• Mustafa Kemal'in Zübeyde Hanım'a Mektubu

    ... bütün Anadolu halkı, tüm ulus, hakkımda büyük bir sevgi ve güven gösterdi, "seni bırakmayız" dediler.
  • 1800 lerin son çeyreğinde, tarih sayfasına hazin bir öykünün sözcükleri düşer. Yazılanlar gerçekle örülü, dünü ve yarınıyla iniltilidir. İki imparatorluğun derin bağları bir öyküyle düğümlenir.
    1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek.
    Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır. Önünde ertuğrul, hurda harap bir gemi.
    Kapı vuruluyor.
    -Girin.
    Gelen kaptan ali bey.
    -Nazırım beni emrettiniz.
    -Ali bey evladım, sarayımızın armağanlarını japonyaya sen, ertuğrulla götüreceksin.
    Hemen itiraz edicek tabi kaptan ali bey.
    -Lakin nazırım, biliyorsunuz ki ertuğrul gözünüzün önünde 11 yıl dubaya bağlı hurda bir gemi.
    -Yeter evladım yeter!
    Hasan hüsnü paşa çok kızgın.
    -Yeter! Herkes bunu konuşuyor tokatlının kahvesinde ben bilmiyormuyum gözümün önünde duruyor. Gel buraya.
    Hasan hüsnü paşa ali beyi harita masasına çağırıyor. Parmağını bir yere koyuyor.
    -Neresi burası?
    -İstanbul nazırım.
    Hasan hüsnü paşa parmağını haritanın taa dibine koyuyor.
    -Burası neresi?
    -Japonya.
    -Nasıl mesafe?
    -Çok uzun, git git bitmez nazırım.
    -Bak evladım.
    Diyor hasan hüsnü paşa kaptan ali beye.
    -Sana bir miktar kömür verebilirim. Bir miktar kömürün olacak. Bu kömürü ertuğrul yol esnasında uğradığı limanlara girerken ya da çıkarken kazanı yakmak için kullan. Ki duman tütsün düdük ötsün denizciliğimizin şanını yap. Ama açık deniz de ali bey evladım kazanı söndür yelken açarak git.
    Ali bey şaşkın
    -Efendim bunca yolu yelken açarak mı gideceğiz.
    -Evet evladım. Çünkü bizim bunca yolun kömürünü alacak paramız yok.
    Ali bey anlıyor ki ertuğruldan başka hiçbir gemi japonyaya gidemez. Çünkü diğer bütün gemiler sadece buhar gücüyle hareket edebiliyor. Donanmanın elinde hem yelken donanımı hemde küçük de olsa bir buhar kazanı olan tek gemi tek fırkateyn ertuğrul. Başka bir gemi gidemez. Kömür alacak para yok.
    -Evladım istiyorsan yerine başka birini görevlendireyim.
    -Hayır nazırım görevi kabul ediyorum.
    Ve kaptan ali bey o gün hasan hüsnü paşanın odasından çıkarken nazır sesleniyor.
    -Ali bey evladım.
    -Emredin nazırım
    -Ali bey evladım bir de lütfen sakal bırak
    -Neden.
    -Evladım usta denizci sakallı olur. İmaj.
    Ali bey çok usta bir denizcidir. Haliç tersanesine gidiyor, haliç tersanesinde gemi yapımında uğraşan o işçilere, o emekçilere diyor ki:
    -Biliyorsunuz çok zor bir görev beni bekliyor. Ertuğrul hurda bir gemi yolda bakıma ihtiyacı var yani geminin içine binevi tersane kurmam gerekiyor. Aranızdan gönüllü istiyorum. Gönüllü olacak olan var mı.
    Bütün tersane gönüllü oluyor. Aralarından bir miktar işçiyi seçiyor ertuğrulun ambarına yerleştiriyor. Kömürle dolduramadığı ambarları, gemi yapımında kullanılan kerestelerle tahtalarla malzemelerle dolduruyor. Ve diyor ki kaptan ali bey:
    -Yukarıda rüzgar, aşağıda emek. Ertuğrul böyle yüzecek…
    Ertuğrul fırkateyni temmuz 1889 da kafile başkanı albay Osman bey, kaptan Ali bey ve 600’ü aşkın subay ve erle istanbul’dan yola çıkmak için hazırdır.
    Ve ertuğrul fırkateyni bandonun sahile dizildiği, bütün istanbulluların kıyı boyunca toplandığı bir gün, şiirlerle şarkılarla yolculanıyor. Önce kuzey yoluna doğru gidiyor, rumeli hisarına doğru istanbulu selamlıyor. Ordan geri dönüyor, ve kerteriz alarak marmaraya ordan çanakkale, ege, japonyaya doğru yola çıkıyor.
    Ertuğrul fırkateyni yolculuk boyunca binbir zorluklarla karşılaşıyor. Gemiyi fareler basıyor, yüzlerce fare. Baş edemiyorlar, bir limanda karşılaştıkları çinli denizciler onlara akıl veriyorlar diyorlar ki:
    -Ya farelerle baş etmenin bir tek yolu vardır.
    -Nedir?
    -Bu farelerden on tanesini bir kenara koyun yiyecek vermeyin belli bir zaman sonra fareler birbirlerini yemeye başlayacaklardır. Katil fareler üreyecek. Kalan 2-3 tanesini alın onları gemiye salın farelerin hakkından ancak, katil fareler gelir.
    Ve bunu uyguluyorlar.
    Ertuğrul fırkateyni 1863 yılında kasımpaşa tersanesinde inşaa edilir. Makine ve kazanları, ingiltere de monte edilir. Aldığı kömürle 10 mil süratle 9 saat gidebilir. Tabi yakacak kömür bulursa.
    Sonunda japonyaya varıyor osmanlı heyeti. Ama o yıllarda bir geminin 3-3.5 ay da alması gereken yolu ertuğrul neredeyse 11 ayda tamamlıyor. Japonlar bakıyorlar ki ufuktan bir şey geliyor ama bu nedir. Yelkenin de yamanmadık bir yer kalmamış, güvertesinde tahta çakılmamış bir yer yok. Bizimkiler çıkıyor limana, japonlar diyorlar ki:
