• 264 syf.
    İnceleme başında ilk önce de Sade hakkında kısaca bilgi vermek belki de önemli olacaktır. Küçük yaşlardan itibaren şımartılmıș bir çocuk olarak büyütülmüştür. Özellikle babası bu konuda onu olabildiği kadar etkilemiştir. Varlıklı ve Fransız aristokrasi geleneğine mensup bir ailede olan de Sade ve ailesi liberten düşünceyi benimseyip istedikleri tarzda yaşamakta beis görmemişlerdir. Bundan ötürüdür ki de Sade'ın yaşamı oldukça uçuk olmuştur. Babasının diplomat olması de Sade'ın kendisini ayrıcalıklı olarak hissetmesine ve görmesinde etkili olmuştur. Kendisini doğuştan imtiyaz sahibi olarak tanımlamakta sakınca görmez de Sade. Bazı durumlarda babası tarafından şiddetle cezalandırılırması ve çok sevdiği amcasının hapse atılmasından dolayı de Sade ileri düzeyde şiddete eğimli hale gelir. Nitekim şiddet sonraki yaşamında felsefesinin temel taşlarından olacaktır. Hatta ve hatta şiddeti eğlence aracı olarak ele alır. Tüm bunlardan ötürü Sade'ın kendisi aynen şöyle demiştir.  "Zaman zaman dünyadaki bütün nimetlerin benim emrime verilmiş olduğunu düşünüyorum. Bir insanın sahip olabileceği haklara ben doğuştan sahibim. İnsanların bana gösterdikleri saygı ve benim doğuştan üstün olduğuma dair düşünceleri beni daha azgın biri olmaya doğru itiyor. Onlara karşı daha kızgın ve baskıcı olmaktan kendimi alamıyorum. Bütün evreni arzularımı tatmin etmek için bana sunulmuş bir nimet olarak görüyorum. Tüm nimetlerin karşılıksız olarak bana sunulmasından daha doğal ne olabilir ki " de Sade'ın düşünceleri böyle. Pardon Donatien Alphonse François le Marquis de Sade.. İsme bakarmisiniz. İsmi bile insanı etkiliyor.. Bizim gibi insanları en azından. Şirazi, Melluni, Veysel ve Abdal dan çok daha etkili geliyor değil mi.. Ah algılar ahh..:):):)

    Eser incelendiğinde elbette ki değişik olduğu fark edilecektir. Bazen ise şiddetli eleştiri oklarına hedef olması hiçten bile değildir. Eserinde değerlere ve kurumlara açıkça karşı çıkılmıştır. Özellikle ahlak ve din kurumuna. Erotizmin sınırları ne derece ilerletilebilir diye sorulacak olursa katılmamakla birlikte birçok kişi tarafından belki de örnek olarak gösterilebilir de Sade. Özünde nihilist olan de Sade kanaatimce egoizmin sınırlarını oldukça aşmıştır. Dahası egosantrik(benmerkezcilik) bir kişiliğe sahiptir. Hatta ve hatta solipsist tir(tek bencilik) kendisi ve sadisttir mazoșisttir... :)

    Cinsel anlamda kendisini net olarak 'Terörist' olarak algıladım. Nitekim cinselliği ilga ederken partnerini özne değil de nesne durumuna indirger de Sade. Ona göre cinselliğin amacı kişisel haz almaktır. Ve bu hazza ulaşabilmek için de her türlü eylem mubahtır. Machiavelli'nin siyaset kurumu üzerindeki düşünceleri de Sade'de cinsellik üzerinde tekrar canlanmıștır. Cinsel haz almak uğruna kadının öldürülmesi, üzerine dışkılanması, kırbaçlanması, kanatilmasi, vs vs. Eylem ne olursa olsun amaç cinsel hazza ulaşmaktır. Kişisel cinsel hazza ulaşmak. Pertner daima nesne konumunda bırakılmıştır. Ve böyle olması gerekmektedir ona göre.

    Pek tabii cinselliğin bu şekilde yaşanmasına karşıyım. De Sade'ın bahsettiği cinsellik "seks" kavramıyla açıklanabilir kanaatimce. Ama asla ve asla "sevișme" ile açıklanamaz. Sevişmede "özne-özne" durumu hakim iken sekste ise "özne-özne" ilişkisi önemsenmemekle birlikte çoğu kez "özne-nesne" şeklindedir. Sevișmede partnerin de haz alması amaçlanırken sekste kişisel tatmin olma duygusu hakimdir. Birbirini henüz yeni tanıyan günübirlik iki kişi arasındaki cinsellik 'seks yapmak' ile açıklanabilecekken ortak geçmişi ve duygulanımları olan iki partner arasındaki cinsellik 'sevisme' kavramıyla ele alınabilir. De Sade bu eserinde cinselliğe dair sevişmeden bahsetmemiș, değinmemiștir bile kanaatimce. Tek derdi kişisel zevk almak yani seks yapmak olmuştur. En azından dile getirmiştir. Bu uğurda karşısındaki tüm kadınlar birer seks işçisi ya da objesi haline gelmiştir.

