• MÜSTEZAD

    Bülbül yetişir bağrımı hûn etti figânın Zabt eyle dehânın
    Hançer gibi deldi ciğerim tîğ-ı zebanın Te’sîr-i lisânın
    Âh etse nola bülbül-i dil meşhedim üzre Tâ mahşer olunca
    Çok çekti gam-ı harını gül-zâr-ı cihanın Bu bâğ-ı fenanın
    İzzet ne şeker çiğnedi tûtî gibi bilmem Açmış yeni bir söz
    Reşk ile sulandı yine ağzı şu’arânın Sınf-ı husemânın

    İzzet Molla
  • 222 syf.
    ·6 günde·Beğendi
    Yaşar Kemal, coğrafyamızın görüp görebileceği en aydın ve en usta insanların başında gelir.Bakınız yazar demiyorum,zira insanlık yazarlığın çok daha ötesinde bir değerdir.

    İlk basımı 1967 yılında Ararat Yayınevi tarafından yapılan bu güzide eserin içeriği 3 destandan oluşmakta:
    *Köroğlu'nun Meydana Çıkışı
    *Karacaoğlan
    *Alageyik

    Bildiğimiz klasik Anadolu efsaneleri sevgili Yaşar Kemal'in dili ve üslûbu ile yepyeni bir boyut kazanmış.Her zaman olduğu gibi yine okumuyor,bizzat yaşıyorsunuz.Bol bol sevdalık ve yiğitlik içeren bu olağanüstü güzellikteki destanlar,bizlere bir yandan edebi bir şölen sunarken,bir yandan da Anadolumuzun unutulmuş değerlerini hatırlatıyor.Betimlemeler ve yakıştırmalar ise yine muhteşem.Mesela Alageyik efsanesinde o geyiğin bir koşuşu var ki,kelimeler ile ifade edemem.Ya da ustanın bir bölümde yaptığı gibi, hem yüz hem de huy olarak çirkin bir insana "surat fakiri"tanımlaması yapmak başka kimin aklına gelebilirdi?

    Sevgili Yaşar Kemal üzerine daha fazla yorum yapmak,yapmaya çalışmak inanın boyumu aşıyor.O derece aşık , o derece hayranım...

    Eserde yer alan bir türküyü buraya aktarmak istiyorum:

    Sunayı da deli gönül sunayı
    Ben yoluna terk ederim sılayı
    Armağan gönderdim telli durnayı
    İner gider bir gözleri sürmeli

    Kuru kütük yanmayınca tüter mi
    Ak göğsün üstünde diken biter mi
    Vaktı gelmeyince bülbül öter mi
    Öter gider bir gözleri sürmeli

    Sabahtan uğradım onun yurduna
    Dayanılmaz firkatına derdine
    Yıkılası karlı dağın ardına
    Aşar gider bir gözleri sürmeli

    Karacoğlan kapınızda kul gibi
    Gönül küsüverse ince kıl gibi
    Seherde açılmış gonca gül gibi
    Kokar gider bir gözleri sürmeli...
  • 157 syf.
    ·3 günde
    Boşa harcanan zaman ve duymazdan gelinen vicdan, intikamını alıyor. En hafif bedel huzursuzluk ve stres. Mukaddime bölümünde ifade edildiği gibi, "yaşam anlmasız belki ama 'hayat' manasız değildir." Eğitim siteminin on yıllardır yaraladığı nesillere bir umut göstermek amacıyla bu kitabın yazıldığını ifade ediyor yazar.
    "Birisi Veysel Karani'ye gelip nasihat ister. "Kalbim karardı, gaflete düştüm, bir nasihat lütfeder misiniz?" der. "Baban sağ mı?" denilir. Sizlere ömür. Deden? Sizlere ömür. Hazret-i Adem'den bugüne gelene kadar bütün ecdadın ölmüş. Sıra sana gelmiş. Bu sana nasihat olarak yetmiyorsa ben ne diyeyim.
    Ölümü hatırlamak en güzel bir ilaçtır. İnsanın boynunu büker, insanı daha bir insanlaştırır... Kitabımızın adı gibi: Geldik Gidiyoruz. Öleceğini hatırlayan kişi, hiç değilse bazı kötülüklerden el çeker..."(92.syf) denilerek aslında her şey anlatılmıştır...
    Kitapta tasavvufun asıl amacı şöyle açıklanmıştır:
    "Tasavvufu şöyle tarif etmişler. Demiri hamur, hamuru demir yapar. Çok sert mizaçlı olan birini yumuşatır ya da yumuşak tabiatlı bir kişiyi ise çelik gibi yapar. Onu dayanıklı hâle getirir." (142.syf)

