• %6 (41/752)
    ·6/10
    İÇERİĞİ
    Her Müslüman’ın bilmesi gereken iman, temizlik, namaz, zekat, hac, oruç, kurban, kerahiyet ve istihsan ve İslam ahlakı konularını içeriyor. Ayrıyeten peygamberlerin (a.s.) siyeri de mevcut.

    ÜSLUBU
    Kitap, genel olarak bilimsel bir üsluba sahip olsa da manevi içerikli yorumlar da ihmal edilmemiş.

    KİMLERE HİTAP EDİYOR?
    Akıllı olan ve büluğ çağına girmiş her Müslüman’a [Kitap, Hanefi mezhebi esas alınarak yazılsa da diğer mezheplerin de görüşlerini ihmal etmemiş. Fakat diğer üç mezhep mensupları için %100 yeterli bir ilmihâl denilebilir mi, emin değilim (Hanefi mezhebinden olanlar için bile eksik konular var; ileride açıklayacağım. Aslında diğer mezhepler için %100 yeterli mi, bilmiyorum sözümden kastım eksik olan konular hariç her konuda tam olarak bütün mezheplerin görüşünü açıklayıp açıklamadığına emin olmadığımdır.)] ve İslam fıkhını genel hatlarıyla öğrenmek isteyen herkese hitap ediyor.

    KİTABIN KAZANDIRDIKLARI NELERDİR?
    Temel düzeyde ehlisünnete uygun bir iman ve günlük hayatta işe yarayacak sağlam bir fıkıh bilgisi kazandırıyor.

    HATALARI ve EKSİKLİKLERİ
    Büyük İslam İlmihâli'nden genel olarak bahsedecek olursak; çoğu hoca ve âlim tarafından piyasanın en iyi ilmihâllerinden biri -hatta en iyisi- olduğu düşünülüyor. Ben bütün ilmihâlleri okumadığım için bir şey diyemem ama öyledir herhâlde... En iyi ilmihâl olduğunu varsaysak bile gene de birkaç önemli konunun eksik olduğunu söyleyebilirim.
    Ömer Nasuhi Bilmen’den Allah (c.c.) razı olsun. Fakat şu konuları da kesinlikle eklemeliydi diye düşünüyorum:
    1. Evlilik hakkında (Evlilik, Aile Hayatı Boşanma vb.) çok daha ayrıntılı bir bölüm mutlaka olmalıydı.
    2. Miras hukuku.
    3. Ticaret, ziraat, alışveriş konusunda çok daha ayrıntılı bir bölüm olmalıydı.
    4. Sigara, müzik, mastürbasyon, resim ve heykel (sadece namazın mekruhlarında bahsediliyor) gibi konuları anlatan bir bölüm bulamadım. Bunlar da mutlaka olmalıydı.
    5. Borç meselesi daha ayrıntılı yazılabilirdi.
    6. Yemek yeme adabı bölümünde sağ elle ve önünden yenilmesi gerektiğine dair bir bilgi bulamadım.
    7. “Giyilmeleri, Kullanılmaları Gerekli ve Caiz Olup Olmayan Şeyler” bölümünde; “kadınların erkek kıyafeti giymemesi ve erkeklerin de kadın kıyafeti giymemesi”yle alakalı bir ibare bulamadım.
    8. Kerahîye ve İstihsan bölümünde; dövme yapmak, küpe takmak, dişlerin şeklini değiştirmek, kaş aldırmak, saçı saça eklemek, saçı ve sakalı boyamak gibi meseleleri bulamadım.

    Belki birkaç tane daha eksik konu bile vardır...

    Eksik dini konuları, ehlisünnet kişilerden (Ebubekir Sifil, İhsan Şenocak, Ömer Faruk Korkmaz, İsmailağa Fıkıh Heyeti vb.), bir fıkıh kitabından veya ehlisünnet bir siteden bakabilirsiniz.).


    Büyük İslam İlmihâli’nin bu baskısından (Yasin Yayınevi, 2020, Sadeleştirenler: Hüsameddin Vanlıoğlu, Fatih Kalender, Abdullah Hiçdönmez, Emin Ali Yüksel) söz edecek olursak: Bu baskıda da birtakım hatalar var. Fakat diğer baskılara göre -çoğu baskı elime geçmese de- çok daha güzel gibi (hatta en iyisi bile olabilir). Çünkü açıklamaya ihtiyaç olan yerlerde açıklamlar yapılmış ki bu, büyük bir önem taşıyor.

    Yakın bir zamanda Mehmet Talu’nun sadeleştirdiği kitabı almıştım. Fakat bir hocayı dinlediğimde o kitabın da -açıklama olarak- yetersiz olduğunu öğrendim. Doğru düzgün bir ilmihâl bulmak için üç kere değişim yaptım. Boşu boşuna hem param hem zamanım gitti. Bence bu baskı dışındaki bütün baskıların kaldırılması lazım. Eğer sizde bu yayınevi haricinde bir baskı varsa kesinlikle bu yayınevinin bu baskısını almanızı tavsiye ederim.

    Bu baskının hatasına ve eksikliklerine gelirsek:

    Hatası:
    1. Güncel Türkçe kurallarına göre -aşırı olmasa da- hâlâ yazım yanlışları bulunuyor. Hatta kitabın kapağındaki “İlmihal” yazısı bile yanlış yazılmış. Doğrusu “İlmihâl” olmalıydı.
    Tabii şöyle bir şey de var: Bu ilmihâl belki de yıllar önce hazırlanmıştır fakat güncellenmediğinden de bu hâlde olabilir.


    Eksiklikleri:
    1. Eser sadeleştirilmiş sadeleştirilmesine ama hâlâ yeterli değil. Maalesef günümüz modern insanlarının anlayamayacağı kelimeler bulunuyor.
    2. Kitabın içinde yazılan ayetler ve hadisler dışındaki Arapça yazıların (dua vb.) kesinlikle Latin harfleriyle okunuşu verilmeliydi (çoğu verilmemiş). Bu, Arapça okumasını bilmeyenler için çok büyük bir sıkıntı oluşturur diye düşünüyorum.


    KİTAP HAKKINDA TAVSİYELER
    Temizlik, namaz, kerahet ve istihsan, İslam ahlakı ve peygamberlerin siyeri bölümünü her yıl bir kere okunmasını tavsiye ederim (İslam ahlakıyla ve siyerle ilgili sürekli okumalar yapıyorsanız; bu bölümleri her yıl okumanız gerekmiyor.).
    Oruç bölümünü her Ramazan’a yaklaştığınızda, hac bölümünü her hacca gideceğinizde, zekat bölümünü her zekat vereceğinizde ve kurban bölümünü de her kurban keseceğinizde okumanızı tavsiye ederim.
    Bu tekrarlamalar vesilesiyle bilgilerinizi tazelemiş olursunuz inşallah.