    De Sade'ın cinsellik konusuna boyle yaklaşmasının nedeni aldatılmış olmasında da  yatabilir. Nitekim cinsel birliktelik uğruna 'kullandığı' kadınlardan birine aşık olur onu sever. O kadının başka erkeklerle de beraber olduğunu öğrenir. Bundan dolayıdır ki de Sade, bazen sinir krizleri geçirmekte ve ağlama nöbetlerine kapılmaktadir. Ama demezler mi adama "Ya sen önüne gelen her kadınla birlikte olmak istiyorsun da kadınlar önüne gelen erkekle birlikte olmayı istediği zaman mı problem oluyor" diye. De Sade efendi bu yüzden kadınlardan nefret etmiştir ve tabiri caizse doğal düşman olarak görmüştür.

    Eserin ana omurgasını oluşturan bir diğer yanı dine, inanca ve değerlere saydırması olmuştur. Varolan tüm değerleri yok etmek istercesine şiddetle karşı çıkmış ahlak kuralları olarak nitelenen kuralların doğa karşıtı kurallar olduğunu beyan etmiştir. Doğadan gelmeyen hiçbir kural ahlak kuralı olarak karşımıza çıkamaz demiştir. Çıplaklık, zina, ters ilişki, sadomi, gay ve lezbiyenlik durumu ona göre doğanın bize bahşettiği özelliklerdir. Bu özellikleri gizlemenin saklamanın manası da yoktur. Ve bu özelliklerin ötelenmesi, gizlenmesi ve cezalandırılmasına dayanak olan ahlak kuralları yok edilmelidir ona göre.. Sadomi ve şiddet nasıl doğal bir özellik olabilir ki? Doğada şiddet yoktur halbuki. Aslanın ceylanı avlamasi ya da volkanlarin patlaması muhteşem ve mükemmel güzellikler olmakla birlikte şiddetle ele alınamaz bile. Şiddet bilince hasıl bir durumdur.. Yani insana hasıl bir durum..

    Diger bir yandan din ve inanç konusunu da ele alan de Sade oldukça ileri düzeyde ileri gitmiştir eserindeki elestirilerinde :) Elbette ki dinler ve inançlar eleştirilebilir. Uygulamalar sorgulanabilir. Sorgulanmalidir da. Lakin bu eleştirilerin şiddeti hakarete ve küfretmeye varınca katılmak mümkün değildir kanaatimce. Birçok yerde siktiğimin Tanrı'sı, Ah sikeyim gibi küfürlerle din ve inanca yaklaşmak tamamen haddini bilmemezlik hatta insanlık dışıdır. İnançlı biri olarak sarfedilen bu sözler karşısında kanım çekilir. İnançsız biri olmam durumunda ise yine katılmak mümkün olmaz olmamalı. Dinlere ve inançlara çok temiz bir şekilde ve duygusal olarak bağlı olan kişiler, toplumlar ve ülkeler var. Bu insanların bağlı hissettikleri manevi değerlerine bu şekilde hakaret etmek ve küfretmek kimsenin harcı değildir olmamalıdır. Kendinde bir ucuzluk olur düşüncesindeyim hatta.

    Efendim peki de Sade nasıl bu hale gelmiştir. Yıllar önce izlemiş olduğum sodomda 120 gün adlı film bende bazı düşünceler meydana getirmişti. Bu tür kişiliklerin hatta vakaların ortaya çıkmasındaki en büyük etken bence "sınırsız özgürlüktür" " Sınırsız özgürlük! " ya da "sınırsız istenc" Tamamen iktidar anlayışı. Nietzsche nin bahsettiği guc istenci belki de. Sınırsız yetkiler sınırsız eylemler sınırsız güç! Sınırsız özgürlük ne demek üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim. Düşünsenize sınırsız özgürlük! İstediğiniz her şeyi yapabiliyor olmanız canınızın sıkılmasına neden olur zamanla. Uğruna mücadele edeceğiniz birsey yok ortada. Sevismek mi istiyorsunuz karşınıza hemen duzinelerce kadın ve erkek çıkar. Yeni birsey mi tatmak istiyorsunuz. Nüfuzunuzun verdiği etki ile söylemeniz yeter. Bu çok can sıkıcı bir hale getirir diye düşünüyorum. Mücadele edebilecek bisey kalmamıştır. Herseyiniz vardır. Tam iktidarı elde etmişsinizdir. Canınızın sıkılmaması için artık yeni şeyler düşünmek durumunda bırakır kişiyi. De Sade'de bu etkiler var gibi. Normal bildiğimiz 'sevisme' varken o hep dahasını istemiştir. Spermlerin yutulması, anal seks, dışkılama, kamçılama, öldürme, kendini başka bir erkeğe sunma, çoklu seks, vs vs. Dahası dahası ve dahası. Hatta ve hattası.. Bebek öldürme dahil.. Artık hiçbiri onu tatmin edemez duruma gelmiştir. İnanın bana bu durum kişiyi dünyanın en 'kimsesiz kimsesi' yapar. Kendinde yalnızlık denen bir şey varsa de Sade mükemmel bir örnek olur düşüncesindeyim.