    -Tarih boyunca nuhun gemisi diye bir geminin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz, ama siz türkler büyük denizci milletsiniz.
    Bizim tabi hemen göğsümüz kabarıyor.
    -Bu gemiyle buraya kadar gelmeniz mucize.
    Ama diyor japonlar mucizede bir kez olur, nasıl geri döneceksiniz?
    Osmanlı heyeti tokyoya geçiyor. Meiji’ye sarayın armağanlarını sunuyorlar. Ve sonra bizi kara bir düşünce alıyor. İyi de nasıl geri döneceğiz? Kaptan ali bey çaresizlik içerisin de geri dönüş yolu hazırlıklarına başlıyor. Japonlar çıkıyor karşısına diyorlar ki kaptan ali beye:
    -Bakın bu gemiyle gidemezsiniz, bu gemi artık hurda harap bir gemi size yeni bir gemi satalım.
    Ali bey diyor ki:
    -Ben gemimi bırakmam. Bir kaptanın gemisini bıraktığı nerede görülmüş.
    Ne gemi alması kömür alacak para yok. Japonlar anlıyor karşısında çok onurlu bir millet var tıpkı kendileri gibi.
    İstanbuldan yokohamaya giden kafile, japonya imparatoru meijiye padişahın nişan, ve diğer hediyelerini sunar. Uğruna binlerce milin katedildiği görev layıkıyla yerine getirilir.
    Peki diyor japonlar ertuğrulla dönün ama iki ay bekleyin. Neden? Fırtına zamanı bu iki ay içerisinde arka arkaya 26 tane tayfun gelir. Gelirken şanslıydınız onlara rastlamadınız, ama bu 2 ay da biz balık tutmak için bir kayığı bile bırakmayız. 2 ay bekleyin, sonra gidin.
    Bu çok kötü bir haber kaptan ali bey topluyor bütün arkadaşlarını diyor ki:
    -Yiğitlerim japonlar diyor ki 2 ay bekleyin fırtına zamanı, elimiz de bir miktar para var bu parayla istanbula geri dönerken uğradığımız limanlardan yiyecek, su, erzak alacağız ama para istanbula belki zar zor ucu ucuna yetecek. 2 ay japonya da beklememiz demek, yol da deniz de 2 ay aç kalmamız demek. Bir akıl verin ne yapalım.
    Biri söz alıyor.
    -Kaptanım benim bir fikrim var.
    -Buyur evladım.
    -Japonlardan 2 aylık borç para alalım, burada bekleyelim.
    Ali bey şunu söylüyor:
    -Bak yiğidim, senin bu söylediğin bizi okyanusda bekleyen tehlikeden daha büyük bir tehlikedir. Ben bunca yolu dilenmek için gelmedim. Bu millet hiçbir zaman el kapılarında dilenci olarak anılmayacak. Buna izin vermem. İşte gecenin karanlığı, beni neyin beklediğini biliyorum. İnen insin herkese haber verin sabah yola çıkıyorum ama inmek isteyen varsa insin, kimseye kırgın dargın değilim. Kalanlarla ben yola koyulacağım.
    Sabah güneş doğmadan kaptan ali bey köşküne geliyor.
    -Kaç eksiğimiz var?
    -Hiç eksiğimiz yok kaptanım.
    Bir denizci bile ertuğrulu terk etmiyor. Herkes görev yerinde japonlar gitmeyin kalın diyorlar gidemezsiniz fırtına var. Hayır diyor ali bey biz sevdiklerimizi çok özledik.
    İşte japonlar bu nedenle ertuğrulu unutmazlar. Unutamazlar.
    Ertuğrul fırkateyni mürettabatı ailelerini geride bırakarak yolculuğa çıkmıştır. Dönüş yolculuğu onlar için herşeye rağmen umut vericidir.
    Vira bismillah istanbul.
    Denizciliğimizin gereği geminin imamı bir muşambaya sardığı kuranı en üst direğe çekiyor. Sabahın karanlığı, kıyıda japonlar, denizcilerimizin sesleri, o halatların yelkenlerin çıkardığı sesler. Ertuğrul kıyıdan açılıyor. Açılırken kapkara bir su çıkıyor ortaya karanlık büyüyor büyüyor büyüyor ve ertuğrul kayboluyor. Japonlar öylece bakakalıyor.
    Geri dönüş yolculuğunun 5. Günü, 16 eylül 1890 ertuğrul kendini büyük bir fırtınanın içinde buluyor dalga boyları 10-15 metre neredeyse. Ertuğrul iç denizler için yapılan bir fırkateyn, okyanus dalgalarını nerden bilsin. Ertuğrulun ambarında işçiler emekçiler tahta yetiştiremiyor. Ertuğrul su almaya başlamış ama emekçiler yinede mücadele ediyorlar okyanusla fırtınayla. Bir bakıyorlar ambarlarına inen merdivende kaptan ali bey büyük üniformasını giymiş. Kaptanlar büyük üniformalarını bir nedenle giyerler. Gemileri bir limana girerken ya da çıkarken tören için giyerler. Ama fırtınanın ortasın da eğer kaptan büyük üniformasını giymişse, bunun anlamı şudur, son liman.
    Kaptan ali beyi merdivenlerde gören işçiler öylece ona bakakalıyor. Birinin elinden çiviler yere düşüyor. Biri elindeki tahtayı masaya koyuyor. Son liman.
    Ama diyor işçilerden biri
    -Kaptanım ali bey biraz daha dayanırız.
    Ali bey şu konuşmayı yapıyor.
    -Yiğitlerim, aslanlarım, yukarı da direğimiz kırıldı. (3 direklidir fırkateynler bu 3 direk de aşağıda omurgaya bağlı, biri kırıldı mı gönyesi şaştı demektir o geminin. Yani direği kırılan bir fırkateyni hiçbir güç fırtına da su üstünde tutamaz.) sizler elinizden geleni yaptınız. Artık başınızın çaresine bakın. Sizinle olmak büyük bir onurdu.
    Ali bey tam merdivenlerden çıkacakken işçilerden birisi diyor ki:
    -Kaptanım ali bey, asıl sizinle birlikte olmak bir onur ama desenize biz bunca zaman ellerimizle tabutumuzu çakmışız.