    Ateş Gibi:
    Bu bölümde çeşitli beyitler örnek verilerek insanın "aşk" üzerine kurulu tabiatı açıklanmaya çalışılmıştır.

    Gül âteş, gülbün âteş, gülşen âteş, cûybâr âteş
    Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş
    Gğl ateş, gğlfidanı ateş, akarsu ateş. Semender tabiatlı doğalı aşıklara ateşten bir lale bahçesi yeterlidir. Semender, ateşte yanmayan bir hayvandır. Ateşte yanmaması yönüyle aşıklarla benzerlikleri vardır. Aşk da yakıcı bir ateş olmasına rağman, aşıklar tereddüy etmeksizin kendilerini o aşk ateşinin içine atarlar.

    Mayın tarlasına düşmüş bir deliyim, hudutta;
    Gözüm, sekizinci renk ve dördüncü boyutta....N. Fazıl
    Edebiyat ve sanat neden var? Üç boyut bize yetmiyor da ondan. Yedi renkli bşr alem bize yetmiyor da ondan var. Sonsuza kucak açmış bir tabiatınız var. Sonsuzu özleyen bir yapıya sahibiz.

    Dünya Dediğin: Bu bölümde dünya konulu beyitler örnek verilerek bir nevi dünya turu yapılmıştır.

    Ne canlardan geri kalmış misafirhanedir dünya
    Harab ender harab olmuş yatur viranedir dünya
    Şair burada dünyayı bir otele benzetmiş. Gelir yatar gidersin. Sonra başkaları gelir gider. Sahiplenip de boşu boşuna gönlünü bağlama der. İnsan ayrılacağı yere aşık olur mu hiç?

    Tehi- mağzan-ı dehri mahrem-i esrar eder dünya
    Fena bezminde danayı hakir ü har eder dünya (Hersekli Arif Hikmet)
    Boş kafalı olanlara yüksek makamlar verir bu dünya. İrfan sahibi olanları da bu fani alemde ezer, ayak altında bırakır... Eğer rızık akla göre verilseydi hayvanlar aç kalırdı. Rızık akla göre verilmiyor. Hatta durum çoğu kere tersine olur.

    Yakar ehl-i dilin şem'-i şeb-ara- veş ciger-gahın
    Çerağ-ı bezm-i na-dana yanar pervanedir dünya
    Dünya, gönül ehli olanların ciğerini yakar acımazsızca. Ahmaklar meclisine gelince de onlara yaltaklanır. Böyle na-merttir bu dünya, diyor şair.

    Beni En Çok Etkileyen Bölüm
    Olmayacak Şey:
    Adam küçücük kuşu etini pilav üstü yapmak üzere harekete geçtiğinde kuş ona der ki: Sen ne küçükbaş, bğyğkbaş hayvanlar yedin doymadın da benşm şu kadarcık etimle mi doyacaksın? Beni serbest bırak da sana üç nasihat edeyim...Olur, dedi adam...
    Kuşun bazı şartları vardı. Birinci nasihatimi elindeyken, ikincisini pencereye konunca, üçüncüsünü de karşı dala konunca söylerim, der. Olur, dedi adam. Kuş adamın elindeyken ilk nasihatini söyler:
    "Olmayacak şeyi kim söylerse söylesin inanma."
    Adam anladım der ve sonra kuşu pencereye bırakır. Kuş pencerenin eşiğinde ikinci nasihati söyler:
    "Elden çıkan için gam çekme."
    Adam, bunu da anladım der. Kuş daha sonra dala konar...

