları mutlumuydu bilmiyorum ama
    bu mahkumiyet benimdi onların değil
    ve yemin ederim sevgilim
    geçmişimi kullanmasına hiçbirinin izin vermedim
    kendimin bile
    oysa şimdi saklanan bir denizde her gün bana gülümsüyor
    ve sadece bu

    Yabancılık bir kenttir sevdiğim
    yabancılık bir kenttir
    kendi kendine yasaklanmış bir an kadar yasak
    pencerelere takılıp kalmış bakışlar kadar umursamaz ve cömert olabilir
    yumuşatma gülüşünü
    duvarlarındadır kent
    ayna saklısı bir düş kadar acımasız
    gizle bileyler onurunu gölgeler yıldızlarla
    sarsılmaz bir zaman anlayışı vardı mezarlıkların
    bahçelerine girilmiş tuzak yüreklerde
    her dokunuş için bir başkası olmak gerekir hatırla
    hiç tanımadığın bir öpüş seninkidir aslında
    ne zaman nerde yitirdiğini bulmak zordur ıssız kırılganlıkların
    işte bu da öylesi bir kargaşadan somutlanmış bir izlektir
    pas tutmuş acıları kullanır çark
    her sevdalanış bir izdiham yaratır
    kargaların tarlasında bir korkuluk olursun
    dudağının kırmızısını
    esmer akşam üstleri alır
    kavşaklar acımasızdır
    bir o kadarda şevkatli
    hep seni bekleyen hileli bıkkınlıkla ayaklarını parçalar
    aşka sınır arar
    tek gerçeği kendidir öldürülmüş kentlerin
    işte sorgulanmış baharların ele vermediği kız
    şuna inan şimdi birisi daha öldü herkes biliyor
    yalan söyleseler de sinsice çıkıyorlar kentlerinden
    hepsini bütünleştiren yüreklerinin
    sonsuz karanlığında buluşuyorlar
    onlar dua ediyorlar bizim ölülerimiz için
    sonrası gece oyuncak bir kelebek kırık kanadından yapılmış yaralı bir kuşun
    'insanları olması şart mıdır bir kentin' diye ilk sorduğunda kendimden utanmıştım
    ağlamaklı bir çocuğun düşünde yargılamıştım kendimi
    istasyonlarını varoşlarını gezmiştim kentin
    özür dilemiştim

    şimdi şu kesin ki aşk kadar yabancılık bir kenttir
    oraya uğraması mümkünsüzdür gezginlerin
    dağ yolları dolaşıp geceleri köy evlerinin kapılarını tıklatan ipince bir rüzgar
    yaylaların kokusunu indirecektir gecekondu sokaklara
    belki göl balıkları ile söyleşecektir derviş
    sığ ayrıcalıktır çoğunluk için
    alkış tutacaktır ağaç karnını yaranlara
    sır bıçaktır karanfilin ağzında
    konuşsa kesilir dili sürgün çocukların
    yangınlar doğuracaktır belki kuşku
    yanlış yangınlar
    ama sevdanın sabaha yakın olduğu bir zamanda uğrayacaktır mutlak kente birisi

    Havada uçuşan ince esmer parmakların
    eski ve unutamadığın aşklarınla vurdu kaç kez bana

    Bir büyük kent çölünde koşacaktır çocuk tepeye
    bir daha çıkamayacak olsa da
    o bizim nerde olduğumuzu her zaman bilecektir
    her şey bir bakışla başlamıştı
    bir çocuk bir liman iki yemin
    seni seviyorum . .

    Kahraman Tazeoğlu
  • Kent, Tepe, Bir Çocuk, Bir Liman, İki Yemin Ve Koridor

    anılar kentlerde yaşar sevdiğim
    kayalar asıl yüzlerimiz olur kimi zaman
    tüm gökyüzü çiçekler için vardır oysa
    rüzgar utangaç bir kızdır
    sessizden teninde dolaşır
    kokusunu bırakır yasak yolculukların
    kan kesmiştir gözleri çocukların
    uykularında çekmeceleri yağmalanır
    can olur martıya özlem
    kırık kanadını sarar sarmalar da uçar
    tüm durakları kentin geceleri görünmez olur
    kıyılar denizsizdir

    uçurumlar gölgeler için yaşar
    ateşten dili gül iklimi kadınlarının öpüşlere yasaktır
    trenler eski şehirlerden geçer
    acılı ölülerin ve gözlerinin üstünden
    kalbin yalnız mezarlıklara yurttur
    gözbebeği büyücüsü umutlarınla oynar
    sahte eller yaratır öldürücü el sallayışların için
    sözcükleri güç için kullanır utanmadan insan
    dinmeyen sessizlik kanatır
    yarası kabuk tutanlar bilet alabilir güneş ülkesine
    ve ateşte yan tutabilir böyle zamanlar
    inanmayacaksın
    gördüm
    deliler hücrelerde yaşayabiliyor bu ülkede
    düşünenlerse delirebilmeyi deniyor sık sık
    evet hiçbir uçurtma uçmuyor göğünde
    hiçbir limanında sevebilenler yok
    hiç kimse 'geell' diye bağıramıyor penceresini açıp bir gece yarısı
    hiç kimse utanmıyor susarken
    sevemezken
    gülüşünden