    -Evet. Diyor ali bey. Evet yiğidim bu bir tabut ama her tahtası her çivisi senin olan bir tabut. İçinde rahat uyu.
    O sıra da güverteden bir ses.
    -Kaptanım! Kaptanım! Ali bey koşun!
    Merdivenleri çıkıyor ali bey uçarcasına.
    -Ne oldu yiğidim?
    -Kaptanım bakın bakın!
    Bir dalga alçalıyor, önlerinde bir deniz feneri, bir ışık.
    Deniz feneri demek, arkası bir kurtuluş süt liman bir deniz demek bir sığınak demek. Tam önlerinde. Hemen harita masasına gidiyor ali bey bakıyor.
    -Burası oşima adası. O kaşinozaki feneri olmalı.
    Ama direk kırıldı dağılıyor ertuğrul, yalvarıyorlar ali beye bir şey yapın, ne olursunuz bir şey yapın, kurtuluş bu kadar yakınken bitmesin herşey lütfen.
    Bir dakika diyor ali bey bir dakika.
    -Faryap! Faryap!
    Yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Hatta japonyadan istanbulda kendilerini bekleyen anneleri, eşleri ya da kız çocukları için kadınlar için özene bözene aldıkları japon ipekli kumaşlarını bile elden ele kazana atıyorlar. Çünkü biliyorlar ki istanbula götürecekleri en güzel armağan kendileri. Son bir buhar gücü lazım bize son bir buhar gücüyle şu feneri döndük mü kurtulduk. Gidemedik zaten batıyoruz.
    Ertuğrul büyük bir buhar gücüyle yaralı bir hayvan gibi inliyor. Ve yaydan fırlayan bir ok gibi hızla dalgaların üzerinden ileriye atılıyor son sürat deniz fenerine doğru gidiyoruz. Kurtulduk diye sevinirken, öndeki dalga alçalıyor bakıyorlar ki her yer kayalık. Yanlış yöne gidiyorlar, ve faryap yapmış bir gemiyi fırtına da durdurmanın olanağı yoktur.
    Japonların kaygıları sebepsiz değildir. Alışık oldukları denizin nelere sebep olabileceğini tahmin ederler ama japonyadaki osmanlının sıkıntılarına çare olamazlar.
    O gece kaşinozaki fenerinin kapısı saatlerce çalınır. Fırtınadan dolayı içerdeki japon fener bekçileri kapının sesini zor duyuyorlar. Açıyorlar kapıyı, yaralı, ıslak bir grup kazazede tamam ama bir gemi battı kim bunlar. Bizimkileri içeri alıyorlar, dil sorunu var japon fener bekçileri o renkli bayrakları getiriyorlar. Hani denizciliğin bir dilidir ya o bayraklar, bayraklarla anlaşır tümce kurarlar ya. Bizimkiler dünyanın bir ucunda en uzaktaki deniz fenerinin tabanına renkli bayraklarla tümceler kuruyorlar diyorlar ki: ‘’İlerde bir türk gemisi battı, yardım edin.’’ Yapacak hiçbir şey yok. Fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. 69 denizcimiz fenere ulaşmayı başarıyor. 500’ü aşkın denizcimiz hala kayıp.
    Fırtınalı gecede batan ertuğrul fırkateyni amiral osman bey ve kaptan eli beyin de içinde olduğu çoğu subay ve ere mezar olur. Temsili mezarları ise kushimato halkı tarafından kayalıkların yakınına yapılır.
    69 denizcimiz tabi soğuk titriyor üşüyorlar deniz fenerinde. Köy halkı çok yoksul onları ısıtmak istiyorlar ama ateşleri bile yok. Ve japonlar soyunuyor, bizim bir denizcimizi 4-5 japon kucaklıyor. Kendi bedenlerinin ısısıyla bizim denizcilerimizi ısıtmaya çalışıyorlar.
    Bu kaşinozaki fenerinin bulunduğu ada çok küçük bir ada. Karaya şöyle yakın bir mesafe de ve japon halkı oranın köylü halkı şuna inanıyor. Yüzyıllar yüzyıllar önce bir rahip bu küçük adayı karaya bağlamak için bir köprü yapmak istiyor. Fakat orada bir deniz ejderhası bir canavar yaşıyor. Rahip canavar ile pazarlığa oturuyor diyor ki:
    -Ya izin ver şu köylüler adaya rahat gidip gelsinler bir köprü yapayım.
    -Peki diyor ejderha fakat güneş battığında başlayacaksın köprüyü yapmaya sabah ilk horoz öttüğünde bırakacaksın köprüyü tamamladın tamam, ama horoz öttüğünde tamamlayamazsan yarım kalacak.
    Ejderhayla bu anlaşmayı kabul ediyor. Ve güneş batar batmaz, kıyı ile ada arasına köprü yapmak için kayalıkları sırtına alıp taşıyor denize. Köprü uzuyor, uzuyor, uzuyor, ejderha da bir yerden onu gözlüyor, bakıyor ki horozlar ötmeden köprüyü tamamlayacak bu iş ejderhanın canını sıkıyor, ve ejderha horoz sesi çıkarıyor horoz gibi ötüyor. Rahip zamanının dolduğunu sanıp kayalıkları bırakıyor. Ejderha onu kandırıyor ve köprü yarım kalıyor. İşte o kaşinozaki fenerinin olduğu o küçük adayla kıyı arasına göz attığımızda ejderha sırtı şeklinde kayalıklar görürüz kıyıdan denize doğru adaya doğru uzanan kayalıklar görürüz ama yarı da bitiyor. Adayla kıyı arasının yarısı bu kayalıklar, girişi o geriye kalan açık kısımdan ama ertuğrul burayı geçiyor feneri dolanıp arka yoldan girmeye çalışıyor. Oysa ordan giriş yok giriş ön tarafdan ama ancak o bölgede yaşayanlar bunu bilebilir. Çünkü açık denizden baktığınız da o kayalıklar adayı kapatmış gibi gözüküyor.
    Ertuğrul fırkateyni geri dönüş yolunun henüz başındayken sulara gömülür. Fırtına, yorgun bir gemi ve bilinmedik coğrafya mürettabatın sonunu birlikte hazırlar.