    "Kaybettin ey akılsız kişi, on dirhem ağırlığında mücevher vardı karnımda. Büyük bir serveti kaçırdın."
    Adam üzülmeye başlar. Kuş bunun üzerine der ki:
    "Olmayacak şeye inanma demiltim, demek ki anlamadın. Elden çıkana üzülme demiştim, demek ki onu da anlamadın. Üç dirhem ağırlığında bir kuşum ben. On dçrhemlik mücevher karnıma nasıl sığsın. Sende akıl yok mu be adam?"

    Adam üçüncü nasihati bari söyle der...
    Kuş üçüncü nasihati de söyler:
    "Bu iki nasihati anlamyan kişiden kafi miktarda akıl yoktur. Üçüncü nasihat boşa gider."
    Ve böylece çevremizde gördüğümüz nice insanı özetlemiş olduk...

    Bana Lazım Değil:
    Nan-ı huşk ile kana'at gibi bir ni'met mi var
    Künc-i istiğna gibi bir guşe-i rahat mı var
    Dünyada kuru ekmekle yetinmek gibi bir nimet görmedim. İstiğna köşesi kadar da rahat bir yer görmedim. Yani aza kanaat ettiğin vakit, senden zengin kimse yoktur. İnsanoğlu yeri gelince "bana lazım değil" diyebilmelidir. Dünya nimetlerine kanmamalıdır.

    Aşk-ı Hakiki:
    Gül ile bülbül aralarındaki hikaye binlerce yıl geçse de bitmez. Çünkü aşkın hikayesi bitmez. Aşığın sözü de derdi de bitmez.
    Bir gülün bin harı bir yarin nice ağyarı var
    Alem-i lahuta baksın özge seyran isteyen
    Bu dünyada bir gül vardır. Bülbül gülün peşindedir. Bin diken var etrafında yani muhalifler var, ağyarı var. Başka bir seyir yapmak isteyen, hakiki, mutlak güzellik görmek isteyen kutsi aleme baksın. Madde aleminin dışına çıksın. İlahi aşkı tatsın. Ağyarı olmayan Allah' tır. Hakiki aşkı ancak Allah'ta bulabilirsin. Diğer aşklar, o aşka ulaşmak için bir basamaktır.
    Gül ve bülbül üzerinden daima aşk anlatılmaz, hikmet de anlatılır. Aşk anlatılırken gül sevgiliyi, bülbül aşığı temsil eder. Ama hikmet anlatılırken gül nimeti, diken de külfeti ifade eder... Gül ve bülbül üzerinden şairler hem aklımızı hem de gönlümüzü beslemişlerdir.

    Ne denli zahm-dar-ı har ise gül bu bağ-ı alemde
    Yine manend-i dağ-ı sine handan gösterir kendin (Nabi)

    Sabırla Koruk Helva Olurmuş:
    Sabrın sonu selâmet,
    Sabır hayra alâmet.
    Belâ sana kahretsin;
    Sen belâya selâm et!
    Belaya selam etme durumu var burada. Çünkü belayı veren Allah'tır. O bize ilaçtır. Belalar bize Allah tarafından gönderilen ilaçlardır... "Sabırla, koruk helva olur." Biz bu sözü oek anlamayız. Koruk çok ekşidir, üzümün ham halidir. O kadar ekşidir ki limona rahmet okutur... Sabırla, koruk helva olur. Eğer beklerseniz o çok ekşi koruk, üzüm olur. Biraz daha bekler ve gereğinini yaparsanız da pekmez olur. Pekmezle ne yaparsınız helva. Yeter ki süreçlere tahammül edilebilsin.

    İçerdeki Düşman: Nefis
    Bu kısımda nefisten söz edilmektedir.
    Bana hiç nefs-i emmarem gibi su-i karin olmaz
    Bu düzd-i haneginin kimse şerrinden emin olmaz (Hami)
    Bana nefs-i emmarem gibi kötü arkadaş yok. En kötüsü o.