    boşvermişlik kapkara bir yılan gibi çökmüş yüreğine şehrin
    inceden zehrini akıtıyor korkaklık için
    'şehirler olmasa anılarımız ölü olurdu' derdin
    haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum sanki
    şehirler, şehirler, iç içe geçmiş şehirler
    gözlerinizle yüreğimizle kurdumuz saklı şehirler
    kıyısı da yok koridorlara vuran
    ve bazı şehirler var
    oraya sadece kuşkular girebilir
    sadece hüzünler
    işte onlardır karanlığın kurduğu gizli kentler ruhumuzda

    ve bir sokak ki çırılçıplak bir göğüs oluyor kimi zaman
    bembeyaz korunaksız
    soyunmadan çıplak kalabilen ender bir varlık o
    içindekileri de dışındakileri de taşıyor bir arada upuzak düşlere
    eski bir sevdayı deliyor gözlerin
    kimse bir boşluk bulamazken sevdama inan hala...

    ölüm yorgun burada
    binlercesi bağır bağır bağırıyor tapınanların
    toprak bağrındaki kanı kemiği biriktiriyor suç için
    esir düşmesin diye tepe
    güneşi ele vermesin diye

    ellerine benzeyen bir hüzünle geliyor burada gece
    sevdalı ufuk karası
    gözlerini öğütlüyor bana
    öylesine vurulmuşum ki sevdana
    görmediğim saçlarına
    gülüşüne
    beni aşka kırdıran bir aşka bedelleniyorum
    mecburum

    bazen çıkabiliyorum parka
    çıplak ayaklarımla çimenleri hissediyorum
    tepe öylesine dinlendirici ki sessizliği
    yıldızlar öylesine inanıyorlar ki hala
    gülümsüyorum
    hala gri görünüyor denizin yüzü
    ve kimse tanımıyor fenerciyi
    işte bazen böyle imkansız olur ölmek
    hiçbir yol almaz seni gitmen için
    hiçbir denize giremezsin çırpıntısızken
    bir boşluk ararsın girebileceğin
    boşluklar delinir
    deliğe girmezsin olmaz yapmazsın
    bir aralık ararsın öteye geçmek için
    ilerlersin görürsün ilerlersin
    tam o aralıktasındır ki
    elin kolun kesilir soluksuz kalırsın
    farkında değilsindir
    o aralığa gelebilmek için pek çoğunu düşürmüşsündür yıllar yılı sakladıklarının
    gitmek için ihtiyaç duyduklarının
    duyacaklarının
    o aralıkta kalırsın
    ileriye asla geçemezsin
    geriye dönüşse zaten yoktur
    dönüp baksan
    kapkara bir göz görürsün gözbebeğinde
    geçmişi oynar beklediklerin istediklerin
    senin için oynar
    artık izleyicilerdensindir sende
    aralık insanlarından

    bazen çıkabiliyorum parka
    işte bunun için
    ama daha çok bakıyorum
    fısıltılar uzuyor oraya vardığımda
    bulutları görüyorum
    saçlarımı hissediyorum
    kıskanç bir sevgili gibi 'ayı' görüyorum nedense
    öyle hissediyorum
    hem benimle olmayı çok istiyor
    hem de kırgın somurtuyor
    çok da gururlu
    keşke gelmeseydim diyorum utanıyorum
    sonra uzanıyorum sessizliğin geçiyor üstümden hala orada
    geçmişimi bırakıyorum kente kent için
    bir yandan da bağrındaki yılanla savaşıyorum kentin
    zamanla uzlaşıyor benle
    nasıl neyle bilemiyorum

    ihanet, ihanet kaçınılmaz bir gerçek gibi beni çekiyor orada
    ikimizde şimdi daha iyi biliyoruz belki
    bir aşka bir ölümün yetmeyeceğini

    kentler dönüşler için vardır sevdiğim
    bir çocuk bir liman iki yemin
    ilk bakışta görülebilenlerdi
    ve her şey bir bakışla başlamıştı yine öyle başladı
    aşk gibi hilesiz kör kuyulara takılmış çığlıklar
    saklananların onurundan bozma gri gülümseyişler
    yarım sevdalar o zamanlarda da vardı
    yurdunu kuşanmıştın sevdana ak bir duvak gibi
    seni ilk kez orada görmüyordum
    bilmiyorum ama ten zayıftı
    kıraç bir toprağı çatlak dudaklarından usulca emziren bir gece yağmuru gibi gülüyordun 'an' larda görebiliyordum ancak seni
    ve tepede çoğu zamanını kaçmakla geçiriyordun
    kilitledikçe çoğalıyordu kapıların
    seni düşünürken yıldızlardan sakınırdım umutlarımı
    teninin dinginliğini papatya gülüşlerinle korkunçlaştırıyordun
    seninle kalabilmek rüzgarı kıskandıran gidişlerinde seninle olabilmek
    sabır istiyordu