    SONUÇ
    Benim hayal ettiğim ilmihâl; her türlü gerekli konuyu barındıran, her türlü ihtilaflı hükmü dört mezhebe göre karşılaştırmayı ihmal etmeyen, günümüz diline tamamıyla uyan ve güncel yazım ve noktalama işaretlerine sahip bir ilmihâldir. Bütün ilmihâlleri araştırmadığım için böyle bir ilmihâl var mı bilmiyorum ama büyük ihtimal yoktur diye düşünüyorum. Eğer varsa inşallah karşıma çıkar, ha eğer yoksa inşallah en yakın zamanda böyle bir ilmihâl yazılır. Hatta bir gün ilmihâl yazmak için yeterli fıkıh bilgisine sahip olursam kendim yazmayı düşünüyorum.
    Ama her şeye rağmen daha önce de dediğim gibi: En iyi ilmihâllerden biri -belki de en iyisi- gibi görünüyor.
  • 480 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Kendisi ile çokça karşı karşıya gelsek de; aşina olmadığım bir yazar, Khaled Hosseini. Özellikle "Uçurtma Avcısı" adlı kitabı okumam için yolumu çokça kesti. Herkesçe bilindik kitapları, çok sonrasında kendimi okumaya mecbur hissettiğimde okumak gibi sevmediğim bir huyum var. Bunu bir kez daha dile getirmek beni utandırsa da geç olmayan pişmanlıkları seviyorum: "Khaled Hosseini; doğruyu dile getirmek gerekirse, daha öncesinde hayat izlerinize dokunamamak beni pişman ettirdi."
    "Ve Dağlar Yankılandı" okuduğum ilk kitabı. Gerçi hediye edilmeseydi, belki hiç okumayacağım bir kitaptı. Kitaba başlama nedenim; kitabın görünüşünden ya da yazardan etkilenmem değil, bu kitabı bana veren kişiden gelen her şeyin bana bir şeyler öğreteceği inancı. Bir kitaba başlamadan, evvela kitabın yazarının biyografisini okurum. Bu kazandığım güzel bir alışkanlık. Khaled Hosseini, biyografisiyle beni etkilemedi değil. Hayatım boyunca aradığım gerçek hikayeler meğersem onun kaleminde mevcutmuş. Kitap hakkında yapılan eleştirilere baktım -tabii bunu kitabın ortalarında yapmam benim lehime oldu- yazarın diğer iki kitabını okuduktan sonra sonuncu yani bu kitabı okuyanlar hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu, kısaca bahsetmiş olursam. Bunun yanında benim gibi okumaya bu kitapla başlayanlar, kitabı çok beğendiğini söylüyor. Bu eleştiriler diğer iki kitabın çok daha güzel olduğu düşüncesini doğuruyor bende. En kısa zamanda diğer iki kitap da kütüphanemde yerini alır umarım.
    Aslında kitaba başlamadan önce uzun uzun baktım kitaba, daha kapağından belliydi güzel insani duygular bahşedeceği. Yazarın biyografisini de okuyunca, kitapta yazarın kendi hayatından bazı izler barındırabileceği düşüncesine kapıldım. Bu kitabın -okuyucu çok fazla hayat zorluğu çekmemiş olsa bile- bazı konularda insanı yetiştirdiğine inancım var. Yeni kitap okumaya başlamış birini düşünürsek ona fazlaca sıkıcı ve ağır bir kitap gelebilir lâkin okumayı seven birini düşünürsek okumaktan çok düşündüren ve oturup bazı noktaları tahayyül ettiren bir kitap. Trajediye çok fazla yer verilse de, çok duygusal olmayan birini ağlatacak bir kitap değil. 1949 yılının bahar mevsiminde başlayan ve 2010 yılının kış mevsiminde biten bir öykü. Her bölüm yıllara göre ayrılmış. Başkarakter Abdullah ve Peri olsa da, kitaptaki birçok karakter bir başkarakter niteliğinde yer kaplamış. Birkaç öykünün bir araya toplanılmış hâli de denebilir. Tek başlarına birbirlerinden bağımsız görünseler de bir araya gelince ufak da olsa bir bağlantılarının olduğunu görmek büyük bir başarının söz konusu olduğunu düşündürüyor.
    Bir olay olurken etrafında gelişen diğer olaylar ve kişileri de detayla incelenerek kâğıda dökülmesi benim hoşuma gitti. Bazı yerlere "Olmasa da olurdu." desem de. Her bölümün kendine göre çalması, çalınan müziğe aşinalığımızın olmamasını doğururken; bu aşina olamamışlık kitaba karşı küçük kopmaları beraberinde getiriyor. Buna rağmen kitabın başından sonuna kadar bağlanan o sağlam halat küçük kopmalara rağmen devamlılığı sağlıyor.
    Kitabın sonunda da her sorumuzun yanıtlanmamasını, gerçeğe yakın bir kitap olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
    Yine de daha farklı bir son beklerdim. Bana, yazarın kitabı yetiştirmek amacıyla hızlıca yazdığı bir sonmuş hissi uyandırdı.
    En azından Abdullah'ın onların yanında olmasını isterdim. Uzun yıllar sonra bulunmuş ve içindeki o değerli fotoğraf çıkarıldıktan sonra herhangi bir yere bırakılmış bir cüzdan gibi olmasını istemezdim. İnsan sevdiği bir şeyi hatırlamasa bile ona beslediği o sevgi onun solunda eski bir kenttedir.
    Mesela, Peri'nin hayatına ya da diğerlerinin hayatına değinildiği gibi Abdullah'ın da hayatına değinilmesini isterdim. Çünkü Abdullah ile ilgili kısımların azlığı ve özenememişliği kitapta büyük bir boşluk açıyor.
    Gülümsediğim tek yer ise Süleyman Wahdati ile Nebi'nin yaşlandıktan sonraki bir dönemde aralarında geçen bir diyalog.
    Roşi (ya da asıl adıyla Roşana) ve Thalia beni etkileyen iki kadın.
    Roşi'nin yazdığı kitaba ulaşmak, o imza gününde yer almak istedim imza günüyle ilgili kısmı okurken.
    Roşi'ye ayrılan bölümü okurken İdris'e de oldukça şaşırmıştım. Beklemediğim bir şeydi, sözünü tutmaması. İmza gününü nereden öğrenmişti acaba? Belki yıllardır aklındaydı. Belki sözünü tutmamasının nedenlerinden biri de bu konudan dolayı çevresinden çekinmesiydi. Roşi ise bunca yıla rağmen onun simasını unutmamıştı. O kitaba bıraktığı küçük not beni duygulandırmıştı. Hatta oraya küçük bir not almıştım "Bazı yazarlar bazı doktorlardan çok daha fazla hayat kurtarır." diye. "Kitapta yoksun." Çünkü insan güzel olarak hayal ettiği birini kötü olarak yazmak istemez. Sonu güzel olmayan bir şeyin başının güzel olması onun çirkin olduğu gerçeğini değiştirmez. Dr. İdris. Bir çocuğun başını okşadıktan sonra elini kıyafetinle silmekti senin yaptığın...
    "Keşke sadece o bölümden oluşan bir kitap olsaydı."dediğim zamanlar olmadı değil.
    Çünkü hepsinin bir arada olması, istemeden de olsa hangisinin daha çok etki bıraktığını kıyaslamak zorunda bırakıyor insanı.
    Thalia hayran olduğum bir kişilik oldu. Sabrı, gayreti, iyimserliği, vefakârlığı...
    Kitabın içine girip yaptığı kameradan bir fotoğraf çekmek istedim.
    Bayan Wahdati ile ilgili kısmı okuyunca ise şunu tekrarladım içimden "İnsanın en büyük servetinden biri de bakış açısıdır." Belki bencil bir kadındı. Yine de Nebi'nin şu sözlerini tekrarlamak gerekir: "Bir başkasının yüreğini, yüreğinden geçenleri yargılarken kişi bir miktar da olsa alçakgönüllülükten ve yardımseverlikten nasibini almış olmalı." Belki babasını bu kadar kötü yorumlamasının ve kurtuluşu kaçmak olarak seçmesinin bir nedeni de annesiydi. Annesinin -aynı onun yaptığı gibi- çocuğunu bırakıp gitmesiydi. Peri Wahdati, aslında doğum tarihi ve Nila Wahdati'nin evlenme tarihinden de kısaca onun çocuğu olmadığını anlayabilirdi. Çünkü Nila Wahdati yaptığı bir röportajda eşiyle daha önce tanışmadığını, bir gün ansızın onu istemeye geldiğini söylemişti. Zaten bir hafta sonrasında da evlenmiş oluyorlar, Nebi'nin anlattığına göre.
    Mesela Süleyman Wahdati'nin, Nila ile evlenmesininin nedenini merak ettim kitapta ama bunun cevabı verilmedi. Nila'nın babasıyla bir anlaşma yapmış olabilir miydi ya da başka bir şey? Yazar belki de, bazı önemli olmayan kısımların detayını vermek yerine bu tür önemli konulara yer verebilirdi.
    Adel ile ilgili o kısım ise "Olmasa da olurdu." dediğim kısımlardan biriydi. Çünkü bence insanı kitaptan asıl koparmaya çalışan bölüm Adel ile ilgili olan bölümdü.
    Tek başına belki iyi denilebilir ama kitaptaki en sevmediğim kısımlardı. Bu bölüm okuma isteği uyandırmıyordu ben de.
    İlerki bölümler yazılsaydı eğer büyük ihtimalle "Adel'in babası hapse girerdi; Adel ve annesi de, annesinin ailesinin yanına yerleşirlerdi." gibi bir yorumda bulunabildim sadece.
    İnsanın burnunun ucundaki şeyi görememesi bazen aptallığından değil de etrafındaki insanların rolünü çok iyi oynamasındandır.
    ❁❁❁
    Kitapta geçen bir söz var: "Kilometrekareye binlerce trajedi düşüyor." İşte kitabın kısaca özeti.
    ❁❁❁
    Kitap okumayı seven birine rahatça tavsiye edebileceğim bir kitap oldu. Umarım kitap yüreğinize güzel duygular bahşedebilir.
  • EMEL BOZTAŞ'TAN

    LEYLA 'YA MEKTUPLAR; Dünya'ya, Güneş'e ve Ay'a Mektuplar adı altında 3 başlıktan oluşmaktadır. Emre Karadağ ile kitap hakkında konuştum, yazarken nelere dikkat ettiğini, nasıl bir teknik kullandığını, vb. konuştuk. Leyla'ya Mektuplar, bir kıza 3 farklı karakterdeki erkeğin aşkını ve bu aşklarını farklı şekilde ortaya koymasını anlatmaktadır:

    1. Aşık: Özgüvensiz, saf, platonik
    2. Aşık: Kendinden emin, sert, tutkulu, asabi ama erkekliğine çok!! sürdürmeyen (gurur yapan)
    3. Aşık bir psikolog. Bana göre aşkını tam olarak belli etmeyen, mesleğinin püf noktalarını bilen ve bu yüzden aşkını dolaylı ifadelerle yansıtan ; bunu yaparken de genellikle hastalarının hayatlarından kesitler/ örnekler veren bir aşık!