    Allah'a aşık olan bir ruh ve ona düşman olan nefis bir araya geliyor ve insan ortaya çıkıyor. Bu çetin harp ölene kadar devam eder. Ölmek de iki türlüdür. Biri herkesin bildiği gibi yatarsın, vefat edersin. Diğeri de ölmeden önce ölmektir. Bu çok zor ve manalıdır bunu yapana da "evliya" deniliyor zaten.

    Nefistir eri yolda koyan yolda kalır nefse uyan
    Ne işin var kimesne ile nefsine kakı boş yürü (Yunus Emre)
    Yunus Emre diyor ki düşman olarak nefsin sana yeter. Sana nefsini söyledim, bütün savaşını git onunla yap... Başkası ile uğraşma. Ömrünü boşa harcama çünkü ömrün kazası yoktur.

    Murada Ermek Nasıl Bir Şey:
    Bu bölümde aşkın tamamen karşılıksız, beklenti olmaksızın yaşanılan bir hal olduğu anlatılıyor. Aşığın beklediği tek şey vardır. O da maşupu tarafından aşkının bilinmesi...Aşık daha fazla beklemez. Yani bülbül gülee aşık diye gülün de bülbüle aşık olması gerekmez. Gülün bülbüle cefalar etmesi lazım olan şeydir zaten.

    Ayna:
    Bir adamı ayna imal ederken gmrseniz haline acır ve şaşırırsınız. Tertemiz camı çamura buladı, camı mahvetti sanırsınız. Halbuki o bir aşamadır. O sayede sıradan bir cam ayna olacaktır. İşte dünyadaki kederler, tozlar ruha bir nevi bu özelliği vermek için, evliya olmak için vardır.

    Yar kendin görmeye ayine icad eylemiş
    Sureti icad-ı alemden bu manadır garaz(Hüseyin Fahreddin Dede)
    Yaratıcı Allah kendi camalini, güzelliğini seyretmek için dinya adında bir ayna yaratmıştır. Bu dünyanın yaratılma sebebi budur. Seyreden de odur, seyredilen de o. Kainat arada bir aynadır sadece.

    Kitap, Hayati İnanç'ın çoğunluğu Divan Edebiyatından beyitleri sohbet etme üslübuyla açıklamaya ve haklarında bilgi vermeye çalıştığı bir kitap. Şiirler Türkçe'den Türkçe'ye anlatılırken zaman zaman şiir doğrudan, bazen bir başka şiirle açıklanmış, bazen de hatıralarla. Hayati İnanç, Divan Edebiyatının inceliklerini, sohbet ediyor gibi anlatıyor.