    Yüzyıllar öncesinde kushimato halkının bildiği hala kulaktan kulağa anlatılan bu efsane bana göre kaptan ali beyi yanıltıyor. Bizimkiler, ali bey, ertuğruldaki denizcilerimiz, bunu nerden bilsinler. Bu nedenle asıl girişi geçip fenerin arkasından adaya giriş olduğunu düşünüyorlar. Yüzlerce yıl önce ki bu masal belki de bizimkilerin sonu oluyor.
    Yaşanan facia da ölenlerin anısına kaşinozaki fenerinin yakınına ertuğrul fırkateyni mezarlığı yapılır. Ve anıtlar dikilir. Yürekli gemiciler sevdiklerine kavuşamazlar ama, dünyanın bir ucunda izleri kalır.
    Japonlar ertuğrulun anısına bir anıt dikiyorlar. Bu yapılan çalışmalar sırasında bir kemik bulunuyor. Orada ölen bir denizcimize ait bir kemik, ve anıtın içinde kum dolu bir kutuya koyuyorlar onu bizim geleneğimize göre toprağa gömüyorlar.
    Batan bir osmanlı gemisidir. Ölenler osmanlı vatandaşıdır. Ama acı hatıra iki ülkenin zihnine birden kazınır. Ve aradan bir asır da geçse silinmez.
    Ertuğrul battı haberi istanbula gelince saray burnunda bir yığın kadın görürüz. Onlarca kadın sarayburnun da marmara denizine bakıyorlar. Çünkü 69 kişi kurtuldu 500 kişi kayıp ya o bekleyen kadınlar ertuğrulda ki denizcilerimizin eşleri, anneleri, çocukları. Belki bir umut ne biliyorsun nerden biliyorsun belki baban bir adaya düşmüştür. Belki bir gemi onu bulur kurtarır. Yabancı bandıralı gemiler marmara denizine giriş yaptığı zaman herkes koşuyor tophane limanına belki sevdiklerini o gemi getirmiştir diye. Bakıyorlar kimse yok yeniden sarayburnuna gelip bir başka gemiyi umutla bekliyorlar. Kar, kış, soğuk, sıcak demeden bir yıl boyunca sarayburnunda yakınlarını ertuğrulda kaybeden kadınlar yabancı bandıralı gemileri bekliyorlar.
    Kazadan bir süre sonra japon hükümeti baş sağlığı dileklerinin osmanlıya iletilmesi için kongo ve hiei kruvazörlerini atar. 69 denizci ve ertuğruldan arta kalanlar istanbula gönderilir. İki ülke arasındaki bağlara bir düğüm daha atılır.
    Bekleyenlerden biri ayşe hanım kaptan ali beyin karısı. Kaptan ali beyin karısı ayşe hanımın 1894 depreminde evi yıkılıyor. Aksaray yangının da evi yanıyor. Çok yoksulluk çekiyor ayşe hanım bir kulübeye sığınıyor. Kızı nire. Ve bir de ali beyin hiç göremediği ikiz çocukları. Ayşe hanım hamileydi kaptan ali bey sefere çıktığında. İkiz çocukları dünyaya geldi ama kaptan ali bey onları hiç öpüp koklayamadı. Kızı nire, babasını hatırlıyor. Şöyle hatırlıyor diyor ki:
    -Anne, baba sözcüğü duyduğumda yüzümde hep bir yumuşaklık hissediyorum. Neden?
    Ayşe hanım şu yanıtı veriyor:
    -Evladım, baban japonya seferine çıkmadan önce sakal bırakmıştı ve her gece seni sabaha kadar öpüp kokluyordu.
    İstanbul da özlem büyük, bekleyiş derindir. Oysa beklenen japon sularına hapistir.
    Bir kulübeye sığınıyor ayşe hanım çocuklarıyla, eş, dost, yakın akraba para toplayıp getiriyorlar yardım için.
    -Ya ayşe sana bir miktar yardım getirdik.
    -Ne bunlar?
    -Bir miktar para topladık.
    -Almam!
    -Ya lütfen muhtaçsın.
    -Hayır ne muhtacı benim hazinem var.
    -Ya ne hazinesi ayşe al şunu.
    -Getireyim mi hazinemi?
    -E getir hadi.
    Ayşe hanım içeri gidiyor. Bir bohça getiriyor. Hani kadınlar ziynet eşyalarını kolyelerini, küpelerini, yüzüklerini, takılarını bohçaya sararlar ya, bir bohçayla geliyor ayşe hanım. Yardım toplayıp ona acıyıp parayla gelenler diyorlar ki:
    -Ya biz para topladık ama ayşede de altın varmış.
    Ayşe hanım itinayla bohçayı açıyor. İçinden, kocası kaptan ali beyin japonya seferi sırasında gemisi ertuğrulun uğradığı 32 limandan hiç aksatmadan gönderdiği aşk mektupları çıkıyor. Ayşe hanım diyor ki:
    -İşte benim hazinem bunlar. Alın o paralar sizin olsun.
    Ertuğrul fırkateyninden geride kalan parçalar kushimato da 1890’ın kara gecesine mühürlenmiş şekilde sergilenir. Mürettebattan yadigar kalanlar ise yaşadıkları çağa iz bırakır.
    Kaptan ali beyin kızı Nire’nin de zaman içerisin de bir oğlu dünyaya gelir. Bu çocuk büyüyecek Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel olacaktır. E Hasan Ali Yücel denilince de akla elbette oğlu Can Yücel gelir. Can Yücel neden ertuğrulu yutan dalgalar gibi öfke dolu böyle büyük devasa şiirler yazdı şimdi anlaşıldı mı. Can Yücel’in şiirlerinde ki öfke sanki ertuğrulu yutan o dalgalara gibi gelir bana ne zaman onun şiirlerini okusam.
    Ertuğrul fırkateyni faciası japon türk diplomasisini yakınlaştırır. Ama daha da önemlisi kushimato halkını o gemicilere ve onların güzel ülkesine bir daha çözülmeyecek şekilde bağlar.
    İki ülke bir kaza. Hafızalarda aynı hikaye aynı hüzün. Ertuğrul şanssız, ama efsane olmuş bir gemidir. Çürük olduğu bilinirken sefere gönderilir. Kaygılanıldığı gibi derinliklere savrulur. Ama efsanesi yine o derinliklerde zamandan uzak yaşar.
  • Diktatörlüğün yansıması..