    Leyla'ya Mektuplar'da yazar ironik bir dille kendini de koymuş. Emre Karadağ'ın dediği gibi "üstkurmaca"
    Kitapta: Emilé Zola'nın NANA'sı; Vladimir Nabokov'un LOLİTA'sı ve HUMBERT'i; Stefan Zweig'in Sabırsız Yürekli kahramanı teğmen HOFMILLER; Tolstoy'un ANNA KARENİNA'sı; Kafka'nın Dönüşüm'ünün böcek adamı GREGOR SAMSA'sı ve daha bir çok edebiyat dünyasının kahramanlarının bizim üç aşıkla maceraları da yer almaktadır.

    Bu kitapta Emre Karadağ'ın şair yönünü de keşfettim

    Leyla'ya Mektuplar 'da pek çok simgesel ögeler mevcut: Dünya, Güneş ve Ay neyi simgeliyor?
    Her bölüm sonunda parantez içi cümlelerde yatan mesajlar ne?

    Okumanızı tavsiye ederim. Farklı, ilginç, zorlu, düşündürücü ve güzel bir kitap.


    HİLAL UYGUR'DAN

    İnsan yaralandıkça büyür, büyüdükçe yaralamayı öğrenir, böyle böyle de başkalarını büyütür.Zira büyümek hiç bir yazarın kaleminin kıvıramadığı bir sancıdır. Şahsen ben kitabın bizi seçtiğine inanırım, doğru zaman geldiğinde. Sevgili Emre Karadağ'ın Leyla' ya Mektuplar kitabı da bu büyüye hizmet edişi açısından gönlümde özel bir yeri olacak kitaplardan.Vladimir Nobokov, Tolstoy, Kafka, Bukowski, Emile Zola, Pavese, Virginia Woolf, Beckett gibi bir çok yazarın, severek okuduğum kitaplarını anımsama şansı bulduğum kurgusuyla Leyla'ya Mektuplar'da yazarın ruhsal, düşünsel ve yürek çözülmesini de görmek tanışma anlamında beni memnun etti. Herkesin bir Leyla'sı olduğunu bilmek de...
    Nokta atışı tespitleri ve yaşamın sırlarını idrak etmiş gönül gözünden kalemine taşanlar takdire şayan. Aşk en dipteyken yücelten dipsiz bir ironik kuyu ve Leyla bir özge candır...

    SEMA SALİHOĞLU'NDAN

    LEYLÂ'YA MEKTUPLAR ile ilgili teknik ve edebi bir yorum yapamam... Fakat bana hissettirdiği şeyleri birkaç kelime ile ifade etmeye çalışayım..

    Tüm kitap boyunca, DNA moleküllerinin oluşturduğu o meşhur sarmal şekle benzeyen bir dünyada yürür gibiydim.. Yürümekten öte, ara ara havalanıp, bazen de aşağıya yuvarlanmak gibi bir his..
    Her şey birbiri ile hem ilgili, hem birbirinden bağımsızdı. Aşkın en utangaç haline de rastladım, hayallerdeki en şehvetli yüzüne de.. Yıllar önce 'Suç ve Ceza' ile belleğimde ayrı bir yer edinen Raskolnikov, Leylâ' ya yazılan mektuplarda aniden karşıma çıkıp beni şaşırttı..!
    Kahramanlar, Lolita'nın peşinden giderken beni de sürüklediler..
    Bazı cümlelerde düşe daldım, bazı tespiterle kendi unuttuğum gerçeklerime çarptım..

    Ellerimde tuttuğum, tekrar okunası ve her okuyuşta yeni sesler duyulası bir kitaptı...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    1)KAPAK TASARIMI = Günler süren kargo gecikmesi sonrasında nihayet kitabımı teslim almıştım. Hiç bekletmeden okumaya giriştim. Huyumdur, okumadan önce her kitabı biraz izlerim. Nedenini bilmiyorum. Kitabın ön kapağında açık kahverengi renkte bir çöl düzlüğü, hemen onun üzerinde göğe doğru yükselen, susuzluktan ve güneş yanığından kupkuru kalmış yapraksız siyahımsı bir ağaç, ağacın ardında beliren koyu kahverengi renkli iki çöl tepesi ve üstünde yükselen masmavi sıcak bir gökyüzü. Mavi zemin üzerinde büyük, beyaz ve sade tonda kitabın ismi "Leyla'ya Mektuplar", hemen altında da mütevazi duran yazar Emre Karadağ'ın ismi. Kitap henüz elime geçmeden önce aklımda kapağa dair bir betimleme oluşmuştu. Ortada bir Leyla ve ona yazılan Mektuplar olduğuna göre bir de Mecnun olması lazımdı. Ve Mecnun kapaktan çok uzakta olamazdı. Muhakkak kapakta bir işaret olmalıydı. Bir süre düşündükten sonra buldum. Leyla, kapakta görülen o koskocaman çölde, kendini aratan gizli ve dibinde tatlı suyu olan derin bir kuyuydu sanki. Mecnun ise susuzluk sebebiyle ayakları çölün kumuna kök salıp sabitlenen ve vücudu Leyla kuyusunun ateşi ile kuru oduna dönüşen ağacın ta kendisiydi. Koca çöl ise sürekli arayışta, buluşta ve tekrar kaybedişte olduğumuz bu dünyaydı işte. Haydi kitaba geçelim artık....️

    2)️MEKTUPLAR = Bu bölümde karakterleri saymak isterdim ama hem varlar ve çoklar, aynı anda hem hiç yoklar ve sadece mektupları var. Aya, güneşe ve dünyaya hitaben yazılmış mektuplar bunlar. Mektuplar hem aynı kişiden farklı kişilere hem de ayrı kişilerden aslında aynı kişiye yazılmış gibi duruyor. Yazar Emre Karadağ bizleri "6" isimli eserinde olduğu gibi parçada bütün ve bütünde parçayı anımsatan, aratan, bulduran, kaybettiren, karmaşık ve ilginç bir üslupla gezdirip duruyor. "Post modern" bakış açısı ile kitaba devam ederken "gerçeklik" kucağına düşüyoruz. Gerçeklik ile yürürken "gerçek üstücülük" sarmalına sürükleniyoruz. Bu savrulmalar bizi bir taraftan yorarken diğer taraftan da garip bir zevk veriyor.

    3)️KONU = Kitabın isminden anlaşılacağı üzere, dünyanın var olduğu ve insan cinsinin iki farklı surette yaratıldığı günden bu yana gündemden düşmeyen ve düşmeyecek olan Kadın ve Erkek İlişkisi, yani bizleriz. Sanırım ilk ana ve babamız olan Adem ile Havva desek de olur. Sonrasında onların, aşkın duygu suyuna batırılmış hali olup yansıyan Leyla ile Mecnun desek de olur. Konu başka ne olsun ki? Hep bizleriz. Emre Karadağ bizleri 6 kitabında alıştırdığı gibi, gidişata göre karışık zerrelere ayırıyor. Sonra tahrik ettiği merakımızı en son dönemeçte ustalıkla gideriyor. Mesela Mecnun'u taa en sonlarda akıl hastanesinde görüyoruz. O vakte kadar bahsi var ama ismi, cismi yok. Aslında bize kitapta farklı isimlerle yer alan Leylalar kadar, farklı isimlerle yer alan Mecnunları da aratıyor yazar. Ve bu durumdan da kitabı bitirmeye yakın haberdar oluyoruz. ️