    Divan Edebiyatını içselleştirerek hayatının parçası yapma yolunda ilerlemiş bir gönül yolcusu Hayati İnanç. Kitaptaki beytler harika. Kitaptaki düşündüren beyitler insanı kendi dünyasını sorgulamasına vesile olmaktadır.
  • Edebiyat tarihi, aşktan yakınmanın tarihi biraz da. Şairi ayrı dertlenir, romancısı ayrı. Kalabalık bir kavuşamayanlar kadrosu. Kavuşmanın nesini yazacaksın zaten; kavuşmuş, dinmiş, debisini yitirmiş, uyuklamaya geçmiş bir hikayeyi kim merak eder?
    Aşktan müştekileri dinleyince görünen, aşkın bir dert, bir iptila olduğudur ya, aşığın fırsatını düşürünce aşkın elinden sıvışacağını sanırsınız. Zavallı, ilk fırsatta yangın Yerinden kaçacak, yanıklardan ve dumandan giysisiyle kendisini ayaklarımızın dibine atıverecek, aşktan kurtulup rahat bir nefes alacak. Sanırsınız.
    Aşığın yanmadığını söyleyemeye dilim varmaz. Başındaki dumana, açılmış yarasına, çektiği ah'a saygısızlık olur bu. Ama yine de aşıkta, kederinden kurtulmaya çalışan, gam u kasavetini dağıtmaya uğraşan bir mustaribin hali var mıdır? Evladını yitiren bir ananın gamı, gurbete düşmüş bir garibin kederi, aşağılanmış bir insanın acısı... var mıdır onda? Bunların her biri, yaşadıkları bir son bulsun ister; bir rüyaymış hepsi, işte bitti, densin ister. Yaşadıkları yıkıcı acı, onları ölmekle yaşamayı eşitleyen bir kıyıya götürüp bırakır, bırakabilir.
    Oysa aşığın aşktan yakınması, ondan kurtulmak için değildir. Yani mucizevi bir şey olsun ve aşık bir sabah uyandığında gönlünü bir an boşalmış buluversin, çileli aşk dersinin sonuna geldiğini duyumsayıversin. Hayır, onun bundan mutlu olmasını beklemeyin. Çünkü aşık çektiği ıstıraba müpteladır. Çünkü bu ıstırap, ne evlat acısı, ne vatan yarası, ne borç yükü, ne sefalet derdi gibi yıkıcıdır. Aşığın ıstırabı yapıcıdır.
    Aşık, hayata dair bir bilgeliğin eşiğine gelmiş kimsedir. Hayatın, bir alışveriş, haklar ve ödevler gibi algılandığı bildik akışı içinde bir sekteye muhatap olmuştur. Geçim derdi, kariyer planı, gelecek hayali gibi hayatı bir rutinin içine gömen mutabakat, yani hayatın bu olduğuna dair insanların arasında cari olan mutabakat, aşığın tecrübesinde bozulmuştur. O, hayat diye adlandırdığımız ve böylece akıp gitmesinde bir tuhaflık bulmadığımız şey hakkında kuşkuya kapılmıştır. Haklar ve görevler, meslekler ve roller üzerinden süregiden bu hayata değmeden, duymadan, duyumsamadan yaşadığımızı anlamaya başlamıştır. Bu nasıl olmuştur?
    Evvela, aşık ruhsal bir hamle yapmıştır. Kendi sınırları dışına çıkma hamlesidir bu. En kadim öğretilerden itibaren aşkın çekimle, manyetizma ile açıklanmış olması bundandır. Aşığın ruhsal kapasiteleri, kapıldığı bu çekim sayesinde ayaklanmıştır. Aşk, içteki ayaklanmanın adıdır. Bu ayaklanma sayesinde aşık, o vakte kadar uyuyan duyuşunu, kireçlenmiş hissiyatını, mefluç duyarlığını yepyeni bir tavırda tanımaya başlar. Aşık biraz da, kendisinde olup bitene aşık olur.
    Aşık, duyarlığındaki bu keskinlik sayesinde, var oluşunu doygunca duyumsar. Kendisine yeni duygular aşılanmış gibidir. Onu yeni bir iklime almışlardır adeta. Duyarlığındaki keskinliğin eşlik ettiği bir uyanıklıkla, bülbülü, sarı çiçeği, denizi, ceylanı, Geyve'nin güllerini başka türlü duymaya başlar. Bütün bu şeyler onunla birlikte, bildik işlevlerinin ötesine sıçramışlardır. Şeylerin bir fayda için var olduklarına dair mutabakat bozulmuş, şeyler bir yarar ve işlev için değil, varlığa gömülü bulunan bir anlamı belirginleştiren sözcüklere dönüşmek üzere orada bulunmaya başlamışlardır. Ya da varlıktaki yegâne hakiki hadise aşığın aşkı olmuştur da, bütün bir şeyler alfabesi, şifreli bir şekilde o aşkı terennüm etmek üzere oradadırlar. Şifreli bir şekilde; çünkü aynı bülbül, aynı gül, aynı ateş, aym pervane başkalarına değil ama sadece aşığa, sadece onun anladığı o mesajları iletirler. Bir arifin dediği gibidir hadise: İç değişince, dış da değişir.
    Aşık varlığı, bu zenginliğiyle, bu oylumu, bu derinliği içinde duymaya başlamıştır. Hayat ona, yeni ve yaratıcı bir yüzünü göstermiştir.
    "Derman arardım derdime/Derdim bana derman imiş” diyor hazret. Derman olan bir dertten kim kurtulmak ister ki?
  • 152 syf.
    ·10/10
    Mustafa Kutlu’nun Tirende Bir Keman hikayesini okuduğumda bir an öğretmenlik yıllarıma gittim. Türkçe derslerine girdiğim yıllarda dil bilgisinin soyut terimlerini çoğu zaman şarkı sözlerinden örneklendirirdim. Böylece hem şarkıyı hatırlar ve varsa sınıftan birilerine söyletir derse bir renk katardım, hem de böylece akılda kalabilecek bir örnekle konuyu pekiştirirdim. Gördüm ki Mustafa Kutlu da kitabın her sayfasında musikimizin en güzel örneklerinden bir kuple vermiş. Bazen kitabı bırakıp hayalen şarkının ritmine ve güzelliğine kendinizi kaptırıyorsunuz. Müzik eşiliğinde kitap okuyamam. Kitap okurken sese karşı bir duyarlılığım vardır. Ama burada, kitap boyunca iç sesim hiç susmadı diyebilirim.