    Kitap belki de bir kehaneti anlatmış ancak yıllardan beri bazı ülkelerde meydana gelen siyasal kargasalardan faydalanmistir. Insanlarin iktidar tarafindan zamanla nasıl sömürüldüğü ve karşı çıktıkları halde mecburi bir kabullenisten bahsediyor. Oldukça etkileyici bir dili var. Her cümlesinde oturup bi kaç kere düşünmek gerek. Kitabin sonu ummadığım gibiydi. Dedim belki ne olursa olsun iyilik kazanır. Siyasal diktatörlüğe papuc birakmayiz. Ancak kazanan BÜYÜK BİRADER oldu. Ve ben bu duruma üzüldüm. Kitapta insanda her duyguyu yansıtıyor. Cok sevdim. George Orwell yine muhtesem yazmış..





    Burdan şunu da belirtmek istiyorum kendi görüşüm olarak. DUNYANİN NERESİNDE OLURSA OLSUN İNSANLAR SIYASAL ÜSTÜ DÜŞÜNDÜĞÜ SÜRECE KAZANACAKLARDIR. DÜNYADA IRK DİN DİL AYRIMINDAN SONRA EN ACIKLI OLAN SIYASAL AYRILIKLARDIR.. BÜTÜN İNSANLAR SADECE INSAN OLDUKLARI İÇİN DEĞERLİDİR..
  • Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

    Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
    99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

    Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

    Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
    Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

    6 Mayıs 1919:
    Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

    9 Mayıs 1919:
    İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

    14 Mayıs 1919:
    Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
    - Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
    - Evet Paşam, bir şey yapacağım!
    - Allah muvaffak etsin!
    - Mutlak muvaffak olacağız!