    serin bir ırmağın hasretiyle yoğrulmaya başlamıştı işte o günlerde düşlerim
    geceleri kıyıya kadar iniyor
    tepeyi gözlüyordum
    korkuyordum
    ancak bu kadarını yapabiliyordum
    senin gülüşünle çıkmaya cesaretim yoktu oraya
    ne de olsa geceleri istasyonların şehrinden soyunduğu bir yerdeydik
    sinsi bir o kadarda saldırgandı düşlerimizin düşmanları
    sonraları sensizliği gizliden paylaşmayı öğrenecektim tepeyle
    o sanki ben bu şehre ait değilim dercesine haykırıyordu sürekli
    sonsuzmuşçasına kararlı bir gülüşle acısını gizlemeye çalışan
    bir denizin yüzünde hep tepenin soluğunu hissediyordum
    uyumamak için cesarete ihtiyacım yoktu henüz
    sessizliği de paylaşmayı öğreniyordum

    bazen
    en karmaşık sevgilerin kokularını yüreğine sindirebilmiş bir sardunyanın bakışıyla bakardın
    gülümseyerek direnmeye çalışırdın derinliğine

    çoğu sözcüğe bir anahtar gerekmez dile düşmek için
    dipteki o azınlıksa bir dili yaratabilir ancak kilitli kalanlardan
    sevda ve ölüm adına
    ağzımı açsam sanki bir ayna dolusu cehennem içime kaçacaktı

    ve bir aynadaki sen aracılığıyla
    diğer bir aynadaki 'sen' e bakarken
    aynalardan birine yaklaşırken ötekinden uzaklaşıyordun hep
    görebilmek için
    bir küçük bir büyük ayna yaratır böylesi bir cehennemi genelde
    iki suretini uzlaştıramazsın birbiriyle
    bir açıdan kendini görebilmen
    diğer bir açıdan kendini yitirmene bağlıdır
    suretler birbirlerini yiyerek yaşayabilir böylece
    tıpkı çağrışımın çağrışımın imgesi, imgeninse çağrışımın maskesi olması gibi
    işte bunun için hiç ama hiç bakmadık seninle tepenin dışından

    bazen tek bir cesedi paylaşır pek çok kavram
    şimdi öylesi bir kent ki burası
    herkes bir başkası olabildiği sürece var
    ya da bir başkası herkes olabildiği sürece, yılgınlığını suskunluğuna gizleyebildiği ölçüde var
    hiç kimse hiçbir şey yan tutmuyor
    üç kişi bir araya geldiğinde ikisinin mutluluğu üçüncüyü ezişlerinde yatıyor
    üçüncünün kim olduğu ise hiç önemli değil sıklıkla
    hatta bugün ikilide yer alan bir mutlu
    yarın üçüncü mutsuza dönüşebiliyor kolayca
    önemli olan o üçüncü olma anı
    herkes ezebileceği birine ihtiyaç duyuyor
    söz, ezmek için kullanılan bir silah
    arkadaşlar yoldaşlar arasında bile
    tapınmak öylesine bir yaşam biçimi ki burada
    yürürken unutkanlıklarıyla sevişebilen birisi olmaktan korkuyorum
    yürürken bile bu kentte
    ki yürümek bir düşünmedir
    tabi bütün ozanlarının bir masala sürgüne gönderildiği bir yerde
    herkes bir başkası için yapar
    kendisi için yapması gerekenleri
    ağlarken kana karışır sevdamızın yarısı
    farketmez tutunuruz bireysel kısmına büyük zamanımızın
    ya herkes birbirine geç varır
    ya herkes birbirine erken gider
    gülüşlerimizi kalıcılaştırdığımız ölçüde gidebileceğimiz halde
    biz kalırız gülüşlerimiz gider
    bir insanın bir insana verebileceği en değerli şeyi
    'yalnızlığı'
    bana verdiğini şimdi daha iyi anlıyorum
    beni kalmaya mahkum eden bir yola nasıl sevdalandığımı da
    üstelik senin için yazarken bile sevgilim onu düşlüyorum
    korkunç evet
    ona bir koridorda rastlamıştım
    ya da böyle olmasını istediğim bir gecede
    ölümler sonrasıydı korkusuzdum
    artık hiçbir tren makas değiştirmiyordu ben bakabildiğimde
    bir otobüsün yorgun soluklarla buğulanmış camlarından
    arakadakileri gözlüyordum
    ışıltılarını sayıyordum
    güncesini tutarak sayıklamaların
    koridor basit bir çitti
    ayağımı kaldırıp üzerinden geçemeyeceğim basit bir çit
    sessizdim öfkeliydim
    arkada ayaktaydım üstelik dönüyordum
    sanıyorum otobüse son anda yetişmişti
    daha öncede konuşmuştuk onunla
    öyle sanıyorum benim duruşumdan da korkunç bir merhabası vardı
    ne zamandır görmediğim bir şeyi onda görüyordum
    dahası bir gece birisini görebiliyordum gerçekten
    bir şeyler söylüyordu
    gözlerine bakmamaya çalışırken bile onu görüyordum denizin yüzünde
    sanki amansız bir fırtınada
    balkonda unuttuğum sardunyamı ölü çiçeğimi canlandırmak için gelmişti
    üzerimizde incecik bir yağmurluk dahi yokken
    tepede kar yağışını izlerken ki gülüşümüze benziyordu
    hem de hiç benzemiyordu bir yandan
    bu benzemeyiş tedirginliğimin tehditlerini amansızlaştırıyordu
    ortak bir acıyı dindirmek için çabalarken
    sessizliği paylaşmayı yeniden öğretiyordu bana

