• 192 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Bazı kitaplar yaşanmışlık kokar. Sanki yaşadıkları bir yerden çıkacak ve insanlara kendini gösterecek. İşte bu kitaptaki öykülerde bulunan karakterlerin yaşadıkları veya hissettikleri sizi onların yanına götürüyor.

    Savaşın acımasızlığı ile yaşamaya çalışan insanlara tanık olacaksınız. Savaşın içinde kendi kimliklerini aramaya çalışan savaşın ortaya çıkması ile hayatları etkilenen o insanların...

    Yazar verdiği bir röportajda şöyle demiştir:

    "Saraybosna Marlborosu’na girecek hikâyelerden birini Haziran 1992’de, Saraybosna Kuşatması’nın başlamasından iki buçuk ay sonra kaleme almıştım. Dolayısıyla, tarihsel bir mesafe kat etmek veyahut tarihin vuku bulmasını beklemekten ziyade, olacak olanları neredeyse gerçekleşmeden önce yazmaya başladım. Korkudan ve gözlerimin önünde dünyanın, beni ben yapan her şeyin, bütün bir hayat tecrübemin, geleneklerimin ve şimdilerde sıkça kullanılan bir kelime olan “kimliğimin” yok olmasının verdiği yıkıcı bir çeşit duyguyla yazdım. Bana öyle geliyordu ki, tabii eğer savaştan kurtulursam, olduğum kişiye dair geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Ve ben de dâhilinde yok olan tüm dünyamın, tüm kimliğimin, tüm o olduğum kişinin bulunduğu hikâyeleri yazdım. Eğer gerçek hayatta bunların hiçbiri artık olmayacaksa, hatta Saraybosna da olmayacaksa, en azından, kimlik kartım gibi göstereceğim ve “Evet, bakın, bu benim.” diyeceğim bu kitapta olsun. Bu kitap ve diğer her şey işte bunun gibi sebeplerden ortaya çıktı. Savaş pornografisini sevmem, savaşın romantize edilmesini de sevmem, yalandan duyarlılıkları, kolektif duyguları ve kurbanlarla yapılan empatileri de. Saraybosna Marlborosu’nun karakterleri katiyen kurban değildir. Onlar anormal koşullardaki normal insanlardır. "

    Gelecek hakkında plan yapamadığınız, bir adım atsanız ne olacağını bilemediğiniz , doğdunuz veya kendinizi hissettiğiniz o yerin yok olacağını düşündüğünüz o zamanlar... Ancak yazar şartlar ne olursa olsun Saraybosnalıların yaşama inancını, yaşama tutunmaya çalışmalarını, umutlarını ve hayallerini öykülerine serpmiş.

    Öyküler normal bir durum veya olayı anlatırken bir anda çıkan savaş ile yaşamların nasıl değiştiğini aktarıyor. Bombaların yanı başında patlamasını, insanların birbirine bakışlarını ve daha nicelerini...

    Kitabı sevmemin nedeni yazarın kendine has üslubu ile Saraybosna'yı Saraybosnalıları anlatmasıdır. Sanki o kültürü ve yaşanılanları okurken kendimi bir yandan sokaklarda yürürken bir yanda savaşın içinde buldum.

    Kitabın içinde yirmi dokuz tane öykü bulunmaktadır. Gelelim hikayelerin ayrıntılı incelemelerine:

    İlk öykü Gezinti. Yağmurlu bir günde küçük bir çocuğun otobüs gezintisinde yaşadıklarını okuyoruz.

    İkinci öykü Kaktüs. Kız arkadaşı seyahat etmeyi seven hayatta güzel şeylerin kaçacağını düşünen biridir. Bu yüzden yılbaşını şehrin dışında geçirmeyi teklif eder. Ancak işler planladığı gibi olmayacaktır. Yılbaşı hediyeleri otel odasında vermeyi istemese orada hediyelerini verirler. Kız arkadaşı ona bir kaktüs almıştır. İşte bu kaktüs ve kaktüsün onun hayatına etkisini okuyacağız.

    "Çok da önemli değil, yalnızca hayatta detayları korumamız gerektiğine dair bir uyarı. Geride başka bir şey de yok."

    Üçüncü öykü Soygun. Bahçelerinde hayat dolu elma ağaçları var. Komşuları da bu elma ağacında bulunan elmaların en güzelini seçerlerdi. Bir gün onlara karşılık verdikten sonra olanları okuyoruz.