    15 Mayıs 1919:
    Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
    Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

    16 Mayıs 1919 – Kalkış….
    Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

    Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

    Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

    Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
    Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

    Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

    Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

    19 Mayıs 1919
    Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

    Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
    1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
    (...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

    8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

    "Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
    Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

    Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

    Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

    Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

    ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
    Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
    Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

    "Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

    Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

    Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
    Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

    *Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
    *İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
    *Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
    *Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
    *Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
    *Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
    *Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
    *Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
    *Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
    *İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
    *İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
    *İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
    *Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

    Bu liste daha da uzar…
    Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
    Bunları yazanların gram yüreği YOK!
    Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
    Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

    Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

    Neler yok edildi!!;
    *Halkevleri kapatıldı,
    *Köy Enstitüleri kapatıldı,
    *Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
    *Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
    *Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
    *İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
    *Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
    *İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
    *Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
    *Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
    *Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
    *Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
    *Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
    *Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
    *Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
    *Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
    *Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
    *İç ve dış borç arttı,
    *Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
    *Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
    *Yeşil alan her yıl azaldı,
    *İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
    *Üreten değil tüketen toplum türedi….

    O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
    Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

    Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
    Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
    Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

    Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

    Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
    Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
    Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
    Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
    En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

    Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
    Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

    “Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
    Cemal Süreya
    OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
    19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
    Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

    Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

    Unutma!

    İyi Okumalar….!
  • Zalimin istediği yer cehennemin dibide olsa yine onları rahat bırakmayız.
  • "Senin için gelirdim. Yürüyemeseydim bile sürünerek gelirdim. Ne kadar yaralı olursak olalım oradan birlikte savaşarak çıkardık. Bıçaklar çekili. Ateş ederek. Çünkü biz böyleyiz. Mücadeleyi asla bırakmayız."
    .
    .
    Sahte Krallık beni sen bitirdin... Önceliği Kaz'daki büyük değişikliğe vermem gerek kesinlikle. Nerede o taş kalpli soğuk makine? Nerede duygularını abisi ile gömmüş Kaz Brekker? Puff, uçtu gitti... İnej'in hayatı söz konusu olunca maske kalmadı ve gerçek Kaz kendini açıkça gösterdi. Kaz'ın yaşadığı şeyler çok üst düzey bir vahşet, kendini kurtarmak için abisinin bedeni ile denizde yüzmesi bütün duygularını, sevgisini o denizde bırakmasına ve eldivenlerine kavuşup Kaz "Brekker" olmasını sağlamış bunca olaydan sonra söz konusu kim olursa olsun Kaz'dan zaten pek bir şey bekleyemiyorsun doğal olarak. Duygudan yoksun olarak kendini yetiştirip hala kalbinde intikam ile yanyana yaşatarak sevgisini bunca sene koruyabilmesi bile mucize olma niteliği taşıyor. İnej'e olan hislerine bütün bu geçmişinin çerçevesi ile bakıldığında Kaz'ı anlayabiliriz. İnej'in onun için ne kadar önemli olduğunu, onun mutluluğu için neleri gözden çıkartabileceğini görebiliriz. Kaz her zaman İnej'e hayrandı bence. İçindeki inanca, sevgiye ve cesarete hayrandı. Bu yüzden onun kendisinden daha fazlasını hak ettiğini düşünüyordu her zaman kendini geri çekti ta ki onu kaybetmek ile yüzyüze gelinceye kadar. İnej'in Kaz için olan duygularında Kaz'ın gizeminden doğan bir kuşku vardı; o eldivenler onu uzaklaştırıyor, aralarına bir duvar örüyordu. Ama bu Kaz için aşılamayacak bir duvar mı eh okuyanlar anladı beni. İnej'in savaşçı ruhu karşısında yine yine şapka çıkartmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kız harika dağılabiliriz gençlik...Ama artık sen de Kaz'ı anla be kızım valla kitapta kalp krizi geçirdim ikiniz yüzünden jblkfcjhbd Neyse İnej'in sahnelerini ağzım açık okudum yine ve yine. Güçlülük, kararlılık, savaşçılık, cesaret, sevgi her konuda örnek alınabilecek bir karakter diyorum ve tekrar favori karakterim olduğunu belirterek diğer karakterlere geçiyorum çünkü kitapta onların ilişkileri ve gelişimleri de önemli bir yere sahip. Wylan'a bak sen bizim tüccarcıktan nasıl sıralar çıktı ve çıkmaya devam ediyor, o baban yok mu senin o baban al bir kaşık suda boğ! Neyse Wylan kesinlikle seriye renk katan ve olayların sadece Kaz ve İnej etrafında dönmediğini gösteren gelişimi büyük bir karakterdi. Wylan diyince akla hemen onun adı gelir Jesper, Jesper! İkisini ayrı düşünmekte ilk kitaptan beri zorlanıyorum. İkisi cidden çok tatlı değil mi özellikle konuşmaları ve yaşadıkları "minik karışıklık" beni gülmekten öldürdü. Ah Jesper yine yaptın yapacağını djvnhgj Jes, komikliğinin, muzip haraketlerinin ve sevgili altıpatlarının arkasına saklanmış içindeki bir "dürtüden" dolayı kumara bağımlı birisi ama bu büyük bir kalbe ve iyiliğe sahip olmadığını göstermez, Jes de kitap boyunca olgunlaşan ve yaptıkları ile yüzleşen bir karakter. Wylan ile birbirlerine destek olmaları ise onların her zaman birbirlerinin yanında olacaklarını bana da okuyanlara da kanıtladı. Şimdi de geçen kitapta en az ısındığım karakterlere geldik. Nina ve Matthias. İzninizle ben bu iki karakterden özür dilemek istiyorum Kargalar Meclisinde onlara hak ettikleri önemi vermedim ama bu kitapta beni derinden etkilediler. Yanıldım bu karakterlerin bende çok etki bırakamayacaklarını düşünerek yanıldım... Nina ve Matthias ellerindeki her şeyi ama her şeyi birbirlerini ve arkadaşlarını korumak için kullandılar. Korku bilmeden... Nina çok güçlü, yetenekli ve tutkulu bir kadın karakter; Matthias ise bütün bildiklerini Nina için yok sayan, onun için yaşayıp, yine onun için nefes alan, her şeyinden onun için kopan, sevgisinden asla şüphe duyamayacağımız bir karakter. Gelişimi, değişimi her şeyi Nina içindi. Her şey... Dostluğu, sevgiyi ve aşkı bizimle beraber öğrenen bir Fjderhalı. Bu kadar spoilersız yorum yeter çatladım sonu hakkında konuşmalıyım artık. !SPOİLER! Matthias kalbimi parçaladı son anında bile Nina'ya geri döndü son nefesini onun kollarında vermek için... Bir de ölümü, öldürmeyi reddettiği bir Fjderhalı elinden oldu. Nina'ya yazık değil mi kız öldü o an, bitti, gitti. Bir de İnej ve Kaz'a ne demeli? Şimdi biliyorum Kaz kızın ailesini buldu, ona gemi aldı ve eldivensiz onun elini tuttu bunlar büyük hatta devasa adımlar. Ama nolacak İnej Kaz'ın kurtarılmaya değer olduğunu düşünüyor mu? Onun için gelecek mi? Aklımda binlerce soru kaldı bir tek Wylan ve Jesper için tam anlamıyla sevinebildim sonunda ikisini bir arada görmek hoştu da Matthias ölmeseydi, Kaz ve İnej'in durumu üstü açık kalmasaydı daha mutlu olurdum. Ben ek kitap falan istiyorum ya ne kadar kitabın sonu etkileyici de olsa açık uçlu sonlardan nefret ediyorum.!SPOİLER BİTTİ RAHAT OLABİLİRSİNİZ!
    .
    Aşık olduğum serilerden biridir. Okuyun tek söz bu...
  • '' Suç, nedir?