    o kıpkırmızı gülüş
    geceye ben senin değilim diyen saçlarının karası
    sevdamın kanını usulca siliyordu
    bir kayıp ülkenin kırlarının
    hüzünlü dağlarının yamaçlarına çektiği sürmeyi anımsatan
    sevdasını bağrında gizleyen kaşları

    ve kan tutmuş yabancı bir geçmiş
    yakınlığımızın savaşını bir aşk pahasına verdirtiyordu bana
    zamanla daha iyi öğrenecektim
    ya sana ya da aşka ihanet etmem gerektiğini
    benim yüreğimde öylesine çelişiyordunuz öylesine birbirinizken
    ihanet etmekten başka bir şey yapmam mümkün değildi sevda için
    farklı bir iklimde yaşamaya mahkumdum diğerlerinden
    üstelik aynı çağda
    kayıp sözcükler
    sevdalı öpüşler
    bir demir yolu kesilmişti
    baştan aşağı bölüyordu yüreğini
    herkes için başka geçmişleri olan güç satıcıları mutlumuydu bilmiyorum ama
    bu mahkumiyet benimdi onların değil
    ve yemin ederim sevgilim
    geçmişimi kullanmasına hiçbirinin izin vermedim
    kendimin bile
    oysa şimdi saklanan bir denizde her gün bana gülümsüyor
    ve sadece bu

    yabancılık bir kenttir sevdiğim
    yabancılık bir kenttir
    kendi kendine yasaklanmış bir an kadar yasak
    pencerelere takılıp kalmış bakışlar kadar umursamaz ve cömert olabilir
    yumuşatma gülüşünü
    duvarlarındadır kent
    ayna saklısı bir düş kadar acımasız
    gizle bileyler onurunu gölgeler yıldızlarla
    sarsılmaz bir zaman anlayışı vardı mezarlıkların
    bahçelerine girilmiş tuzak yüreklerde
    her dokunuş için bir başkası olmak gerekir hatırla
    hiç tanımadığın bir öpüş seninkidir aslında
    ne zaman nerde yitirdiğini bulmak zordur ıssız kırılganlıkların
    işte bu da öylesi bir kargaşadan somutlanmış bir izlektir
    pas tutmuş acıları kullanır çark
    her sevdalanış bir izdiham yaratır
    kargaların tarlasında bir korkuluk olursun
    dudağının kırmızısını
    esmer akşam üstleri alır
    kavşaklar acımasızdır
    bir o kadarda şevkatli
    hep seni bekleyen hileli bıkkınlıkla ayaklarını parçalar
    aşka sınır arar
    tek gerçeği kendidir öldürülmüş kentlerin
    işte sorgulanmış baharların ele vermediği kız
    şuna inan şimdi birisi daha öldü herkes biliyor
    yalan söyleseler de sinsice çıkıyorlar kentlerinden
    hepsini bütünleştiren yüreklerinin
    sonsuz karanlığında buluşuyorlar
    onlar dua ediyorlar bizim ölülerimiz için
    sonrası gece oyuncak bir kelebek kırık kanadından yapılmış yaralı bir kuşun
    'insanları olması şart mıdır bir kentin' diye ilk sorduğunda kendimden utanmıştım
    ağlamaklı bir çocuğun düşünde yargılamıştım kendimi
    istasyonlarını varoşlarını gezmiştim kentin
    özür dilemiştim

    şimdi şu kesin ki aşk kadar yabancılık bir kenttir
    oraya uğraması mümkünsüzdür gezginlerin
    dağ yolları dolaşıp geceleri köy evlerinin kapılarını tıklatan ipince bir rüzgar
    yaylaların kokusunu indirecektir gecekondu sokaklara
    belki gölbalıkları ile söyleşecektir derviş
    sığ ayrıcalıktır çoğunluk için
    alkış tutacaktır ağaç karnını yaranlara
    sır bıçaktır karanfilin ağzında
    konuşsa kesilir dili sürgün çocukların
    yangınlar doğuracaktır belki kuşku
    yanlış yangınlar
    ama sevdanın sabaha yakın olduğu bir zamanda uğrayacaktır mutlak kente birisi

    havada uçuşan ince esmer parmakların
    eski ve unutamadığın aşklarınla vurdu kaç kez bana

    bir büyük kent çölünde koşacaktır çocuk tepeye
    bir daha çıkamayacak olsa da
    o bizim nerde olduğumuzu her zaman bilecektir
    her şey bir bakışla başlamıştı
    bir çocuk bir liman iki yemin
    seni seviyorum