    Dördüncü öykü Tosbağa. Anlatıcının Tosbağa'yı aldığı ilk gün yaşadıklarını, onu nerede ve nasıl aldığını ve daha sonra olanları anlatıyor.

    "Veda dediğin yavaşça gelmeliydi, her zerrem de hissetmeliydim, ta ki bu şehirde, ölmüş ve bedenleri parçalanmış insanlar, tahrip edilmiş binalar ve unutulmuş bir çocukluk dışında, bana ait hiçbir şeyin kalmadığını idrak edene kadar."

    Beşinci öykü Yüzük. Anneannesinin ölümünden sonra yaşanılanları okuyoruz.

    "Savaş kedersiz ölümler alışkanlığı üzerine kuruludur."

    "Mutluluk, diğer bütün duyguların yokluğunda, diğer bütün intibaları unutturacak o sahneyi gözetler ve tıpkı bir orgazm ânı gibi, hayatın iplerini elinde tutmaya azca önem verirsin."

    Altıncı öykü Gospar. Gospar Ivo'nun savaş ile beraber değişen hayatını okuyoruz.

    Yedinci öykü Boşnak Güveci. Elena ve Zlaya birbirinden farklı iki insandır. Birbirlerine aşık olurlar ancak savaş kendisini gösterir. savaş ile değişen hayatlarını okuyacağız.

    "Peki ya aşk neydi? Aşk hayal etme, plan yapma, düşlere dalma hakkından kimseyi mahrum bırakmamaktı."

    Sekizinci öykü Küçük Hanım. Çipo halasının dairesine taşındıktan sonra Küçük Hanım'ın gelmesiyle yaşanılaları okuyoruz.

    Dokuzuncu öykü Gong. Tramvay sürücülerinin çaldığı çan orada yaşayan insanları etkilemeyi çoktan bırakmıştı. Taa ki bir gün eski boksör Mişo bu yere gelene kadar. Onun gelişi ve Gong sesinin ondaki etkisini okuyacağız.

    Onuncu öykü Slobodan. Yıllardan 1944. Mira ve Bogdan, Mira'nın karnındaki bebeğin alınmasına karar verirler. Ancak kürtaj başarısız geçer ve Slobodan dünyaya gelir. Peki bu durum hayatını nasıl etkiler?

    On birinci öykü Alabalık. Aldığı haber ile geçmişinin izlerini hatırlayarak gecenin ay ışığından göl manzarasına çatıdan bakar. Geçmişin izlerini takip ediyoruz.

    On ikinci öykü Sakal. Savaş zamanı bodrum katında esir alınan kişilerin yaşadıklarını okuyoruz.

    On üçüncü öykü Çapkın Çiko. Armin'i Harun'un gözünden okuyoruz.

    On dördüncü öykü Komünist. Ivo T. komünisttir. Onun yaşadıklarını okuyoruz.

    "İnsanın kalbi, yalnızca doğru yere hafifçe vurduğunuzda yumuşarmış."

    On beşinci öykü Mezar. Mezarlıklara doğru bir yolculuk yapıyoruz. Yaşam ve ölümün iç içe olduğu bu yerde, tepedeki mezarlıktan, burada yatanların hayatlarını mezarcının anlatması ile dinliyoruz.

    "Hayat yalnızca yaşadığını bildiğinde kıymetlidir. Ölüm seni her zaman hazırlıksız yakalar, yaşadığını bile fark etmediğin bir anda."

    On altıncı öykü Akbaba. Konuşkan İzet'in savaş zamanında başına gelen olayı ve sonrasını okuyoruz.

    "Zaten bir insan hiçbir şey bilmediği bir konu hakkında nasıl yalan söyleyebilirdi?"

    "Belki de hayatta en mantıklı kararın hiçbir şey söylememek olduğu anlar vardı."

    On yedinci öykü Bahçıvan. Savaş sırasında marul, havuç ve yaban havucu ekmesini ve yaşadıklarını okuyoruz.

    On sekizinci öykü Uyanış. Savaş günleri Davor'un yaşantısını, geçmişini ve çevresinde yaşanılanları okuyoruz.

    On dokuzuncu öykü Voyvoda. Komutan anlamına gelen kelime Musa adındaki birine lakap olarak kullanılıyor. D. köyünde yaşayan bu kötü adam hakkında yazılmış hikayeyi okuyoruz.