    4)️KİTABIN DİLİ = Kitabın dili bizi son haddine kadar zorlayacak derecede cüretkar. Dünyaya, aya ve güneşe yazılan mektuplar arasında kimlerle ve nelerle karşılaşmıyoruz ki? Nobokov un kaleme aldığı ve beyaz perdeye aktarılan Lolita eseriyle tanıdığımız şair karakterli Humbert ile yaşı son derece küçük olan sevgilisini arıyoruz. Öyle ki bu durum bana rahatsızlık verdi. Bilmediğim bir ayrıntı yoksa bu adam pedofili sapığı gibi. Sonra karşımıza gülüşüyle romancı şair Kerouac çıkıyor. Mavi külüstür arabamıza binip Meksika yolculuğu bahsi yapıyor. Emil Zolanın meyhanesinde Kupo ve Nanayı tanıyoruz. Beckett ile Godot yu Beklerken kelam ediyoruz. Bir otel odasının banyosunda Kafkanın Gregor Samsası ile karşılaşıyor ve onu montumuzun cebine alarak eve götürüyoruz. Tutunamayanlara selam veriyoruz. Ve yazarın "6" eserindeki anne karakterine psikiyatri kliniğinde tekrar tesadüf ediyoruz. Bar taburesinde Zweig'in Hofmiller'i ile oturuyoruz. Sonra şair Nervel' in kendisini sokak lambasına asmasını izliyoruz. Hemen ardından maymun - insan karışımı bir evrim hayaline rastlıyoruz. Dostoyevski'nin Raskolnikov'una , Baudlaire, Ahmet Kutsi, Cahit Sıtkı, Aziz Nesin, Atilla İlhan, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Can Yücel ve Yahya Kemal'ine şiirle selam duruyoruz. Shakespeare, Bukowski, Pavese ile selamlaşıp Virginia Woolf ile nehre atlıyoruz. Hemingway ile kafamıza sıkıyoruz. Ama bir türlü Leyla'ya ulaşmıyor ve ölmüyoruz, kararlı bir şekilde ölemiyoruz. Eee, tabi Leyla ölmez. Peki Mecnun ölür mü hiç? Bu kıyamete kadar devam edecek bir azap ve hediye sanki. Kitapta gerçek ve hayal iç içe geçmiş ve işlenmiş. Bizler de bunu büyülenmiş şekilde normal gibi okumaya dalıyoruz. Emre Karadağ'ın ustalığı işte tam burada saklı. Yani saçma, yani saçma değil, yani gerçek, yani gerçek değil. Peki nasıl? Hepsi bir arada. İlginç kapılar ilginç arayışlar ve buluşlar. Ölmüyoruz, ölemiyoruz çünkü hem hiçiz, hem yokuz, hem çokuz, hem varız. Ve dünyada yaşayan milyarlarca insanız ama aslında sadece bir kişiyiz. Biziz, aynı kişiyiz, sayısız kopyayız. Kimimiz kadın, kimimiz erkek.

    5)️BİTİŞ ÇİZGİSİ - ANA TEMA = Mektupların her birinin bitişiyle birlikte Leylalara ve Mecnunlara yani bize, gökyüzünden seslendiği çok aşikar olan "Kutsal Kitabın" alıntı ihtarlarıyla ve müjdeleriyle duraklıyoruz. Anlıyoruz ki, bizler birbirimiz için hem hediyeyiz hem de imtihanız. Haydi Leylalar, haydi Mecnunlar, kadınlar ve erkekler!!! Kitabın dili gibi birbirimize cesurca itiraf edelim. Mecnun Erkekler, genç ve güzel olan kadını elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, Tolstoy'un kaç adet olgun Anna Karenina'sını intikam alırcasına hırsla avucunun içine alıp oynadı ve terk ederek, kırmızı çantası ile trenin altına atlayışını izledi? Aynı anda acı ve zevk duydu değil mi? Peki Leyla Kadınlar, aklı başında, genç ve yakışıklı olan adamı elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, kaç adet Hemingway'ı, Nervel'i hırsla ve intikam alırcasına feci ölüme sürükledi? Kaç tane Kays'ı Mecnun'a çevirdi? Aynı anda hem zevk hem acı duydu değil mi? Haydi cesur cevap verelim. Evet kim kazandı, kim kaybetti? Biz yenildik, biz hep kaybettik. Birbirimize çok kıydık, az sevdik. Ve aslında çok kişi olan bir tek kişi olduğumuz için çoğumuz yine bizi öldürdük. İşte bizim imtihanımız tam da budur. İmtihanın karşılığı vardır. İyi olanlara iyi, kötü olanlara kötü not verilecektir. Yazar Emre Karadağ'ın diliyle "Buraya yani (dünyaya) benzemez olan o yerde" herkes hesap verecek. Çünkü her mektubun sonunda işaretleri görünen o "Kutsal Kitabı" gönderen Büyük Zat, kendi sözüne kesinlikle sadıktır.️

    6)️ŞAİRLER ve YAZARLAR = Dostum Yazar Emre Karadağ'ın kitapta algıladığım ifadesi ile biraz "Puşt" olan karakter, ara sıra şiir yazan ve okuyan bir şairdir aynı zamanda. Bana göre "Puştluk" bu adamın kendi karakter yapısında. Yoksa şairlerin ve şiirlerin "puştluk" ile alakası yoktur. Gerçi net olarak bilemeyiz ha. Belki de şairlerin ve şiirlerin çok cezbedici bir yanı, "puştluğu" olabilir. Ancak bu durumda ortaya bir tablo daha çıkar. Yani, yazarların, öykülerin ve romanların şiire göre daha cezbedici "neleri" olabileceği tespitlerini okuyucu yorumlarına bırakmak en iyisi herhalde. Emre Karadağa yazım hayatında devam ve başarı diler, grubumuzdaki bütün kitap severlere selam ve saygılarımı sunarım. Kitapla, şiirle ve sevgiyle kalın.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Bu kitap da 6 'da olduğu gibi yine düşündü- ren, nasıl yani dedirtip şaşırtan, merak ettiren, farklı kurgusuyla yine çok güzeldi ve tam beklediğim gibiydi.
    Her bölümün sonunda, parantez içi cümlele- rin, alıntıların kaynağı düşünülürse ,verilen mesajlar da oldukça anlamlı, araştırılmış denk getirilmiş ,tabii ki anlayana..
    Konusuna gelecek olursak
    Dünya'ya ,Güneş'e ve Ay'a mektup yazar üç kişi.Aslında hepsinin sevdikleri kızlaradır o mektuplar.. Yazar öyle istemiştir.
    Onunla nasıl karşılaştılar, neler yaşadılar, anlattılar bölüm bölüm.Bazen olan, bazen hayalleri, bazen de olmayan şeyler yazdılar arada yazara kafa tuttular,itiraz ettiler..
    Dünya'ya mektup yazan;plâtonik âşık hep uzaktan takip eden cesaretsiz...
    Güneş'e mektup yazan çok farklıydı; sert,acımasız, kendine has ceza yöntemiyle kadınlara bakış açısıyla fazla özgüvenli ama bir o kadar da şâir, ilginç bir tip ..
    Ay'a mektup yazan daha da farklı biriydi; danışanlarının hikâyelerinden örnek vererek anlatıyordu aşkını,fazla belli etmeden... Danışanlarına ait anlattığı güzel ve etkiliyeci hikâyelerde,ailede baba figürü ailedeki önemi özellikle vurgulanmış..
    Nanozomi, yazdıkları, çektiği fiziksel zorluk ,ruhsal acı ve maymun besleyen adamın hikâyeleri oldukça farklıydı...
    Bekleyen anne tasviri vardı, millet olarak o aptal kutusuna bağımlılığımıza da sanki karıncalı televizyonla inceden dokunulmuş..
    Ve intihar girişimleri vardı ki onlar da tanıdık yazar ve kitaplardaki kahramanların hayatından
    Ayrı kızlara yazılan mektuplar ama aslında aynı kız , onlar üç kişi miydi yoksa tek kişi de farklı kişiliklere mi bürünüyorlardı ya da olmak istedikleri miydi?Kafalar karıştı değil mi?Bence aynı kişiydi ,yazar mıydı yoksa o mektupları yazanların hepsi? ;)
    Kızın kitap sevgisi çok güzeldi,erkeğine okutmaya çalışması da ...
    Yine sanata yer verilmişti kitabın içeriğinde sinema,tiyatro ve o kitaplardan yazarlar,şairler ve kahramanları da katıldı maceralara karakteristik özellikleriyle..
    Humbert'la Lolita ,baltasıyla Raskolnikov,böcek Samsa , kırmızı çantasıyla Anna Karenina hatta uzun sakalıyla Tolstoy ,6 'daki anne ve yazarı da sürpriz yaptı hikâyeye eşlik etti ve daha birçok kişi...
    Ayrılık ... Kimi daha konuşamadan, kimi kavuştuktan sonra...
    Mecnun olmak.
    Leylâ olmak..
    Tımarhane...
    Leylâ'ya mektuplar yazmak...
    Böyle bir kurguyla kitap yazmak herkesin harcı değil..
    Şiir de ayrı güzeldi.. Tebriklerimle...