    Sayın sevgili okurlar cinselliği yaşamak istiyorsanız "sevişin". "seks" yapmayın. En azından "seks" yapmamaya çalışın. Yapacak olursanız da şiddete başvurmayın. Doğru kişiyle doğru zamanda sevişin. Bu sizin özgürlüğünüz olur ancak.

    Ve kimsenin bisey deme lüksü yok. Karşınızdaki partner obje, nesne değildir. Onların da bir özne olduğunu sakın ama sakın unutmayın. Güzel ve güzele dair olan budur.

    Edebi açıdan çığır açıcı nitelikte bir kitap. Çok cesur bir kalem olur kendisi. Zıtlık oluşturarak hayal dünyanızin gelişmesinde etkili olabilir. Anlaşılır düzeyde

    İyi okumalar
  • 325 syf.
    ·Puan vermedi
    Ve bitti. Her ne kadar bitmesin diye yavaş yavaş okusam da. Bir ağlama isteği yine bende. Hastalıkların verdiği duygusallık mı yoksa kitabın bana çok dokunması mı sebep bilmiyorum ama neyse ki halka açık bir yerde bittiği için gözyaşlarımı içime akıtıyorum şimdilik. Sonlara doğru kitabı kapatıp “yia ben çana kuyamaaam” diye sarılmamdan belliydi böyle olacağı. Sanki Martin Eden’da yaşadığım şeyi yaşadım karaktere aşırı derecede bağlandım, bunun sebebi baştan sona onun tüm gelişimlerine, çözülmelerine, acılarına,anılarına, acizliklerine şahitlik etmek sanırım. Charlie Gordon, sen artık benim için Martin Eden gibi unutulmaz bir karaktersin. Bir an önce kitabın konusuna girmezsem ağlamaya başlayacağım sanırım :( Gordon, düşük IQlu/zeka geriliği olan bir yetişkin. Kitap onun kendi yazdığı -onu inceleyen bilim insanlarının yazmasını istediği- ilerleme raporlarıyla başlıyor tamamı da kendi anlatımıyla devam ediyor zaten, bu raporlarla yani. Kitabın isminde geçen Algernon ise deneyde kullanılan bir fare. Bilim insanları Algernon üzerinde yaptıkları ve başarı elde ettikleri beyin ameliyatını, Gordon üzerinde de deneyecekler ikisini birleştiren nokta bu. İnsanda da işe yararsa zeka geriliği olan tüm insanlar için bir umut olacak. Ameliyat gerçekleştikten sonra Gordon’da inanılmaz değişimler yaşanıyor normal bir insandan da zeki hale geliyor hatta onun üzerinde bu deneyi yapan bilim insanlarından bile :) sonra bir anda Algernon’da gerileme gözlenmeye başlıyor. Peki, aynı deneye tabi tutulan Gordon için durum ne olacak...? Okuyunuz efenim. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
  • Ben ağlayan şairim
    bana gülmesini öğretmediler
    eğil de bir bak mahzun yüzüme
    anlatır sana çektiklerimi
    birer bıçak yarası gibi
    alnımdaki çizgiler
    ben mutluluk nedir bilemedim
    saçlarım okşanmaya alışık değil
    hep böyle dalıp gider gözlerim
    ve ne zaman düşünsem geçen günleri
    bir karanlık basar içimi
    aydınlık değil
    seni nasıl severim bilirsin
    nasıl yanarım özlemler içinde
    bastığın yerler cennet olur
    bilirim en serin rüzgarla gelirsin
    yine de yanar tutuşurum ben
    cehennemler içinde.
    en mutlu sandığın yerde kederliyim
    ben seninle sensizliği düşünürüm
    bir korku düşer içime apansız
    burkulur yüreğim
    seni şiirlerimde bin yıl yaşatır da
    ben bin defa ölürüm
    bir gün yokluğum bir gölge gibi
    düşüverirse gözlerine
    unutma ağlayan şairini
    unutma o günde kapanıp dizlerine
    kendi yokluğuma kendim ağlarım
    sen ağlama e mi
    sen ağlama e mi?

    Ümit Yaşar Oğuzcan
  • Sen yine de herkesin içinde ağlama bırak bari oda Rabbin ile aranda kalsın.😓☹️
  • Gülizar`ın Mevsimleri

    Babam annemi dövecek birazdan, annem de beni. Sonra çarşıya inip, oyuncakçı dükkanının vitrinini seyrederken, peluş kedilere, köpeklere ve ayılara içimi dökeceğim. Öğretmenim, “yaz tatilinde ne yaptın?” diye sorarsa okullar açıldığında, “kendime peluş hayvanlardan bir aile kurdum” diyeceğim…