    Yirminci öykü Teşhis. Çetnikler salih F.'nin gözleri önünde eşi ve çocuğunu öldürmüştür. Bu olaydan sonra onun yaşadıklarını okuyoruz.

    Yirmi birinci öykü Koloni. Avusturya- Macaristanlılar, Bosna'ya geldikten sonra kurdukları kolonide yaşayan Rudo L.'nin yaşadıklarını okuyoruz.

    Yirmi ikinci öykü Ret. Bir çocuğun, babalığı ve annesi ile olan hayatından kesit okuyoruz.

    Yirmi üçüncü öykü Fotograf. Senka ve Maşo'nun aşk hikayesini okuyoruz.

    "Her aşkın anahtarı sadakattir."

    Yirmi dördüncü öykü Yolculuk. Yuruşiç ailesinin savaştan kaçmak, ait oldukları yerden uzaklaşmak, için çıktıkları yapmaları gereken yolculuğu okuyoruz.

    Yirmi beşinci öykü Kör. Zoran'ın komşularından birinde bulduğu tartıdan sonra yaşanılanları okuyoruz.

    Yirmi altıncı öykü Çan. Çan barından ve orada çalan şarkılardan bahsedilen bir öykü.

    Yirmi yedinci öykü. Mektup. Terk ettiği şehirden sonra yeni yaşadığı yerde eline geçen mektubu okuyoruz.

    "Hayat, nabız gibi, tüm ufak aldatmacalar ve ertelemelerle atmayı sürdürüyordu, tıpkı çekler ve kredi kartları gibi, insanlar kapalı çemberler içerisinde neon ışıklı reklamlar gibi titriyorlar ve ait oldukları yüzyılı yaşıyorlardı, anne rahminden mezara kadar tüm felaketlerden uzak bir biçimde."

    "Hayatın yaşanan kısmı unutulmaya değerdir, gelmekte olan kısmında ise insan, tıpkı masallardaki gibi, ölene dek mutlu mesut yaşamalıdır."

    Yirmi sekizinci öykü Saksafoncu. Saksafoncu ile kendini kıyaslamasını okuyoruz.

    "Telaffuz edilmemiş kelimeler narin bir sessizlik oluşturur, savaşlardan ve tartışmalardan iyisiyle kötüsüyle kurtulmuş herkes huzurlu uyur."

    Yirmi dokuzuncu öykü Kütüphane. Saraybosna'da yaşanılan patlamalar sonucu yanan Viyeçnitsa kütüphanesini, yanan kitapları ve kitapların derin anlamlarını okuyoruz.

    Eğer öykü türünde ve Saraybosna ile ilgili yazılmış kitaplardan hoşlanıyorsanız bakmanızı öneririm.
  • 21. yüzyıl Türk şiirinin Mona Lisa’sı

    Yaşasaydı bu ay 50 yaşına girecekti Didem Madak. Korona filan derken evde kutlayacaktı doğum gününü. Ama işte hayat... Gelin biz kutlayalım. Onu anarak, Metis Yayınları’ndan çıkan şiirlerini, Solmaz Zelyüt imzalı “Didem Madak’ı Okumak” kitabını okuyarak. Dilimizde pul biber acısıyla. Ama hayata ikna olarak...

    8 Nisan 1970’te İzmir’de bir kız çocuğu dünyaya gelir. Didem koyar annesi adını, gözüm anlamında, gözüm gibi sevdiğim... 6 yıl sonra da kardeşi Işıl doğar. Çocuklukları Burdur’da geçer. Göle yakın bahçeli bir evde. Civcivleri Kınalı ve Kömürcük... Kendi halinde bir öğretmen anne babanın çocuklarıyla birlikte kurduğu mutlu yuvası. Bilmezler ki Didem, 21. yüzyıl Türk şiirinin en önemli şairlerinden biri olacak. Bu şiire farklı bir doku katacak, çok sevilecek. 12 Eylül’e kadar her şey yolunda gider. Darbeyle birlikte baba Uşak’a sürülür. Anne Füsun Hanım kızlarıyla yalnız kalır Burdur’da. Tedirgin günler, geceler. Çok neşeli, hayat dolu, kızları için elleri pençeye durmuş şahane bir kadındır Füsun Hanım. O kadar ki, evlerinin arka bahçesine diktiği mısırların geceleri duyulan hışırtısından kızları korkuyor diye sabah hepsini kökünden keser atar.Didem, annesi sayesinde edebiyatla tanışır. Çocuk romanlarıyla başlayan okuma serüveni hep devam eder. Önceleri mutlulukla sonraları hayatla başa çıkmak için: “Güzin Abla’sı kitaplar olan bir kızdım / İçim sıkılmasa o kadar / Tek satır bile okumazdım”.