    Hikaye biraz Yeşilçam filmini andırıyor ve oldukça bilindik bir konu. Ve belki yazarın Uzun Hikaye kitabına da bazı yönleriyle benziyor diyebilirim. Uzun Hikaye'de de baba oğulun tiren yolculukları had safhadaydı. Orada yolculuk için binilen tirene, burada para kazanmak için biniliyor. Yazar tireni ve tiren yolculuğunu iyi anlatıyor. Anlatımı çok canlı. Okumuyor sanki orada yaşıyorsunuz. Bir hikayeden bir hikayeye sanki tirenle ulaşıyorsunuz.

    Kenan Cibali’de oturan bir keman sanatçısı. Sadece kendisi değil, babası da dedesi de sanatçı. Onlar da müzikle ilgileniyorlar. Ve hatta Kenan’ın oğlu Sadullah da aynı şekilde keman sanatçısı oluyor sonradan. Mustafa Kutlu hikayelerinde bir kişinin hikayede ilk defa ismi geçecekse artık onun geçmişinden başlayarak günümüze kadar olan serencamını birkaç sayfa okuyoruz. Bu da kimmiş demiyor, ismi baştan tanıyoruz. Tabi tanıdığımız her isim bir başka ilginç hikayeyi getiriyor. Kenan’ın annesi başlı başına bir hikaye mesela. Kenan’ı terk edip giden Semiramis de öyle. Sadullah’ın Kömürcü İbo tarafından kaçırılan Şefika’sı da. Kenan’ın ve Semiramis’in oğlu Sadullah ise kendi hikayesini yazıyor zaten burada.

    Hikayede bir dönemin ünlüler dünyasına getirilen eleştiriler var. Sanatçıların yaşadıkları dramlar. Bir anlamda tutunamayanların hikayesi. Şarkılar eşliğinde yaşanan acı hayatlar zaman zaman gözlerinize hücum etmiyor değil.

    Kenan çok ani öldü. Sadullah zamansız babasız kaldı. Şefika Sadullah’ın hayatından çabuk çıkarıldı. Bir şeyi daha okudum kitapta: Anadolu'daki insanların iki tek atsa da merhamet ve şefkat dolu olduklarını, vefalı davrandıklarını. Cellat Ali bunlardan biri mesela. Hikayeyi çokça anlatıp merak unsurunu öldürmek istemiyorum. İyisi mi ben, hikayeyi kitabın kendisine bırakıp o hikayeden dilimde kalan birkaç şarkı sözünü paylaşayım:

    "Canımın yoldaşı ol gönlüme bin neş'e bırak"

    "Kederden mi neden bilmem sararmış reng-i ruhsarın"

    "Yine bir sızı var içimde akşam oldu diye"

    “Aşkın ile gündüz gece giryanım efendim /Bülbül gibi gül rûyine hayranım efendim"

    “Ey büt-i nev-eda olmuşum mübtela"