    Annem, konserve hazırlamayı öğretti bana bu yaz. Ütü nasıl yapılır, onu da gösterdi. Melemen, makarna, pilav; bunlar zaten geliyordu elimden. Biliyorum, gidecek annem ve dönmeyecek geri. “Ben seni dövmek istemiyorum aslında” dedi bana bu sabah, “anla beni” dedi… Sustum ben. “Bir şey söyle” dedi, baktım yüzüne öylece. “Gideceksin, değil mi?” dedim. “Kimseye güvenme ve kendi ayaklarının üzerinde dur” dedi. Çocukluğunu anlatmaya başladı bana; üvey annesinden yediği dayaklar bölümünde gözleri doldu. “Madem gideceksin, beni sev biraz” dedim. “Üzgünüm Gülizar, sevemiyorum ben; seni bile sevemiyorum” dedi…

    Bir sonbahar akşamıydı, babam annemi yine dövmüş, annem ağlayarak yatak odasına girip kapıyı kilitlemişti. Babam oturttu beni karşısına, “dertleşelim seninle Gülizar” dedi. “Biz erkeklerin de yükü ağır” diye başladı anlatmaya. “İşsizim iki aydır. Üniversite okumuş adamım, ama asgari ücretle bile iş bulamıyorum” dedi. “Ben anneni sevdim, ama o beni sevmedi; onu terk eden adamı unutmak için evlendi benimle “ dedi. “Anneni dövmek istemiyorum aslında, anla beni” dedi. Sustum ben. “Ah, siz kadınlar!” dedi bana öfkeyle, “lanet olasıca, on bir yaşındasın, ama annen gibi acıyarak bakıyorsun bana!” Korktum ben, çok korktum. Koltuktan kaldırıp beni, yere doğdu itti. Düştüm. Kaldırdı sonra, oturttu yine koltuğa. Canımı acıtması öfkesinin geçmesini sağlamıştı. “Ben sekiz yaşında başladım çalışmaya. Bakkal çıraklığı, ayakkabı boyacılığı, berber kalfalığı… Yevmiyemi babam alırdı, tek kuruş vermezdi bana “ dedi. “Sana çok bağırıyorum bazen, ben de çok çektim çocukluktan beri” dedi. “Çocuğumuz olsun istemedik ben de, annen de; ama oldu işte! “ dedi…

    Bir kış gecesi, evimizde uyurken, uyandığımda, bir de baktım ki dedemlerin evindeyim. Dedem nineme söyleniyordu, “biz kendimize bakamıyoruz, bir de bunu attılar başımıza!” Annemle babam bağırıp çağırmışlar birbirlerine; annem de akrabalarına gitmiş. Babam, uyuyan beni kucakladığı gibi dedemlere getirip, “şunu birkaç gün idare ediverin” demiş. Dedem, sabah kahvaltısında dedi ki; “biz olmasak sokaklarda mendil satıyordun şimdi; çocuk her zaman uğur getirmiyor aileye!” Ninem, “sus” dedi dedeme, “Gülizar`ın ne günahı var?” Dedem dedi ki bana, “senin de için yanıyordur elbette; ama biz ne acılardan geçtik, nereden bileceksin!” Sustum ben. “Daha beş yaşındaydım babam vefat ettiğinde. Ne çocukluğumu yaşadım, ne de gençliğimi. Kardeşlerime babalık yaptım, eve ekmek getirdim, anneme ben baktım yatalak olduğunda bile. Sen ne çekiyorsun ki benim çektiğimin yanında?” dedi. Ninem dedi ki yine, “ilişme çocuğa, o da öğrenecek hayatı!” Sonra ninem konuştu gözlerime bakarak,“ah güzel torunum; ilkokulda okurken, yaz tatillerinde, gün doğumundan gün batımına kadar tarlada çalışıyordum …” Dedem, birdenbire sözünü kesip ninemin, bağırdı bana, “ninenden ibret al, öğren hayatı!”

    İlkbahardı, Anneler Günü`nün olduğu hafta, öğretmenimiz dedi ki, “annenizi anlatın bir kompozisyonda.” Önümde çizgili bir dosya kağıdı; arkadaşlarım yazıp durdular kendi kağıtlarına ve ben, “bu kadar yazacak şeyi nasıl buluyorlar?” dedim kendi kendime. Öğretmenim geldi yanıma, “anlat Gülizar” dedi, “anneni anlat.” Bir ağlama tuttu o anda , hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ne öğretmenim sakinleştirebildi beni, ne de arkadaşlarım. Çizgili dosya kağıdı ıslandı göz yaşlarımla. “Anlattım işte” dedim ve ıslak kağıdı alıp öğretmenimin masasına bıraktım. Çıktım sınıftan ve nefes nefese kalıncaya kadar koştum. Çarşıdaki oyuncakçı dükkanına vardım. “Ben geldim” dedim vitrindeki peluş kedilere, köpeklere ve ayılara. “Beni bir tek siz anlıyorsunuz” dedim, “iyi ki varsınız “ dedim…

    Annem gidecek birkaç gün sonra ve ben pencerelerde bir çocuk yüzü olarak kalacağım annemin ardında. Konserve hazırlayabilen, ütü yapabilen ve aş pişirebilen on bir yaşındaki kızını hayata hazırladığından emin olacak belki de…