    TUBA KARA'DAN

    Birbirinin benzeri içerikte kitaplar okumaktan sıkıldınız mı? Acaba benzeri tarzda yazılmış bir başka kitap var mıdır diye düşünecekseniz… Çok büyük ihtimalle de bulamayacaksınız.
    Leylaya Mektuplar ’da çok güzel bir aşk var. Belki de aşklar demem daha doğru olacak. Aşıkken bir erkek dışından bir şeyler söyler, biz de duyarız. Peki içinden neler söyler acaba? İşte aşık erkeklerin iç seslerinin neler söylediğini çok net öğreneceksiniz. Bazen gurur duyup bazen de kızacaksınız? Keşke bana da öyle âşık olunsaydı diyeceksiniz. Kimi zaman da aşkın böylesi sizi korkutacak.
    İnce bir zekâ, sizi sık sık güldürecek ve düşündürecek.
    Bir dakika! Burada bir erkeğin iç sesi, dış sesi ve görünmek istediği yüzünü yansıtarak tek bir kişiden mi bahsedilmiş? Yoksa basbayağı üç farklı erkek mi var? Peki ya uğruna mektuplar yazılan kız tek bir siluet mi, yoksa hepsi de farklı birer can mı? Bu soruların cevaplarını siz bulacaksınız?
    Raskolnilov, Humber ve Nana gibi birçok kitap kahramanını da kitabın içinde yaşayıp, yanı başınızda hissedeceksiniz.
    Ve son olarak da hayatın anlamını sorgulamayan var mı aranızda? Hayatın gerçek anlamının ne olduğunun cevabını bu kitapta buldum.
    Onlarca kitap okumak yerine bir tane kitap seçme hakkım olsaydı Leyla’ya Mektuplar’ı seçerdim.
    Sizlerin de severek okuyacağını biliyorum ve çok şey öğreneceğinizden eminim.
    Okuyanlardan olabilmeniz dileğiyle.


    BAHAR KESMEGÜL'DEN

    Önce şunu söyleyeyim: Okuyacağınız en aykırı kitaplardan biri. Emre Karadağ'dan da başka bi şey beklemem hata olurdu.

    Kitabımız üç bölüm ve üç karakterden oluşmaktadır ( bu üç karakter ele aldığımızda bana göre tek karakter ) Bu bölümler Dünya'ya Mektuplar, Güneş'e Mektuplar ve Ay'a Mektuplar olmak üzere 3 bölümden oluşur *Dünya'ya Mektuplar; Platonik bir aşkla sevdiği kızın kapısının önünde hemen hemen her gün nöbet tutmaktadır ama bir türlü konuşma fırsatını kendinde bulamaz açılmak ister ama açılamaz seviyor hemde çok seviyordur onun için neler yapmazdı ki dünyaları önüne serebilirdi ama ha bugün ha yarin derken günler günleri kovalar ve nihayetinde koşar adımlarla kaçar çünkü kaçmak ona yakışır değil mi?
    Güneşe Mektuplar; Gittikleri bir mekanda arkadaşlarının sayesinde tanışır ama görür görmez etkilenir çıtı pıtı bir kız ve bu kızı kafaya alır o kadar tatlı o kadar uslu bir kızdır ki çok etkilenir. akşam eve bırakmayı teklif eder ama kız ret eder. amann bu kimin umrunda tekrardan kızı ile görüşeceginden emindir artık evet görüşmeyede devam ederler sık sık kitap hediye eder kız, beraber tiyatroya giderler ama her seferinde şart koşar yaramazlık yapmayacaksın diye ama affeder mi? Affetmez! sert haşin ve sevdiğini sahiplenen bi adamdır bu. Bir gün kavga ederler ve kız kaçar. Karakterimiz peşinden gider, kapısına dayanır, çok uğraşır ama nafile. Unutmak için başka kadınla takılır ama onu aklından çıkaramaz. *Aya Mektuplar ; Hastalarının hayatlarından kısa örnekler veren bir aşık bir psikiyatr.

    Gelelim kitabın sonuna; Kafka'nın Dönüşüm adlı kitabindan tutun ,Tolstoy'un Anna Kareninasına kadar bir çok yazarımız ve roman karakteri yer almaktadır. Kitabın sonu nasıl mı bitiyor?
    okuyun ve görün.

    BELGİN EGREN'DEN

    Kitabımız Dünya 'ya, Güneş'e, Ay'a Mektuplar başlıkları altında toplamış...
    Karakterlerimiz ve yaşadıkları anlatılırken yakından tanıdığımız birçok roman kahramanları da dahil edilmiş.
    Tolstoy'un Anna Karenina'sı mı dersiniz,Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa 'mı dersiniz... daha kimler yok ki!!!
    Kitabın sonunun nasıl biteceğini okurken, kafamızda kurgularken tam bir ters köşe oluyorsunuz.
    Çıkmasını dört gözle beklediğim bir kitaptı. Bir solukta okudum fakat bana göre Emre Karadağ'ın kitaplarını okumak için sessiz ve sakin bir ortam tercih edilmeli...
  • Bir sonraki sabah, elinde kitapla geldi mezarın başına.
    "Bak" dedi. "Seni buldum. Neymiş adın, biliyor musun?"
    Güldü. Kitabın kapağındaki ilk kelimenin üzerinden işaret parmağıyla geçerek, "Oğuz..." dedi. Sonra da ikinci kelimeye dokundu.
    "Atay... Oğuz Atay..."
    Hakan Günday
    Sayfa 240 - DK
  • 400 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Leibowitz İçin Bir İlahi |4/5|

    Bu kitabı indirimden almıştım. Ne yalan söyleyeyim, kapağına bakınca aklıma fantastik bir kitap olduğu aklıma geldi. Seviye anlamında değil de, tür olarak fantastik. Sonrasında kitabı okumaya başladım. İlk sayfalarda fantastik gibi olmaya devam ediyor. Sonra dedim ki, bu kitap hakkında internette bir yorum var mı bir bakayım. Baktım.

    Kitap meğer bilimkurguymuş ve ben kitabı okumaya başlamadan dört gün önce İthaki, Bilim Kurgu Klasikleri serisinin yeni üyesi olarak bu kitabı basmış.

    Büyük bir şok oldu benim için. Satın alırken de kitabı fantastiktir diye düşünüyordum. Çok sağlam bir bilimkurgu çıktı aslında. Sağlamdan kastım yaratıcılık anlamında değil ama fikir olarak gayet bilimkurgu bir kitapla karşı karşıyayız ki, kitabın en alamet-i farikası durumu zaten tarihi bir bilimkurgu olması?

    Tarihi bir bilimkurgu ne demek? Dediğinizi duyar gibiyim. Kitabın konusunu anlatarak açıklayayım bunu en iyisi. Kitabımız bir nükleer felaketten sonrasını anlatıyor. Nükleer felaket bu kitapta Ateş tufanı olarak geçiyor. Ateş tufanından sonra insanlar, kıyamete sebep olan şeyin bilim olduğunu düşünüyor ve okumaya/bilime karşı bir düşmanlık başlıyor. Toplum tarafından okur yazarlık bile suç sayılıyor ve nerede bilgi varsa orası linç ediliyor. Bu esnada Leibowitz isminde biri, kurtarabildiği kadar kitap kurtarıyor ve saklıyor.

    Cahilliğin bir anda yükselişe geçtiği ve hiçbir şey bilmemenin övülür olduğu bir duruma hızla geçiş yapıyor insanlık. Tam anlamıyla ve tam maksadıyla… Bir gecede cahil kalınıyor ve herkes bundan memnun kalıyor.

    Kitabın üç faslı var. Her faslın birbiri arasında yüz yıllar var. İlk bölüm, Ateş Tufanı’ndan yıllar sonrasını konu alıyor. Leibowitz’in kurtardığı belgeleri koruyan bir tarikata mensup Francis’in çölde oruç ibadetini gerçekleştirirken görüp tanıştığı bir hacı üzerine olaylar gelişiyor.
    Kitaba tarihi bilimkurgu dememin sebebi bu aslında. Bilimkurgusal bir nedenden ötürü insanlığın tarihi geriye sarıyor. İnsanlık yüz yıllarca ilerde yaşamasına rağmen yüz yıllarca geriye gidiyor ve çöldeki ufak beldelerde yaşayan, tarikatların öne çıktığı ve insanların din ile yönetildiği, okuma yazmanın neredeyse hiç olmadığı bir zamana dönüyor dünya.

    Medeniyet kavramının oluş sürecini yeniden yaşıyor insanlık ve bu yeniden kurulumu üç aşamada okuyoruz. İlk kısımlarda kitaba adapte olamadığım için biraz sıkıldım ama ikinci kısımdan sonra yaşanan hadiseler ve karakterlerin birbiri ile tartıştığı konular benim dikkatimi çekti. Tarihte daha önce yaşanmış olmasına rağmen yeniden yaşanan din ve bilim kapışmasının gelecekte yaşanan bir halini okumak bana kendimi garip hissettirdi.