    Kahraman Tazeoğlu
  • Tanrı evlerinin personeli şunlardır:
    1 -En baş rahip veya rahibe
    2- İkinci baş rahip
    3- Baş qadiştum= Fahişe
    4- Naditum= bir tür rahibe
    5- Arındırma rahibi
    6- Ağıt rahibi
    7- Arındırma rahibi
    8- Kahin
    9- Bar-şu-gal= Bir memur
    10- Nu-eş= Bir rahibe
    11- Değirmenci
    12- Kapı bekcisi
    13- Yağ taşıyıcısı
    14- Su taşıyıcısı
    15- Yağ çıkarıcı
    16- Sığır çobanı
    17- Bakırcı
    18- Sığır çobanı
    19- Bahçe temizleyicisi
    20- Tekne sürücü
    21- Tekne gözleyici= Boat tower
    22- Dokumacı
    23- Su dökücü
    24- Hasır örücü
    25- Koşucu
    26- Kralın kahyası
    27- Saray koruyucusu
    28- Yönetmen
    29- Muhasebeci
    30- Hazine koruyucusu
    31- Meyhaneci
    32- Yağ çıkaranların başı
    33- Yazıcı= Katip
    34- Yağlayıcı= Gu-du= Paşişu
    35- Akrobat
    36- Şarkıcı
    37- Yılan büyücüsü
    38- Bira yapıcı
  • 552 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Ölüm Kapısı Serisi 4. Kitabı Yılan Büyücüsü

    Seri, bugüne kadar okuduğum tüm fantastikleri de dahil ederek söylüyorum, muazzam.. Listemde 2. Sırada.. (Kral Katili Güncesini 3.kitabı çıkmadığı halde geçen olmadı hala :))

    7 kitaplık bir seriyi yarılamış bulunuyorum, ilk 2 kitabı giriş niteliğinde olsa da 3te hız kazandı, 4te ise uçtu gitti..
    Haplo, bu kitapta dört dünyanın sonuncusu Chelestra'da deniz alemi halkını buluyor.
    Haplo, Nexus Lorduna itaatsizlik etmeye cesaret edemese de, nefret ettiği Sartan'ların farklı yüzlerini görüyor.
    Sonlara doğru Alfred'in Labirente gönderilme cezası sırasında yüreğim burkuldu.
    5. Kitaba geçmemek için kendimi zor tutuyorum.
    Fantastik severlerin okuması gereken kallavi serilerin başında geliyor. Baskıları malesef yok, tekrar basılma ihtimali de yok..
    Yorum olarak kitabın pdfsini bırakıyorum, halka hizmet ;) (bassalarmış alla alla)
    Lütfen bu evrenden mahrum kalmayın, Epik Fantastikler LOTR ve GOT'tan ibaret değil ;)

    Muazzör yazarlara da alkış Margaret Weis Tracy Hickman

    Vay bee yine dört köşeyim keyiften (: şu hissiyatı için bile okunur ;)
  • Katlanmayı bu kadar zor kılan şey "bilmemek".
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    "Düşler Dörtlemesi asla bir bala (çocuk) roman serisi olmadığını bir kez daha anladım ve okurlara da bunu haykırıyorum. Dörtlemenin ikinci betiği bana biraz Oz Büyücüsü erteği ve insanlığın (kişiliğin) ikinci atası olan Nama (Nuh) yalvacın (peygamberin) yaşamındaki büyük taşkını (tufanı) anımsattı. Bıkmadan usanmadan bu romanı okudum. Betikte geçen dağın arkasındaki sisin tufan ve köylülerin de sapkın insanları olduğu su götürmez bir gerçektir. Sis yani karanlık, bir kişi hariç bütün köylülere aynı düşü tekrar tekrar gösterdi ve o düşteki özlemler ordasında yaşayan gizemli adam kılığındaydı. Oz Büyücüsü adlı erteğine benzerliği ise Şafak, Esra ve Fatma'nın Dorothy olduğu ve hortum yerine kapı (eşik) mekanı bizi Alice'in Harikalar Diyarı'na geçtiği ağaç kovuğunu anımsattı. Aslan, Korkuluk ve Teneke Adam ise betikteki Kavalcı, Ormanların Kralı, Çöl Adam, Kayıkçı ve Dağ Adam'dır. İyi Cadı Glinda, köydeki tek adam (kavalcı ile aynı kişidir) ise Oz Büyücüsü ise Yılan dövmeli büyücüdür. Betik bana şu ankı yaşadığım dört yıllık yalnızlığı anlatıyordu. Betik bize şu iletiyi veriyor; insanların kıymetini bilin ve hayatınızı bir saplantıya feda etmeyiniz. Bunu demeden bitirmek istemiyorum; Kavalcı'nun gerçekte kim olduğunu yazmamış yazarımız. Yine beni merakta bıraktı yazar. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum..."