    Babam, belki de annemin yerine beni dövecek ve kendisini anlamamı isteyecek. Dedem ve ninem, kendi çocuklukları üzerinden bana hayat bilgisi dersleri vermeye devam edecekler, kim bilir…

    Anlıyorum annemi, babamı, dedemi, ninemi, herkesi… Ah, sevgisizliğinize, samimiyetsizliğinize, zalimliğinize öyle güzel kılıflar buluyorsunuz ki, acılarınızı öyle güzel yarıştırıyorsunuz ki, kendinizi öyle güzel aklayıp paklıyorsunuz ki, gurur duyun kendinizle…

    Her mevsim ayrı bir incitilmişliğim var benim. Kendi mevsimlerim olacak bir gün; incelikler mevsimi, düşler mevsimi, vicdan mevsimi ve şefkat mevsimi…

    Gülizar`ın mevsimlerinde incitilmeyecek hiçbir çocuk; kendi mevsimlerime serpeceğim uçsuz bucaksız sevgimi…

    Ergür Altan
  • Bir Delikanlının Kaleminden
    …Her zaman ki gibi sevinçliyim yine kız istemeye gidiyoruz hava soğuk ve sisli.
    Ama soğuk umurumda değil heyecanlıyım, hayallerime kavuşmaya bir adım kalmış. .. Beraber abdest alıp beraber namaza duracağım mutlu bir yuva ..
    Annemler dindar bir kız bulmuş ben kendini görmedim bilmiyorum okuduğum kitaplar yüzünden kızlarla işim olmadı diyebilirim. …
    Neyse hazırlıklar çikolata çiçek derken çıktık bu yola… Kalp atışlarımın senfonisi eşliğinde ilerliyoruz.
    Ve gittik kapıyı çaldık…
    Ailem bu kişileri tanıyormuş memleketten..
    Her neyse kahveler geldi içtik babam sebebi ziyaretimiz dedi… Başladı söze Adam dur bir dakika hemşerim dedi kızın babası. .. Oğlunuzun işi nedir diye sordu… O sıralar çalışmıyordum. Babam ıhı ıhı etmeye başladı anneme kaş göz ederek… Annem aldı sözü babam cevap veremeyince …efendim dedi oğlum 5 vakit namazını kılar kitap okur terbiye den ötürü tam not veririm kendisine Allah gönlü güzel bir erkek çocuğu verdiği için bize şükürler olsun dedi..
    Yerin dibine girdim utançtan anne sus der gibi surat ifadem ile anneme işaret ettim. Annem neyse ki sustu.
    Kızın babası dindar olmama sevindi sevinmesine de… Kızımı alacak insanın şu kadar altını olacak bu kadar bileziği olacak beyaz eşya koltuk takımı vs vs vs 20.000 liralık bir liste çıktı ortaya. .
    Dindar diye geldiğimiz ev, daha kızı istemeden maddiyat pat diye önümüze atıldı…
    İmanımdan başka bir şeyim olmadığı için babama işaret ettim hadi kalkalım diye… O sırada gelin geldi tesettürlü ama boya cila ne varsa kafasından boşaltmış gibiydi. .Dar bir kıyafet kahve alırken yüzüne bakmamıştım…
    Bir baktım ki kızın ellerine bir liste var babasına fısıldayarak listeyi uzattı babasına. . Asıl kıyamet burada başladı kızımda az bir şey istiyor dedi adam. .. Bana karışmayacak, evlenince kıyafetime karışmayacak arkadaşlarıma karışmayacak bitmedi liste. .. Sinirlerim tavan yaptı biz daha istemeden kızı Böyle bir şey oldu. .
    Neyse babamla bir bahane uydurup çıktık oradan bu istediklerinizi yapamayız bizim durumumuz ortada dedik adam siz bilirsiniz dedi kızı sanki satılık. .Kız da babası ile anlamış sanki.
    Ve Böyle tam 5 kapıya gittik her şey maddiyat her şey para… Bu gittiğimiz kişiler güya dindar insanlardı..
    Artık ümidi kesmiştim.
    Yaşım ilerliyor diye kaygılıydım. Artık namazları daha bir istekli kılıyordum bunlar karşısında. . Peygamber efendimizin miras bıraktığı İslam maddi kimliğe mi bürünmüş dedim.. Kimse ile olmaya gönlüm el vermedi. .. Her kapıya gittiğimizde maddiyat vardı.
    Babanın birisi de son model falanca telefon çıkmış yeni onu kızıma alacaksın dedi en çok güldüğüm bu oldu Meğerse kızı her şeyin lüksünü seviyormuş…
    Hiç bir kız namazımı ahlakımı sormadı…
    Sorsa bile ne diyebilirdim ki Müslüman bir kişiye namaz kılıyor musun diye sormak çok saçma zaten. ..
    Kendimi ilme verdim her namaz sonrasında Yasin okur dünya sevgisini kalbimden çıkar Allah’ım, beni şehit olarak huzuruna al dedim.. Hastalandım hastaneye kaldırıldım.. Kanser teşhisi koyuldu… Tüm tedavileri yaptık lakin vücudum fazla dayanamadı aslında Rabbim’e kavuşacağım diye seviniyordum. Namaz vakitleri Allah tarafından hastalıktan eser kalmıyordu. 5 vakit namazı ayakta sağlıklı kılmam doktorları bile şaşırmıştı. Kemoterapi olmam saçlarımı döktü zayıfladım… Lakin gülümsüyordum doktorlar ölüme sevinçle giden birini görünce hayret ediyorlardı.
    Bir gün odama bir karartı girdi narkoz vermişlerdi hayal meyal başucuma bir şey konulduğunu hissettim… Narkozun etkisi geçer geçmez aldım kâğıdı okumaya başladım.
    Hazreti Eyüp aleyhi selam sabrı seninle olsun… İmanının yarısını kurtarmak istiyor musun? O halde ben sizin mahalleden Hafız Hatice yıllardır senin ilmine Allah aşkına hayran oldum… Biliyorum bir kadın erkeğe teklif etmez ama benimle evlenir misin yazıyordu. . Annen baban gelsin beni istesin.. Hayret ettim doğrusu ölecek bir adama bunu hiçbir kız demez.. Para pul kenara bırakmış üstelik kanser olduğum halde bunu bana demiş…
    İşte o zaman Mutlu oldum. Babama verdim kağıdı istemeye gitmişler bensiz nikâhımız hastane de kıyıldı.. Yasinler okundu eşim yanımda kaldı 3 Ay.
    Elimden tutuyordu Cennetim diyordu. . Gözleri gülüyordu hep neden diye sordum bir gün neden ben dedim eşime. . Bir rüya gördüm Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem karşımda idi bu şehidi görüyor musun? Dedi bana evet Efendim dedim..
    Bu cennetliktir onunla evlen o sana şehit olduğu için. Allah tarafından yakınlarına şefaat etme yetkisi verildi. .Sana şefaatçi olmasını istiyorsan onunla evlen diyordu…
    Dualarım kabul olmuştu nihayet eşime dedim. ..Allah senden razı olsun.
    Ben Rabbim’e gidiyorum. ..Eshedu enlailaheillallah ve esheduennemuhammeden abduhu ve rasuluh.
    Deli kanlının elinde sıkıca tuttuğu kâğıt düştü elinden yavaşça…
    Kâğıtta şu yazıyordu.
    Sen gönlünü dünyadan uzak et…
    Allah sana Sonsuzluğun kapsını acıyor. .
    Her namazda durma gönül dua et.
    Ecel gelse bile AŞK insana koşuyor.
    Aşk maddiyat değil, aşka gider yol…
    Allah varsa gönlünde aşkı Rahmeti bol..
    Ey biricik eşim sen huzurlu ol..
    ALLAH desin kalbin hep benimle ol..
    Not:Sevmek Allah için harcanan nefestir.
    Ey biricik eşim Nefesini kontrol et ve sakin ağlama. ..Çünkü Allah olmayan her nefeste bir ölüm vardır.
    — Son–
    Yazan: Mustafa Kuş
  • Ben ağlayan şairim
    Bana gülmesini öğretmediler
    Eğil de bir bak mahzun yüzüme
    Anlatır sana çektiklerimi
    Birer bıçak yarası gibi
    Alnımdaki çizgiler