    Kitabı önerip önermeme konusunda kararsızdım ama madem bilimkurgu klasikleri arasında basılmış bu kitap, bence almalısınız. Eğer bir tane bile bilimkurgu klasiğiniz varsa bir tane de bu kitaptan alabilirsiniz. İnsanlığın bilinç gelişimi üzerine güzel bir yorum ve güzel bir düşünce. Çünkü, biz ne zaman yüz yıllar sonrasından bahsetsek hep çok gelişmiş bir toplum olacağımızı var sayıyoruz. Aslında bunun garantisi yok. Belki de yüz yıl sonraki bir nükleer savaş ile her şey bin yıl öncesine dönecek. Yeniden obalar kuracağız, okuma yazma yeniden kaybolacak ve kılıç kalkanla işlerimizi halledeceğiz, bu kitapta olduğu gibi tıpkı.

    Bu yüzden, gelecek konusunda farklı bir yorumu olduğu için size tavsiye edebilirim kitabı. Uyarmak gibi olacağını hissettiğim, tek bir tane üstünden geçmem gereken husus varmış gibi hissediyorum. O da, kitabın bolca Latince deyim içermesi. Ha kitabın alt kısmında onların Türkçe karşılıkları var. Yine de uyarayım dedim.

    Bilim notlarına kutsal kitap muamelesi yapılması ve bir bilim adamının ismine ithafen tarikat kurulması gibi güzel etmenleri olduğu için beğendim kitabı. Eğer ilk kısımlarında ağırlık olmasaydı dört buçuk diyebilirdim kitaba. Yine de, kaliteli ve dolu dolu bir dört puan olduğunu belirtmeliyim.

    Hiçbir zaman bir gecede cahil kalmayacağımız ve cahilliğin asla üstün görülmeyeceği güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • HİLAL UYGUR'DAN

    İnsan yaralandıkça büyür, büyüdükçe yaralamayı öğrenir, böyle böyle de başkalarını büyütür.Zira büyümek hiç bir yazarın kaleminin kıvıramadığı bir sancıdır. Şahsen ben kitabın bizi seçtiğine inanırım, doğru zaman geldiğinde. Sevgili Emre Karadağ'ın Leyla' ya Mektuplar kitabı da bu büyüye hizmet edişi açısından gönlümde özel bir yeri olacak kitaplardan.Vladimir Nobokov, Tolstoy, Kafka, Bukowski, Emile Zola, Pavese, Virginia Woolf, Beckett gibi bir çok yazarın, severek okuduğum kitaplarını anımsama şansı bulduğum kurgusuyla Leyla'ya Mektuplar'da yazarın ruhsal, düşünsel ve yürek çözülmesini de görmek tanışma anlamında beni memnun etti. Herkesin bir Leyla'sı olduğunu bilmek de...
    Nokta atışı tespitleri ve yaşamın sırlarını idrak etmiş gönül gözünden kalemine taşanlar takdire şayan. Aşk en dipteyken yücelten dipsiz bir ironik kuyu ve Leyla bir özge candır...

    SEMA SALİHOĞLU'NDAN

    LEYLÂ'YA MEKTUPLAR ile ilgili teknik ve edebi bir yorum yapamam... Fakat bana hissettirdiği şeyleri birkaç kelime ile ifade etmeye çalışayım..

    Tüm kitap boyunca, DNA moleküllerinin oluşturduğu o meşhur sarmal şekle benzeyen bir dünyada yürür gibiydim.. Yürümekten öte, ara ara havalanıp, bazen de aşağıya yuvarlanmak gibi bir his..
    Her şey birbiri ile hem ilgili, hem birbirinden bağımsızdı. Aşkın en utangaç haline de rastladım, hayallerdeki en şehvetli yüzüne de.. Yıllar önce 'Suç ve Ceza' ile belleğimde ayrı bir yer edinen Raskolnikov, Leylâ' ya yazılan mektuplarda aniden karşıma çıkıp beni şaşırttı..!
    Kahramanlar, Lolita'nın peşinden giderken beni de sürüklediler..
    Bazı cümlelerde düşe daldım, bazı tespiterle kendi unuttuğum gerçeklerime çarptım..

    Ellerimde tuttuğum, tekrar okunası ve her okuyuşta yeni sesler duyulası bir kitaptı...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    1)KAPAK TASARIMI = Günler süren kargo gecikmesi sonrasında nihayet kitabımı teslim almıştım. Hiç bekletmeden okumaya giriştim. Huyumdur, okumadan önce her kitabı biraz izlerim. Nedenini bilmiyorum. Kitabın ön kapağında açık kahverengi renkte bir çöl düzlüğü, hemen onun üzerinde göğe doğru yükselen, susuzluktan ve güneş yanığından kupkuru kalmış yapraksız siyahımsı bir ağaç, ağacın ardında beliren koyu kahverengi renkli iki çöl tepesi ve üstünde yükselen masmavi sıcak bir gökyüzü. Mavi zemin üzerinde büyük, beyaz ve sade tonda kitabın ismi "Leyla'ya Mektuplar", hemen altında da mütevazi duran yazar Emre Karadağ'ın ismi. Kitap henüz elime geçmeden önce aklımda kapağa dair bir betimleme oluşmuştu. Ortada bir Leyla ve ona yazılan Mektuplar olduğuna göre bir de Mecnun olması lazımdı. Ve Mecnun kapaktan çok uzakta olamazdı. Muhakkak kapakta bir işaret olmalıydı. Bir süre düşündükten sonra buldum. Leyla, kapakta görülen o koskocaman çölde, kendini aratan gizli ve dibinde tatlı suyu olan derin bir kuyuydu sanki. Mecnun ise susuzluk sebebiyle ayakları çölün kumuna kök salıp sabitlenen ve vücudu Leyla kuyusunun ateşi ile kuru oduna dönüşen ağacın ta kendisiydi. Koca çöl ise sürekli arayışta, buluşta ve tekrar kaybedişte olduğumuz bu dünyaydı işte. Haydi kitaba geçelim artık....️

    2)️MEKTUPLAR = Bu bölümde karakterleri saymak isterdim ama hem varlar ve çoklar, aynı anda hem hiç yoklar ve sadece mektupları var. Aya, güneşe ve dünyaya hitaben yazılmış mektuplar bunlar. Mektuplar hem aynı kişiden farklı kişilere hem de ayrı kişilerden aslında aynı kişiye yazılmış gibi duruyor. Yazar Emre Karadağ bizleri "6" isimli eserinde olduğu gibi parçada bütün ve bütünde parçayı anımsatan, aratan, bulduran, kaybettiren, karmaşık ve ilginç bir üslupla gezdirip duruyor. "Post modern" bakış açısı ile kitaba devam ederken "gerçeklik" kucağına düşüyoruz. Gerçeklik ile yürürken "gerçek üstücülük" sarmalına sürükleniyoruz. Bu savrulmalar bizi bir taraftan yorarken diğer taraftan da garip bir zevk veriyor.

    3)️KONU = Kitabın isminden anlaşılacağı üzere, dünyanın var olduğu ve insan cinsinin iki farklı surette yaratıldığı günden bu yana gündemden düşmeyen ve düşmeyecek olan Kadın ve Erkek İlişkisi, yani bizleriz. Sanırım ilk ana ve babamız olan Adem ile Havva desek de olur. Sonrasında onların, aşkın duygu suyuna batırılmış hali olup yansıyan Leyla ile Mecnun desek de olur. Konu başka ne olsun ki? Hep bizleriz. Emre Karadağ bizleri 6 kitabında alıştırdığı gibi, gidişata göre karışık zerrelere ayırıyor. Sonra tahrik ettiği merakımızı en son dönemeçte ustalıkla gideriyor. Mesela Mecnun'u taa en sonlarda akıl hastanesinde görüyoruz. O vakte kadar bahsi var ama ismi, cismi yok. Aslında bize kitapta farklı isimlerle yer alan Leylalar kadar, farklı isimlerle yer alan Mecnunları da aratıyor yazar. Ve bu durumdan da kitabı bitirmeye yakın haberdar oluyoruz. ️