    Hayata inanmak için

    Didem 13’üne, kız kardeşi Işıl 7 yaşına girdiğinde anneleri kanserden ölür apansız. Daha 38 yaşında. Anneler Günü’ne iki gün kala. Hediyeleri ellerinde kalır. Bir cüzdan, bir ruj. O gün açılan derin yara ömrünün sonuna kadar kapanmaz Didem’in içinde. Kendi deyişiyle o gün, içindeki ay dede yüzlük bir ampul gibi parçalanır. Bundan sonra hayatının her anını annesizlik belirler. Babaları yeniden evlenir. Kızlarla arası açılır. Didem o ara annesinden kalan şiir defterini bulur. İçinde dönemin şairlerine ait şiirlerin yazılı olduğu. İyi bir şiir okurudur Füsun Hanım. En sevdiği şiir Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı”dır, daha sonra Didem’in de çok seveceği. O şiirlere tutunur Didem. Kendisi de yazmaya başlar. Annesini ne zaman çok özlese bir şiir yazar önceleri. Sonraları ise hayatın yalan olmadığına, hayata inandırmak için kendisini. Hukuk Fakültesi 1. sınıftayken, biraz da evdeki mutsuzluktan kurtulmak için sınıf arkadaşına kaçar, onunla evlenir. Okulu yarım bırakır. Para yok, pul yok. Tezgâhtarlıktan anketörlüğe birçok işte çalışır. İlk şiiri 1995’te Sonbahar dergisinde yayımlanır. 26 yaşındadır. Dört yıllık mutsuz evliliği bitirip fakülteye döner. Bornova’da bir bodrum katında yaşar, sekreterlik yaparak geçimini sağlar. Süt ve çikolatayla geçirmeye çalışır o mutsuz günleri. Sık sık su basar bodrum katını. Suları temizlerken Tanju Okan’ın “Kadınım” şarkısını söyler hep: “Sen... Kadınım”. Ben sensiz olamam diyen Okan’ın sesi iyi gelir ona, sevilen bir kadın gibi hisseder kendini; güçlü aynı zamanda. Sevilmek de güçlü kılar ya insanı.

    Kırılgan ama kararlı

    Ağrı çeker gibi yaşar hayatı. Varoluş sıkıntısı, onun beraberinde getirdiği kederler yakasını bırakmaz. O tarifsiz kedere deva bulma çabasıdır şiir: “Sözler... / Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan”. Ama bütün bunlara rağmen gamzeli gülüşüne hayatın tüm güzelliklerini sığdırır. Şen şakrak, komik, eğlenceli bir kadındır aynı zamanda. Kırılgan ama kararlı. Kadınlık bilinci yüksek. Mücadeleci. Hüzünle neşenin hayatı ikiye bölüp paylaştığı. 21. yüzyıl Türk şiirinin Mona Lisa’sı... Bir süre ortalardan kaybolur. Arkadaşları kendisinden haber alamaz. Sadece ara sıra kız kardeşi Işıl’a uğrar. Üç yıl süren bir inzivadan sonra başında örtüsüyle çıkagelir: “Örtündüm ben. Kadın kimliğimden de sıyrıldım. Bu beni rahatlattı”.O üç yıl, inanmaya çalıştığı hayata tasavvufla tutunur. Mutsuzluklarının, umutsuzluklarının üstesinden tasavvuf kitaplarıyla gelmeye çalışır. İnanmak ona iyi gelir; onun gibi hayata inanmakta zorlanan birine. Bu süreçte kadın kimliği üzerine de çok düşünür. Örtünerek bu kimliğin dayatmalarından kurtulmaya çalışır esasen. Dönüşünde, o güne dek yazdığı şiirleri bir dosya haline getirip yarışmaya yollar kız kardeşi. “Grapon Kâğıtları” adlı bu dosya İnkılâp 2000 Şiir Ödülü’nü kazanır. Örtüsünü çıkararak gider ödülünü almaya. Kadın kimliğiyle sulh olmuştur artık.