    Ben mutluluk nedir bilemedim
    Saçlarım okşanmaya alışık değil
    Hep böyle dalıp gider gözlerim
    Ve ne zaman düşünsem geçen günleri
    Bir karanlık basar içimi
    Aydınlık değil

    Seni nasıl severim bilirsin
    Nasıl yanarım özlemler içinde
    Bastığın yerler cennet olur
    Bilirim en serin rüzgarlarla gelirsin
    Yine de yanar tutuşurum ben
    Cehennemler içinde.

    En mutlu sandığın yerde kederliyim
    Ben seninle sensizliği düşünürüm
    Bir korku düşer içime apansız
    Burkulur yüreğim
    Seni şiirlerimde bin yıl yaşatır da
    Ben bin defa ölürüm

    En mutlu sandığın yerde kederliyim
    Ben seninle sensizliği düşünürüm
    Bir korku düşer içime apansız
    Burkulur yüreğim
    Seni şiirlerimde bin yıl yaşatır da
    Ben bin defa ölürüm
    Sen aglama e mi
    Sen aglama e mi?
  • 31 syf.
    MUKADDİME

    Her inceleme, incelenen kitabın gıyabında birçok fikri beyan ederken, kimi zaman da mezkur kitabı hülasa etme biçimi oluyor. Lakin bu kitabın incelemesine, kitabın içinden cımbızlamış olduğum şu ifade ile başlamak istiyorum;
    "Güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez"

    ANAHTAR KELİME;
    Pek Kıymetli Büyüğüm: İsmet Özel

    GİRİŞ
    Şiir, şairin en veciz ifadesidir, Pek Kıymetli Büyüğüm. Sen şairsin ve hala kırk yaşındasın. Sen yaşarken oldu her şey... Almanya düştü, Hitler öldü, Çok Partili Dönem; 10. yaşında şehit düştü... Milli Şef beyaz treninden inip; tekerleği omuz olan tabutluklara bindi... Yıkıldı Utanç Duvarı, Ağlama duvarı ise yedi kat büyüdü.