    #BetikEli #TerkedilmişKöy #DüşlerDörtlemesi #EminErsöz #Şafak #Fatma #Esra #KöydekiAdam (#Kavalcı) #Garip #YılanDövmeliBüyücü #Bücür #OrmanlarınKralı #ÇölAdam #Kayıkçı #DağAdam #DağAdam #Münzevi #Şahmeran #YediverenYayınları
  • 112 syf.
    http://elestirihaber.com/...kavurmacioglu-yazdi/

    Göğü Delen Adam; Büyük Okyanus’taki Polinezya Adaları’nın yer aldığı Samoa’da yaşayan kabilelerden birinin reisi olan Tiavealı Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu yıllarda zihninde oluşan Avrupa ve Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini kendi ana dilinde taslak hâlinde kaydetmesi, sonrasında ise Erich Scheurmann’ın bu notları alıp, anlaşılıp anlaşılmayacağı endişesine rağmen Avrupa’nın insanlarına bir ayna tutmak ve onların kapalı olan gözlerini açmak arzusuyla Almancaya çevirmesi suretiyle ortaya çıkan bir kitap.

    Orijinal adı Der Papalagi olan kitapta Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır, ama aslında kelime literal olarak “göğü delen” anlamına gelmektedir. Kitapta, Papalagi’nin yitirdiği ama Tuiavii’nin sahip olduğu eleştirel bir bakış açısıyla ve yine Tuiavii’ye has bir ifade şekliyle Avrupalının bir başkasının gözünden kendisini görme imkânı sunulur. Uygarlık tutkunları için Tuiavii’nin bakış açısı ilkel, çocukça, budalaca hatta barbarca gelebilir, ama sağduyulu ve alçakgönüllü olanlar onun düşüncelerine hak verecekler ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedeceklerdir. “Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.”

    Göğü Delen Adam’da Tuiavii’nin ilk olarak Papalagi’nin bedenini örtmesine ve bunun için kullandığı çeşit çeşit kılıflar ve örtülere dair görüşleri dile getirilir. Kadın ve erkeğin giymek veya kullanmak zorunda kaldığı çeşitli kıyafetler ve aksesuarlar üzerinden eleştirilerini dile getiren Tuiavii, anlam veremediği ve paradoksal olarak değerlendirdiği kimi tutumları beyaz adamın budala ve körlüğü ile izah etmeye çalışır ve Papalagi’nin gerçek mutluluğa sağır olduğu ve utancını gizlemek istediği için de kat kat örtünmesi gerektiğini ifade eder.

    Tuiavii’nin anlam veremediği bir diğer husus Papalagi’nin taştan kutularda yaşamak için gösterdiği çabadır. Onun dilinde modern şehir hayatındaki devasa apartmanlara karşılık gelen “taş kutu”larda bir Samoa köyünde yaşayan toplam insandan daha fazla insanın yaşamasına rağmen bunların birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden ve birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamaları, doğallığını yitirmemiş Tuiavii’nin izahını yapamadığı bir durumdur. Üstelik Papalagi, bu taş kutulara olan hayranlığından dolayı ona temiz havanın ya da güneşin girememesi veya mutfaktaki kötü kokuların dışarı çıkamaması gibi yaşam için oldukça zararlı olan taraflarını da fark edemez. Daha garip olanı ise köylerde yaşayan “toprak insanları”nın kentlerde yaşayan “yarık insanları”na göre daha güzel ve daha sağlıklı ortamlarda yaşıyor olmalarına rağmen şaşılacak bir şekilde yarık insanlarını kıskanmaları, yarık insanlarının ise onları küçümsemeleridir. Kendini ve kendisi gibi olan kabilesini güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak gören Tuiavii, Büyük Ruh’a sadık kalarak taşlar sebebiyle O’nun kalbini kırmamak gerektiğini düşünür ve yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanların bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kaldığı hâlde mutlu olabileceklerini ifade eder,“Bırak, Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun!” der.