    Kızı ve esin perisi

    Bursa Cezaevi’ndeki siyasi mahkûm Timur Çelik’in ilgisini çeker şiirler. Cezaevinden çıkınca tesadüfen tanışırlar. 2005’te evlenirler. Hukuk Fakültesi bitmiş, İstanbul’da avukatlık yapmaktadır Didem Madak. 2008’de kızları doğar. Ömrü boyunca özlemini çektiği, bir yanını eksik kılan annesinin ismini verir kızına: Füsun. Kızının doğumundan sonra esin perisi anne Didem’le boy ölçüştüremez, çekip gider. Merkez Füsun’dur artık. Çok da dert etmez bunu. Değil mi ki şiir yazmak derdini anlatmaktır ona göre, ha kelimeler ha Füsun’un bebek kokusu, ama ne gam: “Şiir yazmak gibi bir prensibim yok. Derdimi anlatmaya çalışıyorum ben. Patates baskısı yaparak derdimi anlatmam mümkün olsaydı, kuşkusuz öyle yapardım. Hem eğlenceli olurdu böylesi. Hem daha az zarar verirdim kendime.” Zaten kızına da şöyle tembihler: “Canım kızım cehaletimden şair oldum. Annesizlikten. Sen sakın şair olma.”

    Dilimizde pul biber acısıyla

    Onun şiiri hem kendi hayatının hem gündelik hayatın şiiridir. Öyle gösterişli, ağdalı kelime oyunları yoktur Didem Madak’ın şiirinde. Hayatla hemhal olmaya, kadınlığının şifrelerini çözmeye çalışan güçlü bir kalemin domatesten bardaktaki ruj lekelerine, simli yılbaşı kartlarından çekyatlara, şehriye çorbasından çiçekli pazen perdelere, ütü masalarından enginara, kedilere dokunuşu, onları şiir kılışıdır yaptığı. Ki yazmak öyle çok da romantik bir şey değildir esasında, yazmanın sorumluluğunu taşıyan herkeste olduğu gibi, Didem Madak için de: “Ne zaman yazmaktan kaçsam / Banyoyu kireç çözücüye buluyordum / Yazmaktan kaçtığımda mavi sular köpürüyordu kirli fayans aralarında”.

    41 yaşına girdiğinde üç kitaplı bir şair, 3 yaşında bir kız çocuğu annesidir. “Grapon Kağıtları”, “Ah’lar Ağacı”, “Pulbiber Mahallesi” ve Füsun.

    Ben bu hikâyeyi böyle usul usul daha sayfalarca anlatmak, Madak’ın 60’lı, 70’li yaşlarına uzanmak isterdim. Ama öyle olmadı. 24 Temmuz 2011’de annesiyle aynı kanserden hayata veda etti Didem Madak, galiba tam da ona ikna olmaya başlamışken. Yaşasaydı bu ay 50 yaşına girecekti. Korona filan derken evde kutlayacaktı zaar doğum gününü. Ama işte hayat. Gelin biz kutlayalım. Onu anarak, Metis Yayınları’ndan çıkan şiirlerini, Solmaz Zelyüt imzalı “Didem Madak’ı Okumak” kitabını okuyarak. Dilimizde pul biber acısıyla. Ama hayata ikna olarak...

    Filiz Aygündüz
  • Hiç kimse sonunu bilmeyecek. Ama gerçek bir şey gördüm ben: yaşamın ta kendisi.
    Kolektif
    Sayfa 150 - Alakarga Yayınevi
  • ... insanlar kötülüğün cezasız kaldığını görmeye alıştıkça adalet duygusu köreliyor.
    Kolektif
    Sayfa 128 - Alakarga Yayınevi
  • Acısı koyulaştıkça daha yabanıl bir tınıya büründü şarkısı, çünkü ölümün kusursuzlaştırdığı aşka öykülüyordu bu kez, mezarın öldüremediği aşkı.
    Kolektif
    Sayfa 105 - Alakarga Yayınları
  • Bu dilin dünyadaki en güzel, en berrak ve en özlü dil olduğunu, onu sahiplenip korumamız ve hiç unutmamamız gerektiğini, çünkü bir halk esir düştüğünde diline sahip çıkmanın hapishanesinin anahtarını elinde bulundurmak anlamına geldiğini söyledi.
    Kolektif
    Sayfa 74 - Alakarga Yayınevi
  • .

    Adamın bütün gereksinimi, başından topuklarına dek iki metreydi.

    .
    Kolektif
    Sayfa 70 - Alakarga Yayınevi