    "kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de." demiştin. Müjdeler olsun Pek Kıymetli Büyüğüm. Hala diridir nefret ve öfke. Benim büyüğümdün sen. Ta ki bu dizeleri okuyana kadar. Okuyup da; fahişeden kast ettiğin zümrenin hangi zümre olduğunu, bakireyle ifade ettiğin güruhun hangi güruh olduğunu öğrenene kadar.

    Bir kadem daha yaklaşmıştım sana. Hayır hayır, sen düğümü yengeç dönencesinin mahcup ettiği coğrafyada işlenen gümüş yaldızlı halatlarla çekmiştin beni yanına. Siyahilerin tenleri siyah değilmiş meğer. Beyazın küstah kırbacındaki kan, siyaha boyamış Aborjinleri. İşte bu denklem yüklemişti sana "Kıymetli"yi ve benim Pek Kıymetli Büyüğüm olmuştun.

    Devam ediyordun;
    "Evi Nepal'de kalmış, Slovakyalı salyangozdur ruhum!" diyordun. Ve o yıllarda salyangoz satılıyordu Bulgaristan'ın komşusunda.

    Son bir haykırışın vardı. Oturmak istiyordun pazarlık masasına. Taliptin insanların çilesine ve daha nicesine. Kıymetli şeyler vaat ediyordun ve yine de kimse cesaret edemiyordu buna. Çünkü sen Özel'din...

    Kaç insan matarasındaki suya tuz eklerdi?
    İki ihtimal işmar ediyordu, yüzümde ahmakça tebessüm.
    Ya ahmağın tekiydin bunu yapacak kadar,
    Yahut tevarüs edilmemiş bir asaletin timsaliydin, yolundan caymayacak kadar kat'i olan!

    Sen şiirler yazdın Pek Kıymetli Büyüğüm. Ben ise birkaçını okudum. Sevdiğim kadınlara... Hepsine ve hepsine pek çok şiir okumuş bir hercai olabilirim. Lakin senin şiirlerini okuyamam hiçbirine. Bir gün evlendiğimde okuyabilirim. Çünkü Pek Kıymetli Büyüğüm; senin şiirlerin öylesine değil, ölesiye!

    GİDİŞ
    Bir gün, Kadıköy-Eminönü vapurunda karşılaşabilseydim İsmet Özel ile, bunları söylemek isterdim Pek Kıymetli ve Büyük olan Şahsiyet'ine.

    Nihayetinden yeni bir bidayet güveremeyen her sancı, yüreğimi teğet geçecek kadar sinekvari... Bunu bir tek O anlayabilirdi! Sözü daha fazla yormayacağım beyim, Pek Kıymetli Büyüğüm gibi veda edeceğim...