    "Bir nigah et ne olur hâlime ey gonce dehen"

    "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına"
  • 590 syf.
    ·10/10
    Alevler dağ gibi. Mancınıklar kurulmuş. Etrafta binlerce insan. İbrahim ve kuş. Güya kuş İbrahim’i bu zalim durumdan kurtarmak için gelmiş. “Sen, minicik bir kuş, ben şu heybetli beden. Aşağıda dağ gibi alevler. Allah aşkına, sen beni nasıl kurtaracaksın?” “Kanatlarımla, haydi tutun gidiyoruz.” İbrahim’in yüzünde tebessüm: “Sen de biliyorsun ki o minicik kanatların beni kurtarmaya yetmeyecek. Neden yapıyorsun?” “Çünkü sen, hakkı savunuyorsun, doğruluk üzeresin.” “Tamam da, bak ateşe yaklaşıyoruz, haydi, lütfen!” “Seni kurtarmadan olmaz.” Boşa öleceksin” “Hiç boşa olur mu İbrahim, kimden yana olduğum bilinir.”

    Kuş ve İbrahim işte şimdi ateşteler. O da ne! Ateş yok ortada. “Yığın yığın kütükler, yeşilliklere dönmüş, ateş yalımları şelalelere durmuş. Kül kül, kor kor odunlar; çiçek çiçek yaprak olup çevremizi kaplayıvermişti. İçinden ırmakların aktığı, ırmağında balıkların yüzdüğü mamur bir bahçedeydik. Ve her tarafta güller vardı. Her renkten ve her çeşitten güller. O civarda daha evvel hiç olmayan, hiç kimsenin tanımadığı, kokusu dimağları mesteden güller…” İbrahim sorar: “Adın ne senin?” “Bülbül” “Ey bülbül, bil ki, Rabbim, kendisine tek ilah olarak inandığım ve bu uğurda Nemrut’un eziyetlerine sabredip ateşe atılmayı göze aldığım için bugün bana dostluğunu verdi; lakin şu güller var ya, hani şu bahçe, işte o senin içindir, kıymetini bil.” Bülbül neşede. Gül olur da bülbül neşelenmez mi? Sesi güzelleşmez mi? Yanında gülü olur da hangi bülbül mest olmaz. İbrahim: “Güller karşısında bu kadar mest olma ey bülbül. Fazla da övünme. Bil ki dünyanın en güzel gülü henüz açmadı. Bu gördüklerin onun güzelliğinden yalnızca bir desen, onun kokusundan yalnızca bir esinti.” Bülbülün içine bir kor düşer. Dünyanın en güzel gülünün hasreti şimdiden bülbülün neşesini kaçırmaya yeter. Sordu: "Ne zaman?" “Yüzyıllar sonrasında…” dedi İbrahim. Bülbül dua istedi. “Onun nuru nesilden nesile intikal ederken, benim de ona olan aşkım soydan soya çoğalsın. Ve onun aşkıyla bülbül neslinin sesi gittikçe güzelleşsin.”

    Hikâye burada başlıyor. Yüzyıllar bülbülle beraber akıyor. İshak’la başlıyor zaman; Zekeriya, Yahya ve İsa derken tam on sekiz peygamber devri yaşanıyor. Bülbül anlıyor, gülün vakti yaklaşıyor. Bülbül Kâbe’de yanık sesiyle gülünü bekliyor. Ninni ile başlayan, mersiye ile biten kırk şiiri onun için besteliyor.

    İlk beste babaları tarafından diri diri gömülecek kız çocukları için. Ninniler; yüreği sökülen anneler için. Şarkı var, zemzeme yazılmış; şarkı var, Abdullah’ın iffetine, Amine’nin güzelliğine. Nurun alından alına geçişine.

    Bülbül geceler boyu hasretle gülünü görmek için ötüyor, ötüyor, ötüyor... Sonrasında gülün açılma zamanında yoruluyor, uykusu geliyor, dalıyor. Bir türlü göremiyor gülün açışını. Yine öyle oluyor. Bülbül uykuda. Gök kapısı açılmış, işte yıldızlar hale hale nur. “Arşın nuru yere indi/ Suyun rengi nura döndü/ Hep susuzlar suya kandı/ Muhammed doğduğu gece.”