    Papalagi’nin para ile ilişkisini paranın onun gerçek tanrısı olduğu nitelemesiyle ifade eden Tuiavii, para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenlerin; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından ve çocuklarından olanların; bu uğurda sağlığını bile feda etmekten çekinmeyenlerin varlığından bahseder. Papalagi için para her şey demek olduğundan her şey için de para ödemek zorundadır. Güneşin doğuşundan batışına kadar neredeyse parasız yapabileceği hiçbir şey yoktur. Yemesi, içmesi, uyuması, eğlenmesi, odasını aydınlatması bile paralıdır. Hatta öldüğünde de öldüğü için ailesi para ödemek zorundadır; hem mezarı için hem de mezarı başına onun adına dikilen mezar taşı için. Tuiavii’nin Avrupa’da para vermeden kullanılabildiğini keşfettiği tek şey “hava”dır. Bunun da muhtemelen unutulduğu için parasız olduğunu; çünkü her Avrupalının para istemek için sürekli yeni nedenler arayıp durduğunu düşünmektedir. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olarak para sahibi olanlar da sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmemektedir. Her zaman daha fazlasını istemektedir. Her zaman başkalarından daha fazlasına sahip olmak derdindedir. Bu hırs Papalagi’yi sürekli paraya karşı uyanık tutarken bir taraftan da bütün duygularını ele geçirir ve gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan hasta eder. Tolstoy’un İçimizdeki Şeytan adlı kitabında yer alan “Yumurta Büyüklüğünde Tohum” adlı hikâye de insanların elinde olanla yetinmeyip başkalarının hakkına göz dikmeye ve hırsları sebebiyle daha çok elde etmek için daha çok çabalamaya başladıklarında tıpkı Tuiavii’nin de ifade ettiği gibi kendilerini nasıl bir hazin sonun beklediğini örneklendirmesi açısından çok değerli.

    Tuiavii, halkına “Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü henüz paradan haberleri yoktu.” diye hitap ederken Papalagilerden varlıklı olanlara gösterilen saygının gerçekte kendilerine mi yoksa paralarına mı olduğunun da kestirilemeyeceğini ifade eder.

    Papalagi’deki daha çok kazanma hırsının onu ne hâle getirdiğine dair satırları okurken bir metro yolculuğu esnasında yorgun, mutsuz ve ıstırap içindeki insanların yüz ifadelerini şaşkınlıkla fark eden ve bir süre hayretle gözlemleyen Muhammed Esed’in o an yaşadıklarını ve sonrasında ise nasıl hidayete erdiğine dair öyküsünü hatırlıyorsunuz: 1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi.

    Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?’ Farkında olmadıklarını biliyordum. Çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha fazla âlet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhâlde.

    Eve döndüğümüzde, daha önce okumakta olduğum ve masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Rutin olarak kitabı kaldırmak için elime aldım. Fakat tam kapamak üzereydim ki, gözüm açık sayfaya takıldı ve okumaya koyuldum: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür suresi/1-9)

    Bir an öylece sessiz kaldım. Sanırım Kitap elimde titredi. Sonra onu Elsa’ya uzattım ve şöyle dedim, ‘Bunu oku. Bu, bugün metroda gördüğümüz durumun cevabı değil mi?’

    Medeniyet inşa etmek; ancak madde ile mana, fizikî dünya ile metafizik ilke, refah ile adalet ve dünyayı imar etmek ile dünyanın ötesine geçebilmek arasındaki dengenin doğru bir şekilde kurulabilmesiyle mümkündür. Hâlbuki Papalagi’nin inşa ettiği medeniyette bir efendi kendi bedeni yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye kardeşlerini en kötü işlerde çalıştırmaktan çekinmezken ve bu durumdan vicdanı zerre kadar sızlamazken sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmez.

    Kapialist sistem varlığını devam ettirebilmek için modern insanı bir taraftan sürekli kazanmaya bir taraftan da sürekli harcamaya teşvik eder. Bunun için de mütemadiyen ihtiyaç listesine hep yenilerini ekler. Papalagi sürekli yeni “şey”lere ihtiyaç duyar; ama Tuiavii’ye göre bir insanın çok fazla “şey”e ihtiyaç duyması aslında büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Papalagi de yoksuldur; çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür ve asla “şey”leri olmadan yaşayamaz. Hatta “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için “ateş borusunu” alnına dayamayı bile tercih eder. Ateş gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek, bir depremde yıkılıp harap olacak ve her seferinde yeniden yapması gerekecek “şey”leri elde edebilmek için yüzleri daima yorgun ve acılıdır.

    Tuiavii’nin Avrupalı insanlarda anlamakta zorlandığı bir diğer konu da onların hiçbir şey için zamanlarının olmaması ve sürekli bir şeyleri yetiştirme, bir şeylere yetişme çabası içinde olmalarıdır. Modern insanın haz ve hız peşinde koşarken aslında hayatın kendisine sunduğu birçok güzelliği de farkında olmaksızın ıskaladığına, ne acısının yasını tutmaya ne de mutluluğunu doyasıya yaşamaya dahi vakit bulamadığına dikkat çeken Tuiavii, “Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker.” der ve Papalagi’nin bütün gücünü ve bütün aklını zamanını genişletmek için harcayıp daha çok zamanı olsun diye ayağının altına “demir tekerlekler”, sözcüklerine kanatlar takarken elde ettiği bu zamanını ne yaptığını, nerede/neye harcadığını sorar, kendi sorusunu da şu şekilde cevaplar: “Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan bir yılan gibi akıp gidiyor ellerinden.”