    "benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler
    ben papatyaları şımartmadım diye oldu!"
  • panjurları kapatıp evi karartırken hoparlörlerden mükemmel bir ses yükseldi. Masanın üzerindeki mumları yakarken onu izliyor, bir an önce üzerime çıkmasını istiyordum ancak biraz da utanıyordum. önümde durup ayakkabılarını çıkardı. Sonra tişörtünü çıkardı ve birkaç düğmesini açtığı kot pantolonuyla kaldı. Oturduğum koltuktan aldığı bir yastığı açtığı bacaklarımın arasına koydu ve önümde diz çöktü. Vücudumun üst tarafını hafifçe itip alt tarafını kendine iyice yaklaştırdı. Aklımdaki her şey uçup gitti ve beni yavaşça soymasına izin verdim; bluzumun düğmelerini tek tek açtı, pantolonumu yavaşça ve inanılmaz bir kolaylıkla çıkardı. Bazen insanın şansı gerçekten yaver gidiyor çünkü o sabah çekmeceden son zamanlarda giymeye başladığım devasa külotu değil de çok şık yeşil bir tanga almıştım. Ayrıca göğüslerim de büyüdüğü için üzerimdeki siyah sütyen bana çok yakışıyordu sütyenimi açtı ve bluzumla aynı anda çıkardı. Tamamen çıplak kalınca birden gerildim ve duracak gibi oldum. bu durumu fark edince sakin olmamı istedi. Beni arzuyla okşamaya başlayınca gördüklerinden hoşlandığını fark ettim. Kendime güvenim gelince yine baştaki gibi heyecanlandım.
    Kanepeye uzanacak olunca o oturmaya devam etmemi ve öpücükler eşliğinde göğsümden aşağı doğru inerken ona bakmamı istedi. Yavaşça kondurulan bu hafif öpücüklerle kendinden emin bir şekilde ilerlerken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu, o kadar heyecanlandım ki dili ve dudakları kasıklarımın arasına girdiğinde delirecek gibi oldum. O andan itibaren sevişmemizi hayatımdaki en iyi sevişme olarak özetleyebilirim. neyi nasıl yapması gerektiğini çok iyi biliyor, ona şüphe yok, ancak bu başarı yalnızca ona, daha önce hiç duymadığım o caz şarkıcısına veya şehir merkezindeki eve ait değil. Bu birliktelikten bu kadar zevk almamın sebebi benim, hiç olmadığım kadar kendim olmuştum çünkü.
  • Ancak dün gece uyumadan önceki yarım saatimi yine yalnız yaptığım ve çok zevk aldığım başka bir şeye ayırdım. Aylardır yapmıyordum ve gerçekten ihtiyacım vardı. Yan odada kalan kurgucunun yanında biriyle odasına girdiğini duyduğumda uykuya dalmak üzereydim. Kapıyı açarkenki gülüşmeleri uykumu kaçırdı ve başta sinirlensem de duvarın öte tarafında olanları dinlemek hoşuma gitmeye başladı. Sesler ve gülüşmeler kesildi,
    birkaç dakika sessizlik oldu, bu sırada ön sevişme yaşandı sanırım, sonra kurgucunun sesini duydum. İlk önceleri oldukça alçak olan sesi hafifçe yükseldi, sonunda umarsızca bağırmaya başlamıştı. Kısa sürdü ancak sonu oldukça etkileyiciydi. Sonra yine sessizlik oldu ancak birkaç dakika sonra kurgucunun inlemeleri yeniden duyuldu, ikinci raunt yaşanıyordu demek. Adamın sesinin hiç duyulmaması olanlara dair fikir sahibi olmamı
    sağlıyordu, bu da beni çok heyecanlandırıyordu. Kurgucu ikinci raundun da sonuna geldiğinde, ben de geri dönülemeyecek bir yola çıkmıştım artık. Kısa süre sonra komşumun sesleri yeniden yükseldi, ancak bu kez partneri de ses çıkarıyordu. Yatak hareket etmeye ve duvarıma ritmik hareketlerle vurmaya başladı. Ben de aynı ritmi benimsedim ve sonuna kadar devam ettim. Sonuca ilk varan ben oldum, beni sırasıyla kurgucu ve adam takip etti. Tanımlayamadığım arkadaş hızlıca odadan çıktı, benim de kapıya çıkıp veda edesim geldi. Dün gece o kadar güzel geçti ki bu gece kendimi çok enerjik hissediyorum ve bir şeyler yapmak istiyorum.
  • Yıl 2013 o zamanlar biz 17 yaşındayız.
    Sevdiğimin adı Zeynep.Zeynep'le biz aynı okuldaydık.Annelerimiz arkadaştı.Ben onu o da beni çok seviyordu.Birgün ikimizin de kanser olduğunu öğrendik.Ağladık durduk sonra bana bakarak,"beraber atlatacaz" dedi.Güçlü olmaya çalıştık falan derken Kemoterapiye başladık.Saçlarımız dökülüyor birbirimizle dalga geçip gülüşüyoruz.Böyle iki ay falan geçti.Sonra onun durumu kötüye gitti tekrardan ama nasıl ağlıyorum kendimi unuttum resmen.Hastanede yatıyordu,yanına gittim.Bana"ben öleceğim,biliyorum üzüleceksin ama en güzel iki yılımdı seninle olan yıllar...Seni çok seviyorum  hayatım boyunca sadece seni sevdim,hayatımda sadece sen vardın ve hep de tek kalacaksın.Bak eğer ben öldüğümde arkamdan çok ağlama tamam mı?Hayatını yaşa,mutlu ol,insanlarla tanış,yeni kıyafetler al,istediğin bölümü kazan ve ilerde seni benim gibi seven biriyle evlen."dedi.Ben evlenmem olmaz hem sen iyileşeceksin,böyle şeyler konuşma falan dedim ama yutkunmaktan konuşamıyordum. Gözlerimin içine bakıp yüzümü okşadı:"Unutma,sen mutluysan bende mutluyum.Seni hep izleyecem ve ben şuan bile mutluyum çünkü seni severek ölecem."dedi.
    Neyse epey konuştuk,ağlaştık böyle...Sonra eve gittim.Ertesi gün yine hastaneye gelecektim.
    Akşam oldu aradılar bizi hastaneye gittik.Sürekli benim adımı sayıklamış.Gittiğimde yatağında yoktu...Benim Zeynep'im melek olmuştu...
    Şuan ben 22 yaşındayım.Kanseri yendim ve eğer yaşasaydı evlenecektik.Onu hala ilk günkü gibi seviyorum.Biliyorum beni izliyor çünkü ne zaman çok özledim diye ağlasam rüyama geliyor,konuşmuyor sadece bana bakıyor ama olsun onu rüyamda görmek bile huzur veriyor bana.