    Akla somut, kasıtlı, görünür olan bir dolu eylem gelebilir. Suç denildiğinde genelde aktif, görünür, niyetli davranışlar hayal edilir. Oysa sessiz kalmak, en sık ağına düşülen, en sinsi ilerleyen, bu yüzden de tümörün 4. evresinde bile zor fark edilerek insanlığımızı kanser eden en kör noktadaki suç olarak faili meçhul dosyaların arasında kaybolur çoğu zaman.

    Sessizlik suçu, şeffaf bir boya ile bocalanır “insan”lığın ve erdemlerin üzerine. İz bırakmadan ortak olur karanlığa. İz bırakmaz, bu yüzden utançtan suçluluktan cezadan nasibini almaz. İz bırakmak, bu yüzden kolay kolay radara takılmaz, yakalanmaz. Bu yüzden de teşhisi ve tedavisi zordur, erdemlerin içini içeriden kemiren bu sinsi urun.

    Siyah- beyaz bir spektrumda değil de dereceli bir ölçekte düşünürsek en “masum” undan en “zalim”ine bir dolu sessizlik suçu işlenir yaşamın içerisinde. Bir anne, istismar eder çocuğunu, azarlar, rencide eder. Hani biz de aynı suça maruz kalmışızdır hatta belki de daha önce. Biliyoruzdur da oysaki incinmişliği ve korunmaya muhtaçlığı. Yine de görür, duyar ve susarız. Fail değilizdir. İstismar eden değilizdir. Fakat kim bilir kaç çocuğun dökülen göz yaşına sessizliğimizle eşlik etmişizdir.

    İş yerinde arkadaşımız mobbinge uğrar, içten içe biliyoruzdur, haklıyı, haksızı, zarar göreni, zarar vereni, haksızlık yapanı. Hani bizim de başımıza gelmiştir de belki. Sosyal medyadan da kahramanlığını yapmışlığımız vardır bu hak hukuk meselelerinin. Fakat yine de susarız. Etliye sütlüye karışmayız. Zulme dahil olmalıyız ancak bir taşıda yerden kaldırmayız. İncinecek parmağımızı düşünürüz belki.

    Hani çokça bahsetmişizdir kalp kırmamak, insanları incitmemekten. Mangalda kül bırakmayız teoriler meydanında. Fakat susuveriziz toplumun dışladığı, alay ettiği nice konularda. Göz göre göre yaşam hakkı tanınmaz bazen komşunuza. Küfürlerde, hakaretlerde, sanal medyalarda, dost meclislerinde kimler incitilir, kimlerin hakkı yenir nice zamanlarda. Oysa çok delikanlı davranmışızdır prim edecek birçok konuda. Hakçılık, hukukçuluk oynamışızdır. Lakin gerçek eşiklerimiz ortaya çıkar egomuzun sınandığı imtihanlarda. Öteki olacağımız, kınanacağımız, kar etmeyeceğimiz bütün kavşaklarda… Adil ve bencil tarafımızın sınırında.. Susar ve tanışırız öteki yanımızla.

    Psikolojik sorunları olan insanlara destek olmuşuzdur geçmişte. Herkesin başına gelebilir demişizdir, üzülmüş, “empati” kurmuşuzdur. “Olgunculuk” oynamışızdır. Delinin teki derler birine sonra.. Zaten psikolojik sorunları var.. Zaten kafayı sıyırmış.. İntihar etmiş.. Cık cık cık ne ayıp, ne günahmiş.. Depresifmiş, obsesifmiş, bipolarmış.. Etiketler, görünmez tutkallarla alnımıza yapıştırıldığında.. Susarız.