    Medeniyetin ölçütü bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? Tuiavii; “Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi olup da, bir yolcuya bir tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz?” diyerek Avrupa’nın medeniliğini ve Avrupalının medeniyet anlayışını sorgularken bir taraftan da sahip olunan zihniyetin bir toplumun kullandığı dile nasıl yansıdığını kendi dillerinde hem benim hem de senin anlamına gelen “lau” gibi bir kelimeye Papalagi’nin dilinde rastlamanın asla mümkün olmayacağını ifade ederek örneklendirir.

    Papalagi’nin gözünde makinenin Büyük Ruh’tan daha güçlü ve değerli olmasını da eleştiren Tuiavii, makinenin Avrupa’nın ulu büyücüsü konumunda olduğunu ifade eder. Çünkü makine yorulmak nedir bilmez; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çalışabilir. Kıtalar ötesine uzanan elleri, karanlıkta gören gözleri vardır. Çok daha fazlasıyla mucize olarak nitelendirilebilecek başka özelliklere de sahip olsa da kusursuz olmayan bir tarafı daha vardır ki o da biz çalışırken her şeyin içinde olan, ellerimizle var ettiğimiz sevgiyi midesine indirmesidir. Tuiavii’ye göre yaptığı iş üzerinde konuşamayan, o işi yaparken gülümseyemeyen, işini bitirdikten sonra yaptığı işi görsünler diye anne babasına ya da herhangi bir sevdiğine gösteremeyen, takdir karşısında mutluluğunu, tenkit karşısında hüznünü sergileyemeyen soğuk metal yığınının ürettikleri, Papalagi nezdinde eşyanın değersizleşmesine sebebiyet vermektedir. Papalagi hiçbir şeyi layıkıyla sevemez, hiçbir şeye hak ettiği değeri veremez, makine aynısından defalarca yapabilirken nasıl sevsin, nasıl değer versin ki!

    Papalagi’nin akıl almaz davranışlarından biri de her şeyi meslek hâline getirmesi ve nefret ederek de olsa ömrü boyunca kendine meslek olarak seçtiği her ne ise onu yapmasıdır ve çoğunun da yalnızca meslekleri olan şeyi yapabilmesidir. Bu, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek gibi bir şeydir; hâlbuki insan sadece ayak, sadece dil, sadece güç-kuvvet demek değildir; bunların hepsi bir bütündür, hepsi bir arada olmak ister. İnsanın yüreği, ancak bütün organları ve duyuları ile bir arada hareket ediyorsa sağlıklı, mutlu olabilir, yoksa bir bölümü canlı diğer bölümü ölüyse asla!

    Yoksulun zengini, zenginin yoksulu oynadığı; hastanın kendini sağlamın, zayıfın ise güçlünün yerine koyduğu; kısacası herkesin gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte olarak yaşama imkânı bulduğu, sahte yaşamların yaşandığı yerdir sinema, Tuiavii’nin kafasında ve çok büyük bir yeri vardır sinemanın Papalagi’nin hayatında. Bir de onun hayatında böylesine önemli bir yer işgal eden ikinci bir şey; özellikle kötü ve acı veren olayların bütün detayları ile anlatıldığı, ama çoğunlukla insanların bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatabilecekleri yeni şeylere imkân vermeyecek, anlatsalar bile bildikleri bir hususun tekrarı olacak şekilde hemen hemen dünyada olup biten her şeyden haberdar olmalarını sağlayan ve nihayetinde zerk etmeye çalıştığı bakış açısı ve fikirleri ile bütün insanları tek bir kafa hâline getirmeye çalışan “gazete”dir. Gazete bir makine gibi her gün yeni düşünceler üretir; ama bu düşünceler besleyen fakat güçlendirmeyen gıdalar gibidir.

    Papalagi’nin handikaplarından biri de sürekli düşünmesi ve bir şeyin üzerine düşünürken üzerine düşündüğü şeyi elinden kaçırıp kaybetmesidir Tuiavii’ye göre. Mesela, “Savaii’ye varmam ne kadar sürer acaba?” diye düşünür; ama yolculuğun akıp gittiği o güzelim güzergâhı gör(e)mez, ölü olmadığı hâlde yaşamayı beceremez. Bu sebeple Tuiavii, halkını uyarma gereği duyar; Papalagi bize ışığı getirmiştir, ama ışığı elinde tuttuğu için kendisi karanlıkta kalmıştır; Tanrı’nın sözü ağzındadır, ama kendisi anlamamıştır; yüreği paranın, zevkin ve makinenin önünde eğilir, ama Tanrı’nın önünde eğilmez; Tanrı “Birbirinizi sevin” der, ama Papalagi zıvanadan çıkmıştır, birbirini katleder, bir de bize vahşi der.

    Medeniyetin bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunun çok iyi farkında olan Tuiavii, onun en temel özelliğinin maddi gelişmişlik ya da tabiata hâkim olma değil, gerçek manada “medenilik” ilkesinin toplumsal hayata hâkim kılınması olduğunu düşünür ve bu sebeple son olarak halkına şu çağrıda bulunur: “Kendi kendimize ant içelim ve (Papalagi’nin) yüzüne haykıralım. Sevinçlerin zevklerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrı’nın bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar.”