    Bülbülün şarkıları kimi zaman neşeli, kimi zaman hüzünlü, kaygılı… Bazen duaya duruyor, bazen “Kurusun” diyor, “Ebu Leheb’in elleri!” Bazen Hira’da tefekkürde, bazen gökyüzünde Gülünü takipte. Bazen ikiye yarılmış ayın bir diğer tarafında. Bazen açlıktan ağlayan bir çocuğun feryatlarında. Bazen çölde “Ehad, Ehad!” diyen İlk Müslüman yüreklerin ahlarında; bazen Bedir’de Uhud’da, Hayber’de Zülfikâr’da. Bazen bir mezar başında, Hatice için Gül’ünün gözyaşlarını siliyor; bazen bir kolye taşında Zeynep için dökülen inci tanelerini topluyor. Bazen boş bir sahanda, Hasan’la, Hüseyin’le, Fatıma’yla dünyadan geçiyor, yok’u yok ediyor. Bazen bir mucizeye şahitlik edip beş parmaktan oluk oluk akan suya neşideler okuyor; bazen de Bilal’in Kâbe damından okuduğu ezana eşlik ediyor.

    Bülbül bu. Beni de kanatlarına takmış, Gülümüze, Gülümüz neredeyse oraya götürüyor. Asrı Saadet’in sokaklarında, evlerinde, evlerin içindeki yüreklerde neler yaşanıyor, öğreniyor; birlikte bazen duaya bazen şükre duruyoruz.

    Kitap doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz kelimeden oluşuyor. İskender Pala, Kitabın bir kelimesini dahi abdestsiz yazmadığını söylüyor. Hazreti Peygambere sunulacak hediye kıymetinde titizlenerek hazırladım bu eseri, diyor. Bir romanda hazreti Peygamberi hayalen konuşturmak mümkün değil. Yazar da öyle yapıyor. Kitapta ağırlıklı olarak Hazreti peygamber değil de etrafındaki kişiler konuşturuluyor. Onların yaşadıkları olaylar etrafında Hazreti peygamberi okuyoruz kitapta.

    Kitabın yazılış maksadıyla ilgili İskender Pala diyor ki: “Materyalizmin baskısında gönüllerini ıskalamış bir dünyayı yaşıyoruz. Savaşlar, ayrışmalar, kavgalar, şiddet, açlık ve en ziyade de ruhlardaki boşluk… Yığın yığın… Hangisine dertlenmezsiniz ki? Ve reçete Rahmet Nebisi’nde, Asr-ı Saadet’te… Her Müslüman’ın yegân yegân öğrenmesi, öğrenerek kalbine doğru yolculuklar yapması, gözlerini içine çevirmesi, belki dünyalık kaygılarla kirlenen gözlerini yıkayıp yeniden görmesi gerekiyor artık. İslam’ın özüne ve hakikatine yapılacak bir yolculuk gerekiyor. Bülbülün Kırk Şarkısı bu derdin peşine düşülerek yazıldı. İslamiyet’in türlü yorumlarının birbiriyle çeliştiği, Müslümanların savrulup birbirini kırdığı, din adına bezirgânlıkların yapıldığı bir zamanda en berrak, en mükemmel ve katıksız Müslüman olan Resul-i Kibriya’nın hayatına bakarak kendimizi düzeltme maksadıyla yazıldı.”

    Yazıyı eserden bir uyarıyla bitireyim. “Size bir sır vereyim; eğer seher vaktinde bir bülbülü dinliyorsanız, bilin ki Hazreti Peygamberi anlatıyordur. Kâinatın gülünü anlatıyordur. Kâinat gül olmuş, onu anlatıyordur. Uzun gecelerin gözyaşlarını en iyi bülbüller bilir. Tenheda ağlayan âşıkların derdini en iyi onlar anlar.”