    Elbette ki gerekçelerimiz var. Belki kendi çelişkilerimizin farkında değiliz. Belki fatura ödemeksizin erdemlerimize bağlı kalmak istiyoruz. Bedelsiz dürüstlükler, bedelsiz adalet fantezilerine kapılıp gidiveriyoruz. En tehlikelisi gerekçeler ve mantıksal kılıflarla suçluluk bile duymadan ayıplarımızı, çelişkilerimizi öteliyoruz. Zihnimiz tutarlı bahaneler üretme ustası ne de olsa.. Evet yaptım, ama bir sor neden ? Hemen bir mantıksal çerçeve ile iç tutarsızlıklarımızı susturuyoruz. Kendimize bile sessiz kalıyoruz, kendimize karşı bile suç işliyoruz.

    Zarara susmanın ona ortak olmaktan farkı ne, tartışılır. Suçun, sofistike ve estetize edilmiş halleri var. Kimse dur bir kötülük yapayım demiyor. Hepimiz bir rasyonelin suyuna batırıp yiyoruz günahları. Hepimiz normların gölgesinde uygun bir köşeye yer yapıyoruz suskunluklarımız ve hatalarımız için. Ben bir şey yapmadım ki ! Diyerek kendimizi savunurken. Evet, hiç bir şey yapmadım ! ile aslında kendimizi ifşa ediyoruz.

    Samimi olalım.. Nerede susup nerede konuşacağımızı çok ustaca belirliyor kültürel kodlamalar. “Veba” gibi elimize bulaşsın istemiyoruz bazı dışlanmalar. Kahraman ilan edileceğimiz, destekleneceğimiz, “puan” kazanacağımız bir dolu mağduriyette daha delikanlı, “ötekileşeceğimiz” mecralarda ise pek tabi sessiz kalıveriyoruz.

    Fırından ekmek çalan çocuk için isyan ederken ve dürüstlük, hakkaniyet, adalet gibi soylemler savururken etrafa.. Patronumuzun haksız kazancına, herhangi bir otorite figürünün adaletsizliğine ki milyonlarca kat daha fazla olsa bile adaletsizlik orada.. Susuyoruz… O uzaktaki mağdur çocuk üzerinden adalet uygulamak, bedelsizce bir dürüstlük bahşediyor bize, erdemlerimizi tatmin ediyor kısa yollu bir tünelden ahlaklı hissediyoruz.. Fakat otoriteye, güce, çıkarlarımızla çatışan, korkularımıza dokunan herhangi bir mecraya karşı konuşmak söz konusu olduğunda.. Ödenecek bedeller, dürüstlükten daha fazla para ediyor gözümüzde.

    Dürüst, adil, ahlaklı vs. gibi etiketlerimize çok da fazla güvenmeyelim bence. Ne kadar sınandık ki daha? Kaç defa o çok arzuladığımız şey ile çakıştı erdemlerimiz? Kaç defa o çok korktuğumuz şey ile imtihan edildi değerlerimiz? Menfaat, komfor, faydacılık gibi putlarımız devreye girdiğinde hepsinin sınavında çuvallayabiliriz. Kazanıyor ve ahlaklıysak.. Eşiklerimiz daha zorlanmadı diye belki sadece.

    Nietzsche, “Erdemlerinizi Öldürün” derken… Erdemler kılığındaki putlarımızdan bahsetmiş de olabilir mi ki? Puta dönüşen herşey, kendi savundukları da dahil her şeyi öğütmeye ve imha etmeye muktedir oluyor. Bakın çevrenize; Dürüst olunduğunu gösterebilmek için yapılan sahtekarlıklar, güven kazanmak için çevrilen dolaplar, temize çıkmak için kirlenmiş ellerle dolu..

    Savunduğumuz şey koşulsuz şartsız adalet, hakkaniyet, vs. mi? Yoksa A ya karşı B bağlamında yapılması beklenen ama C bağlamında ve D kişisine yapıldığında ise çok da önemini korumayacak olan koşula bağlı değerler silsilesi mi ? Bilmemiz gereken şu ki, eğer erdemlerimiz koşula, menfaatlerimize, kişilere göre yer değiştiriyor ise, koşullara bağlı olarak daha toleranslı, daha “affedici” ya da daha delikanlı hale gelebiliyorsak.. O halde erdemler, süblime edilmiş bencil arzular, kutsal kılığına girmiş nefsaniytlerdir.

    Korkularımız var. Vebadan uzak durmak istercesine kaçıyoruz bazen konuşmaktan, görülmekten, renk vermekten, ötekileşmekten. Kendimizle yüzleşmeme isteği, güzel vitrinlerde gözükme çabası ve balçığa elini daldırmak istemeyen birinin titizliği ile sessiz kalıyoruz. Bir aşılanabilsek “kötü” olmaya, bir aşılanabilsek “öteki” olmaya, bir aşılanabilsek “kınanan” olmaya.. Belki o zaman daha iyi, daha ahlaklı olabileceğiz. Nietzsche’nin dediği anlamda -mış gibi erdemlerimizi öldürüp, gerçek erdemlerimize kavuşabileceğiz.

    Kimi zaman gürültülü ve histerik bir şefkat kimi zamansa çok sessiz bir acımasızlığımız var. Susunca iz bırakmıyoruz. Kurşunu doğrultup vuran kişi olmadıkça da, ortak sayılmıyoruz suçlara… ''

    http://bilimoloji.com/...uzm-psk-hilal-bebek/