    4)️KİTABIN DİLİ = Kitabın dili bizi son haddine kadar zorlayacak derecede cüretkar. Dünyaya, aya ve güneşe yazılan mektuplar arasında kimlerle ve nelerle karşılaşmıyoruz ki? Nobokov un kaleme aldığı ve beyaz perdeye aktarılan Lolita eseriyle tanıdığımız şair karakterli Humbert ile yaşı son derece küçük olan sevgilisini arıyoruz. Öyle ki bu durum bana rahatsızlık verdi. Bilmediğim bir ayrıntı yoksa bu adam pedofili sapığı gibi. Sonra karşımıza gülüşüyle romancı şair Kerouac çıkıyor. Mavi külüstür arabamıza binip Meksika yolculuğu bahsi yapıyor. Emil Zolanın meyhanesinde Kupo ve Nanayı tanıyoruz. Beckett ile Godot yu Beklerken kelam ediyoruz. Bir otel odasının banyosunda Kafkanın Gregor Samsası ile karşılaşıyor ve onu montumuzun cebine alarak eve götürüyoruz. Tutunamayanlara selam veriyoruz. Ve yazarın "6" eserindeki anne karakterine psikiyatri kliniğinde tekrar tesadüf ediyoruz. Bar taburesinde Zweig'in Hofmiller'i ile oturuyoruz. Sonra şair Nervel' in kendisini sokak lambasına asmasını izliyoruz. Hemen ardından maymun - insan karışımı bir evrim hayaline rastlıyoruz. Dostoyevski'nin Raskolnikov'una , Baudlaire, Ahmet Kutsi, Cahit Sıtkı, Aziz Nesin, Atilla İlhan, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Can Yücel ve Yahya Kemal'ine şiirle selam duruyoruz. Shakespeare, Bukowski, Pavese ile selamlaşıp Virginia Woolf ile nehre atlıyoruz. Hemingway ile kafamıza sıkıyoruz. Ama bir türlü Leyla'ya ulaşmıyor ve ölmüyoruz, kararlı bir şekilde ölemiyoruz. Eee, tabi Leyla ölmez. Peki Mecnun ölür mü hiç? Bu kıyamete kadar devam edecek bir azap ve hediye sanki. Kitapta gerçek ve hayal iç içe geçmiş ve işlenmiş. Bizler de bunu büyülenmiş şekilde normal gibi okumaya dalıyoruz. Emre Karadağ'ın ustalığı işte tam burada saklı. Yani saçma, yani saçma değil, yani gerçek, yani gerçek değil. Peki nasıl? Hepsi bir arada. İlginç kapılar ilginç arayışlar ve buluşlar. Ölmüyoruz, ölemiyoruz çünkü hem hiçiz, hem yokuz, hem çokuz, hem varız. Ve dünyada yaşayan milyarlarca insanız ama aslında sadece bir kişiyiz. Biziz, aynı kişiyiz, sayısız kopyayız. Kimimiz kadın, kimimiz erkek.

    5)️BİTİŞ ÇİZGİSİ - ANA TEMA = Mektupların her birinin bitişiyle birlikte Leylalara ve Mecnunlara yani bize, gökyüzünden seslendiği çok aşikar olan "Kutsal Kitabın" alıntı ihtarlarıyla ve müjdeleriyle duraklıyoruz. Anlıyoruz ki, bizler birbirimiz için hem hediyeyiz hem de imtihanız. Haydi Leylalar, haydi Mecnunlar, kadınlar ve erkekler!!! Kitabın dili gibi birbirimize cesurca itiraf edelim. Mecnun Erkekler, genç ve güzel olan kadını elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, Tolstoy'un kaç adet olgun Anna Karenina'sını intikam alırcasına hırsla avucunun içine alıp oynadı ve terk ederek, kırmızı çantası ile trenin altına atlayışını izledi? Aynı anda acı ve zevk duydu değil mi? Peki Leyla Kadınlar, aklı başında, genç ve yakışıklı olan adamı elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, kaç adet Hemingway'ı, Nervel'i hırsla ve intikam alırcasına feci ölüme sürükledi? Kaç tane Kays'ı Mecnun'a çevirdi? Aynı anda hem zevk hem acı duydu değil mi? Haydi cesur cevap verelim. Evet kim kazandı, kim kaybetti? Biz yenildik, biz hep kaybettik. Birbirimize çok kıydık, az sevdik. Ve aslında çok kişi olan bir tek kişi olduğumuz için çoğumuz yine bizi öldürdük. İşte bizim imtihanımız tam da budur. İmtihanın karşılığı vardır. İyi olanlara iyi, kötü olanlara kötü not verilecektir. Yazar Emre Karadağ'ın diliyle "Buraya yani (dünyaya) benzemez olan o yerde" herkes hesap verecek. Çünkü her mektubun sonunda işaretleri görünen o "Kutsal Kitabı" gönderen Büyük Zat, kendi sözüne kesinlikle sadıktır.️

    6)️ŞAİRLER ve YAZARLAR = Dostum Yazar Emre Karadağ'ın kitapta algıladığım ifadesi ile biraz "Puşt" olan karakter, ara sıra şiir yazan ve okuyan bir şairdir aynı zamanda. Bana göre "Puştluk" bu adamın kendi karakter yapısında. Yoksa şairlerin ve şiirlerin "puştluk" ile alakası yoktur. Gerçi net olarak bilemeyiz ha. Belki de şairlerin ve şiirlerin çok cezbedici bir yanı, "puştluğu" olabilir. Ancak bu durumda ortaya bir tablo daha çıkar. Yani, yazarların, öykülerin ve romanların şiire göre daha cezbedici "neleri" olabileceği tespitlerini okuyucu yorumlarına bırakmak en iyisi herhalde. Emre Karadağa yazım hayatında devam ve başarı diler, grubumuzdaki bütün kitap severlere selam ve saygılarımı sunarım. Kitapla, şiirle ve sevgiyle kalın.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Bu kitap da 6 'da olduğu gibi yine düşündü- ren, nasıl yani dedirtip şaşırtan, merak ettiren, farklı kurgusuyla yine çok güzeldi ve tam beklediğim gibiydi.
    Her bölümün sonunda, parantez içi cümlele- rin, alıntıların kaynağı düşünülürse ,verilen mesajlar da oldukça anlamlı, araştırılmış denk getirilmiş ,tabii ki anlayana..
    Konusuna gelecek olursak
    Dünya'ya ,Güneş'e ve Ay'a mektup yazar üç kişi.Aslında hepsinin sevdikleri kızlaradır o mektuplar.. Yazar öyle istemiştir.
    Onunla nasıl karşılaştılar, neler yaşadılar, anlattılar bölüm bölüm.Bazen olan, bazen hayalleri, bazen de olmayan şeyler yazdılar arada yazara kafa tuttular,itiraz ettiler..
    Dünya'ya mektup yazan;plâtonik âşık hep uzaktan takip eden cesaretsiz...
    Güneş'e mektup yazan çok farklıydı; sert,acımasız, kendine has ceza yöntemiyle kadınlara bakış açısıyla fazla özgüvenli ama bir o kadar da şâir, ilginç bir tip ..
    Ay'a mektup yazan daha da farklı biriydi; danışanlarının hikâyelerinden örnek vererek anlatıyordu aşkını,fazla belli etmeden... Danışanlarına ait anlattığı güzel ve etkiliyeci hikâyelerde,ailede baba figürü ailedeki önemi özellikle vurgulanmış..
    Nanozomi, yazdıkları, çektiği fiziksel zorluk ,ruhsal acı ve maymun besleyen adamın hikâyeleri oldukça farklıydı...
    Bekleyen anne tasviri vardı, millet olarak o aptal kutusuna bağımlılığımıza da sanki karıncalı televizyonla inceden dokunulmuş..
    Ve intihar girişimleri vardı ki onlar da tanıdık yazar ve kitaplardaki kahramanların hayatından
    Ayrı kızlara yazılan mektuplar ama aslında aynı kız , onlar üç kişi miydi yoksa tek kişi de farklı kişiliklere mi bürünüyorlardı ya da olmak istedikleri miydi?Kafalar karıştı değil mi?Bence aynı kişiydi ,yazar mıydı yoksa o mektupları yazanların hepsi? ;)
    Kızın kitap sevgisi çok güzeldi,erkeğine okutmaya çalışması da ...
    Yine sanata yer verilmişti kitabın içeriğinde sinema,tiyatro ve o kitaplardan yazarlar,şairler ve kahramanları da katıldı maceralara karakteristik özellikleriyle..
    Humbert'la Lolita ,baltasıyla Raskolnikov,böcek Samsa , kırmızı çantasıyla Anna Karenina hatta uzun sakalıyla Tolstoy ,6 'daki anne ve yazarı da sürpriz yaptı hikâyeye eşlik etti ve daha birçok kişi...
    Ayrılık ... Kimi daha konuşamadan, kimi kavuştuktan sonra...
    Mecnun olmak.
    Leylâ olmak..
    Tımarhane...
    Leylâ'ya mektuplar yazmak...
    Böyle bir kurguyla kitap yazmak herkesin harcı değil..
    Şiir de ayrı güzeldi.. Tebriklerimle...

    TUBA KARA'DAN

    Birbirinin benzeri içerikte kitaplar okumaktan sıkıldınız mı? Acaba benzeri tarzda yazılmış bir başka kitap var mıdır diye düşünecekseniz… Çok büyük ihtimalle de bulamayacaksınız.
    Leylaya Mektuplar ’da çok güzel bir aşk var. Belki de aşklar demem daha doğru olacak. Aşıkken bir erkek dışından bir şeyler söyler, biz de duyarız. Peki içinden neler söyler acaba? İşte aşık erkeklerin iç seslerinin neler söylediğini çok net öğreneceksiniz. Bazen gurur duyup bazen de kızacaksınız? Keşke bana da öyle âşık olunsaydı diyeceksiniz. Kimi zaman da aşkın böylesi sizi korkutacak.
    İnce bir zekâ, sizi sık sık güldürecek ve düşündürecek.
    Bir dakika! Burada bir erkeğin iç sesi, dış sesi ve görünmek istediği yüzünü yansıtarak tek bir kişiden mi bahsedilmiş? Yoksa basbayağı üç farklı erkek mi var? Peki ya uğruna mektuplar yazılan kız tek bir siluet mi, yoksa hepsi de farklı birer can mı? Bu soruların cevaplarını siz bulacaksınız?
    Raskolnilov, Humber ve Nana gibi birçok kitap kahramanını da kitabın içinde yaşayıp, yanı başınızda hissedeceksiniz.
    Ve son olarak da hayatın anlamını sorgulamayan var mı aranızda? Hayatın gerçek anlamının ne olduğunun cevabını bu kitapta buldum.
    Onlarca kitap okumak yerine bir tane kitap seçme hakkım olsaydı Leyla’ya Mektuplar’ı seçerdim.
    Sizlerin de severek okuyacağını biliyorum ve çok şey öğreneceğinizden eminim.
    Okuyanlardan olabilmeniz dileğiyle.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    LEYLA 'YA MEKTUPLAR; Dünya'ya, Güneş'e ve Ay'a Mektuplar adı altında 3 başlıktan oluşmaktadır. Emre Karadağ ile kitap hakkında konuştum, yazarken nelere dikkat ettiğini, nasıl bir teknik kullandığını, vb. konuştuk. Leyla'ya Mektuplar, bir kıza 3 farklı karakterdeki erkeğin aşkını ve bu aşklarını farklı şekilde ortaya koymasını anlatmaktadır:

    1. Aşık: Özgüvensiz, saf, platonik
    2. Aşık: Kendinden emin, sert, tutkulu, asabi ama erkekliğine çok!! sürdürmeyen (gurur yapan)
    3. Aşık bir psikolog. Bana göre aşkını tam olarak belli etmeyen, mesleğinin püf noktalarını bilen ve bu yüzden aşkını dolaylı ifadelerle yansıtan ; bunu yaparken de genellikle hastalarının hayatlarından kesitler/ örnekler veren bir aşık!

    Leyla'ya Mektuplar'da yazar ironik bir dille kendini de koymuş. Emre Karadağ'ın dediği gibi "üstkurmaca"
    Kitapta: Emilé Zola'nın NANA'sı; Vladimir Nabokov'un LOLİTA'sı ve HUMBERT'i; Stefan Zweig'in Sabırsız Yürekli kahramanı teğmen HOFMILLER; Tolstoy'un ANNA KARENİNA'sı; Kafka'nın Dönüşüm'ünün böcek adamı GREGOR SAMSA'sı ve daha bir çok edebiyat dünyasının kahramanlarının bizim üç aşıkla maceraları da yer almaktadır.

    Bu kitapta Emre Karadağ'ın şair yönünü de keşfettim

    Leyla'ya Mektuplar 'da pek çok simgesel ögeler mevcut: Dünya, Güneş ve Ay neyi simgeliyor?
    Her bölüm sonunda parantez içi cümlelerde yatan mesajlar ne?

    Okumanızı tavsiye ederim. Farklı, ilginç, zorlu, düşündürücü ve güzel bir kitap.

    BAHAR KESMEGÜL'DEN

    Önce şunu söyleyeyim: Okuyacağınız en aykırı kitaplardan biri. Emre Karadağ'dan da başka bi şey beklemem hata olurdu.

    Kitabımız üç bölüm ve üç karakterden oluşmaktadır ( bu üç karakter ele aldığımızda bana göre tek karakter ) Bu bölümler Dünya'ya Mektuplar, Güneş'e Mektuplar ve Ay'a Mektuplar olmak üzere 3 bölümden oluşur *Dünya'ya Mektuplar; Platonik bir aşkla sevdiği kızın kapısının önünde hemen hemen her gün nöbet tutmaktadır ama bir türlü konuşma fırsatını kendinde bulamaz açılmak ister ama açılamaz seviyor hemde çok seviyordur onun için neler yapmazdı ki dünyaları önüne serebilirdi ama ha bugün ha yarin derken günler günleri kovalar ve nihayetinde koşar adımlarla kaçar çünkü kaçmak ona yakışır değil mi?
    Güneşe Mektuplar; Gittikleri bir mekanda arkadaşlarının sayesinde tanışır ama görür görmez etkilenir çıtı pıtı bir kız ve bu kızı kafaya alır o kadar tatlı o kadar uslu bir kızdır ki çok etkilenir. akşam eve bırakmayı teklif eder ama kız ret eder. amann bu kimin umrunda tekrardan kızı ile görüşeceginden emindir artık evet görüşmeyede devam ederler sık sık kitap hediye eder kız, beraber tiyatroya giderler ama her seferinde şart koşar yaramazlık yapmayacaksın diye ama affeder mi? Affetmez! sert haşin ve sevdiğini sahiplenen bi adamdır bu. Bir gün kavga ederler ve kız kaçar. Karakterimiz peşinden gider, kapısına dayanır, çok uğraşır ama nafile. Unutmak için başka kadınla takılır ama onu aklından çıkaramaz. *Aya Mektuplar ; Hastalarının hayatlarından kısa örnekler veren bir aşık bir psikiyatr.

    Gelelim kitabın sonuna; Kafka'nın Dönüşüm adlı kitabindan tutun ,Tolstoy'un Anna Kareninasına kadar bir çok yazarımız ve roman karakteri yer almaktadır. Kitabın sonu nasıl mı bitiyor?
    okuyun ve görün.

    BELGİN EGREN'DEN

    Kitabımız Dünya 'ya, Güneş'e, Ay'a Mektuplar başlıkları altında toplamış...
    Karakterlerimiz ve yaşadıkları anlatılırken yakından tanıdığımız birçok roman kahramanları da dahil edilmiş.
    Tolstoy'un Anna Karenina'sı mı dersiniz,Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa 'mı dersiniz... daha kimler yok ki!!!
    Kitabın sonunun nasıl biteceğini okurken, kafamızda kurgularken tam bir ters köşe oluyorsunuz.
    Çıkmasını dört gözle beklediğim bir kitaptı. Bir solukta okudum fakat bana göre Emre Karadağ'ın kitaplarını okumak için sessiz ve sakin bir ortam tercih edilmeli...
  • 276 syf.
    #35410111 etkinliğin mimarları https://1000kitap.com/incierdem ve Sueda Reyyan a teşekkürlerimle...

    Ali Ural'la yıllar önce Posta Kutusundaki Mızıka yı çalarken kendisi kesişmişti yolumuz. Diğer kitaplarını okumak nasip olmamıştı etkinliğe kadar ve diyorum ki iyi ki okumuşum yazarı.

    Şiirsel bir dili, teşbih sanatını ustalıkla kullanan bir üslubu var yazarın. Bölüm bölüm yazdığı için okunması kolay, akıcı bir şekilde gidiyor kitap. Doğu'dan ve Batı'dan çeşit çeşit yazar, sanatçı, müzisyen, alim, düşünür vs. hep duyduğumuz ilgi uyandıran tarihi şahsiyetlerin hayatını kısaca işlediği için içerik yönünden de tam benlik. Benim için en önemli kısmı ise okurken aldığım 'edebi zevk'. Bütün bu etkenleri saydığımızda kitap da benim sevdiklerim arasında yer alıyor.

    Kitapta birçok isim var ve adını tanıtımda da belirttiği gibi Diyojen’in anlatıldığı kısımdan alıyor. Sırf bu yüzden almıştım kitabı ben de.
    Söylemeden geçemeyeceğim; Dostoyevski ve Tolstoy'a 10 sayfa ayırdığın için seni daha çok sevdim sevgili dost Ali Ural..

    İbn Haldun'la ilgili bir şey öğrendim ve şoktayım: Meğersem kendisi siyasi alanda yanardönerliğiyle meşhurmuş. Jack Sparrow un ilim adamı versiyonu hemi de gerçek, canlı yaşamış insan!!

    Sormazsam olmaz: Niye hep erkekler var bu kitapta? Benim için kitabın tek olumsuz yanı diyebilirim, çok gözüme battı.